Anime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2025 Çarşamba

K-Pop Demon Hunters: İblislerin Hakkından Müzik Gelecek

K-Pop'a ne kadar düşkünsünüz bilmiyorum. Ancak K-Pop'a düşkünseniz ve anime de seviyorsanız size hitap edebilecek en ideal film ile karşı karşıyasınız. K-Pop Demon Hunters ilk bakışta hızlı tüketilen bir streaming animasyonu gibi görünse de, film kısa sürede tekrar izlenen, şarkıları listelere dolaşan ve izleyiciyle duygusal bir bağ kuran bir fenomene dönüşecek gibi. Peki bu filmi sıradanlıktan kurtaran şey ne?


K-Pop Demon Hunters, dünyaca ünlü K-pop grubu Huntr/x üyeleri Rumi, Mira ve Zoey’nin hikayesini anlatıyor. Sahne ışıkları altında müzikleriyle milyonları coşturan bu üçlü, sahne dışında ise dünyayı şeytani varlıklardan koruyan savaşçılardır. Görevleri, insan dünyası ile iblisler arasındaki ince perde olan “Honmoon”u korumak.

Ancak dengeler, iblis lideri Gwi-Ma’nın planıyla bozuluyor. İnsanların sevgisini ele geçirmek için bir erkek K-pop grubu olan Saja Boys kuruluyor. Bu yeni grup hızla popüler olurken, Huntr/x’in popülaritesi tehdit altına giriyor. Hikayenin merkezinde ise Rumi’nin sakladığı büyük bir sır var: Kendisi yarı bir iblis!
.

Film yüzeyde eğlenceli bir aksiyon-müzikal gibi ilerlese de, alt katmanlarında oldukça güncel ve güçlü temalar barındırıyor. En belirgin tema kimlik ve aidiyet meselesi. Rumi’nin yarı iblis olması, onun hem kendinden hem de sevdiklerinden sakladığı bir utanç kaynağıdır. Bu durum, popüler kültürde sıkça karşılaşılan 'kusursuz imaj' baskısıyla doğrudan ilişkili.

Film aynı zamanda K-pop endüstrisinin 'fandustry' (fan + industry) yapısına da metaforik bir eleştiri getiriyor. Burada güç, doğrudan hayranlardan gelir. Yani sanatçıların başarısı, yalnızca yeteneklerine değil, onları destekleyen kitleye bağlıdır. Bu fikir filmde abartılarak neredeyse kozmik bir güce dönüştürülüyor: Hayranlar dünyayı kurtarabilir!

Bununla birlikte film, kültürel melezleşmeyi de normalleştiren bir yaklaşım sunuyor. İngilizce ve Korece’nin iç içe geçtiği şarkılar, karakterlerin hibrit kimlikleri ve anlatının global tonu, günümüz gençliğinin parçalı ama bir o kadar da doğal kimlik yapısını yansıtıyor.

Ancak filmin zayıf noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor: Güçlü tematik altyapısına rağmen, bu fikirleri her zaman derinlemesine işleyemiyor. Özellikle bazı sahnelerde karakterlerin duygularını doğrudan açıklaması, anlatının gücünü azaltıyor. Yani film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu ve metaforik potansiyeli zaman zaman yeterince verimli kullanamıyor.


Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, görsel dünyası. Animasyon tarzı; çizgi roman estetiği ile anime etkilerini birleştirerek dinamik, renkli ve enerjik bir atmosfer yaratıyor. Özellikle aksiyon sahnelerinde bu stil, filmin temposunu yukarı taşıyan etken oluyor.

Ancak filmin asıl parlayan yönü tartışmasız müzikleri. “Golden” ve “Takedown” gibi parçalar yalnızca film içinde değil, gerçek dünyada da hit olmayı başarmış durumda. Bu şarkılar sadece ritmik açıdan değil, sözleriyle de karakterlerin iç dünyasını yansıtıyor. Örneğin “Golden”, birlik ve yükseliş temasını işlerken; “Takedown” daha agresif ve rekabetçi bir enerji taşıyor.

Filmde müzikler yalnızca bir süs değil, anlatının taşıyıcı kolonu aynı zamanda. Duygusal geçişler, karakter gelişimi ve hatta çatışmalar bile çoğu zaman şarkılar aracılığıyla aktarılıyor. Bu açıdan film, klasik animasyon müzikallerine modern bir K-pop yorumu getirmiş.


K-Pop Demon Hunters, ilk bakışta tuhaf görünen fikrini; enerji, müzik ve duygusal samimiyetle güçlü bir avantaja dönüştüren bir yapım olmuş. Her ne kadar bazı anlatı zayıflıkları ve tekrar eden dramatik anlar barındırsa da, özellikle müzikleri ve görsel dünyası sayesinde izleyiciyi yakalamayı başarıyor denebilir.

En önemlisi ise film, günümüz pop kültürünün ruhunu yakalıyor. Kimliklerin iç içe geçtiği, hayranların gücünün arttığı ve müziğin yalnızca eğlence değil, bir ifade biçimi olduğu bir dünya.

9 Eylül 2025 Salı

Ne Zha: İyi ve Kötüyü Ters Yüz Eden Bir Çin Mitolojisi

Yaptığı 2 milyar dolarlık gişe hasılatı ile 2025 yılının en çok kazananı, tüm zamanların ise en çok kazanan beşinci yapımı Ne Zha gerçekten iyi mi? Yönetmen Yu Yang'ın imzasını taşıyan film, Çin mitolojisinin en bilinen karakterlerinden birinin hikayesini yeniden anlatıyor. Ve yalnızca mitolojik bir uyarlama ile kalmıyor; birey, toplum ve kimlik üzerine güçlü söylemler de getiriyor. İyi'nin ve Kötü'nün, İnsan'ın ve İblis'in ters yüz edileceği bir animasyona buyur edeyim sizi.

Ne Zha

Klasik kahramanlık anlatılarında dünya ikiye ayrılır: 'iyiler' ve 'kötüler'. İyiler, doğuştan ya da kader tarafından seçilmiş kahramanlardır. Kötüler ise ya yozlaşmış ya da basit bir gerekçeyle lanetlenmiş kişilerdir. Ne Zha bu basit ikililiği biraz yıkıyor. Nasıl mı? Anlatayım.

Hikaye, serinin 2019 yapımı olan birinci filmi ile başlıyor. Ölümsüzlerin Ustası, dünyada sorun çıkaran Kaos Pearl'ü yok ederek onun ruhunu iki ayrı parçaya bölüyor; Ruh İncisi ve İblis Hapı. Ve öğrencisine bu 2 yumurtanın takibi görevini veriyor. İblis Hapı, Kaos Pearl'ün tehlikeli kısmını temsil ediyor ve neredeyse yok edilemez bir güçte. Ancak Ölümsüzlerin Ustası, İblis Hapını üçüncü yılında yok edecek olan bir şimşek laneti yapıyor. O vakte kadar bu iki yumurtadan öğrenci sorumludur. 

Her iki yumurtanın bir insan formunda tek bir bedende dünyaya gelmesi gerekiyorken, çıkan bir takım karışıklıklar sonucunda Ruh İncisi yumurtası ejderhaların eline geçiyor. Ve insanlarda kalan kısmı sadece İblis Hapı oluyor. İşte karşınızda Ne Zha!

Ne Zha

Ne Zha doğduğunda bir 'demon' kimliğiyle damgalanır. Yani kötülüğün taşıyıcı olarak görülür. Bu yüzden köylüler ve çevresindekiler ondan korkar. Ancak, özellikle annesiyle olan etkileşimi ile içindeki insani yönünün; sevgi, aile, empati ve özgür irade kavramlarını sorgulamasına neden olur. Bu da sınırların bozulmasına, flulaşmasına yol açtığından Ne Zha ne tam anlamıyla bir demon, ne de tam anlamıyla bir kahramandır. Hibrit bir varlıktır, hepimiz gibi.

Ne Zha'nın en takık olduğu kavram şüphesiz kaderdir. 'İblis Hapı olarak doğdun, neden kaderini kabul etmiyorsun?' sorusuna "çünkü o benim patronum değil, ben kaderimin efendisiyim. Karar veren ben olacağım." diyerek kendisine dayatılan kimliği reddediyor. Kimliğinin dışsal otoriteler, tanrılar, toplum ya da biyoloji tarafından tayin edilemeceğini, farklı unsurları kendisinde birleştiren her hibrit özne gibi kendi yolunu kendisi çizeceğini söylüyor. 

Ao Bing

Ayrıca film, dışlanmış olmanın yarattığı yalnızlık ile farklı olmanın bedelini de işliyor. Tam bu noktada Ne Zha'nın karşısına taa en başta kaybettiği diğer yarısı olan Ruh İncisini taşıyan Ao Bing çıkıyor. Ao Bing bir ejderha kralının oğlu olarak dünyaya geliyor. Geleneksel mitolojide ejderhalar çoğu zaman kötülüğün simgesi olarak gösteriliyor. Ancak Ao Bing, zarif, kibar, adil ve sorumluluk sahibi bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Geleneksel anlatıda iyi olan insanların içinde iblis olarak doğmuş olan Ne Zha ile, yine geleneksel anlatıda kötü olan ejderhaların içinde Ruh İncisi olarak doğan Ao Bing'in dostluğu üzerinden hikaye; iyinin her zaman insanlardan, kötünün de her zaman canavarlardan gelmediğini bizlere söylüyor.

'Kimliği kader/coğrafya mı belirler, yoksa seçimler mi' sorusuna hikayenin bazı cevapları var. Ne Zha iblis olarak doğmuş olmasına rağmen kötü olmak zorunda değildir. Aynı şey kötü bir coğrafya olan ejderhalar mağarasında doğan Ao Bing için de geçerlidir. Hayat sürecinde yapılan seçimlerin, doğumdan güçlü olduğu mesajını veriyor cevap olarak. Bunun yanında toplum ile olan ilişkinin nasıl olması gerektiğine de cevaplar içeriyor. 'Toplumun damgaladığı biri, kendi değerini nasıl kanıtlar' sorusuna Ne Zha, giriştiği mücadeleyi toplumun onayını kazanmak için değil, kendi değerlerini savunmak için yaparak cevaplıyor. Neticede her iki tarafın beklentisi de orta noktada buluşuyor. 


Teknik açıdan bakıldığında film, Çin animasyon endüstrisinin ulaştığı noktayı yansıtıyor. Renk paleti oldukça canlı, aksiyon sahneleri hızlı ve dinamik. Bazen aşırı temposu izleyiciyi yorabilir, bu da özellikle son sahnede görselliğe kapılıp filmin dramatik yoğunluğunu kaybetme riski taşıyor. Bir diğer eksik unsur ise; filmin mizahi ögelerinin bazen çocuksu ve basit oluşu. Yetişkin izleyiciyi bir çocuk filmi algısına kısa süreliğine de olsa itebilir. Ancak filmin alt metnindeki kimlik, kader ve özgür irade tartışmaları bu algıyı hemen yok ediyor.

Şu ana kadar anlatıklarım yalnızca 2019 yapımı Ne Zha ve 2025 yapımı (gişe rekoru kıran) Ne Zha II filmlerinin ikisini kapsıyor. Bu ifademden de anlaşılıyor ki Ne Zha III gelecek. Ve o zaman daha büyük bir rekorla sahne alacak. Zira bu mitolojiyi Çin dışında tanıtmak için hiç çaba harcamayan bir Çin'in olduğunu, 2 milyar dolarlık gişenin 1,9 milyarının Çin'deki satışlardan olduğunu gördüğümüzde anlıyoruz. Üçünü film için 2 milyar dolarlık Çin satışı garanti, Çin dışından ne kadar kişi kaparsa o kadar ekstrası olacak. Şimdiden üçüncü film için beni kaptı diyebilirim. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (03/09/25) bugüne (08/09/25) 26'sı açlıktan 776 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




27 Haziran 2025 Cuma

Predator: Killer of Killers: Av Sezonu Başladı

Bilim kurgu sinemasında uzaylı teması genellikle istilacı, yok edici veya kontrolsüz güçler olarak karşımıza çıkıyor. Ancak 1987 yapımı Predator filmi kendisini bu kalıbın dışında tutarak, uzaylıları daha sofistike ve onurlu(!) bir yaratık olarak sunmuş ve geliş amaçları için 'bazen de sadece ava gelirler' demişti. 1987'deki ilk filmin üzerine birçok film daha çekildi. Şunu söyleyebilirim ki serinin en iyisi 2025 yapımı animasyon filmi olan, içerisinde hem vikingleri, hem samurayları hem de ikinci dünya savaşını barındıran bu film; Predator: Killer of Killers. Ama önce o evreni biraz tanıyalım.


Predator evreni, 1987 yılında John McTiernan'ın yönettiği ve başrolünde Arnold Schwarzeneger'in yer aldığı Predator filmiyle başladı. Arnold'un Terminator 1'i (1984) oynamış ancak o serinin mükemmeli olan Judgment Day (1991) i henüz oynamadığı yıllar. Predator (1987) filmi, Guatemala ormanlarında geçen gerilim/aksiyon türünde bir film. Kurtarma operasyonu yöneten askeri bir ekibin olduğu filmi klasik bir Amerikan asker filmi sanıyorsunuz, sonra çok geçmeden görünmez bir uzaylı avcının filme dahil oluşuyla filmin seyri değişiyor. Bu uzaylı, gelişmiş silahlarla donatılmış ve yalnızca bulunduğu yerdeki en güçlü kişileri hedef alan avcı bir tür. Peki neden?

Yautja adı verilen bu uzaylı türünün dünyaya geliş amacı tamamen avcılık için. Avdaki motivasyonu avı öldürmek değil sadece, en iyi avı bulup onu avlamak. Bu bazen bir spor, bazen bir ritüel, bazen de bir güç göstergesi olabiliyor. Peki neden Dünya? Çünkü Dünya insanları öte gezegendeki akıllı varlıklardan biridir. İnsanları zeki, dirençli ve karşılık verebilecek güçte görüyorlar. Bu da insanları Yautja'lar için ideal av yapıyor. Çünkü onlar için en iyi av, av olmaya direnendir.

Bunu yaparken bir takım kuralları da oluyor. Yukarıda 'onurlu' dememin sebebi de bu kurallar. Zorluk seviyesi düşük olan avı önemsemezler. İzlediği bir kavganın sonuçlanmasını bekler, o kavgada galip gelen ile, yani güçlü olan ile dövüşmek ister. Dolayısıyla bu onu Alien gibi serilerdeki içgüdüsel ölüm makinesi olan canavarlardan ayırır, ancak anlam yüklediği kişiyi hedef alır. Avını izler, analiz eder, hak edeni seçer ve birebir mücadeleye girer. Bir savaş gütmez, av onun tamamen bir hobisi bazen de yetişkinliğini veya kudretini gösterebildiği bir ritüeldir.

Devam filmi olan Predator 2 (1990) ile hikaye Guatemala ormanlarından Los Angeles şehrine taşınıyor. Predator burada, şehirde de avlanabileceğini göstermek istiyor. Başrolünde Adrien Brody'nın yer aldığı 2010 yapımı Predators filminde ise çeşitli ülkelerden seçilmiş iyi savaşçılar (asker, katil, mafya vs.) bir Predator gezegenine bırakılıyor ve bir survivor ortamında hayatta kalma becerileri test ediliyor. 2022 yapımı Prey filminde ise bu kez hikaye 1700lü yıllarda bir Kızılderili mecrasında geçiyor. Bu film ile beraber Predator evreninin tarihsel skalası genişletilmiş ve hatta sınırsızlaştırılmış oluyor. Zira son film olan bu animasyonda Vikinglere kadar gidildi. Çünkü Predator evreninde zamandan çok savaşçının ruhu önem kazanıyor ve insanlığın en iyi savaşçısını tüm tarih boyunca aranıyor. Teknoloji ile savaşan mı, kılıcıyla dövüşen mi, onuruyla mücadele eden mi yoksa taktik güden mi en iyi savaşçı, onun arayışındalar. Çünkü avların en güzeli, en iyi savaşçı olanıdır demiştik.

Predator evreninden kısaca bahsettiysek şimdi konumuz olan yapıma geri dönebiliriz. Predator:Killer of Killers, üç farklı tarihsel dönemde geçen 3 kısa öykünün anlatıldığı ve son öykü de bu 3 öykünün de birleştirildiği bir film. Vikingler çağında babasının intikamını arayan bir kadın savaşçı, feodal Japonya'da iktidar için savaşan iki kardeş ve 2. Dünya Savaşı sırasında gökyüzünde hayatta kalmaya çalışan genç bir pilot bu 3 kısa öykünün baş karakterleri. Hepsinin kaderi görünmeyen ama hissedilen bir avcının etrafında birleşiyor.

Filmin 3 ana bölümü var. 'The Shield'(Viking), 'The Sword'(Samuray), 'The Bullet'(Pilot). Her birinin geçtiği tarihin farklı olması sebebiyle tematik olarak birbirinden ayrılıyor. Ancak her birinin ortak noktası, kendi dünyasının savaşını yürütürken, ansızın karşılarına çıkan Predator tehdidiyle sınanmaları. 'The Shield'deki Ursa karakteri, hem oğlunun kaderiyle hem de intikam için can atan geçmişin hayaletleriyle hesaplaşırken karşısında daha üstün bir düşman buluyor. 'The Sword'da ise kelimelere ihtiyaç duymadan, iki kardeşin sessiz ve stilize dövüşü Predator'un gelişiyle değişiyor ve ortak düşmana karşı birleşiliyor. 'The Bullet'da ise havada savaş sürdüren iki düşman ülke pilotları arasına dahil olan Predator ile av aksiyonu başlıyor.  

Yalnızca aksiyonla değil,karakterleriyle de öne çıkan bir seri filmi olmuş. Ursa'nın annelik ve intikam arasındaki sıkışmışlığı, Kenji ve Kiyoshi'nin kardeşlikteki iktidar çatışmaları, Torres'in kendisini babasına ve üst komutanlarına katıtlama arzusu.. Tüm bu karakter dinamikleri, Predator'un gelişiyle daha da belirginleşiyor.


Predator:Killer of Killers, yalnızca iyi bir seri filmi değil, aynı zamanda animasyonu güzel kullanan, duygusal ve tamatik açıdan güzel bir yapım olmuş. Serinin Prey filminde dediği gibi " Eğer kanıyorsa, öldürülebilir de" diyalogunun ötesine giderek "neden savaşıyoruz?" sorusunu da sordurtuyor. Seriye yabancı olanların da aksiyon filmi olarak izleyebileceği ve keyif alabileceği bir film olduğunu da son olarak belirteyim. Sonra tüm seriyi baştan izlemek mecburiyetinde hissetmesin kimse kendisini.
Ve enn son olarak da serinin yeni filmi Kasım 2025'te vizyona girecek: Predator:Badlands. Vizyona girdiğinde o da, ben de burada olacağız.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

The Most Precious Cargoes: Kalpsizler..

Geçen sene Cannes'da yarışan bu animasyon filminin yüzeyine baktığımızda bir masal anlatıyor gibi: yakın zamanda çocuklarını kaybetmiş fakir bir ormancı çift, tanrılara edilen dualar ve bir gün ormanda bulunan tren camından dışarı atılmış bir bebek. Onu camdan atan kişiye lanet ediyorsun. Ama daha dur, trenin içini henüz görmedin. 


Oscarlı yönetmen Michel Hazanavicius (The Artist, 2011) imzası taşıyan The Most Precious of Cargoes, Jean-Claude Grumberg'ün aynı adlı eserinden uyarlanan bir animasyon filmi. Film, karlar içinde yaşayan bir çiftin, trenden atılan bir bebeği bulmasıyla değişen hayatlarını konu alırken, aynı zamanda bizlere tarihsel bir hafıza tazelemesi yapıyor: insanlığın en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı yıllarını ve tabi ki Yahudi Soykırımını. 

Trenden atılan çocuğa geri dönelim ve trenden onu atana bakalım. Trenle Nazi toplama kampına götürülen binlerce insan ve içlerinde ikiz çocukları bulunan bir baba. Camdan gördüğü kadının onu kurtarması umuduyla çocuklarından birini camdan dışarı, karların üzerine atılıyor. Nil Nehri'ne bırakılan Musa gibi, o bebek de kendi ırkına düşman olan ellere emanet ediliyor. Treni izleyen ve trenin tanrısına dua eden kadının dikkatini çekiyor ağlayan bir bebek sesi ve onu bulup sahipleniyor. Yakın zamanda kendisinin de kaybettiği çocuğunun yerine tren tanrısı tarafından gönderilen bir "hediye" olarak. Siyah beyaz tonda hazırlanmış bu filmin, ilk canlı rengi de burada beliriyor gözümüze, bebeğin üzerindeki kırmızı. Bu kırmızı ile de yine bir soykırım filmi olan Schindler's List filmindeki kırmızı paltolu kız çocuğuna bir gönderme düşünülmüş. 

Filmin başlarında eve getirilen bu bebeği 'kalpsizler'in çocuğu olduğu gerekçesiyle istemeyen, onlara ait olan bir bebeğin eve getirilmesinin eve uğursuzluk getireceğini düşünen oduncu baba, filmin ilerleyen zamanlarında 'kalpsizler'in de birer kalbi olduğunu çocuğa dokunduğu bir anda hissettiği kalp atışıyla anlıyor. Karakter ismi veremiyorum, çünkü yok. Bununla da anlatının bireyleri değil, insanlığın evrensel halini temsil ettiği vurgulanmış. Yani tüm insanlık, Yahudileri kalpsiz belleyen ve onlara karşı ön yargılı-imiş(!). 


Ancak filmin bakış açısı bana fazlasıyla anti-antisemitik geldi. Filmin sonunda anlatıcının Holokost inkarcılarına gönderme yaparak "bu film de bir kurgu, ama inkarcılar da Holokost'un kurgu olduğunu düşünüyor" demesi, amacın sarkastik bir sataşma olduğunu gösteriyor. Çünkü bu ifade her türlü eleştiriyi 'inkarcılık' kategorisine sokan kapalı bir retoriğe dönüşüyor.

Kurgu mu? Size gerçeğini vereyim:

İkinci Dünya Savaşı ve dram bir arada kullanıldığında aklımıza ilk gelen şey Holokost oluyor. Holokost'un inkarı ya da küçümsenmesi düşünülemiyor, düşünülmemeli de. Oysa 85 milyona yakın insanın öldüğü bir savaşın yegane mağdurları tek bir millet olamaz, olmamalı. Kaldı ki bu mağdur edebiyatının ekmeği 100 yıla yakındır bitmek tükenmez şekilde yeniyor. Yahudi halkının tarihsel travmaları, onları adaletin evrensel savunucuları haline getirmesi gerekiyorken, bugün bir devlet aygıtı olarak İsrail'in yürüttüğü yıkım, bu tarihsel hafızaya keskin bir tezat oluşturuyor.  Yahudi kimliğini taşıyan bir bebek için verilen bir savaşın anlatıldığı bir filmle, günümüzde Filistinli çocukların hedef alındığı bir gerçek arasındaki çelişki, yalnızca siyasi değil, derin bir insani problem olarak karşımıza çıkıyor. Filmde anlatılan bu dramın kurgu olduğunu pişkince söylemek yerine, dram için kurgu bir hikayeye girişmeyip, hali hazırda Gazze'de gerçekleşen bir katliam ele alınabilirdi. Sırf kimlikleri Yahudi değil diye ve hatta sırf katleden kişilerin bizzat Yahudilerin kendisi diye bu zulme sessiz kalmak filmde anlatılan iki yüzlülüğün, hayvanlığın, taraflılığın ve ön yargının ta kendisidir.

Film boyunca kurgu karakterden oluşan bir bebeği korumak için gösterilen cesaret, inanç, vicdan ve insanlık bugün gerçek dünyada ölen çocuklar için gösterilmiyor. Geçmişte zulme uğramış olan bir halkın, bu kez zulmü uygulayan aygıtı olan İsrail devletinin askeri operasyonlarıyla her gün onlarca çocuk ölüyor. Filmin tabiriyle "en kıymetli yükler" yine parçalanıyor ve biz de onları taşıyan trene, öküze bakar gibi bakıyoruz. 

21 Ocak 2025 Salı

Flow: Le Chat Noir

Letonya'nın En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan Flow, diyalogsuz ve minimalist anlatımı olan bir 3DCG animasyon filmi. Sessizliği ile sadece bir kedinin hayatta kalma mücadelesini değil, aynı zamanda modern insanın unutmaya yüz tuttuğu değerleri anlatıyor. Kedi sahibi olanlar karakterin her reaksiyonunu tanıdık bulacaktır. Onu telaşa sürükleyen doğa olayında ise akla klişe olan şu söz gelecek: 'doğa, kendine ait olanı her zaman geri alır.'
(Yazıyı okurken fonda şunu çalabilirsiniz: David Orlowsky - Le Chat Noir )
(Gelecekten not: En İyi Yabancı Film dalında ödülü alamadı ama En İyi Animasyon dalında Oscar'ı kaptı)


Gints Zilbalodis'in yönettiği Flow filmi, yuvarlak ve anlamlı gözlere sahip bir kara kedinin şiddetli bir sel felaketinde hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Tek bir kelime bile konuşmayan, sadece olması gerektiği gibi miyavlayan bu karakterimiz tüm duygularını miyav tonlarında, mırıldanmalara ve tırmalamalara sığdırıyor.  Ancak basit görünen bu hikaye, bize bazı sembolik anlatımlarda bulunuyor. Başlangıçta yalnız olan Kara Kedi, sel felaketi onun dünyasını altüst ettiğinde kendisini başka hayvanlarla dolu bir gemide buluyor. (Sel felaketi ve hayvanlardan oluşan bir gemi..hmm..) Gemide bulunanlar labrador cinsi bir köpek, bir kapibara, bir lemur ve bir de sekreter kuşu. Bu küçük grup, kendi sosyal ortamlarından bir şekilde ayrı düşmüş, yalnızlaştırılmış canlılardan oluşuyor. Ve hayatta kalmaya çalışırken gemideki bu yeni sosyal çevresine önce güvenmeyi, sonra da beraber yaşamayı, dayanışmayı öğreniyor. Çünkü buna muhtaç olduklarının farkındalar artık.


Flow, insanoğlunun doğayla olan ilişkisini bir metafor olarak işliyor. Sel felaketi, açık bir şekilde iklim krizine bir gönderme. Kedi heykelleri ile insan medeniyetine bağlama yapan yönetmen, insan medeniyetinin izlerini taşıyan şehirlerin sular altında kalması, doğanın insana karşı üstünlüğünü ve insanın bu dengeyi ne kadar kolay bozabileceğini gözler önüne seriyor. Ancak film, yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda bir umut mesajı da içeriyor. Doğa kendini yenileyebilir, buna biz sebep olmuş olalım ya da olmayalım, bu sürece uyum sağlayarak yeni bir denge kurabiliriz.

Covid süreci gibi endemik bir bir olayı her ne kadar kapalı ve bireysel/minimal ortamlarda geçirmiş olsak da kurtuluşu ve arınmayı kolektif bir hareket ile bulduk. İşin özünde topluca yaptığımız kapanma ile bireysellikten topluluğa geçiş yaparak. Herkes bireysellikten dert yakınıyordu, oysa gezegenimiz hiç olmadığı kadar toplumsal bir mesele etrafında tek vücut idi. Toplumsallaşma bu değil ise nedir? 


Flow, çocuklarınızı oyalamak için açacağınız bir youtube videosu yerine bile açıp ailece izleyebileceğiniz, diyalogsuz anlatımıyla 'bazen bunlara gerek bile yokmuş' diyebileceğiniz anlatıda bir film. Sessizliği düşündürüyor, görselliği büyülüyor, mesajı ise etkiliyor. 2024'ün sevdiğim yapımları arasında kendilerini dahil ediyorum.

4 Aralık 2024 Çarşamba

Memoir of a Snail

Memoir of a Snail, yüzeyde sıra dışı bir stop-motion animasyon gözükse de, derinlerde çok daha melankolik duygular ve aynı zamanda umut dolu anlar sunan çok katmanlı anlatısı olan bir yapım. Filmin ana karakteri Grace Pudel, hayatındaki tüm acıları ve kayıpları bir salyangoza anlatıyor ve bizler de bu anlatıyı dinliyoruz. Annesini doğumda kaybedişi, uğradığı akran zorbalığı, babasının trajik ölümü, ikiz kardeşi Gilbert ile ayrılışı... Yeter gibi duruyor, ama yetmiyor, dahası geliyor. 



2009 yapımı ve IMDB Top 250'de bulunan Mary and Max animasyonunun da yönetmeni olan Adam Elliot'un senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Memoir of a Snail filminin en güçlü yönlerinden biri Grace'in (Succession dizisinin Shiv'i Sarah Snook seslendiriyor) kişisel dramını zamansal sıçramalarla ve kardeşiyle olan yazışmalarıyla ilerleten kurgusu. Filmin içerisindeki karakterlerin konuşmaları hiç yok denecek kadar az, duyguklarımızın tamamına yakını bu dış ses anlatımlarıyla oluşuyor. Anlatıdaki bu tercih, hem karakterlerin derinleşmesine hem de izleyicinin onunla bağ kurmasına olanak sağlıyor. Ancak bu durum izleyiciye de çok bir düşünce açısı bırakmıyor. İzlediklerimiz üzerinden karakter duygusunu tahmin etme durumu ortan kalkıyor, çünkü karakter direkt bize her şeyi anlatıyor.

Filmin kurgusu bazı izleyiciler için duygusal anlamda yorumu olabilir. Grace'in hayatındaki trajedileri arka arkaya sıralarken seyircisine bir nefes alma fırsatı vermiyor. Bu kurgusal yapı filmi melankolik açıdan ağır yapsa da, anlatının kasvetli atmosferine katkı sunuyor. Yönetmenin önceki filmi Mary and Max'te kara mizah başvurusu daha yoğunluktaydı. Ancak Memoir of a Snail'de, mizahı biraz daha kısıtlı kullanarak genel anlamda daha karanlık bir ton oluşturmuş Adam Elliot.

Filmin en dikkat çekici metaforlarından biri, Grace'in kendi kabuğuna çekilmesi. Tıpkı küçüklükten beri hayranı olduğu ve sonrasında arkadaş edindiği salyangozlar gibi. Yaşadığı her bir acıyla daha da ağırlaşan ama aynı zamanda kendi benliğini,kişiliğini oluşturduğunu düşündüğü kabuğunu, üzerinden çıkarıp atmanın zorluğunu yaşıyor. Hayatı kendisine dar edenin o kabuğun kendisi olduğunu sonunda farkediyor ve ondan kurtulmanın ne kadar özgürleştirici olabileceğini farkediyor. Bu fark edişi, tek dostu Pinky'nin şu tavsiyesi ile oluyor: "Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir. Ancak ileriye doğru yaşamak zorundayız. Salyangozlar asla bıraktıkları izlerinden geri dönmezler, her zaman ileriye doğru hareket ederler. Dünyanın her yerinde parıldayan salyangoz izleri bırakmanın zamanı geldi. Ve unutma, asla, asla geri dönme."


Grace'in içe kapanıklığı ve kabuklarına sığınması, hayatındaki kayıpların ve karşılaştığı zorluların bir yansımasıdır.. Ancak bu, onun zayıf bir karakter olduğu anlamına gelmez. Grace, hayatın sunduğu her darbeyle kendi içsel gücünü yeniden keşfeder. Özellikle Pinky'nin varlığı, Grace'in jayata daha farklı bir açıdan bakmasını sağlıyor. Pinky, hayatın ne kadar zor olursa olsun, her anının değerini bilmesini gerektiğini Grace'e hatırlatan kişi oluyor. 

Film aynı zamanda bir Japon felsefesi olan Kintsugi'ye atıfta bulunuyor. Bu felsefeye göre "kırılan her şey tamir edilebilir ve eskisinden daha güzel hale getirilebilir"di.  İnsanın yaralarını saklamak yerine onunla barışmasının ve hatta onları birer güç sembolü olarak kabül etmesinin gerekliliğini amaçlayan bir düşünce. Acılarla dolup taşan bir hayatın ağırlığını sırtında taşıyan herkese bir mesaj iletmek istiyor burada. Kabuklarınızı daha fazla yük edinmeyin ve bırakıp ileriye doğru adım atma cesareti gösterin. Çünkü hayat ileriye doğru yaşanıyor.


Filmde Grace ve ikiz kardeşi Gilbert, babalarının vefatından sonra çocuk hizmetleri tarafından, Avustralya'nın iki ayrı uçtaki eyaletlerinde yaşayan iki ayrı aileye evlatlık olarak veriliyorlar. Bu iki ailenin birbirinden uzaklığı sadece mesafe anlamında da değil. Grace'in verildiği aile swinger partileri yapan bir çift iken, ikizi Gilbert'in verildiği aile ise elma çiftliği işleten koyu dindar bir aile. Grace'in ailesi Grace'e çok bir yük olmaz iken, Gilbert'in ailesi ona yaşamı dar ediyor. Yönetmen burada 'sizler için şer görünende hayır, hayır görünende şer vardır' mesajı iletmek mi istiyor bilinmez.  

Filmin oyuncu kadrosu evet, birkaç oyuncaktan ibaret ama seslendirme kadrosu oldukça zengin. Succession dizisinden Sarah Snook, Münih filminden Eric Bana, 2 Oscar adaylı Jacki Weaver ve hatta en sevdiğim ozanlardan Nick Cave

6 Aralık'ta vizyona girecek bu film soğuk kış gününde içinizi ısıtabilir. Bir deneyin. 


30 Ağustos 2024 Cuma

Terminator Zero: Sil baştan

29 Ağustos tarihi Terminator severler için önemlidir. 29 Ağustos 1997 tarihinde Skynet ele geçirdiği sistem ve akıl ile tüm dünyayı atom bombasına boğmuş ve dünyadaki makine egemenliğini başlatan The Judgment Day'i insanlığa yaşatmıştı. Dün, yine bir 29 Ağustos tarihinde Netflix, Terminator severlere bir hediye sundu; Terminator Zero. Tokyo'da geçen; farklılıklarıyla, güzellikleriyle ve de olmamışlıklarıyla bir Terminator animesi. 



1984 yılında James Cameron Terminator'u vizyona sokarken gelecekteki felaket varsayımını çok yakın bir tarih olan 1997'den yana kullanmıştı. O günlere ulaştığımızda henüz tuşlu cep telefonları bile yaygın olmamıştı. 2024,2035 gibi tarihlerde de olası gözükmeyen hikaye işlenmişti. O yüzden fütüristik yapıdan despotik bir yapıya evrildi kimimizce. Ve günümüze kadar çekilen tüm Terminatör serisi yapımları bu tarihler arasında sıkıştı. En önemlisi John Connor ve Sarah Connor karakterlerine sıkıştı. 

Terminatör Zero, bu sıkışmışlığı zaman yolculuğu paradoksunu işleyerek aşıyor. Yani şu ana kadar izlediğimiz serilerde geleceği, hep bir geçmişe yolculuk yapan insanlar ile kurtarılması işlenmişti. Ancak zaman yolculuğu paradoksunda geçmişe gidip değişimler yapsak bile, kurtardığımız gelecek bizi geçmişe yollayan olmayacak, geçmişte yaşayanların alternatif geleceği olacak. 

Hikayesine gelecek olursak; Tokyo'da yaşayan Malcolm adlı bilim insanı, Amerikalıların sahip olduğu Skynet'in birgün insanlığa ihanet edeceğinden emindir ve ona rakip olması için kendi yapay zekasını yaratıyor; Kokoro. Zamanı gelip Malcolm'un da tahmin ettiği gibi 29 Ağustos 1997'de Skynet tüm dünyayı atom bombasına boğunca, Kokoro yardım etmek ve Skynet ile mücadele etmek için kendisinin artık "online" edilmesini istiyor. Çaresizlikten de olabilir, kendi yarattığı yapay zekanın ahlaki olgusunun sağlamlığına olan inancından da olabilir, Malcolm bu isteği kabul ediyor ve Kokoro'yu online hale getiriyor. Ne oluyorsa bundan sonra oluyor.


Yapımda orijinal seriye ithaflar görmek mutlu ediyor. Yine geçmişe gönderilen kötü terminatörün polis kıyafeti giymesi bize Terminator T-1000 i hatırlatıyor. 3-5 mini göndermeyle gönlümüzü hoş etse de genel itibariyle bekleneni verdiğini söyleyemem. İlk sezon için böyle. Yani evet, izlenme olarak beklentiyi karşılarsa ki umarım karşılar, serinin devam sezonları olacak gözüküyor. Diğer türlü zaman paradoksuyla kendisine koca bir yeni alan açmış olmanın bir anlamı yok. John Connor'dan devam edip geçebilirdin. 

Son sözüm Netflix'e. Netflix altyazı kısmında bocalamış. Seslendirme dili olarak Japonca ve İngilizce var. Altyazı da ise Türkçe seçeneği mevcut. Ancak Türkçe altyazının ne arkadan gelen ses ile bir uyumu var ne de sahne ile. Karakterler sustuklarında bile önünüze bir altyazı metni düşebiliyor alakasız şekilde. Dili olanlar için ingilizce altyazılı izlemelerini tavsiye ediyorum. 

28 Haziran 2024 Cuma

Mars Express

Fransız yönetmen Jeremie Perin'in ilk uzun metraj animasyon filmi Mars Express, bilimkurgu dünyasının bilinen bir hikayesini yeniden işlemiş. Siberpunk bir evrende insan ile yapay zeka donanımlı robotlar arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alan bu film Mars'ta geçiyor. Bu animasyon filmde biraz Blade Runner, biraz Ghost in the Shell, biraz da tersine Matrix bulacaksınız. Herkes hazırsa kemerleri bağlayın, Mars ekspresi kalkıyor. 


Kısaca filmin hikayesinden bahsedeyim. 23.yüzyılında, Matrix filminde insanlar ile robotlar arasındaki savaşı başlatan 'robot avı' hareketleri benzeri gibi olaylar, robotları ve robotlarla yaşamı benimseyen insanları Mars'ta yaşamaya mecbur etse de, bir arada yaşayan insan kolonileri ve sentient robotların (duygusal zekaya sahip robotlar) ilişkilerinin pek de iyi olmadığı bir dönemde geçiyor. Film, Aline Ruby adlı bir dedektifin ve hologram kafalı android ortağı Carlos Rivera'nın etrafında dönüyor. Carlos Rivera gerçek bir insan polisi iken ölmüş ve mevcut bilinci bir robota entegre edilerek yaşamına kaldığı yerden robot olarak devam eden birisi. Ölümüne kadarki bilinci kendisine yüklü olduğu için eski eşini ve kızını duygusal olarak unutmuş da değil üstelik. 

Robotlar ve insanlar arasındaki bu gerilimde robotlardan yana olan ve robotların insanlara boyun eğmesinden kurtulması için çalışan insan hackerlarının peşine düşüyor bu iki dedektif. Bir yandan davayı çözmek için uğraşırlarken, Aline alkol bağımlılığıyla mücadele ediyor, android ortağı Carlos ise geçmişteki ailesine olan takıntısının peşine düşüyor ara ara. Marsta ister biyolojik ve ister mekanik bir varlık olun, insana ait duygusal ve sosyal yüklerden kaçamıyorsunuz kısaca. Bu bağlamda yönetmenin bize anlatmak istedikleri, ne kadar ileri teknolojiyle donatılmış olursa olsun, insanlığın temel varoluşsal krizlerin üstesinden gelemeyeceği fikrine dönüşüyor. 


Film, insan ve yapay zeka arasındaki ilişkiyi, kimlik ve varoluş gibi felsefi temaları ele alıyor. Mars'taki robotlar, insan kontrolünden kurtulmak ve kendi kaderlerini belirlemek için bir karar vermiş gözükseler de yarı insan yarı robot bilincindeki Carlos bize Matrix filminin sonunda bıraktığı "acaba içimize ekilen bu özgürlük umudu da mı bir program illüzyonu" düşüncesini sunuyor diğer robotlara. Özgürlük sandıkları inanışın birer son olacağı düşüncesine nedense ikna olmuyorlar. 

Mars Express filminde sadece bireylerin değil, toplumların da teknoloji altında ağır sınav verdiği bir dünyayı betimliyor. Dünya, işsizlerin ve ekonomik olarak geride kalanların yaşadığı bir bataklık haline gelmiş. Bu, yapay zekalı robotların insan emeğinin yerini almasıyla ortaya çıkan ekonomik uçurumun trajik bir sonucu olarak sunuluyor. Mars'ta bile zengin-fakir arasındaki ayrım teknolojik ölçüde derinleşmiş, zenginler performanslarını arttırmak için 'doppelganger'ler satın alırken, fakir öğrenciler beyinlerini ya da bedenlerini kiralayarak eğitimlerini finanse ediyor. 


Yapım olarak incelediğimizde 2D animasyon tarzını modern dijital efektlerle birleştirmişler. Bir yanan nostaljik gelirken diğer yandan da yüksek teknolojiye sahip bir geleceği etkileyici bir şekilde sunuyor. Bu tarzında yine ana fikri desteklediğini düşünüyorum. Ne kadar modernize olursak olalım, biz hala eski biziz fikrini. 

Olmuşları: Her ne kadar 2D olsa da görsel sunumu, oluşturduğu Mars atmosferi ve bilimkurguya katkıda bulunduğu yeni bilimsel fikirler.
Olmamışları: Hızlı anlatım ve olgunlaşmamış karakter gelişimleri. 

Tüm bunların ardında beni düşünceye iten ise kendisine hala stil oluşturamamış Türk Sineması'nın belki de şansını böyle animasyonlarla denemesi gerektiği fikri. Nasıl ki otomobil sevdasına içten yanmalı motorlar yerine direkt geleceğin teknolojisi olan elektrik motorlu arabalar ile, uçak maceramıza insanlı uçaklar yerine geleceğin uçakları olan insansız uçaklar ile başlayıp günceli yakalamışsak, sinemanın belki de geleceği olan animasyon alemine giriş yapmalıyız. Yoksa dağda bayırda 15 dakika yürüş yapan insanların karelerini daha çok çekeriz.

9 Aralık 2023 Cumartesi

Blue Eye Samurai

1650li yılların Edo dönemi Japonya'sında Avrupalıların insandan aşağı, hatta yuvarlak gözlerinden ötürü köpek olarak görüldüğü dönemde, bir Avrupalının annesine tecavüz etmesi sonucu melez doğan ve Japonya'da bulunmayan o mavi gözleriyle bu melezliği kolayca ifşa edilen, küçükken akran zorbalığı yetmezmiş gibi büyüyünce de toplum zorbalığına maruz bırakılan bir insanın intikamına hazır olun. Uğruna canavarlaştığı bu intikam için nefret tek başına yeterli değildi. Bir malzeme daha gerekiyordu. O da ihanet ile zehirlenmiş bir aşk. Tüm bunlar bir araya gelince Netflix'in son dönemde yaptığı en iyi yapım karşımıza çıkmış oluyor.


Ekim ayında Pluto dizisini izlediğim için Netflix Kasım boyunca bana Blue Eye Samurai'ı önerip durdu. Klasik netflix algoritması diyip geçiştirdim. Yeni bir diziye başlamak sağlam bir cesaret gerektiriyor günümüzde. Bu yüzden sevileni tekrar izlemek daha kolayıma geliyor. İkinciye başladığım Seinfeld in 9 sezonluk serisi de bitince düştüğüm boşlukta tıklayıverdim Blue Eye Samurai'ı. Henüz ilk 10 dakikasında beni almıştı içine. Kill Bill sever biri olarak o kılıçların çıkartıp oraya buraya fışkırttığı kanlar diziye devam etmeme yeterli bir doneydi. Kurdun dişine kan değmişti artık. Ama içeride bundan daha fazlasını buldum.

Dizi 1650li yılların Edo dönemi Japonya'sında geçiyor demiştim girişte. Bu dönemi biraz açmak gerekiyor. Edo dönemi, 1603-1868 arası Japonya'da hüküm süren Tokugawa şogunluğunu içeren dönemdir. Bu dönemin başlıca özellikleri başkentin Tokyo'ya taşınması ve ülkenin kapanmacı politika izlemesidir. Edo dönemi 1850lerde ülkeye gelen Amerikalıların ülkeyi önce ticaret sonra kültür ve din ile dış dünyaya açmasıyla son buldu. İşte bu dönüşüme kadarki kapalı süreçte içeride bulunan Avrupalı sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardı. Mecazen değil, tam olarak 4 kişi.

Dizimizin baş karakteri mavi gözlü samuray Mizu'nun annesi ülkede bulunan o 4 Avrupalıdan birisi tarafından tecavüze uğramış. Melezliğin nişanesi olan o büyük mavi gözleri yüzünden çocukluğundan başlayan bir dışlanmaya maruz bırakılıyor. Bu dışlanma o dönemin Japonya'sında sadece sözlü olarak "tü kaka" şeklinde de olmuyor. Neredeyse hiçbir hakkınızın bulunmadığı, uygulanan darbın ve hatta katlin neredeyse meşru görüldüğü bir toplum dışlanmasından bahsediyoruz. Öyle ki karakterimiz bile bu dışlanmayı içten içe haklı bulup, çevresinin ona deyimiyle kendisinin bir "yaratık" olarak dünyaya gelmesine sebep olan biyolojik babasının peşine düşüyor. O 4 Avrupalıdan hangisi olduğunu bilmediği için dördünü de hedefine koyuyor. İntikam ateşi yaşam çizelgesinin bazı evrelerinde dinecek gibi olurken, o en zayıf anında yeni bir dışlanmaya, yeni bir canavarlık etiketine maruz bırakılınca aklımıza yazının başında refer ettiğim Kill Bill filminde kullanılan ve bu seride de sıklıkla söylenen alıntı geliyor: "Those men deserve to die"
      Kill Bill Vol.1-2

Seriyi ilk sezon itibariyle kadın karakterlerin hikayeleri yönlendiriyor. O dönemin Japonyasında toplum hakimiyetini elinde bulunduran erkekler bu seride ya kusurlu ya da kötüler. Prenses olmasına rağmen kendi hür iradesiyle yaşamı, kısaca özgürlüğü arayan Prenses Akemi, sevgilisini aramaya çıktığı yolda kendisini bularak yeni bir challange açıyor kendisine. Serinin en sosyolog insanı  olan ülkenin en iyi genelevini işleten Madam Kaji'nin ifadesiyle "erkekler geneleve gelip zayıflığının keşfedilip kendilerinin rezil edilmesini istiyorlar. Kimisi poposuna tokat, kimisi başına şefkat istiyor." Kadınların daha kaşif ve güçlü durduğu dizide erkeklerin güçlü görünüm altında birer ezikler olduğunu görüyoruz. 

NETFLİX ÖZELİNDEN BAKARSAK;

Blue Eye Samurai tipik bir anime gibi gözükmesine rağmen aslında çok farklı. Bunda öncelikli neden sanılanın aksine Japon yapımı değil, Fransız/Kanadalı animasyon şirketi Blue Spirit tarafından oluşturulmuş olması. Bu sebeple diğer animelerden ayrışmayı kolay yapıyor. Netflix platformunda anime yapımları daha çok arttırmayı planlamakta ve bu konuda yatırımlar yapmakta. Bunun öncelikli sebebi geçtiğimiz yıllarda greve giden senarist ve sinema emekçilerinin platformu üzerindeki baskıdan kaçınmak. Üzerinde çalıştığı yapay zeka senaristliği ile bol miktarda senaryo üretip, animasyon anlatımlarla bunları izleyiciye sunmayı planlamakta. Bu yüzden Netflix pek de alışık olmadığımız bir yöntemle bu seriyi pazarladı ve bölümün ilk bölümünü Youtube sayfalarında yayınladı. Seriyi platforma sokmadan önce bunu yaptı ve kısa sürede 3 milyon izlenmeye ulaştı. 
 

Serinin ilk bölümünü Youtube'da izlemek için Tıklayın..

Seriyi Netflix'te izlemek için Tıklayın..

31 Ekim 2023 Salı

Pluto: Ortadoğunun Mangası

Trakya Birleşik Devleti önderliğinde tüm dünyanın Pers Devletine karşı açtığı savaşta yer alan en gelişmiş 7 robot hedeftedir (bu 7 robottan biri de türktür bu arada). Savaşın nedeni ise Pers Devletinin gizlice 'Kitle İmha Robotları' üretmekte olduğudur. Tüm ülke, robotların da katılımıyla diğer ülkelerce yakıp yıkılmış ve gelin görün ki hiçbir kitle imha robotuna rastlanılmamıştır (!). İçinde Türkiye'nin, Sultanahmet'in de geçtiği mangadan uyarlanan bu bilim kurgu anime serisi Pluto için şimdi asın bayrakları.. 


Naoki Urasawa tarafından 2003'te yayınlanmaya başlayan manga serisinin animesi geçtiğimiz hafta Netflix'te yayına girdi. Gelişmiş yapay zeka teknolojisiyle donatılmış insansı robotları barındıran bu seri size ilk olarak Blade Runner'ı da anımsatacaktır.  Özellikle 'cyborg' veya 'humanoid' gibi tanımlamaların yerine "insansı robot" tabirini kullanıyorum. Çünkü bu mangadaki robotlar, robotluğu bir insan gibi yaşıyor ve daha fazlasıyla yaşamaya da çalışıyor. Sosyal etkinlikler edinmek bir yana, aile kavramlarını oluşturmuş, evlat edindikleri savaş mağduru robot çocuklarla duygusal bir birliktelik oluşturabilmiş yapıdalar. İnsanlarla kafelerde buluşup kahveler içebiliyor, onların emrinde ya da amiri olarak da liyakat içerisinde görev alabiliyor. Sadece yalan söyleyemiyorlar. Taa ki iyice insanlaşana kadar.

Dünyanın en gelişmiş robotlarından biri olan ve kendisini Alp Dağlarının eteğinde doğaya hizmete adamış olan, tüm dünyaca sevilen devasa Mont Blanc'ın gizemli ölümünü, yine aynı gün Almanya'nın tanınmış robot politikacısının ölümü izleyince olayları araştırmak için Europol dedektifi Gesicht görevlendirilir. Bu iki cinayeti 2. bir robotun öldürülmesi takip edince Gesicht bu suikastlerin ortak noktasının çözer. Mont Blanc bu doğa hizmetine kendini adamadan önce Pers Devleti'ne açılan savaşta yer almış ve binlerce ölüme sebep olmuş bir robot. Ancak yalnız değildi. Kendisi gibi üstün zeka ve güç ile donatılmış 6 diğer üstün robot da bu savaşın bir ucunda bulunmuşlardı. Gizemi çözülmeye çalışılan ve yapımda Pluto adının verildiği bu gücün amacı Pers Devletinde yapılanların intikamını almak olduğu anlaşılıyor. 

Modern toplum eleştirisini robotlar ve insanlar üzerinden yapan bu yapımda iyi bir toplum bireyi olmak için atan bir kalbe ya da damarlarda akan kana ihtiyaç olup olunmadığını da sorguluyor. Ve bu bakış açısını robotların gözünden bize göstererek sunuyor. Bilim insanlarının gelecekte kaçınılmaz gördüğü olası insan vs robot savaşını anlatan yapımların genelinde insan tarafının gözüyle olaylara bakıyoruz. Ancak bu yapımda bize olaylara robotların gözünden ve hatta gelişmekte olan duygusal iç yapısından bakılması gerekliliğini de öneri olarak sunuyor bir bakıma. Ancak robotlara sunulacak olan duygu gelişimi ile onları daha da insanlaştırmanın çok da matah bir şey olmadığı düşüncesi de çıkıyor. Tarih boyunca çıkan savaşların, akan kanların müsebbibi robotlar değil, %100 insanlaştırılmış insanlar olduğu gerçeği var ortada. O zaman robotları insanlaştırma gayreti neden iyi bir sonuç çıkarsın ki düşüncesi oluşabilir. 

"Nefretten (iyi) bir şey çıkmaz, sadece daha fazla nefret (nothing comes from hatred, except more hatred)" sözü bu manganın mottosu konumunda. Ancak Netflix hep ingilizce hem de türkçe alt yazıda o kadar kötü bir iş çıkarmış ki bu sözü bizler sadece "nefretten hiçbir şey doğmaz"  altyazı çevirisiyle yetinmişler. Hem ingilizce hem de türkçe alt yazısı dizi boyunca felaket seviyesindeydi, ama bari bu mottoyu tam çevireydiniz.


11 Mart 2022 Cuma

Flee: Bir Kimlik Arayışı

Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.

Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor. 

Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor. 

Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.


Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın,  kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?

2 Eylül 2010 Perşembe

Pera Müzesi'nde Anime Film Günleri

Bildiğiniz gibi ülkemizde bu sene Japonya Yılı olarak kutlanıyor.Bu vesileyle Japonya'da 1997'den beri düzenlenen Japonya Medya Sanatları Festivali ülkemizde ilk kez sergileniyor.Japonya dışında 5.kez sergilenmekte olan festival medya sanatlarının iki yönüne Yaratıcı Akıl ve Anlatıcı Akıl'a odaklanıyor.Festivalde bu iki başlığın anlatımında geçmişten günümüze ödüllü yapıtlar ve son dönemden yapıtlar kullanılarak bir nevi Japon özgün anlatımı ile ileri teknolojinin birleştirilmesi sonucu aktarılmaya çalışılıyor.Festivalin blogla birleştiği ortak payda ise Pera Müzesi'nde 3 Eylül- 3 Ekim tarihleri arasında gösterilicek olan anime filmler.



Anime Film günlerinde Hayao Miyazaki'nin Ruhların Kaçışı ve Howl'un Yürüyen Şatosu filmleri,Anno Hidekai'ye ait olan Evangelion serisinin ilk filmi Evangelion 1.0 Yalnız Değilsin,geçtiğimiz hafta vefat eden ünlü Kawamato Kihachiro'ya ait olan Ölülerin Kitabi ve Kış Günleri ve Tomino Yushiyuki'ya ait olan efsane Gundam serisi festival kapsamında Pera Müzesinde gösterimi yapılacak olan animelerin sadece birkaçı.Toplamda 18 uzun metrajlı,8 tane de kısa metajlı filmin gösteriminin yapılacağı etkinliklerin seans ücretleri ise 5 lira.Etkinlikle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Hayao Miyazaki Filmografisi #2

Kurenai No Buta / Porco Rosso

Anime 1930lu yıllarda İtalya'da hava korsancılığının tavan yaptığı bir dönemi ve ödül avcılığı yapan uçak savaşçılarının arasında geçenleri ve bu ödül avcılarından en önemlisi olan domuz Porco Rosso'nun hikayesini anlatmaktadır.Porco Rosso 1.Dünya savaşına pilot olarak katılmış olan ve en yakın dostunu bu savaşta kaybederken domuza dönmüş olan erdemli biridir.İnsan ırkına olan inancını yitirmiş,tanrının onu yalnız yaşaması adına domuza çevirdiğini düşünmektedir.Bununla birlikte şefkatli,duyarlı bir kişiliğe sahip olması ve kimseye boyun eğmemesi,yeteneğininde etkisiyle halk arasında tanınmasını sağlamaştır.Kırmızı savaş uçağıyla rüzgarda adeta resitaller sunan Porco Amerikalı hava korsanıyla çekişmesinin dışında İtalyan hava birlikleri tarafından da zorlanmaktadır.Kendi içinde kimlik sorunları yaşayan geçmişinin etkisini yaşamında her daim hisseden Porco'nun hava birliklerine cevabı nettir.

Porco Rosso:Faşist olucağıma domuz olmayı yeğlerim.

Bir insanın sevgisiyle tüm insan ırkını aklamasını ve kurbağa prens masalına benzeyen sonuyla Miyazaki'nin yapımları arasında en çok sevdiğim anime olmuştur.Miyazaki'nin uçaklara olan ilgisi ve sonrada açıkladığı üzere kendini gerçek hayatta domuza benzetmesi ve animelerindeki domuz karakterlerin kendisini temsil ettiğini belirtmesi sonucu bir nevi Miyazaki Porco Rosso'yu kendisi için yapmıştır.



Mononoke hime / Princess Mononoke

Kurtlar tarafından büyütülmüş olan bir kızın ormanı insanlardan korumak için giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin içinde üzerindeki laneti kaldırmak için ona yardım etmeye çalışan anti kahraman Ashitaka'nın yaşadıklarını aktarmaya çalışan Miyazaki toplum ve doğa temasını bir kez daha kullanımıştır.Emelleri uğruna doğayı yok etmek isteyen ortaçağ insanlarının hem birbirleriyle hemde doğayla giriştikleri savaş ve ormanın ruhunun yok olması durumunda ekosistemin nasıl etkileneceğini vurgulamaya çalışmaktadır.Miyazaki'nin animenin içine işlediği kodamalar(Miyazaki külliyatında en çok sevdiğim karakterdir),doğanın ruhu,ashitaka'nın üzerindeki lanet gibi sembolik varlıklar animenin konusuna etki eder durumdadır.Örneğin film boyunca demir kasabanın hükümdarı eboshi'nin doğaya nedensiz yere olan öfkesi,prenses mononoke'nin insan ırkına olan nefreti her ne kadar insani duygular olsada bunların bizi kötülüğe ittiğini gözardı edemeyiz.Ashitaka'nın öfke ve nefret kontrolüde bundan kaynaklanmaktadır.Her ne kadar istediği herşeyi başaramamış olsa da laneti kaldırmaktan ziyade hem doğayı hemde doğaya zarar vermeye çalışan Eboshi'yi koruması doğa ruhunun yeniden doğmasından değilde olaylara karşı takındığı tavır nedeniyle üzerindeki lanetten kurtulmuştur.Bu yapımda da bir kadın kahraman vardır ve Miyazaki bununla ilgili erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiştir.
Ayrıca Miyazaki'nin çoğu filminin başlığında 'No' sözcüğü geçer. Beraber çalıştığı yapımcı Suzuki Prenses Mononoke'nin ilk adı olan Ashitaka'yı beğenmedi ve içinde no geçen adların daha çekici olduğunu söyledi. Bunun üzerine Miyazaki filmin adını Prenses Mononoke'ye çevirdi.


Howl's Moving Castle / Hauru no Ugoku Shiro

Miyazaki'nin Avrupa sinemalarından etkilenmiş ve Komşum Totoro'daki Totoro karakterinin batı masallarından animeye dahil ettiğini söylemiştim.Howl'a Moving Castle da batıya ait bir masalın Miyazaki eli değmesiyle oluşan bir anime.

Üvey annesi ve kardeşleriyle yaşayan Sophie'nin bir cadı tarafından 90 yaşında yaşlı bir kadına dönüştürülmesi ve bu laneti üzerinden kaldırmak adına çıktığı fantastik yolculukta Howl'un hareket eden kalesinde hizmetçi olarak çalışmaya başlamasıyla hikaye şekillenir.Yakışıklı,genç kızların ruhunu çalan,etrafındaki insanları etkilemekten zevk alan şımarık bir bireydir.Bu görünüş ve davranışların altındaysa esasında oldukça yalnız,başkalarının varlığına muhtaç birisidir.Ayrıca Miyazaki'nin diğer animelerindeki karakterlerinin aksine yaşına uygun davranmaktadır.Sophie ise yaşından daha olgun davranan yaşlı olduğunda Spirited Away'de ki yaşlı cadıya benzeyen fakat bu haliyle bile iyi olan birisidir.Miyazaki'nin yapımlarında mutlak kötülüğün olmadığından dem vurmuştuk birbirine benzeyen iki karakterin iki farklı yapımda iyi ve kötüyü canlandırması da bu nedenle göze batmıyor.Her bir karakterin içinde saf bir iyiliğin olduğunu hissediyoruz.Ayrıca Sophie'nin mutlu oldukça genç haline dönmesi ve Howl'a olan aşkının anlatımı oldukça muazzam.



Gake no ue no Ponyo / Ponyo on the Cliff

Kırmızı bir elbise giyen ve insan olmayı kafasına koymuş olan bir balık olan Ponyo bir gün karaya çıkar ve onu bulan 5 yaşındaki Sosuke tarafından bulunup bir kavanoza yerleştirilir.Zaman içinde ikili arasında arkadaşlık doğar.Diğer yandan Ponyo'nun babası kızının okyanusa,ait olduğu yere dönmesini ister.Çareyi dalgaları yollamakla bulan babaya direnen Ponyo yaşadığı kabasanın ekolojik dengesinin bozmuştur.Kasaba sular altında kalmıştır ve halk elbirliğiyle kasabayı kurtarmaya çalışırken Sosuke ve Ponyo arasındaki arkadaşlıkta bu zorlu zamanda perçinleşecektir.Doğanın ritminin bozulması ve insanların birbirlerine yardım etmesi ve daha derine inmeden yalın bir anlatım seçmesi yönüyle Miyazaki'nin Totoro ile birlikte çocuklara en çok hitap eden yapımıdır.Doğanın korunması ve denizde yaşayan varlıklara saygı gösterilmesi adına çocukları eğitmeyi amaçlayan H.Miyazaki bu yapımla çizgisinin dışına çıkmıştır.Bu nedenle çoğu izleyicisinin beklentilerini karşılamasa da doğaya gereken saygının gösterilmesi adına eğitimsel bir postmodern masal anlatımı olan Ponyo,Miyazaki'nin eserleri içerisinde önemli bir yer tutar.

Ayrıca bu yazıda üzerinde durmadığım Spirited Away yapımıyla ilgili daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım.Ona buradan ulaşabilirsiniz.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Hayao Miyazaki Filmografisi #1


Sinema dünyasında Haneke'nin yapımları için izleyiciye nasılki 'huzursuz seyirler' vaad edilebiliyorsa Hayao Miyazaki'nin animeleri içinde izleyiciye 'huzurlu seyirler' vaadedilebilir.H.Miyazaki 1958 yılında zamanının ilk renkli animesi olan Hakuja Den'i izleyip bu animenin etkisi altında kalarak animasyon dünyasıyla ilk merhabalaşmasını yapmıştır.Mezuniyetinden sonra Toei Animasyon Şirketinde animatör olarak çalışmaya başlamış ardından ilerde birlikte Ghibli Stüdyosunu kuracağı Isao Takahata ile tanışmıştır.

Miyazaki kurmaca bir görsellikte ve hayali dünyada bizim sunulanı dış dünyadan bağımsız olarak algılamamazı ve bu kurguda bizlerin mutlu olmasını ister.Betimleme gücü ve nesnelerin objeleştirilmesi yöntemiyle bunları yapımlarında birer simge olarak kullanan Miyazaki sunduğu tüm karakterleri iyi ve kötünün net bir ayrımını yapmadan sunmaya çalışır.Çünkü görsel öğelerde iyi ve kötü kavramı birbirinden uzak tutulduğunda taraf olunur ve anlatılmak istenen ile izleyicinin algılaması farklı noktalarda olabilir.Kötü olarak nitelendirilebilicek karakterlerin bile insana itici veya soğuk gelmemesi,her birinin bir şekilde iyiliğe bulanmış olmaları bundandır.İnsani duygulardan herkes nasibini alır ve her ne olursa olsun ana karakterler kurgudaki mutluluklarıyla bizede umut aşılarlar.Yapımlarını izleyenler bilir genellikle çocuklar ve kadınlar ana karakter olur ve bu ana karakterler hiç bir zaman yılgınlığa düşmeden,içlerindeki umudu yitirmeden çalışarak daha iyiyi yapabiliceğine inananlardır.Bunun başlıca nedeni Miyazaki'nin mezun olduğu üniversitenin Japon İmparatorluk ailesiyle yakından bağının olmasıdır.Marksizm'den etkilenen Miyazaki'nin siyasi düşüncelerinin odak noktasını da bu düşünceler oluşturur.Karakterlere sorumluluk yüklemek ve onların kaldırabiliceğinden fazlasına dayanma dirayetini çalışarak elde edebiliceklerini sunması da siyasal düşüncelerinin etkisiyle gelişen mevzulardır.Örneğin yakın arkdaşı Mamaro Oshi(Ghost In The Shell'in yönetmeni) Miyazaki'nin tam bir 60lar solcusu olduğunu ve Ghibli stüdyosu içinde de Isao Takahata'nın (Grave Of The Fireflies'ın yönetmeni) Stalin'e benzer bir karaktere büründüğünü söylemiştir.Keza Stüdyo Ghibli olarak teknolojiye şüpheci yaklaşmlarıda bundandır.Örneğin Miyazaki çizimlerin çoğunu halen el yordamıyla çizmektedir.Teknolojiye körü körüne bağlanmayarak yapmış olduğu işin hayatının esas meselesi olduğunun kanıtıda budur.Miyazaki ile ilgili bu genel birkaç bilgiden sonra yönetmenliğini yaptığı sinema yapımlarından bahsedelim.


Kaze no tani no Naushika / (Nausicaä of the Valley of the Winds)

Öncesinde Miyazaki 1979 yılında Tv serisi olan Lupin III'ün sinema filmini yapmıştır lakin ulusal anlamda tanınmasını sağlayan esas eseri budur.Manga olarak başladığı ve manga serisinin ilk 200-250 sayfasını animeye aktardığı sonrasında manga olarak 13 sene boyunca üretmeye devam ettiği bir seri.

Miyazaki bu yapımında büyük bir savaş sonrası yaşanmaz hale gelen doğayla savaş halindeki insanın sadece küçük adacıklarda varlığını sürdürebiliyor olmasını anlatmıştır.Ormanın güzelliği sadece dışarıdan öyle gözükür zira içinde kirlilik,kötülük beslemektedir ve bu kirliliğin nedeni küf bitkiler,mantarlar ve böcekler değil insanlıktır.Endüstrinin esiri olmuş insanoğlunun sonunu getiren medeniyet dünyanın ekosistemini bozmuştur.Bunun sonucunda doğa insandan hıncını çıkarmak istemektedir.Ana karakterimiz prenses Nausicaa ise olayları çözmeye uğraşır.Rüzgarlı Vadi Miyazaki'nin toplum eleştirisi yaptığı filmlerdendir.Miyazaki bu yapımla ilgili Darwinizmden etkilendiğini ve dinazorların yok olmalarına kafa yorduğunu ve medeniyetin de insanın sonunu getireceğine inandığını belirtmiştir.


Tenkû no shiro Rapyuta / Castle in the Sky

Kayıp kıta efsanelerine göndermeler barındıran içinde Miyazaki'nin uçan cisimlere olan ilgisini net bir biçimde ortaya koyan yapımdır.Miyazaki gençliğinde babasının savaş uçakları üreten bir şirkette yönetici olmasından çok etkilenmiştir.Animeye ilgi duyduğu ilk zamanlarda sadece uçak ve savaş gemileri çizdiğini insan çizmediğini farkeder.Bu yüzden çoğu yapımında uçan cisimleri görmek mümkündür.Gökteki Kale yapımında da Pazu Sheeta'yı gökyüzünden düştüğü anda yakalar ve zamanla kızın gizemli dünyasına ortak olur.Korsanlar,silahlı adamlar,hükümet yetkililerinin her birinin tek amacı içi hazinelerle dolu olduğuna inanılan Laputa adlı kayıp kıtaya ulaşmaktır.İçinde modernizasyona karşı eleştiriler barındıran saf sevginin filmde önemli bir yer tuttuuğu Studyo Ghibli'den çıkan ilk Miyazaki eseridir.





Tonari no Totoro / My Neighbor Totoro

Komşum Totoro için Hayao Miyazaki'nin en masum animesi dersek yanlış olmaz.Karakterlerin masumiyeti ve naifliği insana yaşama sevinci kazandırır.İçlerinde en ufak bir açgözlülüğün olmadığı karakterler üzerinden batı efsanelerine, masallarına doğu gözüyle bir bakış ve perili olduğu söylenen evde bile iyi hallerinden vazgeçmeyen bir aile.İki kız kardeş Satsuke ve Mei'nin anneleri hastanedeyken bile hiç moral bozmamaları ve omuzlarına yüklenen sorumluluk onları olgunluğa doğru itmektedir.Doğaya karşı nazik olunur ise onun bize vereceği cevabı da anlatan Miyazaki doğa ve insan arasındaki bağı bu yapımında etki-tepkinin olumlu yansıması olarak sunmaktadır.Rüzgarlı Vadi'de söylediğimiz insanın ekosistemi bozuk bir dünya yaratmasının tersine burada kahramanlarımız doğanın öneminin farkında ve masal olarak nitelendirdikleri Totoro'ya bu sayede kavuşuyorlar.Ayrıca hastanede yatan anne karakteri de Miyazaki'nin küçüklüğünden bir ayrıntı.Miyazaki çocuk iken annesinin uzun süreler hastanede yatması sebebiyle bir bakıma kendi çocukluğunda yaşadığı sorunu yapıma aktarmıştır.Ayrıca uçan cisim olarak bu yapımında kedi otobüs kullanması da yüzlerde ayrı bir tebessüme sebep olmuştur.


Majo no takkyûbin / Kiki's Delivery Service

Küçük Cadı Kiki içerisinde fantastik öğeler içeren bir yapımdır.13 yaşına geldiğinde cadılığın kuralı gereği evinden 1 sene boyunca ayrı kalması gereken Kiki'nin kedisi Jiji ile yaşadıkları anlatılmaktadır.Kiki'nin onca renk cümbüşü içerisinde siyah giyen biri olması tesadüfi değildir zira içinde bir takım sorunlar yaşamaktadır.Ayır kalmış olmanın verdiği sıkıntı,13 yaşında kendi ayaklarında durmanın verdiği zorluk ,uçamamanın getirdiği zorluk ve evden ayrıldıktan sonra içinde oluşan özgüven eksikliğine rağmen Kiki'nin yılmaması ve başarmaya çalışması onun mutluluğa doğru yol almasını sağlar.Başarmak için denemenin gereklililiği ve zorluklar karşısında yılmamanın önemini anlatan Miyazaki bu yapımında da uçan cisimlere olan ilgisini bir cadı üzerinden aktarmıştır zira Kiki'nin uçan süpürgesi vardır.Ayrıca diğer eserlerinde olduğu gibi ana karakteri küçük bir kız çocuğu olarak seçmesi de kadın karakterinin yapımlarında ne derece etkin olduğunu gösterir.Yapım yayınlandığı 1989 yılında Japonya'da en çok gişe hasılatı getiren film olmuştur.

Filmleri iki farklı post altında anlatmayı uygun gördüm gelecek yazıda da usta yönetmenin diğer eserleriyle ilgili genel bilgi vermeye çalışacağım.