Out of Context etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Out of Context etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2025 Cumartesi

Out of Context: Aile Olmak..

Kocaeli'nde yaşayan E.T. ve D.T. uzun süre sonra tüp bebek sayesinde çocuk sahibi olacak bir çiftti, hem de ikiz. Yenidoğan çetesinin hastanesinde doğumun 4.gününde 5er saat arayla iki çocuklarını da kaybettiler. Bunun hesabını vermesi gereken kişi ise yıllar sonra onlara şu mesajı yolluyor: "Eğer çocuğunuz yoksa aile olamıyorsunuz, sadece karı koca oluyorsunuz."

Çiftin yaşadıklarını avukatları Kerim Bahadır Şeker'in direkt anlatımıyla aktarayım:
"E.T. ve D.T. çifti, çocukları olmadığı için tüp bebek tedavisine başvurmuş. E.T., sonuç aldıktan sonra ikiz çocuklarına hamile kalıyor. Bu klinikle alakalı herhangi bir şüphemiz yok. Ancak daha sonra Kocaeli'nde bir devlet hastanesinde kayıt açtırıp gidiyorlar ve onlara 'Bir probleminiz yok ama doğum sancınız başlamış. O yüzden burada halihazırda küvezimiz yok' diyerek Bağcılar Özel Şafak Hastanesi'ne sevk ediyorlar. Hastanede enzim ölçümü yapılıyor ve iddianamede şüpheliler arasında yer alan doktor Semiha Y. 'Bir enzim üretimi olmuş, karaciğerdeki enzim üretimi sonucu ya sen öleceksin ya çocukların ölecek' diyor ve ameliyata alınması gerektiğini belirtiyor. Daha sonra müvekkilime bir ilaç tavsiye ediyorlar, sonrasında ise aynı doktor gelerek 'Enzimler normal, sizi taburcu edeceğiz' diyor. Ancak ertesi gün aynı doktor acil ameliyat yapılması gerektiğini söylüyor. Doktor A.Ş. ameliyatı yapıyor ve çocuklar direkt küveze alınıyor. Ece ve Ela doğuyor.

İkinci gün Ela'yı, üçüncü gün ise Ece'yi entübe ediliyor. Çocukların ağızlarından, burunlarından kanlar gelmeye başlıyor. Aile bunu fotoğraflamak istiyor ama izin vermiyorlar. Dördüncü günde çocuklar 5'er saat arayla yaşamını yitiriyor
"

Bu ve bunun gibi 10larca çocuğunu yitiren çiftler. Çiftler diyorum, çünkü Sağlık Bakanına göre bunlar aile olamamış kişiler. Devlet hastanesinde yeteri kadar doğum ünitesi ve küvez bulunmadığı için özel hastaneye gitmek zorunda kalan, denetimleri yapılmadığı için özel hastanelere yuvalanan bir çetenin kucağına düşen ve devletten daha fazla para almak için uygulanan gereksiz ameliyatlar yüzünden yıllarca bekleyip de nihayet kavuştukları çocuklarını yitiren bu kişiler birer aile değillermiş ve eksiklermiş. Onları -kendi tanımına göre- aile olmaktan alıkoyan, çocukların ölümüne direkt ya da dolaylı yönden sebep olmuş kişi söylüyor bunu, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu. 

"ve çıkıyor MHP'nin başındaki beyfendi. Aile nedir bilmez. Onun böyle bir derdi yok. Çoluk nedir, çocuk nedir bilmez. Onun böyle bir derdi yok." Bu sözler de yıllar önce dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için söylenmişti. Dolayısıyla 'ben aslında şöyle demek istemiştim, sözlerim yanlış yere çekildi' gibi ek cümleler bu düşüncenin aslında var olduğunu gizleyemez. Sayın Bakan'dan ricam bu görüşlerini Devlet Bahçeli'ye yapacağı bir geçmiş olsun ziyaretinde ona da söylemesi: "Sen aile nedir bilmezsin, çoluk nedir bilmezsin, çocuk nedir bilmezsin, sen eksiksin.


Senin Ödevin;

Aile nedir? Kime aile denir? Bırak bunları sosyal bilimciler tartışsın. Ben sana işgal ettiğin makamın düsturunca yapman gerekenleri bir raporla hatırlatayım.

DİSK'in yaptığı ve Kasım 2024'te yayınladığı araştırma raporuna göre SGK, devlet hastanelerine kıyasla özel hastanelere hasta başına 3 kat daha fazla ödeme yapıyor. Özel hastanelere giden sayısında 2012'den 2024 yılına kadar düşme gerçekleşirken özel hastanelerin SGK'ya olan yükünde artış gerçekleşiyor. Özel hastanelere hasta başına yapılan ödeme 2012 yılında, genel ortalamaya yakın iken, 2024 yılına geldiğimizde hasta başına yapılan ödeme, genel ortalamanın 1,5 katına ulaşıyor. Yani SGK özel hastaneleri besliyor. Sistemin bu güzelliğini(!) gören Yenidoğan Çetesi gibi oluşumlar da hastaların ihtiyacı olmadığı tedavi ve gereksiz ameliyatlar ile hem insan sağlığını/canını tehlikeye atıyor, hem de devlete ciddi anlamda maddi yük oluşturuyor. 

Sen buradaki işini düzgün yapmadığın için bütçede açık artıyor. Sen işini düzgün yapmadığın için Maliye Bakanı birkaç milyar dolar için yabancı yatırımcı çekmek uğruna kırk takla atıyor. Sen işini düzgün yapmadığın için emekli zam alamıyor. Hepsi bir yana, sen işini düzgün yapmadığın için 10larca aile çocuklarını kaybediyor. Tüm bunlar senin TV'lere çıkıp saçma fikirlerini beyan etmen için yaşanmıyor. Boşanma oranları artmış, evlilik oranları düşmüş. Evlenenler çocuk yapsak nasıl yetiştiririz endişesine girmiş ve çocuk sahibi olmaktan geri durmuş. Bu ekonomik çöküntüde her şeyi göze alıp çocuk yapıp bu adamın yönettiği hastanelere götürüyorsun ve bir çete çıkıp tüm zorluklara rağmen dünyaya getirdiğin çocuğu öldürüp üzerinden devleti soyuyor. Yetkili Bakan'ı karşına alıp tam fırça çekeceksin, adam senden önce davranıp sözünü söylüyor: "Çocuk sahibi değilsin, aile olamadın. Eksiksin." Eksik olan senin kişiliğin, eksik olan senin had bilmezliğin, eksik olan senin ahlakın, insanlığın diyecek oluyorsun, ama sakınıyorsun. Sakınma. Bu adam bir eksik

9 Eylül 2024 Pazartesi

Narin Güran

Bir taraftan uyuşturucu ve bahis parasını aklayanların güle oynaya dışarıda dolaştığını görmek, diğer taraftan da tüm ailenin ve hatta bir köyün karıştığı 8 yaşındaki bir kız çocuğunun cinayetini görmek insanı delirtiyor. Dogville filminde olduğu gibi tüm bir köyü ateşe vermeyi istesem de en azından yapılması gerekenin ilk önce Network filminin tiradında olduğu gibi cama çıkıp bağırmak olduğunu düşünüyorum:

"Krizi, enflasyonu, benzin fiyatlarını daha sonra çözeriz. Önce öfkelenmelisiniz. Oturduğunuz yerden kalkıp. camı açıp haykırın 'deliler gibi öfkeliyim ve buna daha fazla katlanamıyorum' "


Filmdeki bu tiradı sesi güçlü bir figür, bir tv yapımcısı, bir sosyal medya fenomeni, bir siyasi dile getirmeli. Hiçbir ekleme yapmadan..

"İşlerin kötü gittiğini söylememe gerek yok, zaten bunu herkes biliyor.
Bu bir kriz.
Herkes ya işsiz ya da işini kaybetme korkusu yaşıyor.
Tezgâhtarlar masa altında silah taşıyor.
Serseriler sokaklarda terör estiriyor.
Tek bir insan bile ne yapacağını bilmiyor ve bu işin sonu yok.
Soluduğumuz hava berbat,yediğimiz yemekler iğrenç.
Televizyonun karşısına oturmuş,sanki böyle şeyler olması normalmiş gibi
bugün 15 cinayet ve 63 ağır suç işlendiğini söylemesini izliyoruz.

İşlerin kötü gittiğinin farkındayız. Hatta kötüden de beter. Herkes çıldırmış.
Her şeyde, her yerde öyle çılgınlık var ki artık dışarı bile çıkmıyoruz.
Evimizde oturup yaşadığımız dünyayı giderek küçültüyoruz...
ve tek söylediğimiz:
"En azından odamızda bizi rahat bırakın. Bana tost makinemi,
televizyonumu ve kumandamı verin, başka bir şey istemiyorum.
Bizi rahat bırakın!"

Ama ben sizi rahat bırakmıyorum. Sizden öfkelenmenizi istiyorum.
Ayaklanma çıkarmanızı, kargaşa çıkarmanızı istemiyorum.
Milletvekillerine yazı göndermeyin.
Size ne yapacağınızı söyleyemem.
Bu kriz hakkında ne yapabiliriz bilmiyorum...
Bildiğim tek şey, önce öfkelenmeniz gerektiği.

"Ben bir insanım lanet olası. Hayatımın bir değeri var" demeniz lâzım.

Hemen ayağa kalkmanızı istiyorum.
Hepinizin sandalyelerinizden ayağa kalkmasını istiyorum.
Hemen şimdi kalkın, pencereye gidin, camı açın,
kafanızı dışarı çıkarıp haykırın:
"Deliler gibi öfkeliyim ve buna daha fazla katlanamıyorum!"

Bazı şeyler artık değişmeli... "Buna daha fazla katlanamıyorum!"

Krizi, enflasyonu, benzin fiyatlarını daha sonra çözeriz...
ama öncelikle oturduğunuz yerden kalkın, camı açın,
kafanızı dışarı çıkarıp haykırın:
"Deliler gibi öfkeliyim ve buna daha fazla katlanamıyorum!"



25 Ağustos 2022 Perşembe

Çin Kutusu nedir bilir misiniz?

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

5 Haziran 2020 Cuma

Suskunluk Sarmalı

Suskunluk sarmalı, alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann tarafından teorileştirilen bir iletişim kuramıdır. En basit şekilde bu kuramı açıklayacak olursak; 



Ana akım düşünce ya da karşısında bireylerin kendi fikir ve düşünceleri ters düşüyorsa, bu kişiler düşüncelerini açıklamaktan çekinirler. Her farklı fikir sahibi kendi düşüncesini ana akım düşünceye uyumsuz gördüğü için aykırı düşünenin yalnızca kendisi olduğu fikrine kapılır ve düşüncelerini söylemekten vazgeçer. Böylelikle farklı düşünce sahipleri hiçbir zaman ortaya çıkmaz ve ana düşünce, olduğundan daha büyük bir orana sahipmiş algısı oluşturulur. Oysa ki suskunluk sarmalını oluşturan bu farklı düşünceler ifşa olmuş olsalar, hakim görüş oranının aslında sanıldığı kadar yüksek olmadığını ve belki de hakim düşünce sayılan fikrin, aslında azınlık da olabileceğini görmüş olabiliriz.

Bu sarmala örnek olarak 2019 yapımı Bombshell filmi ve yine 2019 yapımı The Loudest Voice filminde konu edilen, yakın tarihte patlak vermiş olan Amerikan haber kanalı Fox News'teki skandalı verebiliriz. Kanaldaki kadın çalışanları yıllardır taciz eden kanalın kurucu Ceo'su Roger Alies, gücünü kullanarak bu kadınları yıllarca susturmuş, gerek işini kaybetme korkusu yaşayan gerekse toplumdan dışlanma ve suçluşunun (ne yazık ki) kendisi ilan edileceği düşüncesi ile taciz mağdurları susmuştu. Filmde Nicole Kidman'ın canlandığı deneyimli gazeteci Gretchen Carlson en sonunda bu işin peşine düşmüş ve ilk önce kendisinin uğradığı tacizi bildirerek diğer mağdurlara da korkmamalarını söylemiş ve onların da yaşadıklarını açıklamalarını istemişti. Yıllardır oluşturulan bu suskunluk sarmalı nihayet Gretchen Carlson'ın cesareti ve öncülüğüyle kırılmış, bu taciz davası ifşa olmuştu. Ancak günümüzde bu gibi olayların çokluğunu bilsek de sarmalın kırılma vakasının çok az olduğunu da görüyoruz. Nicole Kidman'ın filmde söylediği gibi "Birinin konuşması lazım. Birinin sinirlenmesi lazım" ki bu ve bunun gibi sarmallar son bulsun.

Suskunluk Sarmalına hayatın birçok alanında rastlarız. Okulda, meslek hayatında, aile ve sosyal ortamda, siyasi düşüncede… Ve her birinde nedenler farklıdır. Okulda düşük not alma ya da alay edilme korkusu, iş hayatında ticari kayıp korkusu, sosyal hayatta dışlanma korkusu, siyasi düşüncede cezai korkular bazı örnek nedenlerdir. Bu sarmalın oluşmasında siyasi baskı neden olabileceği gibi, toplumun kendi geleneksel düşünce yapısı da oluşturabilir. Ancak bu ortam günümüzde en çok medya eliyle oluşturulmaktadır. Medyanın gücü ve tek sesliliği kullanılarak bir düşüncenin, toplumun ekseri düşüncesiymiş gibi lanse edilmesi sonucu karşı görüşler daha baştan ölü doğuyor ve bu düşünceler daha ilk baştan aykırı/marjinal algılanıyor veya lanse ediliyor.




Yararlanılan Kaynaklar;
Kitleİletişim Kuramları - Burak Özçetin , İletişim Yayınları
Suskunluk Sarmalı Videosu - Sedef Kabaş - Youtube

9 Mart 2013 Cumartesi

Ölen Hangi Müslümdü?

Müslüm Gürses'in ölüm haberini yine ortaya atıldığında trafikteydim. Birçoklarının yapacağı gibi o an radyoda bir haber kanalını açmak yerine, Müslüm Gürses'e bunca sene saygıda kusur etmemiş, ölüm haberi üzerinden kendine kar çıkarmayı gütmeyecek olan tek kanalı, Kral Fm'i açtım. Ölüm haberi henüz netlik kazanmamış, doktorlarından haber beklendiğini söylüyor ve gün boyu Müslüm şarkısı çalarak ona saygısını yineliyordu.



Kaset kavramıyla ilk tanıştığım zamanlarda evde sadece Ferdi Tayfur kasetleri vardı. Nerde bir kaset lafı duysam herkesin Ferdi'den bahsettiğini sanırdım.  Hayatıma ilk giren müzik çeşidi de arabesk olmuştu bu yüzden. Ferdi ile başlayan, avare yıllarımda Cengiz'le devam eden sonra da liseli isyankar modumu en iyi şekilde dile getiren Müslüm Gürses evreleri yaşandı. Araya amcamdan bana sıçrayan Orhan da sıkıştı. Öyle sarmıştı ki bu durum evde arabesk dinlenmem yasaklanmıştı. Ve aileye cici gözükmek için gidip birkaç rock kasedi bile almıştım.

Arabesk dinleyenin varoş olarak nitelendirildiği dönemlerdi. Gezegen Mehmet'in de dediği gibi biz o dönemlerde Orhan Gencebay'ı, Ferdi Tayfur'u, Müslüm Gürses'i baş tacı yapmıştık. Şimdilerde ise arabeski bütün toplum sahiplendi (gibi). Sonradan gelen bu kişilere Neo-Arabeskçi ( yeni arabeskçi )diyorum. Yazımın kapak fotosuna ise neo-arabeskçilerin kullandığı, Müslüm'ün son fotoğraf çekimlerinden birini kullanmak yerine, vakti zamanında paçoz ve varoş diye nitelendirdikleri o dönemlere ait bir fotoğraf kullandım. Neo-arabeskçilerin arttığı dönemde arabesk dinleyenleri vatan haini ilan eden kişiler de çıkmadı değil ama 'insandır, hata eder' derdi Müslüm Gürses, biz de öyle diyelim.

Müslüm Gürses'i toplumun büyük bir kesimi sahiplendi. Tabi ki bu sahipleniş bir anda olmadı. Zamanla, medyanın arabeskçileri aşağılamarını sonlandırmalarıyla oldu. Arabesk dinlediğini söylemekten utanmaların son bulmasıyla oldu. Müslüm Gürses'in değişime ayak uydurmasıyla da oldu. Yüzbinlere ulaşmanın, onlara kendini sevdirmenin bir bedeli de vardı elbet. Bu bedeli de ödedi. Peki neydi o bedel?

Günümüzde sevilmek istiyorsan, yeni dinleyiciler edinmek istiyorsan yapman gereken bir takım şeyler vardır. Bunlardan birisi de reklamda oynamaktır. Halkın sevilen bir yüzünün reklamda boy göstermesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama Müslüm Gürses'in en beğenilen parçalarından "İtirazım Var"ı bir reklam uğruna "İhtiyacım Var" oluyorsa, o şarkı ile isyan eden eski Müslümcüleri de ters köşeye yatırmış oluyorsun. Sisteme itirazı olan bir ses, birden sisteme ihtiyacı olan sese dönüşüyordu ve isyankar Müslümcü'lerden birazını burda kaybediyordu. Yine Müslüm Baba bir kola reklamında (ki bu kola da coca-cola) oynuyor ve savunmasını "Babalar da üşür ve bırrrr der" diyordu. 'Peki onca sene isyan ettiğin kişiler bu kişiler değil miydi' diyip bu sefer isyanını Müslüm'e eden Müslümcüler oldu. Yani Kral'dan daha Kralcı, Baba'dan daha Babacılar. Bedellerden birisi buydu. "Müslüm Baba'ya yakışmadı ama ne zaman bir şarkısına denk gelsem her şeyi unutuveriyorum" diyen Müslümcüler ise sineye çekmeyi seçerek Müslümcülüğe devam ediyordu.

Farklı kitlelere ulaşmak da gerek demiştik. Müslüm Gürses bunu Rock şarkılarını söyleyerek gerçekleştirdi. "Müslüm Baba yolundan saptı" diyenlere ise Müslüm Gürses "biz hala aynıyız" diyordu. Haklıydı da. Uslubun değişmesi içeriğin değiştiği anlamına gelmez. Ama bu yolda ona sırt dönenler, en azından küsenler oldu. Bob Dylan da elektronik gitarı eline aldığında eski hayranları ona "Hain" demişti. O ise sadece ince bi gülüş attı bunu diyenlere. Müslüm Gürses'in bu açılımını da ben bu olaya benzetiyorum. Müslüm Gürses'i bir konserinde beyaz takım elbisesiyle gördüğümde de fiziken Bob Dylan'a benzetmişliğim vardır. İkisinin bu açılımında bir hata ya da bir yanlışlık görmüyorum. İhtiyacım Var kısmında ise şüphelerim var.

İşte bahsettiğim bu iki kısımda Müslümü kendilerinde öldürenler oldu. "Müslüm benim için bitmiştir" deseler de radyoda denk geldiğinde kanalı değiştirebilecek gücü kendinde bulamazlar da bu kişiler. Diyorum ya, yapamıyorsun. Benim durumum ne küsenlere benziyor ne de sitem edenlere. Ufak hayal kırıklıklarının dışında geçmişte ne ise sonunda da oydu benim için. Müzikleri, sesi, duruşu ve kişiliği ile sevilendi o. Bu yüzden bu durumdaki Müslümcüler için Müslüm'ün bedeni gitmiş, şarkıları ve duruşu ise baki kalmıştır.

1978 yılında trafik kazası geçirdiğinde öldü sanılıp morga kaldırılmış ve daha sonra ölmediği anlaşılınca ameliyatla hayata yeniden bağlamışlardır. Çıktığında ise "Tanrı istemezse insan ölmezmiş" diyecekti. Bu sefer çıkamadı. Belki de bu sefer Tanrı bunu istedi.

Kiminin Müslümü erken öldü, kimininki geç, kimininki ise hala yaşıyor. Ama bir gerçek var ki Müslüm Gürses  öldü. Ve bir diğer gerçek var ki eski Müslümcüler yine Müslüm Gürses'in bir şarkısını seçip "hayatının şarkısı" olarak adlandırırken Neo-Arabeskçiler Müslüm'ün Orhan'ın Ferdi'nin ekmeğini fazlasıyla yiyecekler.

Bu yazının üstüne Müslüm şarkısı paylaşmayacağım. Arabeskin Kralı ölmüşse Kraliçesinin hala hayatta olduğunu size hatırlatmak için sıradaki şarkı Kamuran Akkor'dan gelsin.

Baba'ya selam, damara devam...


 

12 Temmuz 2009 Pazar

Zam Sigarası

Tom : The beauty of quitting is, now that I've quit, I can have one, 'cause I've quit.


Yeni sigara fiyatları sonrası sanırım en fazla kullanılacak alıntılardan biri de bu olacaktır. Artan fiyat yüzünden sigara bırakmalarına gidilecek ama beleşi gördüğü yerde sızışacak."Madem bıraktım, bi tane içebilirim" diyenlere, "Sigara bırakılmaz, ara verilir" diyorum ben de ..


( bi konser gecesinde ardarda yanan 2 paket sigaranın acısı üzerine gelmiştir bu yazı :)