öteki kendinlerle konuşmaktır.
Bakışmaktır,öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.
Yalnızlık,öldürmektir.”

Blog arşivine şöyle bir göz attım ve film olsun,dizi olsun hatta etkinlikler olsun pek çok konu hakkında fikir beyan etmişiz,fakat mevzu bir türlü yönetmenlere gelmemiş.Ortada bir yapım varsa muhakkak tüm bileşenlerin belirli bir önemi vardır lakin film işçiliğinde yönetmenlerin payının daha fazla olduğunu düşünenlerdenim.Zira kağıt üzerinde taslaktan ibaret olan bir yapımı allayıp pullamaları ve kendi bakış açılarını da eklemeleri yapımın sinema endüstrisindeki yerini belirler.Bu sebeple yönetmenlerle yapılmış olan röportajlardan ilgi çekici bulduklarımı pasajlar halinde sizlerle paylaşmak istiyorum.Açılışı Lars Von Trier ile yapalım zaman içinde diğer yönetmenlerden de birşeyler paylaşarak yeni bir seri oluşturmuş oluruz.
"Fakat Funny and Alexander'i gördüğümde resmen ağladım.Bu filmin bir hata olduğunu düşünüyorum.Bir rock video klibine falan benziyor.Bergman'a duyduğum sevgi,bütün kişisel deneyimlerin buhar olup uçtu o filmden sonra...Gördüğüm tüm filmleri kişisel bir deneyim gibi sahiplenirim,bazen de ihanete uğradığımı hissederim. Bergman bir tıpa gibi isveç film dünyasının tepesinde durmaktadır ve yaratıcılığı kısıtlayan bir güç merkezidir adeta.O filmleri çektikten sonra ölse daha iyi olacaktı.Pek çok yönetmen için aynı şey söylenebilir aslında;belirli bir filmi çektikten sonra ölmeleri daha iyi olacaktı.Fassbinder doğru zamanda ölerek kendisine bir iyilik etmiş oldu.Truffaut çok geç öldü.Bunu söylerken insanlardan çok yönetmen olarak söz ediyorum onlardan.Tabii ki erken ölseler yakınları için çok üzücü olacaktı*"
Lars Von Trier,Ingmar Bergman'ın Persona ve The Silence yapımlarını beğendiğini söyledikten sonra Ingmar Bergman sineması ve yönetmenlerin sonsuzluğa ermesi adına düşüncelerini belirtirken.
*Danimarkanın günlük gazetesi Berlingske Tidende'ye 1991 yılında verdiği röportajdan alıntıdır.
Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.
Hüsnü:Nasılda sevmiştim yıllarca ben seni
her akşam bekledim yollarını
elbet bir gün biz yuva kurarız derken
duydum evlenmişsin sen zengin bir gençle
zengin olsaydım sensiz kalmazdım
her an düşünüp seni hiç ağlamazdım
param olsaydı aşkım kalırdın
seve seve yanımda benimle yaşardın
"Başlangıçta Tanrı'nın hiçbir şeyi yoktu.O da birşeyler yapmaya başladı. Toprağı,havayı,suyu,suda yüzen şeyleri yaptı,sürüngenleri,bacakları olanları yaptı.Kısacası Tanrı kendisini büyüttü.Sonra bir iki gün içinde yada birkaç milyon yıl içinde insana nefes verdi.Ve o günden beri hayatı bizden emip alıyor."
Tanrıyı bulmanın daha kolay olduğu bir hapishanede geçen Oz dizisinin esas karakterlerinden Augustus Hill 'in Tanrı ile ilgili görüşlerinden biri.
"Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum.Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa.Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa.Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar,felaketler,ölümler oluyor.Ölenler harcanıyor.Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor."
Hakan Günday'ın piçler üzerinden hiçliği anlattığı Piç romanında Barbaros karakterinin düşünceleri.
Saigo:Hanako..Biz askerler kazıyoruz.Bütün gün kazıyoruz.Burası, uğruna savaşacağımız ve öleceğimiz yer.Hanako..
Yoksa kendi mezarımı mı kazıyorum?
2006 yapımı Letters from Iwo Jima'da evine bir an önce dönmeyi isteyen Saigo'nun kazdığı siperlerle ilgili düşünceleri.
"Emret komutanım,demek,emret öleyim,demektir.Çünkü askerlik,ölmenin emredilebileceği tek meslektir.Hatta emre karşı gelmenin cezasının da ölüm olabiliceği tek mesletir"
'Ziyan' adlı romanında Hakan Günday asker psikolojisini okuyuculara sunmaya çalışırken,eleştirilerilerinde bir hayli haklıydı.
Alex : Çünkü neyi anlamadığımı biliyor musun?Neden insanların,neden her bir kahrolası bireyin birbirlerine karşı bu kadar çok kötülük yaptığını anlamıyorum.Bana anlamsız geliyor. Muhakeme,kontrol.Tüm bunlar,tüm bu geniş yelpaze.Aslında bu yalnızca...
Wayne:Hangi 'insanlar'dan bahsediyoruz?
Alex:Bilirsin;ebeveynler,ikiyüzlüler,politikacılar,kalleşler.
....
Ron:Kaç yaşındasın?
Alex:23
Ron:23 yaşındasın demek.Sence şuanda okulda olman gerekmiyor mu?Bir iş sahibi olmak?Ve hayatta bir amacının olması?
Alex:Bakın bay Franz.Bence kariyer denen şey bir 20.yy icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.Benim adıma endişelenmeniz yersiz.Muhtaç biri değilim.Böyle yaşamak kendi seçimim.
Ron:Peki ailen nerede?
Alex:Artık ailem yok.
Ailesini ardında bırakıp,sistemin dayattığı yaşamdan sıyrılmaya çalışan,kendini daha fazla bir birey gibi hissedebiliceği bir yaşam düşleyen Christopher Mccandless'in gerçek mutluluğun paylaşılarak yaşandığını idrak ettiği süreci bizlere sunan Into The Wild filminden.
ÇOCUKLAR
Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler,
Onlar kendilerini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdırlar,
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler,
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler,
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla,
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır,
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz ama Ruhlarını asla,
Çünkü onların Ruhları geleceğin sarayında oturur,
Ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz,
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz,
Ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın hiç ,
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir,
Sizler,evlatların birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız,
Yayı gerenin elinde seve seve bükülün,
Çünkü oku atan O güç ,uzaklaşan okları sevdiği kadar,
Elindeki sağlam yayı da sever ....
Marcus:Okulda bir kız var.Ellie.Kız arkadaşım olmasını istiyorum galiba.Çok emin değilim.Sana sormayı düşünüyordum.Arkadaşın olan bir kızla,kız arkadaşın arasında ne fark vardır?
Will:Hmm,bilmiyorum.Ona dokunmak istiyor musun?
Marcus:Bu o kadar önemli mi?
Will:Yani,seks diye birşey duymuşsundur.Çok önemli bir meseledir.
Marcus:Biliyorum.Aptal değilim.Ama bence bundan fazlası olmalı.Yani onunla daha çok birlikte olmak istiyorum,sürekli onunla olmak istiyorum.Sana anneme söylemediğim şeyleri ona söylemek istiyorum.Başka bir erkek arkadaşı olsun istemiyorum.Bütün bunlar olsa ona dokunup dokunmamayı o kadar önemsemezdim.
Will:Öğreniceksin Marcus.Sonsuza kadar böyle hissetmeyeceksin.
Nick Hornby'nin aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış olan About A Boy'dan.
"Gelip geçici olanı ebedi gibi, bayağılığı büyüklük gibi gösteren ve aşk diye adlandırılan hileli oyuna kapılmaması gerektiğini biliyordu."
Milan Kundera - Yaşam Başka Yerde
Will bu hileli oyunun farkındaydı,Marcus'un ise öğrenmek ve tecrübe etmek adına önünde koca bir hayat vardı.
"Sahip olduğum eşyalar, zamanla bana sahip oluyorlar. Ne zaman bi nesneyi sevsem, onu hemen bi başkasına veririm. Cömertlik değil bu.Nesnelerin kölesi olmak istemiyorum."
Ve şimdi de sözü biraz şeytan'dan açalım.Mübarek şeytan!Çünkü bu işin içinde yeri var,yaşadığım kadar kesin.Şeytan, eğer onu iyi tanıyorsam, 'İçgüdülerinize inanmayın, sezgilerinizden sakının!' diyendir. O,bizim insan kalmamızı ister ; fazlasıyla insan. Eğer bir düşüşe sürükleniyorsan, devam etmeye zorlar. Seni tepeden aşağı yuvarlamaz; yalnızca uçurumun kıyısına itekler. Ve orada, onun insafına kalırsın. Onu iyi tanırım çünkü sık karşılaştık. İpin üzerinde yürürken seni izlemeye bayılır. Ayağını dolaştırır ama düşmene izin vermez.
Sözünü ettiğim onun içindeki şeytanlık elbette. Ve, Tanrım yardım et, onu bu denli çekici kılan da buydu. Ruhu benim için melek gibiydi; kişiliği ise, en azından gösterdiği kadarıyla şeytani. Kendime sık sık onun nelerden oluştuğunu sordum. Ve her gün farklı yanıtladım bunu. Irkla, çevreyle, kalıtımla, savaşla, yoksullukla, vitamin eksikliğiyle, sevgi eksikliğiyle, akla gelebilecek herhangi bir şeyle ya da her şeyle açıkladım onu. Ama hiçbiri yeterli olmadı o sanki bir 'insolite'ti.(olağandışı) Peki ben onu neden bir kelebek gibi iğnenin ucuna takmak zorundayım? Kendisi olması yeterli değil miydi? Hayır! Hayır yeterli değildi. Daha fazla, ya da daha az bir şey olmalıydı. Elle tutulur, anlaşılabilir bir şey olmalıydı.
Ve bune kadar aptalca geliyor: benim dışında herkes onun 'ne mal olduğunu' biliyor gibiydi. Benim içinse bir bilinmeyendi. Kendimi iyi tanıdığımdan bunun da kadınlarla aramdaki alışılmış durum olduğuna inanmaya çalıştım. Ulaşılmaz olanı nasıl da severim! O, bölünemeyen sayılar gibiydi. Karaköküde yoktu. Yine de, söylediğim gibi, başkaları onu okuyabiliyorlardı. Aslında, bana da anlatmaya çalışıyorlardı. Boşuna! Hep açıklayamadığım bir artan kalıyordu..."
Henry Miller-Insomnia
Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone ...