Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2026 Cumartesi

I Swear: Kraliçe'ye Küfreden Adam

Bir insan düşünün ki Kraliçe Elizabeth içeri adım attığı an ona “F.ck the Queen” diye küfrediyor; beş dakika sonra ise aynı düzen, aynı tören, onu kraliyet nişanıyla onurlandırıyor. Kirk Jones’ın gerçek bir hikayeden uyarlan I Swear filmi, John Davidson’ın tourette* sendromuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi aktivizme dönüştürmesini anlatıyor. Sıcak, samimi ve yer yer komik bir karakter portresi sunuyor. Ancak bu duygusal tonun altında fazlasıyla güvenli, risk almaktan kaçınan bir anlatı yapısı da saklı.


Film, yetişkin John Davidson (Robert Aramayo) Britanya İmparatorluğu'nun verdiği nişanlar içerisinde en yüksek üçüncü nişanı olan MBE (Member of the Most Excellent Order of the British Empire - Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı Üyesi) madalyasını almak üzere saraya gittiğinde, Kraliçe 2.Elizabeth'in de bulunduğu salonda ettiği bir küfürle açılıyor. Buradan 1980’lerin ortasına geri dönüyor ve genç John’un okulda başlayan tiklerini, ailesinin onu anlamakta zorlanışını, sosyal hayatta maruz kaldığı şiddeti ve giderek içine kapanışını izliyoruz. Yetişkinliğinde ise bir arkadaşının annesi olan eski psikiyatri hemşiresi Dottie’nin (Maxine Peake) onu sahiplenmesiyle John’un hayatı değişiyor. Toplum merkezinde iş bulmasını, diğer tourette* hastalarıyla buluşmasını ve sonunda bir kampanyacıya dönüşmesini izliyoruz.

Ancak tüm bu temalar, çoğu zaman didaktik bir tona kayıyor. Hikayenin gerçek hayattan geliyor oluşu güçlü bir avantaj olsa da, film çoğu sahnesini izleyiciye durumu açıklamak üzerine kuruyor; bu da dramatik yoğunluğu zaman zaman törpülüyor. Tourette’in karmaşıklığına dair önemli noktalara değiniliyor olsa da, özellikle karanlık anlar fazla melodramatik, umutlu sahneler ise fazla parlatılmış geliyor.


Robert Aramayo’nun performansı ise tüm bu yumuşatılmış çerçevenin ötesine geçen asıl güç unsuru. Davidson’ın tiklerini taklit etmek yerine karakterin mizahını, kırılganlığını ve direncini yakalayan bir oyunculuk sergiliyor. Ancak oyunculuğun bu kadar öne çıkması, yönetimin ve kurgunun yetersiz kaldığı anları daha belirgin kılıyor. Film, anlatısal açıdan güvenli alanından hiç çıkmıyor; risk almak yerine görece konforlu bir  biyografi filmi çizgisini izliyor.

I Swear, samimi niyeti ve etkileyici başrol performansıyla izleyiciyi kolayca kendine çeken, iyi hissettiren bir biyografi filmi diye toparlayabiliriz.. Ancak gerçek bir hayat hikayesinin sert köşelerini tıraşlayan, fazla düzgün ve fazla tahmin edilebilir yapısıyla da sınırlı bir sinemasal etki bırakıyor. John Davidson’ın ilham verici mücadelesi elbette güçlü bir hikaye; fakat film bu gücü sinemasal derinlikle pekiştirmek yerine güvenli ve cilalı bir anlatının içine hapsediyor. Yine de Aramayo’nun performansı ve filmdeki birkaç sahici an, I Swear’ı duygusal olarak karşı konulmaz kılmayı başarıyor. İzlenimi de kolay bir film olduğunu belirtebilirim.


*Tourette sendromu (TS), nöro-gelişimsel bir bozukluk olarak tüm dünyada tanınan ve tik (motor ve vokal tikler) ile karakterize edilen bir durumdur. Dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalara göre Tourette sendromunun genel çocuk ve ergen popülasyonunda görülme oranı yaklaşık %0.3%1 civarındadır, yani her 1000 çocuktan ortalama 3–10’unda bu sendroma rastlanabilir. Bu yaygınlık, yetişkinlerde daha düşük olup yaklaşık %0.01 civarındadır.

Dünya genelinde Tourette sendromu hemen her coğrafyada rapor edilmiş olup kültürel ve sosyo-ekonomik farklara rağmen belirtileri ve temel özellikleri benzer. Türkiye’de ise Tourette sendromunun yaygınlığına dair sayısal veriler ülke çapında kapsamlı bir çalışmayla henüz net olarak belirlenmemiş. Ancak akademik kaynaklarda, Tourette sendromunun genel nüfusta nadir görülen bir bozukluk olduğu, 10 000 kişi içinde yaklaşık 2–5 kişide görüldüğü ve buna dayanarak Türkiye nüfusuna uygulandığında 20 00032 000 civarında bireyin Tourette sendromlu olabileceği tahmin edilmektedir (bkz. DergiPark). Bu bağlamda eğitim ortamındaki Tourette sendromlu öğrenci sayısının da birkaç bin dolayında olduğu tahmin ediliyor.

1 Kasım 2025 Cumartesi

The Smashing Machine

Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.


Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.

Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.

Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.


Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor. 

27 Şubat 2025 Perşembe

Better Man: Robbie Williams

Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.


Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.

Michael Gracey'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, alışılmış kalıplarını kıran anlatıya sahip bir biyografi. İzleyiciye sadece Robbie Williams'ın müzikal başarılarını değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını de gösteriyor. Bunu da farklı bir metotla; baş rolü, kendisine çok benzeyen veya aşırı makyajlarla kendisine zorla benzetilmeye çalışan bir aktörle değil, bir CGI maymunun canlandırmasıyla yapıyor. İlk bakışta tuhaf bir tercih gibi görünse de bu yaratıcı kararın alt metninde Robbie Williams'ın kendisini bir "performans maymunu" olarak görme hissi yatıyor. Gerçek hayatta Williams, sahne de sürekli ilgi ve onay peşinde koşan biri olarak, kendisinden uzaklaştığını ifade ediyor. Yönetmen de bu içsel çatışmayı görselleştirmek için bu yolu seçmiş. Film boyunca Williams'ın sahnedeki enerjik kişiliği ile özel hayatındaki kırılganlığı arasındaki uçurum, maymun imgesi sayesinde daha belirgin hale geliyor.

Özellikle baba-oğul ilişkisinin işlendiği sahneler izleyicide derin bir etki bırakabilir. Babasının evi terk ettiği sahnede çalan Feel şarkısını yıllardır dinlememe rağmen bu kez farklı gözükmesinin başka bir açıklaması olamaz. Filmin sonunda baba-oğul beraber sahne alması bazı eleştirmenler tarafından fazla iyimser bulunmuş. Ama bilmedikleri bir şey var ki bu sahne kurgusal değil, yaşanmışlık barındırıyor. Filmde olması hikayesel bir tercih değil, biyografik bir zorunluluk. Yine de film zaman zaman biyografi türünün klişelerine kapılmaktan kurtulamamış. Başarı-düşüş ve tekrar yükseliş döngüsü bir süre sonra tahmin edilebilir hale geliyor. 


CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri,  Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.


Film, Robbie Williams'ın müziğini tanımayan izleyiciler için bir hayran kazanma amacı gütmüyor. Bunun için bir karaktere hayranlık duyulmasını gerektirecek herhangi bir olay da yaşanmıyor. Ancak filmin yine bir etki yaratması düşünülüyor olsa gerek ki 2025 yılında konser turlarını hızlandırmış sanatçı. Bu tur çerçevesinde 7 Ekim 2025 günü Yenikapı etkinlik alanında da geniş katılımlı bir konser verecek. Fiyatı şimdilik 3000-7000 TL arası değişen bilenler şu an satışta. İlgilenenler bilet alımı için bu sayfadan ayrılıp Biletix, Bubilet ve Biletinial sitelerine gidebilirler. 

7 Kasım 2024 Perşembe

The Apprentice: Adam Kazandı

Yeniden başkan seçilen Donald Trump'ın gençliğindeki sıçrayış döneminin ve bu sıçrayışta kendisine mentörlük eden Roy Cohn ile olan ilişkilerinin anlatıldığı The Apprentice filminin zamanlaması manidar bulunmuştu. Seçim öncesi vizyona sokularak seçmende Trump aleyhine bir algı yaratılmak isteniyor söylentileri dolaştı. Bizim Amerikanlaşmaya çalıştığımız, onların ise Orta Doğulaştığı bir dönemde bilmedikleri bir şey olabilir; Orta Doğu insanı gücü sever, güce tapar. Ve bu film Trump'ı oldukça güçlü gösteriyor.


Filmin seçim öncesi gösterime girmesi, ekseriyetle Demokrat parti destekçilerinden oluşan Hollywood'un siyasi bir hamlesi olarak görüldü. Trump'ın iktidara gelirken "ne pahasına olursa olsun, kazan" stratejisini, onun yeniden başkan olduğunda ne ölçüde illegalize ( ve hatta şeytani) olabileceğini, filmde onun yaptığı 'manipülasyon, saldırganlık ve inkar üzerine kurulu' bir yükseliş hikayesi ile gösteriliyor. 'Yeniden kazanması durumunda bu tarz yöntemlere yeniden başvurabileceği' endişesinin oluşması da isteniyor olabilir. Filmin direkt bu amaçlarla seçimlere müdahele edebileceği öngörülmüş müdür bilmiyorum, ancak öyle bir şey varsa da bu amaç ters tepki vermiş olabilir. Bunun yegane sebebi de Roy Cohn'un yarattığı bir lider tasviri.

Donald Trump'ın, Roy Cohn'dan derin şekilde etkilendiğini ve onun öğrettiği strateji ve taktikleri kendi hayat ve iş stratejilerinde kullandığını film bize gösteriyor. İkilinin tanışmaları esnasında Roy Cohn'un Trump'a söylediği "başarılı olmanın 3 kuralı"nı, filmin sonlarında Trump'ın kendi ağzından, sanki kendi edindiği kurallarmış gibi aktarıldığını görüyoruz.  Bir lider olma yolunda başarılı olmanın Roy Cohn'a göre 3 kuralı şunlar:

  1- Saldırı,Saldırı,Saldırı (Attack, Attack, Attack): Cohn'un ilk tavsiyesi asla geri adım atmamak ve sürekli saldırıda olmaktı. Bir sorun ya da suçlama ile karşılaşıldığında hemen karşı saldırıya geçmeyi öneriyor. Bunu, Trump'ın medyada veya sosyal medyada kendisine yapılan eleştirilere verdiği cevaplarda görüyoruz. Ki bu agresifliği ülkeler arası diplomaside de araç olarak kullanıyor.

 2- İnkar ve Suçlamaları Kabul Etmeme (Admit Nothing, Deny Everything): Cohn, kendisine yapılan ve ispat edilmemiş hiçbir suçlamayı ya da isnadı kabul etmiyor. Birçok erkek sevgilisi olmasına ve AIDS'ten hayatını kaybetmiş olmasına rağmen son nefesine kadar eş cinsel olduğunu inkar da etmiştir hatta. Bu yaklaşım, Trump'ın birçok skandal dava sürecinde de sahnedeydi. İspata kavuşup hüküm konulana kadar ve hatta hüküm verildikten sonra bile inkar politikasına sıkı sıkıya bağlı kaldığına geçmiş senelerde şahit olduk.

 3- Her Durumda Zafer İlan Et (Claim Victory, Never Admit Defeat): Her ne kadar Roy Cohn'un bu tavsiyesi 'başarısız olsan dahi, başarılı olduğun tarafı öne çıkar' düşüncesi üzerine kurulu olsa da, Trump bu tavsiyeyi kendince biraz yontmuş ve eli yükseltmişti. Sonuç olarak 2020 yılı seçim sonuçlarında başarısız olduğunda mutlak zaferini ilan etmiş ve bu söylem sonucunda Kongre Baskını olayları vuku bulmuştu. 


Filmin kendisine bakacak olursak, yönetmen koltuğunda geçtiğimiz sene Holy Spider filmiyle kendisinden biraz daha fazla söz ettiren İran'lı yönetmen Ali Abbasi oturuyor. Filmografisine pek de uymayan bir tonda ve yönetmenin tarzı için farklı bir film olmuş. Ancak yönetmenin ırkını ve tarzını kenara koyacak olursak, iyi yönetilmiş bir yapım diyebilirim. Ancak kopukluklar var ve bunun sebebi daha çok senaryo üzerinde.

Film 2 ana bölümden oluşuyor diyebiliriz. İlki, Trump'ın henüz çaylak ve baba parasıyla piyasada yer edinmeye çabaladığı dönemde Roy Cohn ile tanıştığı ve ondan 'killer (kazanan)' olmayı öğrendiği kısım. İkilinin ilişkisinde Roy Cohn'un aşırı kaplan olduğunu, muhabbeti ve kararları domine eden taraf olduğunu görüyoruz. Ancak ikinci bölümü oluşturan Trump'ın Cohn'u ardında bırakarak kendi yükselişini tamamlamasını anlatışına geçildiğinde, iki dönem arasında kopuk bir sıçrayış göze batıyor. Trump'ın ne zaman "ben artık oldum, Roy Cohn'a ihtiyacım yok" olgunluğuna eriştiğini izleyici olarak pek kavrayamıyoruz. Bu kopukluk da anlatıyı biraz zayıflattığı gibi, bu filmin anlatısında tamamlayıcı unsur görevi gören Roy Cohn'un etkisinin tam anlamıyla anlaşılamamasına da neden oluyor. Ortaya bir yaratık koyup, yaratıcısı ile olan ilişkilerini tam layıkıyla bağlayamaz ve ondan kopuşunu nedenselleştiremez isen, ne yaratıcı (Roy Cohn) önemli oluyor ne de yaratıcının yaratmış olduğu yaratık (Donald Trump). Kaldı ki filmin adı The Apprentice, yani Çırak. Yani Usta- Çırak ilişkisi. (Pek tabi bu ismin seçilmesinde bir zamanlar yayında olan Trump'ın yarışmasının isminin bu isimde olması nedeni de var)

Filmin oyunculuğuna bakacak olursak iki muhteşem performans görüyoruz. Trump'ı canlandıran Sebastian Stan, genç Trump'ın dinamizmini iyi yansıtıyor ve onun kendi kabuğuna sığmayan öz güvenini izleyiciye kolay aktarıyor. Roy Cohn'u canlandıran Succession dizisiyle tarafı olduğumuz Jeremy Strong da dik ve güçlü Cohn'u da, hasta ve bitkin Cohn'u da güzel yansıtmış. Fiziksel benzerlik makyaj ile sağlanmış iken, konuşma tarzı olarak da gerçek Cohn'a benzemeye çalışması, oyunculuk performansından biraz götürmeler yapmış ama. Benzer bir konuşma özenmesi Trump'ı canlandıran Stan'de de var ancak onu bunu başarıyla kotarmış. Jeremy Strong bu konuda ısrarcı olmayıp kendi ses tonuyla devam etmeliydi. 


Toparlayacak olursam, yönetmen Ali Abbasi, ABD seçimlerine bir müdahale amacı gütmediğini söylese de, öyle olduğunu düşünenler var. Ancak her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, bu filmin Trump'a eksi değil, artı yazacağını filmi izleyenler ve az biraz da ABD vatandaşlarının zihniyet olarak yaklaştığı orta doğu insanını tanıyanlarca anlaşılacaktır. Ve belki de seçimin sonucuna bakıldığında, oluşan farkın nedenlerinden biri de bu filmdir.

22 Şubat 2024 Perşembe

The Iron Claw: Soyisim Laneti! mi acaba?

McDonalds'ın kuruluşunun anlatıldığı The Founder filminde, kurucu kardeşlerden Dick McDonald (Nick Offerman), kendilerini satın alan Ray Kroc'a (Michael Keaton) şu soruyu sorar:
Sana her şeyi gösterdik. Tüm sistemi ve sırlarımızı. Neden sadece fikirlerimizi alıp kendine bir yer açmadın?
Ray Kroc şöyle cevap veriyor:
McDonalds'ı özel yapan şey sadece sistemi değil. Kilit nokta isim. O muazzam isim; McDonalds! Bu isme sahip birisi hayatı boyunca hiçbir zaman itilip kakılamaz.

Von Erich ailesinin de soy isimlerine bir takıntısı var. Fotoğrafta temsil edilen 4 kardeşten ikisi intihar ederek, diğeri hotel odasında şüpheli şekilde, fotoğrafta bulunmayan bir kardeş de henüz 5 yaşındayken hayatını kaybediyor. Kendini dövüşe adamış bir baba tarafından yine dövüşe adanan 4 çocuğunun gerçek hikayesinin anlatıldığı The Iron Claw filminde ilk fatura sonradan edindikleri soy isimleri olan Von Erich'e kesiyor. Peki öyle mi?


Sean Durkin'in yönettiği The Iron Claw filmi, Amerikan güreş dünyasına 1980lerde damga vurmuş Von Erich ailesinin trajikomik bir portresini sunuyor. Ailenin gerçek yaşam hikayesinden esinlenen filmde partıltılı ve şöhretli güreş hayatlarının sahne arkasında ne kadar toksik ve dramatik bir halde olduğunu bizlere gösteriyor. 

Filmin anlatımı tüm aileyi kapsasa da daha çok odak noktası büyük abi Kevin Von Erich oluyor. Zac Efron'un ustalıkla canlandırdığı Kevin, babaları Fritz Von Erich'in baskıcı yönlendirmeleriyle ve aile içi bazı dinamiklerle başa çıkmaya çalışıyor. Bu hikayeyi daha çok Kevin'in dünyasından bakıyor oluşumuzun nedeni, aileden hayatta kalan tek ferdin kendisi oluşu tabi ki. 

Yönetmen Sean Durkin her ne kadar güreşin ringlerdeki parıltısı ile geri plandaki ailenin dramı arasındaki tezatlığı hissettirerek izleyiciye aktarmış olsa da, anlatımda bazı zayıf noktalara ya da fokuslanacak mevzuda biraz sapmalara neden olmuş.  Kardeşler arasındaki bağın daha derinlemesine işlenilmesi ve aile içindeki o rekabetçi ortamın daha iyi yansıtılması hikayedeki zayıf noktaları oluşturuyor. Fokustaki hata ise tüm bu yaşananların sanki bir soy isim lanetiymiş gibi yansıtılması ve geriye kalan tek aile ferdinin sadece bu konuda öz eleştiri yapmasıydı. Oysa asıl neden  baba Fritz Von Erich'in baskıcı toksik kişiliği.


Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany) de eski bir amerikan güreşçisi. Kendisinin alamadığı dünya şampiyonluklarını eve getirmenin yolu olarak sahip olduğu 4 erkek çocuğunu gören bir baba. Ve bu uğurda sert ve maskülen bir disiplinle, çocuklarını da birbiri ile rekabet ettirip, onlardan kendilerinin en iyi performansını bekliyor. Bu beklenti çocuklar üzerinde bir baskı oluşturuyor, psikolojik sağlıklarını bozması yetmezmiş gibi, aile bağlarını da zedeliyordu. Zira hepsinin tek bir amacı vardı, babalarının favori çocuğu olmak.  Aile içi oluşan vu rekabet ve babalarının favori çocuğu olma çabaları kardeşler arasındaki rekabeti arttırıyor ve ilişkileri zayıflatıyor. Zayıflayan ilişkiler kopuk aile içi iletişime sebep oluyor ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan psikolojik sorunlar çözülemez hale gelip çocukların yaşamlarına son vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunlar olurken tek lanetin babaları Fritz'in, babasının soyismi yerine annesinin soyismiyle anılmak istemesine bağlayamazsın.   


Zac Efron, Kevin Von Erich rolünde fiziksel ve duygusal olarak inandırıcı bir performans sunuyor. Film için vücut geliştirmesinin yanı sıra yüz hatlarını genişletmek için botoks yaptığı öne sürülse de bu olay doğru değil. Yakın zamanda evinde geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırıldığını ve bu yüzden geçirdiği operasyonlar sonucu yüz hatlarında değişim oluştuğunu kendisi ifade ediyor. Tüm bunların yanında gösterdiği oyunculuk performansı ile seneye oscarın adaylarından olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. 

Diğer yandan kendisine Emmy ödülü kazandıran son dönemin iyi dizilerinden The Bear'den  ve Shameless'tan tanıdığımız Jeremy Allen White da filmde karşımıza sonradan çıksa da güzel bir oyunculuk sergilemiş. 

Sonuç olarak The Iron Claw filmi, her ne kadar daha önceki yıllarda izlediğimiz The Wrestler filmindeki yönüyle olmasa bile amerikan güreş dünyasının karanlık bir portresini sunuyor. Karakter gelişimi ve duygusal derinlikleri biraz yoksun olsa da görsel anlamı güçlü ve etkileyici oyunculuk performansıyla kendisini izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Soyisim laneti gibi gereksiz mistik unsurlardan ziyade aile içindeki baba zorbalığına odaklanılsaymış daha leziz ve bir o kadar da derin bir film karşımıza çıkacakmış. Tüm bunlara rağmen film şimdiden 2025 oscar ödüllerinde en iyi film dalına aday diyebiliriz. Kazanıp kazanmayacağını bu sene çıkacak olan Dune Part Two, Joker: Folie a DeuxGladiator 2 ve diğer olası adayları izledikten göreceğiz.

28 Temmuz 2023 Cuma

Oppenheimer: Tarafını Seç

Vizyonda iki büyük bütçeli film var. Biri Barbie, diğeri ise Oppenheimer. Bir nevi 'tarafını seç' tadında rekabet halindeler. Bir taraf rengarenk bir hayatın içinde karanlığı sunarken, diğer taraf bütünüyle karanlık. Sonuç aynıya çıksa da giriş kısmı için seçimini Oppenheimer'dan yana yapanlardanım. Tabi ki bunun başlıca nedeni yönetmeninin Christopher Nolan oluşu. 

Christopher Nolan'ın Oppenheimer filmi, ilk atom bombasının yapım sürecini anlatıyor. Beklentiler daha çok Nolan'ın bu patlamayı nasıl görselleştireceği olsa da bambaşka bir portre çıkıyor karşımıza. Atom bombasının yarattığı görsel dehşetten çok, insanların yüzünde biriken duyguların izini süren bir film olmuş. Oppenheimer'ı canlandıran Cillian Murphy'nin donuk, içe çöken bakışları bu sebeple filmin en çok kullanılan görselleri arasında. Bir bomba kadar içi boşaltan bu bakışlar belki de kendisine bir oscar da kazandırabilir. 

Film, yalnızca tarihsel bir biyografi değil, kararların birbirine çarpıp yeni bir patlama yarattığı zincirleme bir metafor. Flashback'ler, ani görüntüler, hayal ile gerçek arasında gidip gelmeler, hem atomun parçalanmasını hem de Oppenheimer'ın ruhundaki çatlamaları yansıtıyor. Suya düşen bir su damlasının büyüyen halkaları gibi, Oppenheimer'ın her hamlesi, her ilişkisi ve her duruşu bir yıkımı tetikliyor. Matt Damon'ın canlandırdığı General Groves'un askeri pragmatizmi, Emily Blunt'ın hayat verdiği Kitty Oppenheimer'ın kadın zekası, Robert Downey Jr'ın müthiş dönüşümüyle hayat bulan Lewis Strauss'un ezikliği, kıskançlığı ve bitmeyen intikam arzusu. Filmin belki de en acımasız yüzleşmesi Strauss'un hikayesinde gizli: ortalama bir adamın, gahinin gölgesinde kalmasının yarattığı küçük ama yıkıcı bir öfke.

Tüm bu yapı içinde Oppenheimer, belki de Nolan'ın en olgun filmi. Yönetmenin önceki filmlerindeki zamansal kurgu oyunları, bu kez matematiksel kurgu ile gerçek bir insanın karmaşık yapısına ayna tutmak için kullanılıyor. Film kimi zaman çok katmanlı klasik filmlerin ruhunu taşısa da en nihayetinde kendine has bir ritmi, kendine has bir ağırlığı var. Belki de bu yüzden bu film, bir biyografiden çok, insanlık hali üzerine bir sorgulama getiriyor. Hepimiz, görünmeyen bir mahkeme huzurunda kendi kararlarımızla yargılıyoruz Oppenheimer'ı. 

11 Mart 2022 Cuma

Flee: Bir Kimlik Arayışı

Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.

Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor. 

Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor. 

Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.


Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın,  kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?

7 Ocak 2022 Cuma

Belfast: Bir Çocuğun Gözünden 1969

Oyuncu olarak Harry Potter (Gilderoy Lockhart) ve Tenet (Sator) filmlerinden de tanıdığımız Kenneth Branagh'in yönettiği Belfast filmi, yönetmenin otobiyografik eseri niteliğinde. 1969 yılında (9 yaşında iken) başına gelen olayları kendi gözüyle ve de siyah-beyaz olarak aktarıyor. 


1960 Belfast / Kuzey Irlanda doğumlu olan yönetmen Kenneth Branagh
tarihe 1969 Kuzey İrlanda Sorunları ( The Troubles ) olarak geçen Katolik - Protestan çatışmalarının ortasında buluyor kendisini. Yönetmenin 9 yaşındaki halini Buddy ismiyle canlandırıyor. Buddy'nin ailesi her ne kadar Protestan olsa da, bulundukları muhitte azınlık kalan Katoliklere karşı oldukça ılımlı, inancın sadece bireysel bir durum olduğunu içerlemiş ve kişileri insan ölçeğiyle değerlendiren yapıdadır. Bu yüzden ne kendilerini bu kavgaya taraf kılmış, ne de çocuklarının taraf olmasına müsade etmektedir. Ailenin bu sebeple vermesi gereken bir karar var, kalmak ya da göç etmek.

Tüm bu mezhep ayrılıklarının yaşandığı ve buna aile içi sorunların da eklendiği filmde, yine de yüzümüzü güldürmeyi başarıyor Buddy. Ailesiyle olan ilişkisi ve içinin tomurcuklanmasına sebep olan platonik aşkına olan sevgisi hala yaşam umudunu serpiştiriyor bizlere. Bir yağma olayında elinde kalan çamaşır deterjanını annesine götürüp azar işittiğinde bile bize gülümseme bırakıyor "ama biyolojik bu" diyerek.

C serisi Panavision kamera ile siyah-beyaz çekilmesi, bu filmi renksiz olarak tanımlamamız için değil, olayların ve olaya konu olanların aslında siyah-beyaz kadar ayırt edici taraflarda oluşunu görmemiz için diye düşünüyorum. Çünkü film boyunca 1969 yılı Balfast'ı siyah beyaz gösterilirken, filmin yegane renkli kesimlerinin o dönemi anlatmayan tiyatro ve sinema sahnelerinin olmasının başka bir izahını bulamıyorum. Şimdiden birçok ödül alan ve Oscar'ın öncüsü olan Altın Küre'de de 6 dalda aday olan Balfast filminin müziği de yine Balfast'lı olan bir diğer efsane Van Morrison'a ait. 


Kuzey İrlanda Olayları

Kuzey İrlanda'dan göçlerin arttığı bu dönemde, göç edenler yalnızca bulunduğu yörede azınlık kalmış ve zulüm görmüş kesimden kişilerden ibaret değil. Baskın mezhepten olup bu kavgayı anlamsız görenler de göç etmeyi bir seçenek olarak değerlendirmiş. 1969da başlayıp 30 sene süren bu iç karışıklıkta 4000 e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce kişi ise göç etmek zorunda kalmış. Nüfusunun yarısını oluşturan Katoliklerin arkasında, nüfusunun ekseriyeti Katolik olan ve bağımsızlığını 1916 yılında kazanmış olan İrlanda Cumhuriyeti var. Nüfusun diğer yarısını oluşturan Protestanların arkasında ise İngiltere. Ve bu çatışmaya diğer ülkelerden, özellikle Amerika Birleşik Devleti'nden gelen dış yardımların da körükleyici etkisi önemli rol oynuyor. Çatışmalarda büyük destekçi rolünde olan Amerika'nın ikna edilmesinden sonra nihayet bu kanlı olaylar son buluyor. Konu ile alakalı 3 farklı youtube videosu da bırakıyorum aşağıya.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi

Efsanevi Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury gibi popüler kültür tarihinin en aykırı, en özgünleştirici figürlerinden birini merkeze alan Bohemian Rhapsody filmi, paradoks oluşturacak seviyede bu aykırılığı törpüleyen, hatta yer yer disipline eden bir bakış açısı sunan bir film. Ortaya müzikal anlamda bir çoşku ve yükseliş veren, ancak Freddie Mercury'nin içsel ve politik derinliğini ıskalayan, 'iyi yapılmış ama eksik' bir  biyografi filmi çıkmış. 


Film, Queen'in 1985'teki efsanevi Live Aid performansıyla açılıyor ve zirve olan bu anın gerisine dönerek, Farrokh Bulsara'nın Freddie Mercury'ye dönüşüm hikayesini anlatıyor. Londra'da mütevazı bir yaşam süren, Parsi kökenli bir göçmen çocuğu olan Freddie'nin Smile grubuyla yollarının kesişmesi, Queen'in kuruluşunu ve kısa sürede kültürel bir fenomene dönüşmesini izliyoruz. Film boyunca grubun müzikal başarıları, iç çatışmaları, Freddie'nin (Rami Malek) Mary Austin (Lucy Boynton) ile ilişkisi, yalnızlığı ve AIDS teşhisine uzanan süreç kronolojik olarak anlatılıyor.

Film temelde Freddie Mercury'nin dönüşümünü ve yükseliğini anlatsa da, dönüşümde ve müzikal başarısında sebebi olan öteki'liğine, yani göçmen kimliğine, sahne personasına, özellikle cinsel tercihine değinmekten kaçınıyor. Aksine, çoğu zaman bu anları bir 'kriz' veya 'sapkınlık' olarak sunuyor. Cinsel kimliği Freddie'nin en sorunlu noktalarından biri olarak duruyor. Tercihi, onu giderek yalnızlaştıran, hepten ötekiye ittiren ve ölüme doğru çeken ana unsur olarak gösteriliyor. 

Her ne kadar yönetmen Bryan Singer olarak anılsa da filmi tamamlayan Dexter Fletcher oluyor. Filmin iki ayrı yönetmeninin olması, filmi iki ayrı parçaya da bölüyor ve tonda keskin sapmalar yaşanıyor. Filmin en güçlü anları kuşkusuz sahne performansları. Live Aid sekansının neredeyse birebir yeniden inşası, teknik açıdan etkileyici olduğu kadar Queen severler için de duygusal bir kısım. Şüphesiz bunda en büyük katkı da Freddie Mercury'i canlandıran Rami Malek'in performansı. Görüntüsüyle, kişilik yapısıyla adeta bu rol için doğmuş.  Mercury'nin sahnedeki enerjisini, jestlerini ve karizmasını büyük bir titizlikle ve benzerlikle ekrana yansıtıyor.


Bohemian Rhapsody, Freddie Mercury'i bir ikon olarak yüceltirken, onu birey olarak anlamaya yeltenmeyen, Freddie'nin kendisi kadar cesur olamayan bir film olmuş. Queen fanlarının filmin konser sahnelerini nostaljik ve güzel bulacağını, ama Freddie sahneden indikten sonraki kısımlarından nefret edeceğini ve filme küfür edeceğini düşünmekteyim. Freddie'nin müziklerini ödünç almışlar film için, ama onun ruhu yok. Onun için fazlası gerekiyor.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Molly's Game: Jessica Chastain Yine Sahnede

Geçen sene bloga Miss Sloane filmiyle konuk olan Jessica Chastain, bu kez Molly's Game filmiyle karşımızda. Yine dik, kararlı ve kazanma odaklı güçlü bir kadın olarak. Gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film izleyiciyi yalnızca yeraltı poker dünyasının cazibesiyle değil, aynı zamanda bu dünyanın ardındaki psikolojik, sosyal ve ahlaki gerilimlerle de yüzleştiriyor.


Aaron Sorkin’in kaleminden genellikle hızlı konuşan, keskin zekalı karakterler çıkıyor. Molly's Game de tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyor: kelimelerin silah gibi kullanıldığı, zekanın en büyük güç olduğu ve kontrolün her an el değiştirebildiği bir evren. Tıpkı Jessica Chastain'in geçen seneki filmi Miss Sloane gibi. Ona da birazdan değineceğiz.

Filmin merkezinde yer alan Molly Bloom ise yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda güç, hırs ve kırılganlık arasında gidip gelen modern bir anti-kahraman. Ancak bu parlak yüzeyin altında, zaman zaman tökezleyen bir anlatı ve kendi zekasına fazla güvenen bir yönetmenlik yaklaşımı da kendini hissettiriyor. 

Film, eski bir olimpik kayak sporcusu olan Molly Bloom’un (Jessica Chastain) geçirdiği talihsiz bir kaza sonrası hayatının tamamen değişmesiyle başlıyor. Los Angeles’a taşınan Molly, tesadüfler sonucu yeraltı poker dünyasına adım atıyor ve kısa sürede bu dünyanın en güçlü isimlerinden biri haline geliyor. Zenginler, ünlüler ve tehlikeli figürlerin katıldığı yüksek bahisli oyunları organize ederek büyük bir servet ve ün kazanıyor.

Fakat bu yükseliş uzun sürmüyor. Film, Molly’nin FBI tarafından tutuklanmasıyla çerçevesi içerisinde, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir yapı içinde anlatım yapıyor. Molly’nin avukatı Charlie Jaffey (Idris Elba) ile kurduğu ilişki, anlatının duygusal ve etik merkezini oluşturuyor. 


Molly’s Game, yüzeyde bir başarı hikayesi gibi görünse de, aslında güç ve kontrol üzerine sunulan bir hikaye. Molly, erkek egemen bir dünyada kendi kurallarını koyarak yükseliyor. Ancak bu güç, aynı zamanda onu daha büyük risklerin ve tehditlerin içine çeken unsur oluyor. Film, başarının yalnızca zeka ve çalışkanlıkla değil, aynı zamanda etik seçimlerle de şekillendiğini vurguluyor bu noktada.

Bir diğer önemli tema ise kimlik. Molly, hayatı boyunca kendini kanıtlama ihtiyacı hisseden bir karakter. Özellikle de baskıcı babasının gölgesinde büyümüş olması, onun motivasyonlarının asıl kaynağı konumunda. Poker masası, bu anlamda yalnızca bir oyun alanı değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, manipülasyonun ve insan doğasının sergilendiği bir sahne. Film, bu dünyanın cazibesini gösterirken, aynı zamanda onun ne kadar yıkıcı olabileceğini de gözler önüne seriyor.



Aaron Sorkin’in yönetmenlik tarzı, büyük ölçüde senarist kimliğinin gölgesinde kalıyor. Film, diyaloglara o kadar bağımlıdır ki, görsel anlatım çoğu zaman ikinci planda kalmış. Hızlı, yoğun ve zekice yazılmış diyaloglar etkileyici olsa da, sinemanın görsel potansiyelinin tam anlamıyla kullanılmadığı hissi doğuyor.

Buna rağmen Sorkin’in anlatı yapısını kontrol etme becerisi göz ardı edilemez. Zamanlar arası geçişler, karmaşık hikaye örgüsü ve karakterler arası dinamikler iyi dengelenmiş. Ancak filmin bazı anlarında ,özellikle finalde, duygusal yoğunluk yapay bir şekilde yükseltiliyor. Bu da anlatının doğallığını zedeliyor. Sorkin, güçlü bir hikaye anlatıcısı; fakat yönetmen olarak keşfetmesi gereken kendi sınırları olduğu hala ortada.



Jessica Chastain, Molly Bloom karakterine olağanüstü bir enerji ve derinlik kazandırmış. Onun performansı, filmin en güçlü yönlerinden biri. Hızlı konuşma temposu, keskin zekası ve kontrolcü yapısıyla Molly, izleyiciyi sürekli olarak etkisi altında tutuyor. 

Bu performansı, Miss Sloane filmindeki Elizabeth Sloane karakteriyle karşılaştırmak oldukça anlamlı. Her iki karakter de son derece zeki, stratejik ve erkek egemen alanlarda var olmaya çalışan kadınlar. Ancak Sloane daha soğuk, hesapçı ve duygusal bağlardan kopuk bir figürken; Molly daha insani, daha empatik ve içsel çatışmalar yaşayan bir karakter. Sloane kazanmak için her şeyi göze alırken, Molly’nin belirli etik sınırları var. Bu da onu daha trajik ve daha gerçek kılıyor.



Molly’s Game, zekice yazılmış diyalogları, güçlü oyunculuk performansları ve ilgi çekici hikayesiyle dikkat çeken bir film. Özellikle Jessica Chastain’in performansı filmi taşıyan en önemli unsur. Ancak film, kendi parlaklığının gölgesinde kalan bazı eksiklikler de barındırıyor.

Sonuç olarak, eğer Miss Sloane filmini izlemiş ve beğenmişseniz bu filmi de sevecek, bu filmi daha önce izlemiş ve beğenmişseniz de Miss Sloane filmini seveceksiniz denilebilir.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Ölümden Sonra Hayat

Freddie Mercury ve Michael Jackson...
Bu ikili, öldükten sonra bir araya geliyor.




İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May. 
Merakla bekliyoruz.

27 Mart 2011 Pazar

Motosiklet Günlükleri


"Ben artık eski ben değilim." Ernesto Guavera

23 yaşındaki Ernesto Guevera de la Serna tıp okulundan cüzzam uzmanı olarak mezun olmak üzeredir ve biyokimyager olan arkadaşı Alberto Granada ile onun 30. doğumgününü kutlamak için Latin Amerika'nın içlerine doğru bir motosiklet yolculuğuna çıkarlar. 4 Ocak 1952 yılında başladıkları bu yolculuk esnasında yaşadıkları her ikisini de etkiler ama Ernesto'yu dünyadaki haksızlıklar üzerine daha fazla düşünmeye iter.

Filmin başında ve sonunda da belirtildiği gibi, bu film büyük eylemleri açıklayan bir öykü değil. Dünya politik tarihinde var olmuş çok önemli bir insanın, hayata bakışını oluşturmaya başladığı, yaşamının önemli bir kesitini içine alan bir yolculuğu anlatıyor. Nasıl oluyor da, filmin başında Alberto'nun şaka yollu söylediği "silahlı devrim yapalım" sözüne karşı çıkmışken, yolculuğun sonunda apayrı bir yola gidişinin sebeplerini anlamamızı sağlıyor. Her değerli yolculukta olduğu gibi fiziksel olmasının yanı sıra içsel bir yolculuk da anlatılıyor. Filmin ilk kırk dakikasında içsel olarak bir değişim yaşanmıyor (bunun için de filmin içine girmek oldukça uzun sürüyor) Lorca ve Neruda şiirleri eşliğinde açlık, hava ve doğa ile mücadelelerini, motorları La Poderosa'nın sık sık bozulmasını izliyoruz. Bu süre, yolculuk güzergâhını anlatma amacı ile fazlaca uzun olmasına rağmen karakterleri başlarından geçenler aracılığı ile tanıdığımız bir bölüm. Alberto daha tatlı dilli ve çıkarlarına uygun hareket eden, eğlenceye düşkün, tabiri caizse "fırlama" kişiliği ile fiziksel yolculuğun pilotu konumunda, Ernesto ise insanları kırma pahasına gerçek fikirlerini söylemekten çekinmeyen ama astımlı olmasına rağmen ilaçlarını karşılaştığı insanlarla paylaşabilecek kadar ince bir ruha sahip.


Ernesto'nun sevgilisi Chinchina'dan kötü bir mektup alması da kendisini etrafındaki insanlara adamasında etkili olur. Çünkü artık geri döneceği bir sevgilisi yoktur. Atacama Çölü'nde iş bulmak için yollara düşmüş, topraklarından kovulmuş komünist bir karıkocanın anlattıkları, gözlerindeki tedirginlik ve arkadaşlarının polis tarafından alınıp, okyanusa atılmalarından etkilenir. Peru'da toprak sahipleri tarafından kovulan çiftçilerden, Şili'de İnka uygarlığının kalıntılarının üzerine yapılan çarpık yapılaşmadan etkilenir. Lima- Peru'da Dr. Hugo Pesce'nin evinde kalırlar ve oradaki hastanede incelemeler yaparlar. Dr.'dan bazı politik kitaplar alır ve yollarına devam ederler.


Rugby oyuncusu olan Ernesto'ya saldırgan oyun tarzı yüzünden "fuser" lakabı takılmıştır ama filmde bu saldırganlık ve öfke ile ilgili gördüğümüz tek şey, madende çalışmak için işçi seçen adamın kamyonuna (o da hareket ettikten sonra) taş atması. Oysa biz Abbas Güçlü ile Genç Bakış'ta bile daha öfkeli arkadaşlar gördük, demek ki o zamanlar Ernesto üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlemiyormuş diye düşünelim...


Alberto ve Ernesto San Pablo'daki cüzzam kolonisine varınca esas büyük değişim başlar. Oradaki hastalarla olan ilişkileri, onlar için yaptıkları ile hastalar tarafından da çalışanlar tarafından da çok sevilirler. Koloniden ayrılmadan önceki gece Ernesto'nun doğumgünüdür ve bir kutlama yapılır. Hastalar ile çalışanlar bir nehrin iki farklı kıyısındadırlar. Ernesto doğumgününü kutlamak için hastaların yanına da gitmek ister ama görünürde kayık yoktur. Astımlı olmasına ve daha önce bu nehri kimsenin yüzerek geçememiş olmasına rağmen, kendini gecenin karanlığında soğuk sulara bırakır. Bu gelecekteki yapacakları için de bir temsildir. Kimsenin cesaret edemediği bir nehire (emperyalizm ile savaş) üstelikte astımlıyken (yeterince gücü yokken), hastalar (ezilenler) için atlayıp onların yanında olmak isteyen bir burjuva çocuğu. Karşı kıyıda sevinçle karşılanır ve ertesi sabah Kolombiya'ya doğru yola çıkarlar. Bu koloni Ernesto'nun "Che" (dost, kardeş) olduğu yerdir.


Karakas'tan ayrılırken Alberto, gelecekle ilgili planlarından bahseder ve Ernesto'yu da çalışacağı yeni hastaneye davet eder. Ernesto ise "Uzun uzun ve ısrarla düşünmem gereken şeyler var" der. "Çok fazla haksızlık var, değil mi?" diye ekler.1967'de idealleri uğruna Bolivya'da savaşırken, öldürülür.


Konuk Yazar: Burcu Polat Çam

14 Ocak 2011 Cuma

Carlos

Murat Uyurkulak Tol romanının baş cümlesinde “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” der. O vakitler geride kaldı lakin devrim kelimesi her zaman güzelliğini korudu.Zaman içerisinde devrim kelimesini sırtında taşıyan nice insan oldu.İnsanlar peşlerinden gitti,isimlerini sayıkladı ve devrim kelimesi her keresinde anlamından çok daha fazlasını niteledi. Çünkü devrim değişim demektir. Varolan düzeni devirmek demektir ve değişim içinde umudu barındırır. Umut da bir kesim insanın yaşama tutunması işte.

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?

Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.

Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.

Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Machuca


Beyazperdede siyaset,sınıf ayrımcılığı gibi konularını işleyen insanlık dramlarına sıkça rastlarız özellikle de bunu çocukların gözünden anlatan yapımlar konuyu daha etkin bir anlatım sanatına dönüştürürler.Machuca'da bu insanlık dramının Şili ayağını bizlere aktarıyor.Şili'de 11 Eylül 1973 yılında gerçekleşen ordunun kontolü ele almasına doğru giden yol ve etkilerini burjuva çocuğu Gonzalo ile fakir ailenin çocuğu Machuca'nın etrafında akseden olaylarla anlatıyor.Filmle ilgili bilgi vermeden önce konuyu anlamak açısından Şili'de dönemin şartlarını bilmek gerek.

Salvador Allende 1970 yılında Şili'de ki seçimlerde halkın %36.3'lük oyunu alarak iktidara gelir.Sosyalist bir partinin dünyada ilk kez seçimlerle devlet yönetimine gelmesi açısından çok önemlidir.Endüstrinin devletleştirilmesi (bakır ihracatı özellikle) ve toprakların yeniden dağıtılması Şili'de reformların başlangıcıdır.Ekonomik reformlar ilk yıl başarılı olmuştur ve Şili ekonomisi %8.6 oranında büyümüştür fakat 1972'de büyüme devam etmemiş ve enflasyon %140 çıkmıştır.Bununla birlikte karaborsa ve yiyecek kıtlığı Şili'de baş göstermiştir.Buna rağmen 1973 seçimlerinde Allende seçimlerde oyunu %43e kadar çıkarmış ve halkın desteğini bir kez daha almıştır.Yalnız durumdan hoşnut olmayan muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular.Şili meclisinde Allande aleyhine
propagandalar yapıp anayasayı delmekle suçlamış ve ülkede
diktatörlük kurmakla suçlamışlardır.Çözüm önerileri ise ordunun yönetime el koyması ve demokrasinin yeniden sağlanması idi.11 eylül 1973 tarihinde ABD'nin de desteğini alarak ordu yönetime el koymuştur.Darbe sonrası ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger'ın söyledikleri de son derece manidardır. "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." Kaderin cilvesi bir başka 11 Eylül Abd'de farklı bir olaya tarih olmuştur.


Konuyu kısa bir özetle idrak ettiğimize göre filme geçmek gerek.Sınıf ayrımcılığını işliyor dedik en başta.Sosyalist bir hükümetin ilk olarak onaracağı durumlardan biridir sınıf ayrımcılığı ki Gonzalo ile Machuca'nın arkadaşlığını başlatan da kendi içinde bu sınıf ayrımını bitirmek için fakir öğrencileri de bünyesine katan Şili'nin en iyi okullarından biridir.Peder McEnroe sosyal hayattaki sınıfların öğrenciler arasında baş göstermemesi adına yoğun çaba sarfediyor fakat her okulun olmazsa olmazı başı bozuk zengin çocuğu her daim ortamı gerer.Zengin öğrencilerin fakirlere ihtiyatlı yaklaşması ve onları aralarına almaması bireylerin sınıfsal reflekslerinin kişilikleri oturmadan şekillendiğini gösteren bir durum.Buna rağmen Gonzalo ve Machuca ilk etapta iyi bir arkadaşlığın başlangıcını yapmışlardır.İlk cinsellik keşifleri,burjuva dünyasının kokuşmuş yaşama biçimi ve Gonzalo'nun sosyalist yanlıların gösterilerinde Machuca ile birlikte henüz birşeyleri bilmesede yaşadığı coşku ilk etapta filmin bize sunduklarından.

-Çocuklar ve sarhoşlar yalan söylemez

Fakat sınıf ayrımı çocukları aynı bina altına sokunca ortadan kaldırılan birşey değil.Onlardan arkadaş olmaları istense bile bu arkadaşlığı sürdürmek çok zor olucaktır.Değişen Şili,baskılar,her geçen gün kıtlığın baş göstermesi ve çocukların çocuk olmasını engelleyen bireyler.Okul çatısı olmadığında tekrardan seyrine devam eden hayatlar olucaktır çünkü çocuk bile olsalar hayatları ayrı yönde ilerlemektedir.Machuca'nın sarhoş amcası durumu yeğenine gayet iyi özetliyor.


-Bu kim?
-Arkadaş.
-Senin şu arkadaşların...5 sene içinde arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun? Üniversiteye başlayacaklar ve sende tuvaletleri temizliyor olucaksın.10 yıl sonra arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun?Babalarının şirketlerinde çalışıyor olucaklar ve sen hala tuvalet temizliyor olucaksın.15 yıl sonra arkadaşların babalarının şirketlerinin sahibi olucaklar ve sen tahmin et ne yapıcaksın?...hala tuvalet temizliyor olucaksın.Arkadaşlar o zaman adını bile hatırlamayacaklar.



Yönetmen Andres Wood siyasi olayları sadece belirli noktalarda gösterilerle,fakir evlere asılan posterlerle veya darbe döneminde askeri rejimin okulda eğitimi ele alışından dem vurarak anlatıyor fazla karamsarlık etkisi yaratmadan olaylar genel hatlarıyla ele alınıyor.Bizlere çocukların dünyasını sunuyor,iki ayrı dünyanın çocuğunun farklı dramlarını anlatıyor.Gonzalo'nun dramı Machuca'nın dramına göre pasif kalıcaktır elbette.Sonuçta sindirilmeye çalışılan fakir,izbe evlerde tuvaleti bile olmayan barakalarda yaşayan gün gelecekte kötü talih ters dönücek diye bekleyen bir halkın üyesi Machuca.

Okulda şiddet azalmaz,darbe yaklaştıkça Şili'nin genel durumunu bir okul üzerinden genelleyebiliriz.Burjuva'nın kendini diğer insanlardan üstün görme çabaları,fakir ailelerin ufak beklentilerini bile sonuçsuz bırakıyor.Sınıf farklılığı olduğu için aynı çocukları elma ve armut olarak iki ayrı kategoriye ayıranlar bile çıkıyor.Peder McEnroe herşeye rağmen Allande gibi burjuvanın isteklerine,ataklarına göğüs geriyor.Burada yönetmen Şilinin yaşadıklarını okul çatısı altında dramatize etmeden sembolize bir şekilde bizlere sunuyor.Sonrasında Allande gibi McEnroe'da okulda eğitimi komutanlara bırakmak zorunda kalıyor.Kendi deyimiyle orası artık Tanrı'nın evi olmaktan çıkmıştır.Bu bağlamda en anlamlı sözler Machuca'nın annesinden bizlere ulaşıyor.
-Herşey aslında biz fakirlerin suçudur,sebep gözetmeksizin.Nasıl olduğunu görmek lazım.Değişmediğiniz için sizi kimse suçlamıyor.Bazen kendime sorarım her şey ne zaman değişecek?Ne zaman farklı şeyler yapmak için cesaretimiz olacak?

Farklı birşey olması söz konusu dahi olmuyor ve devrim olucağı beklenen sosyalist hükümet;iç güçlerin emperyalist güçlerden yardım almasıyla darbe ile son bulur.Şilide burjuva için darbe iyi birşeydir çünkü pencereden baktıklarında gördükleri fakirliği perdeyi çekince artık görmüyorlardır ve son dönemde fakirliği istemeseler bile görmek zorunda kalıyorlardı.Diğer yandan fakirler için bu darbe izbe evlerinde postal darbeli sindirilme veya başkaldırdığında tek kurşunluk ölüm demektir.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Capote

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote