İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2025 Cannes Altın Palmiye ödülünü alan Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, Cannes Film Festivali'nde yalnızca bir film olarak değil, uzun yıllardır süren politik ilişkinin son halkası olarak konumlanıyor. Panahi, Cannes için sadece İran sinemasının önemli bir ismi değil, festivalin ifade özgürlüğü, sanatsal direniş ve sinemanın politik sorumluluğu üzerine kurduğu söylemin yaşayan bir sembol ismi. Ancak Panahi'nin başarısı, bu sembol yükünü bir avantaja çevirmesinden değil, tam tersine, filmi bu yükün arkasına saklamayı reddetmesinden kaynaklanıyor.


Jafar Panahi'nin It Was Just an Accident filmi, basit bir tesadüfle başlayan bir hikayeyi, baskı, hafıza ve adalet gibi ağır kavramların tartışmaya açan politik bir alegoriye dönüştürüyor.  Panahi, bu filmde ne doğrudan bir manifesto yazıyor ne de seyirciyi net bir ahlaki sonuca yönlendiriyor; aksine, yaşanmış travmaların ortasında sıkışıp kalan sıradan insanların içsel çatışmalarını görünür kılıyor. Film, yönetmenin kişisel deneyimleriyle kolektif belleği ustaca iç içe geçirirken, intikam fikrinin ne kadar kaygan ve tehlikeli bir zeminde durduğunu da sorguluyor.

Film, gece vakti ailesiyle yolculuk eden bir adamın, arabasıyla bir köpeğe çarpmasıyla başlıyor. Kaza sonrası gittiği tamirhanede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri), adamın yürüyüşündeki ses ve ritimden, onu geçmişte hapishanede kendisine işkence eden bir görevliyle özdeşleştiriyor. Bu sezgiyle hareket eden Vahid, adamı kaçırıyor ve onu çölde öldürmeye karar veriyor. Ancak kısa sürede içinde bir kuşku beliriyor: "Ya yanlış kişiyse?" Bu belirsizlik, Vahid’i geçmişte aynı cehennemi paylaşmış diğer insanlarla bir araya getiriyor. Bu saatten sonra bir fotoğrafçı, bir gelin-damat, eski mahkumlar ve öfkesini kontrol edemeyen bir adam, bir minibüsün içinde hem fiziksel hem de ahlaki bir yolculuğa çıkıyor. Film ilerledikçe hikaye, bir intikam anlatısından çok, karar verememenin ve beklemenin yarattığı varoluşsal gerilime dönüşüyor.

It Was Just an Accident, ana hikayesini bir kenara koyarak adalet ile intikam arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğunu merkezine alıyor. Panahi, “hak edilmiş ceza” fikrini romantize etmek yerine, bunun mağdurlar üzerinde yarattığı yeni bir yükü gösteriyor. Filmdeki karakterler, geçmişte yaşadıkları şiddeti yalnızca anılarla değil, bedenlerinde ve duyularında taşırdıklarını; kimisi sesiyle, kimisi kokuyla, kimisi dokunarak celladını tanımaya çalışmasından anlatıyor Panahi. Bu duyusal bellek, mantığın yerini alan bir içgüdüye dönüşüyorr. Panahi’nin asıl sorusu nettir: Sistematik şiddetin mağduru olan biri, aynı yöntemlere başvurduğunda özgürleşebilir mi, yoksa yalnızca zinciri mi sürdürür?

Film aynı zamanda güncel İran gerçekliğine köklü biçimde bağlıdır. Rüşvetin sıradanlaşması, resmi görevlilerin 'hediye' talep etmesi, gündelik hayatın içine sinmiş baskı atmosferi, trajikomik sahnelerle aktarılıyor. Bu mizah, acıyı hafifletmekten çok daha rahatsız edici bir etki yaratıyor; çünkü gülünç olan, sistemin ta kendisidir.


Panahi’nin sinemasında bireyler çoğu zaman tek başına var olmaz; anlatı, farklı sınıflardan ve ruh hallerinden karakterlerin bir araya gelmesiyle şekillenir. The Circle’daki kadınlar nasıl birbirlerinin hikayesini devralıyorsa, Taxi Tahran’da arabaya binen yolcular nasıl kolektif bir İran panoraması sunuyorsa, It Was Just an Accident’ta da eski mahkumlar bir ahlak masasına dönüşüyor.

Panahi, önceki filmlerinde olduğu gibi burada da açık referanslardan çok dolaylı çağrışımlarla çalışıyor. Çölde tek ağaç etrafında geçen sahneler, doğrudan Waiting for Godot’ya göz kırpıyor; hatta film içindeki karakterlerin bu göndermeyi dile getirmesi, Panahi’nin bilinçli bir teatral sahne kurduğunu gösteriyor. Beklemek, eylemsizlik ve karar verememe, Beckett’vari bir varoluş haline dönüşüyor. Ve tüm bu sekans, filmin en güzel çekimini içeriyor.

Ayrıca, adamın sandık benzeri bir kutuda taşınması, Hitchcock’un Rope’unu ve kara mizahıyla da The Trouble With Harry’yi anımsatıyor. Ancak Panahi, Hitchcock gibi gerilim oyunlarını bir seyir zevkine dönüştürmüyor; aksine, seyircinin rahatını bozan etik bir gerilim yaratıyor. Bu yönüyle film, popüler sinemanın intikam anlatılarını ters yüz eden bir ton taşıyor.


It Was Just an Accident, intikamın tatmin edici bir çözüm olmadığını yüksek sesle ilan eden bir film değil; daha çok, bu düşüncenin içini sessizce boşaltan, rahatsız edici ve düşündürücü bir film. Panahi, ne bağışlamayı yüceltiyor ne de cezalandırmayı kutsuyor. Seyirciyi, cevabı olmayan bir soruyla baş başa bırakıyor: Onca şiddetten sonra insan kalmanın bir yolu var mı? Bu açıdan film, yalnızca İran’daki baskı rejimine dair değil, evrensel bir vicdan sınavına dair güçlü ve kalıcı bir sinema deneyimi sunuyor.

Bastırılmış öfkeyi, kırılgan erkeklik duygusunu ve kimliğin içten içe çatırdayan yapısını; neyin rüya neyin gerçek olduğunu ayırt edemediğimiz bir atmosferle sunan The Thinsg You Kill (Öldürdüğün Şeyler) filmi, bu sene izlediğim en iyi Türkiye filmlerinden biri. Türk filmi diyemiyorum; çünkü hikayesi Türk, oyuncuları Türk, mekanı Türkiye olsa da yönetmeni İran'lı. Ama o da yetmiyor, film Kanada'ya ait ve Kanada'nın bu seneki Yabancı Dilde Oscar aday filmi bu film. 

İran'lı yönetmen Alireza Khatami'nin The Things You Kill filmi, yüzeyde bir aile trajedesi gibi dursa da, derinlerde bireyin kendisiyle giriştiği karanlık savaşı işleyen, tuhaf biçimde bunu sakince yapan ama yine de gerilimi izleyiciye aktarabilen bir film. Film en temelde 'erkeklik' kavramının kırılgan yapısını didikliyor. Doktordan aldığı negatif sperm testi sonucu, yıllardır sakladığı baba-oğul gerilimi, annenin ölümü, akademi hayatındaki güvencesizliği... Ali'nin (Ekin Koç) çevresi toplumun kendisinden beklediği erkeklik(!) performansında başarısız olduğu fikriyle kuşatılmış durumda. Başarısız erkek, başarısız evlat, başarısız koca..

Filmin kırılma noktası; Rıza'nın (Erkan Kolçak Köstendil), Ali'nin hayatına bir gölge gibi girmesi oluyor. Rıza, varla yok arası bir yabancı, ama sanki Ali'nin bastırdığı bütün karanlık özellikleri bünyesinde barındıran birisi. Film bu ikililik üzerinden klasik bir noir mantığı kurduruyor: Ali'nin rüya mantığıyla ilerleyen hayatı, Rıza'nın gelişiyle bir kabusa dönüşüyor diyebilir. Kırılma o derece keskin oluyor. 

Rıza için 'yabancı' kelimesini kullanmam onu çok da yabancı göstermesin. Yabancılığı, Ali'nin hiç olamadığı karakteristik özellikleri Rıza'nın taşıyor oluşunda yatıyor. Yoksa yönetmen Alireza Khatami, mevzuyu karakterler için seçtiği isimlerle bize net şekilde veriyor. Ali+rıza= Alirıza, yani kendi ismi. Yani film, yönetmenin kendi içsel bölünmüşlüğüyle ve kimlik parçalanmasıyla ilgili otobiyografik bir yankı taşıyor da diyebiliriz. Yönetmen Alireza konuştuğu her dilde başka birisi olduğunu bu Ali+Rıza oyununun yanında film içerisinde verdiği 'çeviri' unsuruyla da perçinliyor.

Filmde ipucu unsuru niteliğindeki 'çeviri' sahnesinde Ali, sınıfına 'translation' kelimesinin anlatıyor. Latinceden gelen bu kelime 'bir şeyi bir yerden alıp başka bir yere taşıma' anlamına geliyor. Türkçe'de kullandığımız arapça 'tercüme' kelimesinin kökenine indiğimizde ise Akkadça'daki 'targum' kelimesine ulaşıyoruz ve bu da 'açıklamak, yorumlamak' anlamına geliyor ki günümüz çeviri dilinde bu yaklaşım daha doğru kabul ediliyor. Ancak olay bizim de kullandığımız 'tercüme' kelimesinde. Arapça kelime köküne indiğimizde karşımıza çıkan kelime 'recm' (teRCüMe). Evet, bizim bildiğimiz recm, yani taşlamak, öldürmek . 'Peki bunun konumuzla ne alakası var?' diye soruyor Ali. Kusura bakma ama çok alakası var. Bu nüans, filmin tüm katmanlarına yayılmış vaziyette çünkü. Ali'den Rıza'ya geçiş artık yumuşak olmayacak, bedeller ödenecek, biri diğerini öldürmek zorunda kalacak demek bu. Her kimlik değişimi, her bir yeni dile taşınış, aynı zamanda bir ölüm, bir çürüme, bir kopuş barındırıyor demek bu. Dolayısıyla The Things You Kill, aslında bir 'çeviri' filmi. Kişinin kendisini başka bir versiyonuna çevirme çabası ve bu çevirinin yok edici bedelini, sonuçlarını anlatıyor. 


Filmi anlamada işimize yarayacak bir diğer ipucu unsuru da 'rüya'. Henüz filmin başında Ali'nin karısı Hazar (Hazar Ergüçlü) bize bir rüya anlatıyor. Bu noktadan sonra rüya unsuru beklememek, gösterilenin rüya mı yoksa gerçek mi diye sorgulanması gerekiyor. Yönetmen bu belirsizliği ustaca koruyor. Rıza gerçekten var mı? Yoksa Ali'nin bilinçaltının dışa vuran bir prototipi mi? İzlerken bunu ayırt edebilmek zor. Ancak burada da bir kırılma anı var. Gerçeklik kayması yaşanıyor ve bir karakter (Ali) gidip, yerine bir diğeri (Rıza) geçiyor. Filmin bu noktadan sonraki yarısı, Ali'nin hayatının ikinci yarısı gibi ve devre arasında oyuncu değişilikliği yapılmış. 

Devre arasındaki oyuncu değişikliğinden sonra ikinci yarının kilit kelimesi 'öldürmek' oluyor. Değişim esnasında birisi 'taktik maktik yok, bam bam bam' demişçesine, Ali'den Rıza'ya geçiş sert oluyor. Gerçekleşen ve potansiyel olarak var olan tüm şiddeti Rıza üstlenirken, Ali'nin elleri bağlanıyor, fiziksel olarak da metaforik olarak da. Ali, kendi hayatının dışına itilmiş vaziyette olsa da, Rıza'nın işlediği her eylem, Ali'nin içindeki en gizli arzu ya da korkunun dışa vurumu. Bu sebeple tüm suçun faili Rıza olsa da Ali'nin en azından bir yardım yataklık suçu var diyebiliriz. 

Toparlayacak olursam, The Things You Kill, hem biçim olarak hem içerik olarak çağdaş sinemada sıkça işlenen kimlik sorgulama temasını iyi bir şekilde işliyor. Ve yönetmen bunu dramatik patlamalardan öte, uzun ve hareketsiz planlarla da anlatıyor. Demek ki böyle de oluyormuş. Demek ki bizim topraklarda da oluyormuş. Demek ki bizim oyuncularla da oluyormuş. İki sene önce Türk yönetmen İlker Çatak'ın yönettiği The Teachers' Lounge filmi Oscar'a aday gösterildi. Türk yönetmenle de oluyormuş. O zaman bizim sinemamızda olmayan ne? Bunun cevabını masaya koyduktan sonra, çözümü oldukça kolay olacaktır ve dünyaya sinemamızı kabul ettirmemiz daha da kolaylaşacaktır. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (17/11/25) bugüne (25/11/25) 347'si ateşkesten sonra olmak üzere 603 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !




Film açılışta bize bir bilgiyle geliyor. "Ficus Religiosa, alışılmadık yaşam döngüsüne sahip bir ağaçtır. Tohumları, kuş dışkıları vasıtasıyla diğer ağaçların üzerine düşer. Filizlenen tohumun kökleri yayılır ve tabana kadar ulaşır. Sonra büyüyen dallar, üzerine düştüğü ağacın etrafını sarar ve onu boğar. Geriye artık yalnızca 'Kutsal İncir Ağacı' kalır.
Filmi izleyenlerin çoğu bu tohumu, karakterin içine serpilen "süphe" olarak tanımlasa da, aslında ekilen tohum rejimin propagandası, ideolojisi ve baskıcı politikalarıdır. Peki nasıl?


Mohammad Rasoulof'un yönetmenliğini yaptığı Kutsal İncir Tohumu filmi, İran'da geçtiğimiz senelerde yaşanan Mahsa Amini olayların minimal ölçekte ailelere, kitlesel ölçekte İran toplumuna yansımalarını konu alıyor. Yönetmen, toplumsal ve siyasal baskının bireyler üzerindeki etkisini işleyen bir aile dramı filmi yaratmak istemiş. Bunu yaparken sonlara doğru bir nebze olsun kantarın topuzunu kaçırmış gibi görünse de son perdeye kadar iyi bir şekilde sürecin gerilimini hem bize, hem aileye yaşatabildi. Neredeyse 3 saate yakın uzunluğu bu sebeple çok hissedilmiyor.

Filmin hikayesine kısaca değinecek olursak; Mahsa Amini'nin polislerce darbedilerek öldürüldüğü olayları da konu edindiği için 2022 Eylül'ünde geçen, İran Devrim Mahkemelerinde hakimlik yapan İman ve ailesinin yaşadığı bir süreci konu alıyor. Yeni terfi almış hakimin görevleri ağırlaştığı için kendisine bir silah tahsis ediliyor. Ve bu silah birgün ortadan kayboluyor. İman, silahı 2 kızı ve karısıyla yaşadığı evinden dışarı çıkarmadığına emin. Bu sebeple silahı birileri almışsa, bu evden biri olmalıydı. Yeni rütbe almış, amirlerinin gözüne girmeye niyetli bu taze hakimin yükselişi böylesine bir ihmal ile durmamalıydı. Bu sebeple hem kendisi, hem de profesyonel sorgu ustası bir polis arkadaşınca tüm aile sorguya çekiliyor. İşte bu noktada aile içi güvenin kaybolduğu yerde, hem ailesine güvenen İman'ın içine kuşku giriyor, hem de kocasına tamamiyle sadık olan annenin sadakatinde çatlaklar oluşuyor. 'Aile dinamiklerini, huzurunu ve bütününü bozan şeyin, silahın kaybolması ve bunun sonucunda aile fertleri içine düşen kuşku ve güvensizlik' seklinde bir okuma yapacak olursak, filmin isminin buraya refer ettiğini düşünebiliriz. Kısmen doğrudur da. Ama bu okuma filmin derin metnine yapılan bir haksızlık olarak karşımıza çıkacaktır. Gelin sizinle bir de Zymunt Bauman'ın modernite kavramı üzerinden bir okuma yapalım.

FİLMİN 'MODERNİTE' OKUMASI

Zygmunt Bauman 'modernite' kavramını, toplumsal kontrol ve düzeni sağlama adına, otoritenin bireyler üzerinde kurduğu baskının aracı olarak tanımlar. Ve modernitenin 'düzenleme ve denetim' üzerine kurulu olduğunu, her şeyi kontrol altına alarak kaos ve tehlikeyi bertaraf etmeye çalıştığını savunur. Bunu yaparken de devletin bürokrasi mekanizmasını kullanır. Bürokrasinin içinde var olan insanlar da bu yapıların birer aracına dönüşerek kendi özgürlüklerini kaybeder. 

Filmde kullanılan Kutsal İncir Ağacı metaforu, modern devletin bu kontrol mekanizmasını daha da somutlaştırır. Çünkü Kutsal İncir Ağacı, diğer ağaçları sararak onları boğar ve böyle hayatta kalır. Bu noktada sarmalanarak ölenin İman'ın ailesi değil, bizzat İman'ın kendisidir. Normal zamanda bir dava için 3 hafta çalışması gereken İman, günde onlarca davaya bakmakta ve hatta bakmamakta. Çünkü kendi önüne konan dava dosyalarında karar devrim muhafızlarınca çoktan verilmiş, kendisinden sadece imza atması istenmekte. Başlarda bunun vicdanını kaldıramayan İman'ın, filmin sonlarına doğru vicdanını 'bunu benden rejim istiyor, ben yapmasam yapacak bir başkasını bulurlar' düşüncesine doğru evrilişini görüyoruz. Yaşadığı değişim, Kutsal İncir Ağacının kurbanının, ailesinin değil, kendisinin olduğunu gösterir vaziyette. 

İman'ın film boyunca yaşadığı içsel çatışmalar ve ailesini kontrol etmeye çalışması, kendisinin artık Kutsal İncir Ağacı'nın kontrolüne girdiğini gösteriyor. Tohumun kendisine ekilişi de İman'ın boyun eğmesiyle başlıyor. Modern toplumda birey, devletin kontrol mekanizmalarına boyun eğdiği sürece bir 'eşyaya' indirgenir ve kendi varlığını yitirir. Filmde İman'ın geçirdiği dönüşüm, bu sürecin trajik bir anlatısıdır. İman, rejime olan sadakati nedeniyle ailesi üzerindeki baskıyı arttırırken, kendi kişisel kimliğini ve ahlaki değerlerini de yitirir. Bu noktada film, modernitenin birey üzerindeki baskısının nasıl bir kimlik yıkımına yol açtığını gösteriyor. Çünkü yine Bauman'a göre modernite, bireyi kimliksizleştirip onu bir makineye, bir siborga dönüştürüyor. Tıpkı İman'da olduğu gibi. 


Bauman'a göre modernitenin bürokrasi yoluyla kurmaya çalıştığı baskıcı rejim, sadece bireyleri değil, aynı zamanda aile yapısını da hedef alır. Aile, modern devletin baskıcı yapısının bir minyatüre edilmiş hali gibidir. Bu noktada bürokraside çalışan İman, rejime olan sadakatini nedeniyle kendi ailesini de bir 'düşman^gibi görmeye başlıyor ve baskıyı önce aile mekanizması üzerinden işleme alıyor. Çünkü bedeni ve ruhu -Kutsal İncir Ağacı metaforundaki- modernite sarmaya başladığında, kişi aile mefhumu da kaybeder. Ailesini bir aile bireyi olmaktan çıkarır ve diğer tüm insanlar gibi bir 'eşyaya' çevirir ve uygulaması gereken kanun veya baskıcı dikte onlar için de geçerli hale gelir. İkinci Dünya Savaşının ardından Arjantin'e kaçan ve daha sonra Mossad tarafından yakalanıp İsrail'de yargılan SS subaylarından Adolf Eichmann "Almanya'ya ihanet eden babam dahi olsa vururum" diyordu. İhanet kavramının zamana ve duruma bağlı değişken bir olgu olmasına bakmaksızın hem de. "O an gelen emir bu ise, ettiğim yemine bağlılık gereği gerekeni düşünmeden yaparım" diye de ekliyordu. Çünkü rejim, bireylerden mutlak bir itaat beklerken, bireylerin kendi ailelerine bile güven duymalarını engeller. İşte bu noktada İman'a gelen emir de buydu. 'Silahını senden saklayanı ne pahasına olursa olsun, bul' emri.

Yazının başında bahsedildiği gibi ise tüm bu süreç, bir kuş dışkısından bir ağacın kaçışı mümkün değil. Ancak bireyler de bir ağaç değil. Tohumu masum görüp kabullenmek ve onu yeşillendirmek kadar tohumun def'i de mümkündür. Nitekim İman'ın kızlarının rejime başkaldırışı ve karısının kocasına karşı değişen tutumu, modern toplumda bireylerin kontrol edilmeye karşı verdikleri tepkinin bir yansıması. Aile içinde yaşanan bu çatışma, aslında modernitenin bireyler üzerindeki baskısına karşı direnişin küçük çaplı bir örneği, minyatürüdür.



Toparlayacak olursam, Mohammad Rasoulof'un Kutsal İncir Tohumu filmi, İran sinemasının kronikleşen sorunu ile kronikleşen sinema anlatısını birleştiren bir toplumsal eleştiri filmi. Sadece İran'daki rejimi eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda aile içi baskı ve kadınların mücadelesi gibi evrensel temalara (ama bölgesel sorunlara) da değiniyor. Filmde Mahsa Amini olaylarına da değinerek filmi gerçeklik algısından uzak bir kurgusal yapım olmaktan çıkarıyor, ona gerçek yaşanmışlıklar katarak bir nevi belgesele çeviriyor. 

2024 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye'ye aday gösterilen ama kazanamayıp Juri Özel Ödülü ile yetinen bu film, bu sene Almanya'nın Oscar aday adayı aynı zamanda. Geçen sene de Türk yönetmen İlker Çatak'ın The Teachers' Lounge filmini aday göstermiş ve En İyi Yabancı Dilde Film adayları arasına sokmuştu Almanya. Bu sefer de şansını İran sinemasından yana kullanıyor. Bakalım İlker Çatak ile yaklaştığı ödüle bu sefer yaklaşabilecekler mi, göreceğiz. Ama sanmıyorum.
( Gelecekten not: Yabancı Dilde En İyi Film dalında Almanya'nın adayı olarak yarıştı. Ancak ödülü I'm Still Here filmiyle Brezilya'ya kaptırdı. ) 

43. İstanbul Film Festivali 17 Nisan'da start aldı. Festival için yaptığım seçimlerden biri olan Tatami filmi ile dün festivale başlangıç yapmış oldum ben de. Film, İranlı bir kadın judocunun, İsrailli rakibiyle karşılaşma olasılığı yüzünden İran hükümetinden almış olduğu baskıyı konu ediyor. Filmin 2 yönetmeninden biri İranlı diğeri İsrailli. Savaşın eşiğindeki 2 ülke olarak bu bile filmi başarılı kılmaya yetiyor. Filmin İranlı yönetmeni ayrıca filmde de oynuyor. Siyah beyaz çekilen bu filmin ses ve müzik kullanımı da başarılıydı. Ama bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Onlara da değineyim.


Cannes'ta Kutsal Örümcek filmi ile en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan İranlı oyuncu Zar Amir Ebrahimi ve yaptığı kısa film ile Oscar kazanan İsrailli yapımcı/yönetmen Guy Nattiv'in ortaklaşa yönettiği Tatami filminde, yönetmenler gibi iki ayrı ülkenin karakterler de dost. İki ülke arasındaki düşmanlığın ülke hükümetlerince olduğunu görüyoruz. Bu çekişmenin baskılara dönüşen yansıması daha önce edebiyat, sinema gibi sanatsal alanlarda görüyorduk. Hapse atılan yönetmenler, ülkesinden kaçmak zorunda kalan yazarlar şeklinde. Ancak yine 2023 yapımı İran asıllı İsveçli yönetmen Milad Alami'nin Opponent filminde ve bu Tatami filminde gördüğümüz kadarıyla bu baskılar sadece sanat dünyası ile sınırlı değil, spor dünyasında da çok rastlanıyor. 

Yukarıda da değindiğim gibi, İran hükümeti, sırf İsrailli sporcuyla karşılaşacak diye kendi oyuncusunun turnuvadan bir bahaneyle çekilmesini emrediyor. Olası bir yenilgide ruhani liderlerinin incinmesinden(!) endişe edildiği için. Elbette rakip ülkelerin birbiriyle yaptıkları spor müsabakaları olduğundan daha önemlidir, ancak bu önem asla geri çekilme gerektirecek bir konu değil, aksine rekabetin daha sıkı sıkıya olmasını gerektirecek bir durumdur. Bu sebeple turnuva günü ailesinden de aldığı enerji ile kendisini oldukça zinde bulan judocu Leila Huseyni (Arienne Mandi), kendinden istenileni yapmıyor ve çekilmiyor. Bunun üzerine ailesine yapılan baskınlar, aile fertlerini kaçırıp şantaj yapmalar yaşansa da kocasından aldığı desteği yeterli görüyor ve almaya geldiği altın madalyayı almadan turnuvadan çıkmama kararı veriyor. Ülkesine başkaldırışı sadece bununla da kalmıyor. İran hükumetince konulan kurala göre spor müsabakalarında giymek zorunda olduğu başörtüsünü de açarak direnişini ikinci aşamaya çıkarıyor. 


Bir filmin monokrom (siyah-beyaz) çekilmesi bazı anlamlar taşır. Ancak bu filmdeki anlamını ben çözemedim. Tamamen tercih meselesi de olabilir, prodüksiyon gizleme de olabilir, çekim aşamasında oluşan bazı renk ve görsel hataları örtmek için de tercih edilmiş olabilir. Birkaç karanlık kalan sahne dışında çok rahatsız edici bir konu değildi. Ancak rahatsız eden kısımlar vardı, o da anlatımdaki dinamikliğin sonlara doğru yok oluşu. Baştaki dinamik hikaye akışı hem spor filmi etkisini veriyor, hem de filmde oluşan politik gerilime bizi çekiyordu. Filmin son yarım saatinde bir yavaşlama söz konusu. 

Diğer bir husus da filmin diğer tarafı olan İsrail'den de bir yönetmenin bulunduğu bir yapımda filmdeki İsrail tarafından hiç bahsedilmemesi. "Neyi anlatırsan yalnız o bilinir" sözü mucibince tüm bu politik gerilimi İran tarafı kendi kendine yaşıyormuş izlenimi oluşuyor. İran kuruntusuyla kendi çalıp kendi oynuyor gibi gözüküyor filmde. En azından İsrailli rakip oyuncusuyla ekstra bir diyaloğa sokabilirdi baş karakter oyuncusunu. Oyuncu demişken, oyunculuğa da değineyim. Öncelikle yardımcı kadın oyuncu olan antrenör rolündeki Maryam karakterinin iyi oyunculuğunun hakkını vermek istiyorum ki bu hak kendisine daha önceki filminde Cannes'ta en iyi kadın oyuncu ödülü verilerek takdim edilmişti. Bana sıra gelmez o yüzden. Filmin baş karakteri Leila Huseyni'yi canlandıran Arienne Mandi'nin oyunculuğu minder dışında iyi ama minder sahnelerinde vasattı diyebilirim. Oyuncuların rollerine hazırlanırken judo eğitimi almadığı, bu amatörlüğü gizlemek için yönetmenin bu sahnelerde yakın ve kısa çekimleri tercih ettiğini tahmin etmek zor değil. 

Sonuç olarak festival başlangıcı için iyi bir filmi tercih ettiğimi düşünüyorum yine de. Atlas Sinemasında tekrar bulunmuş olmanın keyfi de buna eklenmiş oldu.
Sıradaki filmde görüşmek üzere. 

Son senelerde birçok ülkenin en önemli sinema yapımları mülteciler hakkında oluşmakta. Geçtiğimiz sene Everything Everywhere All At Once filminin Oscar'daki başarısının da bunda etkisi olsa gerek, Avrupa ülkelerinin Yabancı Dilde En İyi Film'de Oscar aday adayları da bu filmlerden oluşuyor. Bunlardan birisi de İran asıllı yönetmen Milad Alami'nin İsveç Yapımı Motstandaren (Opponent - Rakip) filmi. İsveç'e iltica eden eski bir güreşçinin hikayesinin anlatıldığı filmin başrolünde, İranlı yönetmen Asghar Ferhadi'nin Oscarlı ödüllü A Separation filminden tanıdığımız Peyman Moadi oynuyor.

Iman ( Peyman Moadi)

"Benim sessizliğim beni korumadı. Sizin sessizliğiniz de sizi korumayacak.

Feminist yazar Audre Lorde'nin bu sözleriyle açılan film, her ne kadar İsveç'e gitmiş ve ilticalarının kabul edilmesini bekleyen İranlı  eski bir güreşçiyi anlatsa da, özünde baş karakterin ailesi ile bastırılmış cinsel duyguları arasında kalışını işliyor. Bu yüzden sevdiği spor olan güreşi yaparken rakipleriyle değil, kendi iç benliğiyle güreşiyor desek yeridir. Böylesine bir iç çatışmayı güreş metaforu üzerinden anlatıma sunmak mantıklıca. Çünkü güreş, kaba kuvvet gerektirdiği için daha maskülen bir spor dalı olmasına rağmen iki erkek cinsin birbiri ile en fazla tensel temas halinde olduğu spor olması sebebiyle ironiktir de. Hele ki bizim Kırkpınar yağlı güreşlerinden sıkça gördüğümüz güreşçilerin ellerini birbirlerinin kıspetlerinden (giydikleri şort) içeri sokmaları bu olayın zirvesi niteliğinde.

Tüm bu iç çatışmalar yaygın da olsa sonuçta sahşi meseleler diyip yeniden toplumsal meselemiz olan mültecilere dönelim. Filmde mülteciler yerliler için flu görünümdeler. Bürokratik kayıtsızlıklarını aşmanız için onlara insan olmanızın ötesinde ölçülebilir bir şeyler sunmanız gerekiyor. Çaresiz oluşunuzun, çocuk oluşunuzun, kadın oluşunuzun, hatta hamile bir anne oluşunuzdan daha önemli bir kriter varsa o da iltica ettiğiniz ülke için yarışacak bir sporcu oluşunuzdur. Tüm kartlarını oynadıktan sonra elinde kalan -ama kullanmak istemediği ve kendisini yine o iç çatışmaya sürükleyeceğini bildiği- güreş kartını sürerek ilticasının kabulünü umuyor. Ve bedel ödemesi o noktada başlıyor. İç çatışmasında iki zıt kutbu oluşturan karısı Meryem ile güreşten arkadaşı Thomas arasında gitgeller yaşıyor. Birine yakınlaşmak diğerinden uzaklaşmak demekti kutup ve bu uzaklaşmayı Meryem cephesinde bariz bir şekilde görüyoruz. 

Mülteciler üzerinde yapılan bunca yapımın soruna odaklanılmasına mı yoksa tüm yaşananların önemsizleştirilmesine mi yol açacağını bekleyip göreceğiz. Çünkü yazının başlığında kullandığım "Sessiz Yığınların Gölgesinde" kitabında Jean Baudrillard'ın yine aynı kitapta geçen bir sözü var. "İçinde yaşadığımız dünyada haber oranı arttığı ölçüde anlam oranı da azalmaktadır." Ve yine aynı  kitaptan başka bir ifade de "Kitlelerin aradığı şey gösteridir. Yalnızca gösteri." diyor sosyolog yazar. Belki de tüm bunlar istenilen bu gösterinin bir parçasıdır.

Filmin yönetmeni İran asıllı fakat İsveç ve Danimarka'da yaşayan Milad Alami'nin bu ikinci uzun metraj filmi ve İsveç'in bu sene Yabancı Dilde En İyi Film Oscar aday adayı. Geçen sene de İsveç yine başka bir müslüman yönetmen yapımı olan Boy From Heaven filmini aday göstermişti. Sünni islam alemi için önemi olan El Ezher Üniversitesindeki baş imam / rektör seçiminin anlatıldığı bu filmin büyük bir bölümü de İstanbul'da çekilmişti.  

İran asıllı Danimarkalı yönetmen Ali Abbasi'nin yönettiği Holy Spider, 2000 yıllarında İran'ın büyük şehirlerinden Meşhed'de 16 kadını öldüren seri katil Saeed Hanaei'nin hikayesini anlatıyor. Film sadece tüyler ürpertici gerçek bir suç öyküsü olmanın ötesine geçerek, İran toplumundaki kadın düşmanlığını ve kadınların karşılaştığı çok katmanlı zorluklara bir bakış sunuyor. 


Filmin anlatısı 3 ana kola ayrılıyor. Birincisi Saeed Hanaei (Mehdi Bajestani) tarafı. İran-Irak savaşı gazisi ve işçi olan bu katilin sadece cinayet arayışlarını değil, aynı zamanda ailesiyle olan sıradan günlük hayatını da izliyor. Saeed, cinayetlerini 'Meşhed sokaklarını kirden temizlemek için bir cihat' olarak görüp, Tanrı'nın yanında olduğunu iddia ediyor. Hanaei'yi canlandıran Mehdi Bajestani'nin performansı, katili 'ağzı salyalı bir canavar' gibi değil, 'normal' görünen, ancak savaş sonrası travma belirtileri de gösteren çatışmalı bir figür olarak resmediyor. Kısacası Hannah Arendt'in tabiriyle kötünün sıradanlığı.

İkinci kolda ise kurbanlar var. Çoğu yoksul ve uyuşturucu bağımlısı olan kurbanların cinayetlerden önceki acımasız var oluşlarına ışık tutuluyor. Nasıl bir hayata itildiklerini ve ne şartlarda yaşadıklarını filmin bu kısmında görüyoruz. Üçüncü kolda ise gazeteci Rahimi (Zar Amir Ebrahimi) var. Bu karakter gerçek hayatta ve hikayede yok, tamamen kurgusal. Olayları bizim adımıza inceleyen kişi olarak düşünebiliriz. Cinayetleri araştırmak için Tahran'dan Meşhed'e gelen gözü pek bir gazeteci. Rahimi'nin hikayesi, sosyopolitik açıdan en ilgi çekici kısım olabilir. 

Film de daha çok Rahimi'nin deneyimleri aracılığıyla İran'daki kadınların karşılaştığı engellerin çok yönlü bir resmini sunuyor. Rahimi, daha Meşhed'e ayak basar basmaz, bekar bir kadın olarak yalnız seyahat ettiği için otelde zorlukla karşılaşıyor. Araştırmaları esnasında da karşılaştığı sayısız hakaret ve taciz tehdidi de cabası.

Filmde iyi ve kötüleri ayırt etmek için cinsiyetine bakmak yetiyor. Mağdur ve maktul olan kadınların tarafında olan gazeteci Rahimi iyi kanadı oluştururken, diğer tüm erkekler öteki tarafı, kötü kanadı oluşturuyor. Özellikle polis ve yargının, katili yakalama konusunda dikkatsiz davranmasının, polisin, yargının ve katilin kendisinin aynı ataerkil zihniyetin bir parçası olduğu eleştirisi filmin merkezinde konumlanıyor. Katilin infazından önce bile bazıları için bir kahraman haline gelmesi ise hikayenin belki de en rahatsız edici yönü.


Yönetmen Ali Abbasi, İran'dan izin alamadığı için filmi Ürdün'de çekmiş. İran'da gösterimi büyük ihtimalle yasaktır da. Mahsa Amini'nin ölümünden sonra, güçlü İran kadını karakteri, İran sinemasında daha sık görmeye başladık. Bu da suskunluğun ve en önemlisi tahammülün sonuna gelindiğinin güzel bir göstergesi. Klasik bir İran filmi gözüyle bakılmasından ziyade, özgürlük anlayışının kadınların kendilerini özgür hissetmesiyle ne denli alakalı olduğunun bilinmesi açısından izlenmesi gereken bir film olarak görüyorum bu filmleri. Aksi takdirde değil bir Mahsa Amini, bin tane Mahsa Amini de ölse ne fayda. 

Filmin kamera kaydı bize okuma yazma bilmeyen küçük Baktay'ın arkadaşı Abbas tarafından okuma yazma bilmediği için aşağılanması ve Baktay'ın bundan utanç duymasıyla başlar.Abbas küçük bir çocuktur ve arkadaşının okuma-yazma bilmiyor olmasının dalga geçilebilecek bir konu olmadığını henüz öğrenememiştir.Özellikle de Afganistan'da yaşıyorsanız,söz konusu bile olmamalıdır.

Filmin esas konusu utançtır.Utanç çerçevesinde gelişir herşey ve böylelikle ilk utancı Baktay yaşar.Abbas'ın okuduğu hikayeden sonra okumayı ve yazmayı öğrenmek Baktay için okumayı öğrenmek, bilmediği dünyalardan hikayeleri öğrenebilmek demektir.Annesi evden uzakta çalışmaktadır ve bakmakla hükümlü olduğu küçük bir kardeşi vardır.Defter lazımdır,kalem lazımdır ve bunları elde etmek için en önemlisi para lazımdır ve bunları sağladıktan sonra mühim olan önyargıları aşabilmektir.

Bazı hikayeleri sinemaya aktarırken basit anlatmak gerekir ve Yönetmen Hana Makhmalbaf Afganistan'da günlük hayatta var olan önyargılar eşliğinde okul hayatına atılmaya çalışan Baktay'ın ilk okul gününü yalın bir anlatım kullanarak bizlere sunar.Afganistan son 30 yılda 'iki süper gücün' işgaline uğramış ve Taliban rejiminin katı kurallarına göre yönetilen bir ülke.Afganistan ile ilgili hepimizin bildiği kabul gören en doğru bilgi budur sanırım.Bilmediğimiz ise bu rejimin ve süper güçlerin baskıları ülkeyi ve insanlarını ne hale getirdiğidir.Okula başlamak Baktay için Taliban rejimiyle tanışmak anlamına gelir ve önyargıların toplumun her kesimine nasıl işlediğine Baktayla birlikte seyirci oluruz.


Filmin isminin Buddha Collapsed Out of Shame olmasının nedeni Taliban rejiminin 2001 yılında ülkedeki Buda heykellerini yıkması ve filmin yıkılan heykellerin olduğu köyde geçiyor olmasıdır.Bu heykellerin yıkılması Afganistan adına bir utançtır.İdelojinin çocuklarda yarattığı tesir oyunların Taliban-Amerikan savaşı ekseninde şekillenmesi ve kız çocuklarına verilen değerle ölçülebilir.İçlerindeki nefretle ülke geleceğinin hangi doğrultuda şekilleneceğini tahmin etmek pekte zor değil.Uygulamaları oyun olarak çocukluğa yerleştirmek büyüyünce mücahit olmalarının en temel eğitimidir.Burada suçlanması gereken tek olgu Taliban rejimi değildir elbette.Sovyet işgali ve sonrasında Amerikan destekli Talibana emanet edilen bir ülke ve bu rejime uymak zorunda bırakılan halk ve son olarak Amerikan işgali.İşgaller arası kökten dinci bir zihniyete bırakılmak halkın bakış açısını da etkiler ve kurtuluşun burada olduğu düşüncesi halk içinde de yaygınlaşabilir.Bu nedenle son 30 yıldır Afganistan'ın kaderine itilen bir ülke olması tüm dünyanın suçudu,utancıdır.

İmgelemeler filmde çok önemli yer tutuyor ve Buda heykelinin önünde başına kese kağıdı geçirilmiş Baktay ve çocukların Talibancılık oyunu filmin konu anlatımının en yoğun olduğu sahnelerdir.Gökyüzünde her cisim Amerikayı temsil eder.Kağıttan yapılmış uçaklar veya uçurtma.Çocukların gözünde yere düşen herşey Amerikaya vurulan birer darbedir.Bazı şeyleri basit anlatmakta fayda var demiştik ve bu sahnede yönetmen bunu fazlasıyla basitleştiriyor.Taliban için Amerikanın ne demek olduğu,kız çocuklarının okumasına bakış açısı ve kadının toplumdaki yeri.Baktay'ın ilk okul gününde eğitimin sağlandığı mekanlardan bağımsız olan şeyler bunlar.Çünkü eğitim sistemi ve eğitim alanları işin içine dahil olduğunda eğitim sadece kadınlar için değil erkek çocukları için de gereksiz bir hâl almaktadır.


Filmin yönetmeni Hana Makhmalbaf İranlı bir yönetmen.Makhmalbaf ailesini İran sinemasını yakından takip edenler bilir.Muhsin Makhmalbaf'ın kızı olan Hana 19 yaşında iken bu filmi çekmiştir.Filmde hem Taliban rejimine,hem de Amerika'ya eleştiriler getirerek yaşanılan olaylara dıştan bir göz olarak bakmayı seçmiştir.Çocuklar Talibancılık oynarken ellerine birer ağaç dalı tutuşturduğu gibi,aynı çocuklar Amerikancılık oynamaya başladığında ağaç dalından daha detaylandırılmış silahlar tutuşturmuştur.Bu da Afganistan'daki Amerikan ordularına bir bakış açısıdır.

Yapımda Baktay'ın ve Afganistan'ın utançları dışında en önemli utanç son sahneye saklanmıştır.Kamera kaydını bitirirken beynimize dank eden tek düşünce;özgür olmak için başka yolların olması gerektiğidir.


Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, gölün karşı kıyısına geçme hayaliyle yanar dururmuş. Etrafında uçup duran hür kuşlara imrenirmiş. Bir gün "keşke sizin gibi uçabilsem" demiş kuşlara. Onlar da kaplumbağaya bir dal uzatmış, 'sımsıkı tutun bu dala' demişler. Kaplumbağa dala tutunmuş, kuşlarla birlikte havalanmış. Yükseldikçe onlarla, hayrete düşmüş gördüklerinden. Ağzını açıp şaşkınlıkla bağırmasıyla yere düşmüş, sona ermiş her şey.
Filmin adı bu eski kürt hikayesine dayanıyor.

Sarhoş Atlar Zamanı filminin de yönetmeni, İran'lı Bahman Ghobadi 'nin 2004 yılında vizyona girmiş filmi. "Lakposhtha parvaz mikonand, kaplumbağalar da uçar''. Bahman Ghobadi, yazıp yönettiği onlarca kısa filmin yanında, insan kimliğiyle, İran sinemasında pek alışık olduğumuz klişelere yer vermeden, gerçekliğe bir fener olması niteliğiyle hafızalarımızda yer tutacak bir yönetmendir.

Sadece çocuklardan oluşan oyuncular. Aslında kendimize gönül rahatsızlığıyla seyirci diyebiliriz ama onlara oyuncu diyebilmek zor. Bizim coğrafyamızda, tam da Türkiye-Irak sınırında mayın toplayarak geçimlerini sağlayan, bazıları gerçekten de mülteci kamplarında yaşamış çocuklar. Saddam 'ın devrilmesinden hemen sonra, Amerikanın Irak'a özgürlük getirmesine çeyrek kala... Herhangi bir siyasi mesaja bulaşmadan film hakkında yorum yapabilmek gerçekten çok zor. Ancak yönetmen, çocukların ağzından, onların gözüyle, savaşın acımasızlığını, sebep olduğu geri dönülmez trajedileri; duyguları sömürmeden, ama iç burkarak, göz yaşartarak dile getiriyor, söylenecek pek söz bırakmıyor, ama insan diyor ki; bu ülke nerede?

Bir yetişkinin bile kaldıramayacaklarını yaşayan bu çocuklar çocuk değil mi? Ve en azından empati yapıyoruz derken bütün işlevsizliğimiz vuruluyor yüzümüze. Filmde birçok imgeye yer verilmiş; kaplumbağalar, kırmızı balıklar... Kaplumbağalar için kabukları ne demekse bu çocuklar için de yaşamları o anlama geliyor, hem ev hem de taşıdıkça ağırlaşan bir yük. O yükten çocuk olmanın arkasına sığınılarak bile kurtulunamıyor, vicdan gel-gitleri ana karakterlerden Agrin'in olduğu gibi sizin de peşinizi bırakmıyor. Agrin'in, Satellite'in hayatlarını izlediğinizde o kabuğun ağırlığını siz de omzunuzda taşıyacaksınız.

Kaplumbağalar uçabilir mi? Bırakınız uçsunlar...


KONUK YAZAR: Kübra

# Diğer Konuk Yazarlar #