2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2024 Cuma

Still Walking

Son zamanlarda gerek filmlerle, gerekse dizilerle olsun, oldukça Japon kültürüne maruz kalıyoruz. Hoşumuza da gidiyor. Ancak hiçbiri bu filmin anlattığı ölçüde samimi, bu filmdeki kadar güncel ve bu filmin anlatımı kadar doğal değil. Daha önce Monster filmiyle sayfamıza konuk olan Japon yönetmen Kore-eda'nın 2008 yapımı Still Walking filmi, jenerasyonlar arası fikir ve kültür aktarımının aile ölçekli çatışmasını konu alıyor. Her ne kadar yönetmen bu filmin kişisel olduğunu söylese de Japon mutfağından Japon aile yapısına, yaşam düşüncesinden ölüm ritüellerine kadar birçok konuda bize bilgi sunuyor. Ve bunları güzel bir aile hikayesi ile anlatıyor.


Still Walking filmi, bir ailenin kaybettikleri en büyük oğullarının (Junpei) ölüm yıl dönümünde bir araya gelmesini konu alıyor ve bu buluşma vesilesiyle aile üyeleri arasındaki derin ve karmaşık duygusal bağları gözler önüne seriyor. Ailenin babası Kyohei ilerleyen yaşının el vermemesi üzerine çok sevdiği ve bu yüzden çevresinden de saygı beklediği mesleği olan doktorluğu bırakıyor. Hayalinde 2 erkek çocuğundan birinin doktor olup kendi muayenehanesini işletmeye devam etmesi var iken çocuklarının farklı yolda ilerlemesini içine sindirememiş. Bunun üstüne büyük erkek çocuğunu da kaybedince ortanca erkeğe (Ryota) olan hayal kırıklığı nefrete dönüşmüş. Birbirine küs bir baba-oğul izliyoruz. Ortanca oğluna küçükken aşıladığı doktor olma arzusunun büyüyünce kaybolması ve oğlunun sanata yönelmesi, baba Kyohei'de 'ölen yanlış oğlumdu, bu ölmeliydi' düşüncesinin oluşmasına bile sebep olmuş. Üstelik Ryota'nın çocuğu olan dul bir kadınla evlenmiş olmasını da kültürlerine aykırı olarak görüyor. Bu konuda anne Toshiko'nun "boşanmış biri, dul birinden iyidir. En azından kendi kararıyla ayrılmıştır" diyerek toplumun konu hakkındaki düşüncesini bize iletiyor. İlerleyen dakikalarda annenin bu sözle anlatmak istediğini, yarım ağızla da olsa dul gelin Yukari’den duyduğumuz şu sözle anlıyoruz. “Herkesin gizli gizli dinlediği bir şarkı vardır” sözüyle ölen eski eşinin ardından yarıkalmışlığını gün yüzüne çıkarıyor. Filmde anneden duyacağımız birçok söz, aslında yönetmenin kendi makro çevresindeki kültürel ve inançsal düşünceleri ifade ediyor. O yüzden annenin bu filmdeki konuşmalarına dikkat kesilmesi önem arz ediyor.


Filmin hikayesi bir hafta sonunda geçiyor ve sürekli bir yeme içme ortamı da oluşuyor. Film boyunca yemek hazırlığı ve yemek sahneleri önemli bir yer tutuyor. Tempura, kakuni, kinpira daikon.. bu filmi izlerken öğreneceğiniz Japon aile mutfağının örneklerinden. Yaşam için elzem olan yemek kadar, yaşamın sonu olan ölüm ve mezar üzerinde de Japon adetlerinden fikirler ediniyoruz. Yıllık mezar ziyaretleri birçok kültürde olduğu gibi burada da yer edinmiş. Mezara dökülen suyun bizdeki gibi çiçekleri sulamak için değil, ölmüş kişiyi rahatlatmak için olduğunu öğreniyoruz. Ve bizdeki "cenaze evinde yemek pişmez" inancıyla eve yemek götürülmesi, Japonlarda cenaze bağışı olarak olarak uygulanmakta. Ölenin ailesine cenaze masraflarının karşılanmasına yardımcı olmak için zarf içinde para veriliyor. Ve Japon kırsalındaki batın bir inancı yine annenin ağzıyla öğreniyoruz "Sarı kelebekler aslında kışın hayatta kalabilen ve ertesi yıl sarıya dönüşen beyaz kelebeklermiş".


Annenin filmdeki ve yazıdaki rolü devam ediyor. Dediğim gibi, baba küskün ve oğluna tripkar olduğu için çok konuşmadığından yönetmen tüm gelenekleri ve kültürel fikirleri anne ağzıyla bize aktarıyor. "Bir kadın her yaşta güzel olmalıdır" ve " Bir anne için kendi çocuğunun mezarında dua etmekten daha dayanılmaz bir şey yoktur" sözleri karakterin şahsi olmayan, genel kabul görmüş düşünceleri. Ama şahsi bir olayı ve bunu sebepleriyle anlatıyor.

Büyük oğlu Junpei bir kaza sonucu boğulmakta olan bir çocuğu kurtarmaya çalışırken ölüyor. Ailesi, özellikle anne Toshiko, Junpei'nin ölümünden o kazada kurtardığı çocuk olan Yasuo'yu suçluyor. O dönemde çocuk iken biz onu yetişkin ve kendi ailesini ve işini kurmuş biri olarak görüyoruz. Anne Toshiko, her seneki anmaya o kazada oğlunun kurtardığı Yasuo'yu da davet ediyor. Ve her seferinde ona açıkça hoşnutsuzluk gösterse de bir sonraki sene tekrar gelmesi için davet ediyor. Ve gelmesini istiyor. Ortanca oğul Ryota, ailece sevilmeyen Yasuo'yu neden her sene ısrarla davet ettiğini annesine sorduğunda anne Toshiko " Nefret edeceğim biri olmazsa her şey benim için daha zor olur. O yüzden yılda bir kez onun da kendisini kötü hissetmesini istiyorum. O yüzden gelecek yıl da, bir sonraki yıl da onu davet edeceğim." diyor.


Babasının mesleğini seçmeyip kendisini sanata yönlendiren bu yolla para kazanmak için çabalayan, fakat henüz bir iş tutturamamış ortancamız Ryota, filmin en soğuk ve belki de en itici karakteri olabilir. Tüm ergen triplerine, göz teması kaçırmalarına ve torunlarına bile soğuk yaklaşmasına rağmen baba bile biraz yakın hissettirebiliyor. Belki de "bu zaten standart bir baba" diyerek onu özümsediğimizden bu düşünce. Buna karşın evlendiği, çocuklu bir dul olan karısı Yukari filmin izleyicilerce en tutulan karakteri konumunda. Ölen oğullarının evli olmasına rağmen bir çocuklarının olmamasını baba Kyohei "çocuklu bir dul kadının evlenmesi daha zordur" diyerek gelinin yanında bunu bir şans olarak gördüğü sırada, ailenin istenmeyen gelini Yukari " neyse ki beni isteyen harika bir adam buldum" sözü ile yumuşatıyor. Ortanca oğul Ryota'nın da çok da matah biri olmadığını bilen kız kardeşi ise "hayır hayır, onunla evlendiğin için asıl biz şanslıyız" diyerek hem babasının patavatsızlığını hem de Ryota'nın duyarsızlığını kurtarıp gelinin gönlünü alıyor. 

Rtoya, her ne kadar babasının mesleğini almasa da bazı Japon kültürü ve inanışlarını benimseyerek devam ettirdiğini filmin sonunda görüyoruz. Film için seçilen "Still Walking(Bitmeyen Yürüyüş)" ismi de bu kültürün devamını simgeliyor. İlerleyen yıllarda annesini kaybettiğini filmin sonunda öğreniyor ve annesine verdiği sözü bir türlü gerçekleştiremediğini "ona düşlediği araba gezisini yaptıramadım" demesinden anlıyoruz. Filmin son noktasında alınan son ders ise bu oluyor. 

Sonuç olarak Still Walking filmi, aile içi ilişkiler, bireysel travmalar ve kültürel çatışmalar üzerine düşündüren bir film. Kore-eda'nın minimalist tarzı ve karakterlerine olan empatik yaklaşımı filmi sıradan bir aile draması olmaktan öteye taşıyor. Japon kültürüyle bezenmiş olsa da konusu itibariyle evrensel olan aile kavramını işlediği için bir Japon filmi olarak değil, evrensele ait bir film olarak görebiliriz. 

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Rachel Getting Married (2008)


Muhtemelen, insan doluluğunun yarattığı yalnızlaşma hissiyatı doğrultusunda kocaman harflerle sorunlar inşa ediliyor. Bunu bariz bir şekilde görmek aşırı zekanın ürünü değil elbet. Bunu yapan insan kafası, başka bir şey değil. Ya samimiyet, neşe, şen olma? Hiç biri yokmuşçasına davranır bazen insan. Ne oldum delisi olma yolunda bunlar da yaşanır, daha doğrusu. Kimi duygusunu yokmuş kabul eder, kimilerini de sevmeye sevmeye gözünün önüne koyar. Daha çok canı yansın, daha çok içerlesin, kahrından öldürsün ister insan. Hem de kendini. Buna dahil yaşamak, mekan kavramını ölesiye tatmak. Zor olanı seçiyorum dercesine kafayı kaldırmak, kolaya kaçtığını eziş büzüş beyninde yankılamak. Mekanları seçerler, ellerindedir biraz diye, zaman aramadan yerleşmeyi ad gibi bellerler ya bir de.

Nereye gider, ne yaparım. Duvarların örüldüğü minnacık evlere nasıl sığarım. İçine koyduklarıma nasıl eşya derim, sabahları uykumu alırım? Bunları düşünmekten yorulur beden. Aidiyetinin sorunları kazıklarıyla beynine doğru hücum ederken, koşmaya başlarsın. Dala, ağaç gövdelerine takılır, tozun toprağın içinde kalırsın. Şanslıysan gözüne toprak kaçmaz o ara. Dizinde aşınma izleriyle doğrulursun, sanırsın vahşi doğa, olmuş sana kaç yıldır tüm insansı dediğin ahmaklığına sahne olmuş odandır, başka bir yer değil. Kocaman kocaman sen lekeleri çıkar. Kimini ciflersin, kimini daha bir parlaklaştırırsın. Aidiyet, alır seni, tutar yakandan getirir eski aitliğine. Bir yenisi başlayana kadar gözünü ateşin parkalığına alıştırır. Göz korkutmasıdır, şeytani varlığın bu yaptığı.

Evim evim. Neresi benim yerim?
-
Rachel Gettin Married, 2008, Jonathan Demme



7 Ocak 2011 Cuma

Secret Defense

11 Eylül'ün paranoyasıyla şöyle bir Oryantalist film yapalım da Hollywood'daki dostlara "sizi yalnız bırakır mıyız" mesajı verelim diyen bir film olmuş Secret Defense. Fransızlar biz de bu işi becerebiliriz moduyla 2008'de bu filmi yapmışlar. Yönetmen koltuğunda Philippe Haim var. Oyuncu kadrosunda ise Gerard Lanvin ve Simon Akbarian isimleri dikkat çekmekte. Ve yine bu filmde ilk kez karşılaştığım Vahina Giocante.

Kısaca filmin konusuna değinmek gerekirse; Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın , Ortadoğu kaynaklı teröristlerin, ülke içinde gerçekleştirme ihtimali büyük terörist saldırı girişimlerini önlemeye yönelik çalışmalar üzerine gelişiyor film. Hikaye iki ana karakter üzerinden gitmekte. Biri, Vahina Giocante'nin canlandırdığı Lisa (Diane) karakteri, diğeri de Pierre (bu rolde de Nicolas Duvauchelle var). Film boyunca bazen Lisa'nın bazen de Pierre'in başına gelenleri izliyoruz. Olaylar başlarda hayli hızlı gelişiyor. Lakin daha sonra aynı tempoyu götürememe durumu baş göstermiş. Ve teröristli, bol ajanlı ve bol mesajlı bir film olarak hafızalardaki yerini alıyor. Ekstra ya da farklı bir şey sunma meselesi yok. Belki de böyle bir dertleri de yok. Hollywood nasıl ki hadiselere kendi penceresinden bakarak İslam'ı ve Müslümanları yorumluyorsa, Fransızlar da aynısını yapmış. Sinema böyle bir şey zaten. Bunu yadırgamak için söylemiyorum. Sadece filmi izleme niyetiniz olursa bunlara hazırlıklı olun.

Film süresince olaylara 11 Eylül sonrası ortalama bir Fransız gözüyle bakıyoruz. Her Arap'ın potansiyel terörist olduğu zannıyla yaşıyoruz. Yeri geliyor üniversitede Profesör olan bir Arap'ın bile cinsiyetçi aşağılamalarla kadınlarla dalga geçtiğine şahit oluyoruz falan. Filmde sürekli Arapları düşmanca görme durumu mevzubahis. Girizgahta da belirttiğim üzere, buram buram Oryantalizm kokan bir yapım. Bunun sebebi -muhtemelen- filmin yönetmeni Philippe Haim (sağcı bir sinemacı çünkü). Elbette bu tarz her film kendi mesajını verme gayretindedir, lakin onca mesajı verirken ana karakterleri yeterince tanıtamıyor. Bu da filmi sıradan filmler çizgisinden ileri taşıyamıyor. Oysa çok daha güzel işlenebilirdi. Parallellik çok daha güzel kurgulanabilirdi demek mümkün.

Amerikan filmleri klişeleri bu filmde de mevcut ama tek bir farkla; Fransızlar motifleri kendilerine göre değiştirmişler. Örneğin; kendi istihbarat teşkilatlarındaki vatansever ajanlar vurgusu (bir fahişe bile yeri gelir vatanını pislik teröristlere karşı korur mesajı), Fransız bayrağının görkemlice çekildiği sahne, filmin sonunda Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın başarılarını anlatan cümle vs.

Bütün bunları yaparken Fransa'daki Müslümanların gönlünü de hoş tutma çabaları da var tabii ufaktan. "Hepiniz terörist değilsiniz aslında. Bakın bizim istihbarat teşkilatında namazında niyazında bir Arap da çalışıyor. Sisteme falsosu da yok. Dinini siyasi amellere alet etmiyor. Onu örnek alın" diyerek bir karakter de ortaya çıkarmışlar. Bu kişi görev esnasında mola veriyor, namazını kılıyor. Namazı bittikten sonra tekrar görevinin başına dönüyor. Arapça bildiği için çok kilit bir konumda mesela. Bakın, bu da Müslüman bir Arap ama nasıl da vatanını seven biri, diyorlar yani.

Vahina Giocante kendine has güzelliğiyle sıradan olan bu filmde bir nebze olsun ilgi çekici. Müthiş bir oyunculuk gerçekleştirdiği söylenemez ama ilerisi için not edip takip edilesi bir isim. Bunu da belirtelim.

Her film yazısının sonunda bu filmi izleyin ya da izlemeyin türünden cümleler olur, adettendir. Biz de yazalım. İçinde bol bol Oryantalist göndermeler olan vasat bir Fransız aksiyon filmini izlemek sizin için zaman kaybı değilse, Secret Defense'i izleyin derim.

6 Temmuz 2010 Salı

The Stoning of Soraya M.

Öyle bir filmden bahsedeceğim ki, izlediğin en güzel film hangisi diye sorduklarında cevabını asla veremeyeceğim bu zamana kadar ve bundan sonra, yok öyle bir film henüz.Ama izleyip, seni etkileyen film hangisidir sorusuna cevabım artık hazır.


The Stoning of Soraya M.

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikayesini anlatmaya başlar.

İran bunu yaptı, yok müslümanlığa gönderme var, şu bu tarz olayları bir geçelim öncelikle. Bunlara aklım ermez, erse bile politik dava yada din davasını buraya karıştırmaya gerek yok.Ben yapılan olay değil, film hakkında konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyorum.Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, arabası bozulan bir gazeteci bir köyde konaklamak zorunda kalır ve rastladığı kadın, yıllardan köyden dışarıya çıkmayan bu olayı anlatmak, bunu köy dışına çıkartabilcek birine anlatmak ister.

Daha sonra hikayeye geçiyoruz hemen,konusu ismiyle musemma: recm. Kocasinin bosanma istegini kabul etmeyen bi kadin, kocasi bosamak icin elinden geleni ardina koymayan bi herif. hatta benim karim o.rospudur diye iftira atabilen bi serefsiz. bu herif bi hapishanede gardiyan olarak calisiyo yanilmiyosam. Bu herif benim karim orospu diye koy meydaninda bas bas bagirinca seriat mahkemesi toplaniyor ve kadinin taslanarak oldurulmesine karar veriyor.

İşte buradan sonra ufak noktalara dikkat çekmek gerekiyor.Başrolde oynayan erkek oyuncunun gerçek hayatta dövülmeye teşebbüs edilmesini ben filmi izledikten sonra okudum ve çok şaşırdım.Demek ki film bu tür tepkiler uyandırabilmiş.Söylenebilcek fazla birşey yok o yüzden seçerek yazmak gerekiyor aynı zamanda filmin zevkinide kaçırmamak için.Ama ''Recm'' kısmı öyle bir işlenmiş ki... daha önceki yazılarımda mutlaka değinmişimdir.İzledim filmlerde akıllarda kalan bazı sahneler wardır ki onları silemezsiniz ortadan yok edemezsiniz.An American Crime mesela bunlardan bir tanesiydi.Ufak kız çocuğuna yapılanlar asla silinmez.Aynı zamanda diğerlerine göre biraz daha hafif olsa bile 8MM de buna iyi örneklerden biridir.Sleepers filminde K.Bacon'un yaptıkları asla unutulmaz, replikleri bile.Ama daha etkileyicisini gördüm ben, bir an bile akıllardan ve gözlerden silinmeyecek olanı.Hani işkencenin tarifini yapıyorlar resmen..


Evet sahne biraz uzun tutulmuş, gerektiği zaman eleştirel olarak da yaklaşmak gerek.Filmin süresi 1.45 dakikaya yakın olduğunu düşünürsek, 2. yarının çok büyük bir kısmı bu sahneden oluşturulmuş.Söylemek gerekiyor ki, olay işlenişi sırasında ki çekimler gerçekten inanılmaz olmuş.Bir anlığına bile orada olduğunuzu düşünüyorsunuz ve yapılan olayın sizde ne tarz olumlu-olumsuz etkiler bıraktığına şahit oluyorsunuz.Dahası sadece izlerken değil, film bitiyor salondan çıkıyorsunuz bir sigara yaktığınız anda halen o sahneler aklınızda kalıyor.Zordur filmin sonunu unutturmak.Çünkü insan en son gördüğünü hatırlar, bu bilinç olarak yapılan birşeydir.Filmlerin sonunu bitirmek bu yüzden çok önemlidir, çoğu izleyici sonda çözülen filmleri severler benim gibi ama bu çok farklı, kesinlikle...

Uygulanan yöntemin çağdışılığından başka, bu tür konularla ilgilenen arkadaşlarım bana halen bu sistemin bazı yerlerde devam ettiğini söylediğinde şaşırdım kaldım.Hadi filmini izledik, yaşanmış bir olayı anlatmışlar ama halen yapılıyor olması gerçekten ibret verici.Aynı zamanda filmdeki diyaloglar tek kelimeyle inanılmaz olmuşlar.Hani bazı yerleri tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz, çünkü bu tarz ibret verici konuşmaları her yerde bulamıyorsunuz.Mesela bunlardan biri ve belkide en etkileyici olanı;

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar - Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.


Bu filmi gidip izlemeyecekseniz zaten fazla uğraşmayın ve uğraştırmayın kimseyi.Tek düze düşünceleri sevmem yada insanları düşüncelerinden dolayı ayırt etmem, ama film izliyorum, sinema seviyorum diyorsanız kendinize bu filmi mutlaka izlemeniz gerekiyor.Sadece konusundan dolayı izleyin gidin sonunda ağlayın demek adına değil, bir filmin ( gerçek hikaye bile olsa ) baştan sona kadar nasıl bir sıra halinde işlendiğini, hayatınızda daha önce duymadığınız görmediğiniz oyuncuların nasıl performans verdiği ve bu sizin hayaliniz olan hollywood starlarının aslında sadece şebekten ibaret olduğunu anlıyorsunuz.Gözlerdeki anlamlı bakışlar, o anki duyguyu yansıtabilmeyi yaşıyorsunuz filmde.Sahne çekimlerinde ağır ve hızlının nasıl kullanılacağı, kamera geçişleri hepsini burada bir kerede görebiliyorsunuz.Size sadece filmin ağır dram konusundan bahsetmeden bile bir sürü şey sıralayabiliyorum.Mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıttan bahsettim biraz önce.Umarım böyle bir filme haksızlık yapmamışımdır kendi adıma.

Notum 10/9.2

IMDB notu : 7.9/10

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com

22 Ocak 2010 Cuma

Miracle Of Giving Fool | Uyarı: Yoğun Dram

Postere aldanıp komedi filmi sanmayın, su katılmamış dram, konsantre bir şekilde özenle hazırlanmış ve bize sunulmuş. Bana yine fazla geldi, korelilerin mantığını anladım, yapacaksak adına uygun yaparız diyorlar, dramsa kağıt mendiller hazırlansın o zaman diyorlar. Ben filmin dram olduğunu biliyordum ama bilinçaltımda bu fotoğraftan ötürü az da olsa bir komedi beklentisi varmış (film bitince anladım) filmde komedi unsuru vardı ama bana göre yoktu, aklı pek yerinde olmayan karakterin hallerine gülemedim, o saflığı ve yerli yersiz gülümsemesi benim içimi acıttı daha çok :s fena çarpıldım yine. Bir daha izlemiyorum dram falan (yine dayanamayıp açacağım bir tane daha, biliyorum kendimi :d)

Filmimizde Seung ryong (Cha Tae Hyun) daha küçükken dumandan zehirlenmiş ve o günden sonra normal insanlar gibi davranamamış, dışlanmış, anlaşılmamış, bilindik "öteki" hikayesi, ama o hem arkadaşlarına hem de anne ve kız kardeşine karşı şefkatli, ilgili, düşünceli davranışlarını sürdürmede.Annesi öldükten sonra bile şu dünyada en iyi yapabildiği şeyle yani tostla geçimini sağlıyor ve kız kardeşine bakıyor (o tostlardan yiyen bir daha yedi, tarifini de vermedler :p sırmış :d) Kızkardeşi Jee In de abisiden nefret eden bir tablo çiziyor ki, izleyiciyi çok yaralıyor bu durum (ne var yani sevsen hem nasıl sevmezsin ki :s) Seung ryong ne yapsa yaranamıyor. Hayat böyle akıp giderken bir gün Ji Ho (Ha Ji Won) çıkar gelir avrupalardan, eski çocukluk arkadaşı Seung ryong'un. Seung ryong'un "öteki" sııfına geçtiği zamanlardan tanışıyorlar, aslında tanıyor desek daha doğru olur, Ji Ho malesef o günleri hatırlamakta zorlandı. O zamanlar Ji Ho piyano çalarken babasının okula armağan ettiği piyano bir yangında küle döner ve kabak da Seung ryong'un başında patlar.Böylece Seung ryong okuldan atılır ve o günden sonra da görüşmezler ama bizim deli unutmaz Ji Ho'yu, mahallenin girişinde bekler onu her gün, ve o gün bugündür. Ji Ho da artık piyano çalamamaktan muzdarip bir şekilde memleketine dönmüştür. Bundan sonrası geçmişi hatırlama, sünger çekme dönemidir. Aslında bu anlattığım yan hikaye gibi durmuyor başlarda ama filmin sonu itibariyle esas hikaye olmadığı anlaşılıyor. Daha anlatmadığım yan hikayeler de var. Film kısaca aile, arkadaşlık ve aşk üzerine. Bunların ortasında da o kocaman gülümsemesiyle Seung ryong duruyor, mucizesi de buradan kaynaklı zaten, herkesin hayatına dokunup değer katmayı becerebilen bir deli, bir "öteki" Seung ryong. "Hem o kadar aptal olup hem de mükemmel şekilde kardeşiyle ilgilenen" birisi, izlenip ders alınması gereken birisi :)



Cha Tae Hyun'un izlediğim ikinci filmidir ve çok başarılı buldum ki rolü oldukça zordu. O kadar sevdirdi ki kendini, o kirli yüzüyle ve yırtık pırtık ayakkabılarıyla çok sevdim ben onu, anlatmam imkansız :) Artık castta bu ismi gördüğümde gözüm kapalı izleyeceğim demektir. İzlemek isteyenlere önerim yanınızda mendil bulundurun ve zaten moraliniz bozuksa yanına yaklaşmayın, kendinizi iyi hissediyorsanız da birkaç gün etkisinden kurtulamayacağınız gerçeğini kabullenin öyle izleyin diyorum :)


17 Aralık 2009 Perşembe

Pazar:Bir Ticaret Masalı

90lı yıllarda doğu illerinde yaşamanın farklı bir zorluğu olmuştur.Devletin projeler dışında somut bir adım atmaması,bu sebeple gelişimin olmaması büyük şehirlere göçün çare olarak görülmesinin başlıca nedenlerindendir bildiğiniz gibi.Eğer halk kendi işini kurabilecek kadar zengin değilse göç veya sınır ticareti arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.Pazar'da hikayemiz sınır ticaretini seçen bir adamın yaşadıkları.

Doğuştan satışa yatkın bir insandır Mihram.Kendi işinin patronu olmayı isteyen bir çok insan gibi fazlasıyla fikre sahiptir ama bu fikirleri hayata geçirmek için lazım olan araç onda yoktur:Para.Kazandığı para sadece yaşadığı günün,haftanın ihtiyaçlarını karşılar.Para Mihram'ın uzun vadeli düşünmesine hep engel olmuştur.Karaborsacılığın meslek olarak kasabalarda uyanıklıkla birlikte para kazandırdığı yıllar tabi.Mihram da bir o kadar uyanıktır.Küçük kasabada küçük şöhret.Kapitalist düzenin bizlere sunduğu lüks tüketim mallarını Mihram bizler için bulur.Gününün çoğunu karaborsa malların pazarlığını yapmakla geçiren bir insanın şu hayatta yırtmak için fırsatları es geçmemesi gerekiyor.Cep telefonların piyasaya yeni yeni yer edindiği bir dönemde sermaye eksikliği önünde engeldir Mihram'ın.Her şeyi bulan Mihram'dan kasaba doktoru ricada bulunur.Fakt para kazanmanın zorluğu ona merhameti,iyiliği biraz da insan olmayı unutturmuştur.Kararsızlıklar içinde kalmıştır.Bir yandan dini vecibelerini yerine getirmek ister ama içkiyi,kumarı bırakamaz,doğru yollardan para kazanmak ister ama sistem onu kötü olmaya zorlar,yardım etmek ister ama kendini de düşünmek zorundadır vesaire vesaire.Kafası hep karışır çünkü önünde duran cep telefonu dükkanı açma fırsatı,bunu başarmak için de lazım olan para ve diğer yandan zamanın aleyhine işlediği bir düzlemde sadece iyilik yapmış olmak.Sınır ticareti gerçeği ile başbaşa kalıyoruz filmin bundan sonrasıyla.Sahi nedir sınır ticareti?Sınır kasabalarının ortak kaderi midir veya yaşamını devam ettirmek adına insanların önündeki sayılı fırsatlardan biri mi? 90lı yıllarda kaçak yolla sınırın öte tarafından satılabilecek olan herşey ülkeye sokulmuştur.Ülkeye en çok da petrol ile çay sızdırılmıştır ki filmin bir sahnesinde karaborsa petrol satışını görüyoruz.Kaçak sınır ticareti ülke ekonomisine zarar vermiştir ama sorun buna zorunlu kılınmak.Önlerine sunulan yollar göç veya sınır ticaretini zorunlu kılıyorsa kaçakçılığı yadırgıyamazsınız.Bu nedenle Mihram'ın kararlarını yargılama yoluna gitmemek gerek çünkü sistem onu buna zorlamıştır.Eğer bu da tutmasa önündeki tek yol göç olucaktır.İyi veya kötü sistemin bir parçasıdır Mihram.


Yapım 45.Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film dahil 4 ödül kazanmıştır.Yönetmenliğini Ben Hopkins'in yaptığı filmde Mihram karakterini Tayanç Ayaydın canlandırmıştır.Yardımcı oyuncu olarak da Mihram'ın amcası Fazıl rolünde Genco Erkal'ı izliyoruz.Diğer oyuncular genelde anlık performanslarla yapıma dahil oluyor.Filmde hafif bir Emir Kusturica havası mevcut.Hikayenin anlatımı,içinde barındırdığı kara mizah,ilk başlardaki hafif oryantalizm...Filmin müziklerine de sirayet eden bir güzelliği var.Rojin'in Mihram'ın koruyucu meleği rolüne bürünmesi ve söylediği türkü en az film kadar güzel.

Ayrıca İngiliz yönetmenin ülkemizin doğu illerinde yaşanan bir hikayeyi anlatım biçimi hayranlık uyandırıcı.Doğu ile ilgili anlatılan hikayelerin terör ve töre başlıklarıyla anlatıldığı ülkemizde esas sorunlardan biri olan kapitalist düzenin bireye etkisini belirli kalıplar dahilinde kalmayarak bize bizi anlatması çok etkileyici çünkü bunu başarabilmenin sadece doğu kültüründen etkilenmekle sınırlı olmadığı kanaatindeyim.Bir nevi bize bizi pazarlıyor bu filmle Ben Hopkins.Ülkemizde üretilen hammaddenin Azerbaycan'da işlenip Finlandiya'da telefon yapımında kullanılıp bize satılması gibi.

4 Kasım 2009 Çarşamba

One Week

"Eğer yaşamak için bir gününüz, bir haftanız ya da bir ayınız olduğunu öğrenseydiniz ne yapardınız?" sorusuyla yola çıkan bir film One Week. Bir yol hikayesi. Bazen gerçekten de yolların üzerinde şekillenen, bazen de karakterin kendi iç yolculuğunu anlatan bir film.

1998 yılında başlayıp efsane hale gelen Dawson's Creek dizisi ile adından söz ettirmeye başlayan Joshua Jackson var filmin başrolünde. Annesi de yönetmen olan başarılı oyuncu, küçük yaşlarda setlere aşina olup Hollywood'un içerisine yavaş adımlarla girdi. Son olarak bir J. J. Abrams yapımı olan Fringe'de oynayan Joshua Jackson, adından sıkça söz ettiriyor.




Ben, birçok erkeğin "kusursuz" olarak adlandırabileceği nişanlısı Samantha Pierce ile sonunda evlenme kararı almıştır. Fakat aldığı bu büyük kararın akabininde kansere yakalandığını ve hastalığın tüm vücuduna yayıldığını öğrenmiştir. Acilen tedavi olması gerekiyordur yoksa en kötü ihtimalle "bir haftası" vardır. Tüm ihtimalleri sıralamasına rağmen aklında hep aynı soru takılır: "Bir yanlışlık olamaz mı?" Yine de çocukluğundan gelen bir işaret onu "batıya" gitmesine teşvik eder. Tedaviye başlamadan önce kendini ve çocukluğundaki kahramanları keşfetmek ister ve şans eseri satın aldığı motoruyla yolculuğa çıkar. Yeni insanlarla tanışır, anı fotoğrafları çekilir. Her durduğu yerde yeni bir şey keşfeder, kusursuz kavramını ve o kavramı verdiği insanları yeniden gözden geçirir.



Filmdeki ana karakterlerden biri de "anlatıcı" rolüyle Campbell Scott. Etkileyici sesiyle filmi daha da izlenilir kılan Campell Scott'ı, filmi izlediğinizde bu filmin onun ilk anlatıcılığı olmadığını fark edeceksiniz. Eğer, Into The Wild ve benzeri yol hikayelerinin izleyicisiyseniz, bu filmi seveceğinizi garanti ederim. Aynı zamanda çok güzel bir soundtracke sahip olan film, durgun ve sade görüntüleri ile de müzik ve hikayesine ayak uyduruyor. Kısacası gecenin bir yarısında, hayatın karmaşasından sıkılıp sakin görüntüler ve etkileyici müzikler eşliğinde rahatlamak istiyorsanız, izlemenizi öneririm.



"Çabalamak, araştırmak, bulmak ve teslim alınmamak için."

1 Kasım 2009 Pazar

İki Dil, Bir Bavul (Bölüm 2)


Ulus-Devletin Haklı Ferdi, Mağdurun Ulus-Devlete Entegrasyonu



Aslında öfkeli kalabalıklar da aynı dertten muzdariptir. Kapitalist sistemin çarkları arasında her gün biraz daha ezdiği, güçsüzleştirilmiş, kendi potansiyellerini gerçekleştirme olanağı bulamayan bu genellikle alt-orta sınıfa mensup “ya sev ya terk et” ci güruh da ortak bir kolektif bilinçte eriyerek kendilerini güçlü hissetmek istemektedirler. Zamanında bir siyaset bilimi dersindeki sevgili hocamın da belirttiği gibi bu kolektif bilinç mecraları ya maçlardır, ya şehit cenazeleri, ya da “Türk milletini ve devletinin bütünlüğünü savunma” mitingleridir. Devleti ve milleti kimden korurlar ve korudukları şey ne menem bir şeydir, onlar da bilmezler. Bilmeleri de gerekmez zaten. Onlar Türk ulus-devletinin “haklı” fertleridirler ve zamanı geldiğinde vatanı dâhili bedhahlara karşı savunmak için hazır beklemektedirler. Ulus-devletin onları konumlandırdığı yer budur ve onlar da üzerlerine düşen görevi yapmaktadırlar kendilerinin de birer mağdur olduğundan bihaber.


Peki kimdir bu ulus-devlet ve niye bu kadar önemlidir? Burada tabii ki ulus-devletin inşa sürecinden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Ama meramımı anlatabilmek için Türkiye’de ulus-devletin kurulmasıyla ülkenin doğusuna uzanan modernleştirici Kemalist ellerden bahsetmem gerek sanırım. Burada Michel Foucault’nun iktidar üzerine söyledikleri, yazdıkları çok büyük önem arz ediyor. Foucault iktidarı kılcal damarlara benzetir, hayatın her alanına yayılmıştır iktidar. Tepedekilerin bilinçli bir tercihle sopasını indirerek uygulamasından ziyade her bir bireyin fikriyat ve eylemleriyle her gün yeniden güçlenir ve kendini yeniden üretir. Foucault merkezi iktidar ve gözetleme kavramını ise Jeremy Bentham’ın hapishane projesi için tasarladığı mimari bir betimlemeyi ödünç alarak daha anlaşılır kılmıştır. Panoptikon adı verilen bu gözetleme aygıtına göre sekizgen biçimde bölmelerden oluşan binanın tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır. Kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Yani gözetlenenler, ne birbirleriyle ne de merkezle diyalog halindedir. Amaç, mahkumlarin kulede kimse olmasa bile her zaman izlendiklerini düşünmeleridir. İzlenmese bile izlendiğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizmasi geliştirir ve kendini denetlemeye başlar. Foucault modern gücün bünyelere böyle sirayet ettiğini ve kendini her gün yeniden böyle ürettiğini düşünmektedir. Bugün bazı kentlerde her adımımızı takip etmek üzere her köşe başına yerleştirilmiş kameralar da Foucault’nun panoptikon benzetmesine bir örnektir. İktidarı yeniden üretme ve güçlendirme mekanizmalarının başında da okullar, hastanaler ve hapishaneler gelir. Çünkü bu kurumlar insanları belli biçimlerde disipline ederek istenilen bireyi yaratma işlevini görür. Yani çağımızın iktidarı artık fiziksel şiddet ve baskıdan bireysel olarak her gün yeniden üretilen bir güce evrilmiştir ve bu, insanı hayatı boyunca aileden okula oradan fabrikaya, bazen hapishaneye ve sık sık hastaneye, kimi durumlarda da akıl hastanesine kadar takip eder. İşte filmi bu eksende okursak aslında bir çok sorunun cevabını da bulmuş oluruz.

Dil insanın dünyayı algılaşıyışında çok önemli bir etkendir, zira insan dünyayı kendi konuştuğu dilin çerçevesinde görür ve algılar. Ama aynı şekilde bireyin konuştuğu ve içinde düşündüğü dil de o verili gerçekliğin bir parçası ve ürünüdür zaten. Ve bu gerçeklik iktidar ilişkilerini içinde barındırıyorsa eğer, dil de bu iktidardan kaçamaz. Resmi dilde eğitimin zorunlu kılınması işte bu anlamda ulus-devletin iktidarının pekişmesine yardımcı olmaktadır.

Modern Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin pek de müdahele etmediği Kürtlerin yaşantısı birden değişmiştir. Çünkü modern ulus-devlet için merkezi iktidar önemlidir ve bunu sağlamanın yolları da bazı pratiklerden geçer.Yaşadıkları topraklarda istedikleri gibi hayatlarını sürdüren Kürtler yeni Türkiye için bir tehdit teşkil etmeye başlamıştır. Ve bu tehdidi bertaraf etmenin yolu da Kürtleri her açıdan yeni ulus-devlete entegre etmekten geçmektedir. Bunun başlıca yolu da ilkokuldan itibaren zorunlu Türkçe eğitimdir. Modern Türkiye’nin resmi dili Türkçe’yse Kürtler de bu dilde eğitim görmek zorundadırlar. İşte anadilleri Kürtçe olan ve okula başladıklarında tek kelime Türkçe bilmeyen bu Kürt çocuklarını bu sınıfta oturtup tek kelime Kürtçe bilmeyen Emre hocanın yüzüne çaresizce baktırııp “ne diyor bu adam acaba?” dedirten zihniyet böyle bir tarihten süzülüp gelmiştir bugünlere. Bu zihniyetin nasıl güçlü bir şekilde benimsenip yeniden üretildiğine örnekse Zülküf’ün babasının bir anekdotunda yeniden karşımıza çıkar. Evlerinde misafir ettikleri Emre öğretmene zamanında bulunduğu iş başvurusundan bahseder Zülküf’ün babası. İş başvuru formunda bildiği yabancı diller sorulmaktadır. Bu diller arasında Türkçe’yi de yazan babaya bakıp dalga geçercesine güler karşısındaki kadın. Baba ise buna bir anlam verememiştir: “Ben türkçeyi 15 yıl sonra öğrenmişim bu şimdi yabancı dil değil mi?” der şaşkınlık içerisinde.


Velhâsıl kelam “Bu Kürtler neden illa anadilde eğitim diye tutturuyorlar?” sorusuna çok zarif bir cevap veriyor belge niteliğindeki bu film. Filmin baş karakterleri olarak da Kürt çocukları ile bir Türk öğretmenini koyarak onların sıkışıp kaldıkları Türkçe-Kürtçe paradoksunu gözler önüne seriyor; sanki Kürt insanıyla Türk devletini aynı karede buluşturup çözümsüzlüğün kimi omuzlarda nasıl ağır bir yük oluşturduğunu sembolize ediyor. Birinci sınıf öğrencisi Zülküf’le Emre öğretmenin anlaşabilmek için harcadıkları insanüstü çaba ise aslında çok şeyler anlatıyor ısrarla anlamak istemeyenlere.

Devletin kendine yüklediği uygarlaştırma görevini yerine getirmeye çalışıyor Emre öğretmen sabırla, ama sonra bavulunu toplayıp geri dönüyor memleketine(ulus-devlet projesinin dğer yüzlerce neferi gibi) ve öğretmenlerini yollayan çocukların köylerinin serin suyuna kendilerini atışlarını görüyoruz… Sözlere gerek kalmıyor. Hatta bu filmi izledikten sonra ne yazsanız ajitasyon gibi geliyor insana. Bu anlamda bu yazı aslında tek bir cümleden de oluşabilirdi: “Bu belgesel-filmi muhakkak izleyin.” Sonra bu yazıyı okumasanız da olur. Ben yazmış bulundum artık, kusuruma bakmazsınız..

31 Ekim 2009 Cumartesi

İki Dil, Bir Bavul (Bölüm 1)

Mağdurun Dili, Resmi Dilin Mağdurları

Söylenecek çok şey var, yazılmış ve tüketmiş de çok şey var ama. Nereden başlamalı, bu kadar çetrefil bir konuya nereden dokunmalı, en hassas olanları incitmeden, bilemiyor insan. Ama sanırım önce haddini bilmeli er/dişil kişi. Empati kurun, onları anlayın, ama onlara da yazık gibi ucuz klişelere sığınmayacağım. Çünkü anlamak mümkün değil, bırakın bir de dillendirmeyi. Bu yazıyı Türkçe yazıyor olmam ve anadili Kürtçe olan, yabancı dil olarak da Türkçe bilmeyen insanların okuyamayacak olması bile yeterince ironik zaten. Çünkü düşündüklerim, beceremesem de dillendirmeye çalıştıklarım en çok onları ilgilendiriyor. Aynı şekilde Kürtçe yazılmış yazıları da ben anlayamayacağım, yazılmış onca şeyden ne yazık ki haberim olmadığı gibi. Aynı dili konuştuğumuz insanları bile anlamazken bir de konuştuğum dili konuşmak zorunda bırakılan, dilini anlamadığım insanlar, onların kendi evinde sürgünleri hakkında bir şeyler yazmak zor geliyor bana. Ama yazmalı… İnsan dilin ifade yeteneğine inanmasa da yazmalı, imkânsız olana meydan okumalı sanırım. Niye mi? Çünkü başka çaremiz yok. Çünkü kahraman olmaktansa okyanusta damla olmayı artık kabul etmeyi becermeli. O zaman elinden gelenin en iyisini yapmalı insan…


Aslına bakarsanız söylenecek her şeyi söylüyor bu belgesel film. Hem de hiç kışkırtmaya, çarpıtmaya ve propagandaya kaçmadan, işleri daha çetrefil hale getirmeden. Sadece kamerayı çocuk gözlerine yerleştirerek o gözlerin yalınlığında anlatıyor yüzlerce yıllık birikimden damıtılanı. Öyle ki, bu topraklarda büyümüş, ilkokulda her sabah andımızı okuyup lise’de İstiklal Marşı okunurken, bayrağı “gururla” tutan “Türk gençliği” de kendi nesnelliğine dışarıdan bakakalıyor bir süreliğine de olsa. İçine doğduğumuz için hiç sorgulama olanağı bulamadan benimseyiverdiğimiz, içselleştirdiğimiz ve üstüne üstlük “cesurca” savunduğumuz onca çelişki ekrandan yüzümüze çarpıyor, hem de hiçbir ideolojiye, slogana sığınmadan; çırılçıplak bir şekilde ve olanca gerçekliğiyle...

Sinemada çocuk yüzü çok önemlidir, zira haberi en iyi çocuktan alırsınız. Onlar size yalan söylemez, sadece olanı gösterir. Bu belgesel de öyle yapmış. Hikâyeyi en başından ilkokul sıralarından, ağacın yaşken eğilmeye başladığı zamanlardan almış. Daha Kürtçe yazıp okumayı beceremeden “okuyup adam olabilmesi için” zorla Türkçe öğretilen Kürt çocuklarıyla Denizli’den gelmiş idealist bir Türk öğretmenini aynı sınıfa oturtmuş ve “hadi ders başlasın” demiş. Ders başlamış başlamasına da ortada bir sorun varmış. Zira ne ilk öğretmenlik görevi için Doğu’nun bu köyüne gelen ilkokul öğretmeni onları anlıyormuş, ne de –gariptir- “varlığını Türk varlığına armağan etmek” için toplanmış Kürt çocuklar öğretmeni. Aynı Emre öğretmenin meramını anlatmakta güçlük çektiği çocuklara dediği gibi: “Hiçbir söylediğimi anlamıyorsunuz di mi? İyi, ben de sizi anlamıyorum zaten…” Kanımca bu cümle, belgeselin kilit noktası, zira iki satırda bütün meselenin tarihi özetlenmiş sanki.


Emre öğretmen bu işte bir gariplik olduğunu anlar köye gelir gelmez. Ders kitaplarında okuduğu batı medeniyetinin peşinden koşan “modern Türkiye” böyle değildir. Ne içecek doğru düzgün su bulabilir köyde, ne de konuşacak, dertleşecek bir insan, başlarda. Kürtler bu topraklarda ne kadar ıssız ve sürgünse Emre öğretmen de memleketinin doğusunda aynı yalnızlığa düşer; duygudaşlık belki de tek ortak tarafıdır o şirin Kürt çocuklarıyla. Kendi geldiği dünyadan çok farklıdır zamanında gelemediyse de hep “o bizim köyümüzdür” dediği bu köy. O köyün gerçekten kendi köyü olduğuna inandırmak ister kendini, ama bir şey eksiktir sanki bu denklemde, taa en başından yanlış hesaplanmış, insanlarla armutlar toplanmaya çalışılmıştır amiyane bir tabirle. İlkokul müfredatından vazgeçer Emre öğretmen; bütün seneyi 1 den 5. sınıfa kadar aynı derslikte toplanmış bu sevimli öğrenci kalabalığına Türkçe öğreterek geçirmeye karar verir. Çünkü karşı tarafa bir şeyler anlatabilmek için iletişim kurabilmek önemlidir, bunun için de ortak bir dil konuşmak gerekir. Bu dil de Türkçedir tabii. Zira burası Türkiye’dir; “ne mutlu Türküm diyene” diyen herkes “Türk” tür ve Türkiye’nin resmi dili de Türkçe’dir. Ama Kürtler de Türkiye’de yaşar ve Kürtlerin anadili Kürtçe’dir. O zaman ilk önce onlara “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmeli, her biri ilk başta Türk yapılmalıdır. Ama “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilmek için de Türkçe bilmek gerekir sanki. “Hayır”, der resmi ideoloji, “gerekmez”. Nitekim anlamını bilmese de andımızı ezbere bilmelidir her Türk vatandaşı çocuk, Türkiye’de yaşamayı hak edebilmek için. O zaman ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gidecektir. Veya kendini bilmez kalabalıkların neye hizmet ettiklerini bilmez bir tavırla dedikleri gibi ya sevecektir, ya da terk edecektir buraları. Aslında bu sloganın altında yatan mesajı o kalabalıklar da bilmemektedir. Kürtler bu toprakları ya onlar gibi seveceklerdir, yani asimile olup benliklerinden vazgeçerek “Türk’ün asil kanının” damarlarına sirayet etmesine izin vereceklerdir, ya da kapılar ardına kadar açıktır, hemen çıkmalıdırlar böyle bir durumda. Bu yüzden o Kürt köyünde ilkokul çocuklarına daha Türkçe’yi öğrenmeden hemen andımız ezberletilir. Sonuç ise filmde Rojda adlı sevimli kız çocuğunun andımızı okumaya çalışırken kameraya yansıyan ızdırabıdır; Rojda’nın ne dediği hiç anlaşılmaz.


Çocuklara 23 Nisan’da Atatürk’e nasıl teşekkür etmeleri gerektiği öğretilir, neye teşekkür ettiklerini anlamadan. Bayram bütün “Türk” çocuklarına armağan edilmiştir ama bu çocuklara bayram şekeri kalmamıştır sanki, çünkü Kürt olmaları yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de yoksuldurlar. Aynı ülkede kimi çocuklar kolejlerde okuyup 20 kişilik sınıflarda ders görüp ilkokulu bitirmeden bilgisayarın kurdu haline gelirken öte yandan bazıları da bütün okul tek derslikte eğitim alırken bir yandan da kara kışta sobayla ısınırlar. Ama ne önemi vardır değil mi? Hepsi Türkçe konuşup her sabah andımızı okursa devletin bekası sağlanacaktır, diğer şeyler bunun karşısında zaten önemini kaybeder(!) Emre öğretmen veli toplantısı yapar ve velilere dert yanar: bazı çocuklar okula sürekli gelmemektedir, Türkçe dersinde defterlerine Kürtçe yazmaktadırlar, bazılarının ise kalemi yoktur. Velilerin cevabı ise çok samimidir: "sen hocasın bilirsin, ayıp ettiysek affola, ama bizim elimizden gelen bu". Onların ellerinden gelen budur gerçekten. Rojda’nın anne ve babası birinci sınıfta okuyan kızlarını okula gönderirlerse evde minik bebeğe bakacak kimseleri olmayacak, kızlarını okula gönderip bebeklerine bakmak için evde kalırlarsa tarlaya hasata gidemeyeceklerdir. Küçücük çocuğu tarlaya da götüremezler herhalde. Tabi buna “E o kadar çocuk yapmasaydınız kardeşim!” veya “bakıcı tutun” gibi verili hakikatleri yok sayan cevaplar verilebilir. Böyle de işin içinden çıkılabilir tabii, çıkılmaktadır da zaten…

3 Ağustos 2009 Pazartesi

The Dark Knight

Anlamaktan kork beni. İşte o zaman kendinden olması gerektiği üzere nefret edeceksin. Kendine asla olmayacağını bildiğin; her şey düzelecek cümlesini kuracaksın. Bana ne yapmak istersen yap. Kendini istediğin gibi rahatlat. Hepsiyle başa çıkabilirim. Joker asla kazanamayacak.

Jim her şey, biliyor. Ve Gordon da. Onları boşver, Allah her şeyi biliyor. Ben kötülüğümle senin için bir kahramanın da ötesindeyim artık. O virajı aştım. Kötülüklerin karşısında sessiz olamayan bir gardiyanım. Silahı havada, merhametli bir kara şövalyeyim.

Son anlarında herkes aslında nasıl olduklarını ortaya çıkarır. Bana bak Rachel! Filmdeki Rachel gibi aslen yanlış olanı seçtin. Ama bunu çok geç olmadan asla bilemeyeceksin. Ayrıca son anların bana filmdeki Rachel kadar bile cesur olmadığını gösterdi. İkili seçimden beni gökdelenden aşağı atanı seçtin. Uçabilirim, ama bu beni ittiğin gerçeğini değiştirmez.

Şans erdemdir belki de gerçekten. Ama tek erdem asla olamaz. Ben de yalancıyım. Ama yaralayıcı değilim. Öldüreceksem bunu acı vererek yapmak beni sana çevirir. Eğer benim gibi bir yerleri yakmak isteyen birisi olsaydın bunları sadece külleri izlemek için yapardın. Erdemlerimi izlemek bile seni derin üzüntülere boğar. Uçaklar seni bundan uzaklaştırmaz, vicdan geçirmez bir kıyafet bulman lazım.

Kimse seni bağlamadı Rachel. Bana kimse şans sunmadı. Batmotor’um ve siyah kedi kulaklarım da yoktu. Ama bazen insan tıpkı Harvey Dent gibi öldürebilmeli. I believe in Harvey Dent, although he doesn’t. You believe in me, although even my outlooking says Batman is badman.

Birisinin çıkıp ben Batman’im demesine ihtiyaç yok. Batırdıklarını kontrol et. Sonra tıpkı WOW gibi yaşadığın hayatını gözden geçir. Gerçekten bu role playing game için değer mi? Asla gerçekten mutlu olamaycaksın biliyor musun? Eğer mutlu oluyorsan, bu Batman’in, yani benim işimi iyi yapamadığımı gösterir. Kötülerin yaşama şansı olmalı, ama pişman olmak için. Kötüsün ve zorla iyi yapma çabalarımıza acılarına rağmen ilaçları almamakla karşılık verdin. Öl. Şimdi söylüyorum kimliğimi: ben Batman’im.

Yobazları düşünürüm joker çığlıklarından kulaklarım fırsat bulduğunda. Sabit fikirliliğin dayanaksızları yıkılması gereken çete bağlarıdır. Ben, Batman, siyah elbisemin hakkını vereceğim. Hokkabazlıkla yobazlığı harmanlayıp, asla planı olmayan birine oyun oynarsan olacaklardan sen sorumlusundur. Sorumlusun. Ben senin gibi araba kovalayan bir köpek değilim. Kemiklerin güzelini yiyip günde 18 saat uyuyabilmek için başka köpeklere kuyruk da sallayamam. Araba kovalıyorsam, bu başka bir arabada ve öndeki arabada yakalanması herkesin hayırına olan kişiler olduğu için. Yoldan çekil.


Harvey gibi ikiyüzlüsün. Asla gerçeği haykıramazsın. Asla tetiğin ucunda Joker olduğunda tetiğe basamazsın. Harvey gibisin, uçkurun için masum ve kriminal suçlulara hakkın olmadığı halde doğrultursun haktan ayrılmış kılıcını. Haktan ayrılmakla ölüme gitmekten ayrılan bir sapağa mı saptın sanırsın? Zevklerinin seni götürdüğü yerde bekleyeceğim. Ak şövalyen Harvey, ve Atatürk olmanın hesabına düşmüş Batman ile orada tekrar karşılaşacaksın. O zaman adaletin tecellisi çabuk ve tartışmasız olacak. Zevklerimin beni götüreceği yerde de senin için üzüleceğim.

Şimdi bir bakalım. Tüm ülkeyi yönetecek ve Wayne holding kadar büyük bir potansiyelin arkasında tevazu savaşı veren birine şantaj yapıyorsun. Mantıktan konuşalım hadi. Ne olacak? Herkes bir plan yaptı. Senin planının tutması için tek bir neden yok elinde. En iyi ihtimalle, ben, Batman, kazanamazsam 50 yıl daha çalışırsın Rachel’in yapmak istediği gibi. Dikkat ettin mi, Rachel gibi, aslında sen de çok güzel değilsin. Normal olmayan hayatı sen seçtin, birisinin “psikopat eski sevgilisi var mı?” diye soran Harvey’e Batman psikopat sayılabilir mi diye fikir danışması lazım. Sıradan bir vatandaş gibi aileni korumak için tüm toplumu, tüm benliğini satacaksın. Hasta olan zaten ölmeyecek mi hasta olmayan gibi. Ölmemesi gereken insanlar değil. İnsanlar tıpkı domatesler gibi ölümlüdür. Ama nasıl öldükleri onları bir domatesten farklı hale getirir.

En normaliniz benim. Narsist olduğumu düşünebilirsin ama eğer mitolojik öğelerden kendime bir idol seçmiş olsaydım bu Narkissos değil Zeus olurdu. En akıllınız da, en duyarlınız da, en duygusalınız da, en mütevaziniz de, en sabırlınız da, en eniniz de benim. Rachel olmadan ne işe yararım bilmiyorum, ama maskem asla ağladığımı dışarı göstermez. Yarasalar ağlamaz. Memelidir, ve gülme sesleri çıkarta da, kaderden gelen bir durum bu, gülmemelidir.

Sence Batman Gotham şehrini daha iyi bir yer haline mi getirdi? Buna cevabın kayıtsız şartsız evet olmalıdır. Yoksa içindeki joker çoktan kontrolü ele geçirmiş demektir. İşe yaramaz kopyalarımla hayatını harcayacaksın. Ben hokey vatkaları takmıyorum, benzerlerimden farkım bu. Ben senin iyi haline benziyorum, aynada beraber de baktık. Zamanı bile bükemezler kopyalarım, japonlar gibi acıyı duymayan bir hale bile gelemezler. Ben tekim. Sen varken tamdım, şimdi tekim.

Şu yüze bakın. Bu yüz dünyanın parlak geleceği. Dünya ya gerçekten olması gerektiği gibi insanlarla dolu olduğu için parlayacak, ya da ben bir havai fişek gösterisi yapıp, senin gibi kötü insanların dünyaya daha fazla gelip iyileri incitmesine engel olmak için binlerce seri katilin çocukları dünyanın kötülüklerine atılmadan öldürmesini bekleyemeden, hepimizi temizleyeceğim. Tek ihtiyacım olan biraz içilebilir cesaret.


Bir de senin yüzüne bakalım. Yarısı yanmış, hem de iyilik için savaşırken kötüler tarafından düşürüldüğün bir oyunda değil. Kocaman japon gözlerinin arkasındaki şeytani bakış en ince ruhlu insanı tuba dalı altındaki kevser ırmağından alıp newyork kanalizasyonlarına götürür. Yanmamış kısmı ise zaten umutsuz. Yanan keşke doğru bir şey için yansaydı.

Değerlerinin insanı olmayan Joker ve sen gibi anarşizmin kulları kurallarım karşısında diz çöktüğünde bile ben duraksamayacağım kurallara bir istisna getirip sen ve senin gibileri cezalandırmak için. Cezanın vericisi ben değilim. Hele bir öl.

Yalancılığın meslek olduğu işi yapan avukatlarına müvekkillerinin vekaletini sıkı ver rüzgarım estiğinde senin gibi bağlanma sorunu olan pelerinler asfalttan daha aşağıya düşecekler. Düşene tekme vurmayıp kenara koyacağım, ibret için.

Gördün mü, ben canavar değilim, ben o virajın çok ilerisindeyim. Tüm köpekler peşime takılmış olsa bile, yardımıma ihtiyacı olan Gotham sakinleri bana patlattığın yarasa ışığımın yokluğu dolayısıyla ulaşamayacak bile olsalar beni kötü bilerek, ben canavar değilim. Harvey ise korkak bir canavardı.

Bu dünyada yaşamak için sahip olacağın tek kural kuralsız olmak bir kural değil midir? O halde kurallarıma senin köhne mantığında da yer açıldı.

Ben Batman’im. Ve Rachel, senin arkandan atlayabilecek tek kişi benim. Bunu bir daha yapmayalım dedin, yapmayacağız. Seni tehdit edecek hiçbir şeyim yok. Olanca gücüme rağmen hiçbir şey yapamıyorum. Av sezonuna yarım ömür kaldı. (başlamak, bitirmenin yarısıdır)

Sana Harvey’in sorusunun aynısını sormuştum. Bana cevabın evetti. Şimdi dünyada beni karanlıklarda yalnız bırakıp hayatın anlamını anlamaya çıktın. Sana gitmeden söyleyeyim, cevabı 42. Yanına havlu almazsan yolculuğun çok güzel geçmeyebilir. Bunu bana sen öğretmiştin.

İnsanlara olan umudumu kaybettim. Harvey Dent’in üzerine çok gidildi diye yaptı yaptıklarını, ama umudumu sen kaybettirdin. Vapurda birbirini patlatmayan iki vapur yabancı insandan biri olsaydın çok daha kolay olacaktı bu kara şövalyelik.

Dünyanın daha iyi bir yer olması için telefon hakkınızı kullanın. Korkmayın, hiçbir kelime sizi öldürmez. O uçurumdan da atıldım, biliyorum.

Şimdi şu yüze bir gülücük yerleştirin. Bu kadar ciddiyet gerçekten gereksiz.

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız
http://skykhanstar.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #

18 Haziran 2009 Perşembe

Madonna ile Pislik ve Bilgelik Üzerine

"Ben, öldüğümde doğruca cennete gideceğim. Siz de şimdi 'Niye?' diye soracaksınız. Yeterince dua mı ettim? Hayır. Yeterince paylaştım mı? Pek sayılmaz. Yeterince alçak gönüllü müydüm? Kesinlikle değildim. 'Peki, cennete gideceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?' diye soracaksınız. Ben de şunu söyleyeceğim: Çünkü doğruları konuştum."

Etkileyici bir girişe sahip olan Filth and Wisdom, 2008 yapımı bir Madonna filmi. Kısa film olarak çalışmalarına başlanılan; fakat Madonna'nın hikayeyi kısa film formatına sıkıştıramayacağına karar verdikten sonra, 81 dakikalık çekilmesiyle sonuçlanan bir film. Daha filmin başında aynı zamanda hikayenin içerisinde de yer alan bir anlatıcı ile karşılaşıyoruz. Bu anlatıcı ise Gogol Bordello müzik grubunun solisti Eugene Hütz. Müzik grubu ile anılmasının yanı sıra 2005 yılında Elijah Wood ile başrollerini paylaştığı Everything Is Illuminated filmiyle de adından sıkça söz ettiren Hütz için, oyunculuğunu gittikçe ilerlettiğini açıkça söyleyebiliriz.


Filmde üç ev arkadaşının hayatından yola çıkarak herkesin hayatına yönelik repliklerle karşılaşıyoruz. Juliette, tıp fakültesini yarıda bırakıp bir eczanede çalışan ve kafayı Afrikalı aç çocuklarla bozan biridir. Çeşitli rahatsızlıkları da olan Juliette, çalıştığı eczaneyi bu durum için bir araç gibi kullanır. Holly, küçüklüğünden beri bale yapan; fakat bu yeteneğini paraya dönüştüremediği için sürekli kafası karışık dolaşan bir kızdır. A.K.'nin güzelliğini fark etmesini sağlayıp striptizciliği önermesi ile yeni maceralara atılır. Ve anlatıcımız ile hikayemizin baş karakteri A.K., kendini banyodaki boş küvetine atıp sürekli şiirler okuyan ve bunları müzik grubu için şarkılara uyarlayan biri. Geçimini insanların fantezilerine katkıda bulunarak sağladığı için çoğu zaman ev arkadaşlarıyla sorunları olsa da, hiçbir şeyden ödün vermediği sürece hayatını yola koyacağına inanan biri.

IMDB'de 10 üzerinden 5.1'lik bir puan alsa da eleştirmenler tarafından 'gelecek vaat eden yönetmen' şeklinde tanımlanan Madonna, anlaşılan parlak dünyadan sıkılmış ve arka sokaklara girmeye çalışmış bu film ile. Ağır argo içermektedir yazısı ile bizi karşılayan film, aslında birçok hayatın içerisinden yansıtılmış bir seramoni. Başarılı oyunculukları, hikayesi ve yönetimiyle gelecek vaat ettiği ise kesin.

"İnsanlık, iki sınıfa ayrılmış gibidir. İyi olmaya çalışan insanlar ve kötü olmaya çalışan insanlar. Ama bence, arada o kadar fark yok. Çünkü tüm hayatını bir aziz gibi geçirirsen, eninde sonunda tam tersi bir hayat istersin ve çöldeki bir vaha gibi murdarlık ortaya çıkar. Tüm hayatını bok içinde geçirirsen, eninde sonunda bilgeliği ararsın. Tıpkı domuzun, mantar aradığı gibi."

12 Haziran 2009 Cuma

Hayatınızın Geri Kalan İlk Günü

114 dakikalık şahane bir Fransız filmi Le premier jour du reste de ta vie. Beş kişilik bir ailenin geçmişini belirli yıllara yayarak anlatıyor. Hikaye 1988 yılında evin büyük oğlu Albert Duval'ın evden ayrılması ile başlıyor. Başlangıç olarak bir nevi onun hikayesini izliyoruz. "Aile, duyguları kökünden söküp atan bir makinedir." diyen Albert, evin asi oğlu olmasına karşın bir doktor. Zamanla estetik alanına geçip oradan da bunalıp kendini Acil Servis'e atan ve aile ilişkilerini tabiri caizse "sallamayan" bir karakter. İkinci olarak "Kan Bağı" başlığı altında 1993 yılına atlıyor hikaye ve evin tek kız çocuğu olan Fleur Duval'ın hikayesini izliyoruz. "Kendimi kısa boylu ve çirkin hissediyorum. Diğerleri bana 'mikrop' diyorlar. Annemler ise 'küçük pire'. Acaba hangisi daha küçüktür?" diyerek daha küçük yaşlarda sorunu kendisi ile olan evin ikinci asi'si Fleur. On altı yaşına basacak olmanın heyecanı öncesinde, yapması yasak olan şeylerin de heyecanını yaşıyor başlarda. 'Alternatif rockçı' olarak etrafta dolaşıp, bir türlü hayatta istediğini elde edemeyen ve bunun hıncını annesinden çıkartan bir karakter. Evin ortanca çocuğu Raphaël Duval'ın en büyük hayali ise gitarist olmak. Sahne adı ve 1996 yılında geçen onun hikayesinin anlatıldığı bölümün adı da "Magic Fingers". Büyük babasının şarap merakına özenip ondan her cumartesi şarap dersi alıyor Raphaël. Ve aslında hayatındaki tek sorumluluğu da her cumartesi bu dersi kaçırmamak. Hayatının her evresinde saçının da bu evrime uymasına inanan bir karakter aynı zamanda.


Marie-Jeanne Duval evin annesi. Çocuklarının bir bir evi terk etmeye başlayacağını anlayınca yalnız kalmamak için tekrar okula başlayan enteresan bir tip. Her çocuğun ergenlik dönemlerinin kabusu bir anne olmasının yanı sıra, aslında onların üzerine çok titremesinin tek sebebinin büyük sevgisinden kaynaklandığını açıkça belli eden bir karakter. 1998 yılına geldiğimizde de onun hikayesini izlemeye başlıyoruz. Yıllar geçtikçe yaşlandığını daha çok hisseden ve yaşlılığın ona getirdiklerinin sadece kırışıklıklardan ve çirkinlikten ibaret olduğunu sanan bir insana dönüşüyor. "Dünyayla birlikte dönersiniz." adlı bu bölüm, filmin en trajikomik bölümlerinden biri aynı zamanda. Ve son olarak 2000 yılına gelerek "Babamız" başlığı ile evin babası Robert Duval'ın hikayesini izlemeye başlıyoruz. Çocuklarıyla küçük yaşlarından itibaren anneye oranla daha iyi anlaşan bir baba portresi çiziyor bu karakter bizlere. İyi bir baba portresi çizmek isterken en büyük derdi de kendi babasıyla aslında. Evin her köşesinde herkese ait fotoğraf varken, bir tek kendisinin fotoğrafının olmamasına takan ve babasının kendisine hiçbir zaman değer vermediğini düşünen bir "baba" o. Onun hikayesinin bittiği an, kahramanlarımızın hikayeleri de bir araya gelerek doruk noktasına ulaşıyor aynı zamanda.




Sona doğru yaklaşılırken etkileyici sahnelerin de dozajının arttığı bu film, biraz da izleyicisinin "aile" kavramını sorgulamasını istiyor aslında. Hayatınızın geri kalan ilk gününü yaşıyor olsaydınız, bu şans size verilmiş olsaydı eğer, siz ne yapardınız? Asi duygularınızla her şeyi geride bırakıp ailenizi hiçe sayarak çekip gider miydiniz, yoksa son anınızda yanınızda olacak tek insanların, yani ailenizin değerini bilip hayatınıza ona göre mi yön verirdiniz? Le premier jour du reste de ta vie. Hayatınızın geri kalan ilk gününü yaşamak için size fırsat sunan bir film.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Festival Günlüğü # 14 / Opium War

AFYON SAVAŞI

Festivalin ‘’sinemada insan hakları’’ bölümünde yer alan bu filmi dün izledim. Yönetmen Sıddıq Barmak’ın katılımıyla gösterilen film, ajite edilmeye çok müsait bir konuyu akıcı bir şekilde işliyor. Film öncesinde birden tam karşıma oturan yönetmen ile kısa sohbetim sırasında ‘’film savaş karşıtı ve amatör oyuncularla bu duygunun daha çok geçebileceğinie inanıyorum’’ temalı sözleri havada kalmıyor.

Bir afyon tarlasına düşen iki Amerikalı subayın başından geçen hikayeleri ve afyon tarlasının kenarında bir Rus tankının içinde yaşayan kalabalık bir aile ile iç içe geçen hikayeyi konu alıyor. İki subay var demiştim. Bunlardan biri beyaz, diğeri ise zenci. Beyaz olan komutan ve askerine sırtında taşıttırıyor kendisini. Bunun nedeni tabii ki hiyerarşi değil sadece. Kaza sırasında ayağı iş görmez hale geliyor. Etrafı keşif sırasında fark ettikleri afyon tarlası ise bu kazayı keyifli hale getiriyor onlar için. Kafaları çok güzel oluyor ve yaralarını unutuyorlar adeta.

Film, savaş karşıtı bir film demişti yönetmeni Sıddıq Barmak. Bu görüşünü sağlam söylemlerle göstermiş bize. Telsizleri ile bağlantı kurmak isteyen iki Amerikan subayının o esnada duydukları başka bir telsiz anonsu yönetmenin söylediklerini fazlasıyla güçlendiriyor. Ölmek üzere olan bir subay telsizle annesinin doğum gününü kutladığını ve onları çok sevdiğimi söyleyin diyor. Ama bu askeri kimse duymuyor. Duyanlar ise cevap veremiyor.

İnsan hakları bu dünya için en önemli şey. Bunun bilincinde olan ve cesurca ifade eden bir film, Afyon Savaşı. Filmin sonlarına doğru gelen helikoptere binmek istemeyen zenci askerin söylediği şey ise filmi özetliyor: ‘’burada daha mutlu olurum. ben ırak’a gitmek istemiyorum.’’ Yani insan öldürmek istemeyen ama buna zorunlu bırakılan askerler. Bir yan da ise hiçbir şeyden habersiz olan yerli halk. Suçsuz ve en çok tahribat onlarda oluyor. Bunu bilmek çok acı.


Filmin sonunda ise yönetmeni ile tanışıyor, ufak bir sohbet ve bir adet imzalı Afyon Savaşı biletim ile salondan rahat bir şekilde ayrılıyorum.
KONUK YAZAR: cem

14 Nisan 2009 Salı

Festival Günlüğü # 10 / 35 Rhums

-35 tek rom içer miyiz?
-Bugün olmaz



Yıllardır emekliliğini bekleyenin, buna ulaşması sonucunda da yine mutlu olamaması, yeni hayatına, işhayatının yok oluşuna, adapte olamaması gibi bir şey kısaca bu. Bunun için 35 tek rom içilmezdi, içmedi de Lionel.

35 Rhums,
Fransa banliyölerinde geçen, genellikle siyahların konu edildiği bir adaptasyon filmi. Bu adaptasyon sorunu yalnızca göçmen konumda olan siyahlar için yoktur. Nasıl ki onlar daha iyi bir iş ve hayat için Fransa'ya göçmüş iseler ve burada tutunmak-mutlu olmak için çabalıyorlarsa (örnek Lionel'in ailesi), Fransa'da büyüyen bir insan için de bir o kadar zordur burada mutlu olmak (Neo gibi). O da mutluluğu yakında taşınmayı düşündüğü Afrika ülkesi Kongo'da bulabileceğini düşünmekte. Ne kadar da tezat.

Siyahileri ve Fransa yapımı olduğunu görünce Fransız varoşlarında geçen daha dramatik bir film bekliyordum açıkcası. Yeteri kadar dramatize edilemediğini düşünüyorum ana fikrin, katılan olur ya da olmaz. Film öncesi yayınladığı festivalin favori filmleri listesinde bu filme de yer veren Atilla Dorsay'ın da bana biraz hakverdiğini, sinema başlarken gördüğüm koltugunun sinema sonrasında boş oldugunu görmemden dolayı, düşünebilirim.

Önümdeki insanların tek tek kalkıp gitmesi, uzun sessizliklerin oluştuğu sırada yanımda konuşacak kimsenin olmayışı, filmin en dramatik anının ufak bir dipnot gibi gösterilmesiydi belki de beni biraz yazıyı böyle yazmaya iten.

Geri dönelim filme. Neo'nun terkediş fikrinden bahsediyorduk en son. Annesinin ölümünden sonra babasına bakmayı kendisine görev edinen kızına her fırsatta bunu yapmak zorunda olmadıgını, kendi hayatını oluşturması gerektiğini tembihlese de değişmez yine Josephine. Babasının kendisine aldığı (pek anlamam mutfak eşyalarından) düdüklü tenceremsi bir şey ile ona pilavlar yapmaya devam eder. Taa ki sevdiği kişi olan Neo'nun bu ayrılma fikrini duyuncaya kadar. Artık babasının önceki sözlerini yerine getirmenin zamanı gelmiştir. Önce aile bağları sorgulanır, annesinin ailedeki yerini irdeler. Ve daha sonra kararını verir. Sevdiği kişi ile evlenip bir türlü alışamadığı buralardan gitmek.

- 35 tek rom içer miyiz?
- Olur


Oturup 35 shot rom içmek için nedenin önemli olması gerek Lionel için. Her ne kadar onu yalnızlık beklese de kızının bu kararına sevinir. Artık yeni hayata başlaması gerek ve buna da eve aldığı ikinci tencere ile başlar.


# Diğer Festival Günlükleri #

12 Nisan 2009 Pazar

Festival Günlüğü # 8 / Control Alt Del

Geçen sene festivalin en sevdiğim bölümü 'Amerikan Bağımsızları' idi. Bu sene bölüm kapatılmış ve hüsrana uğratılmıştım. Arkadaşın az biraz zorlaması ile Kanada yapımı bu Control Alt Delete filmine biletimizi aldık. Yer Atlas sineması: İlk kez giriyorum. Etrafı etraflıca süzüyorum. Ve geniş beyaz perdesi, locaları, hakiki balkonu, stad düzeni koltuk yerleşimi ile 10 üzerinden 8 puanımı veriyorum.. Ardından yerimi alarak önüme, sağıma, soluma, arkama geçip oturacak insanları bekliyorum. Önümüzde 7 kişilik bir kız grubu, (İşte bu beni baya bi rahatlatıyor. :)Sağımda bir çift, ( Bu da geriyor be beni :( Solumda 2 kadim arkadaşım, Arkamda 2lik boşluk ile yerimizi ciddi şekilde alıyoruz. Ve film:


'Herkesin bir sırrı vardır'. Hele ki 1'li 0'lı bilgisayar dilinin hayatımızı iyice içine aldığı şu günlerde...


Yıl 1999..Milenyuma az bir zaman kalmış. Bilgisayar programlama dili Y2K tehdidi ile karşı karşıya. Bu karakterlerimizin yer aldığı yazılım şirketinden bu Y2K tehdidini yok etmesi istenir. Baş karakterimiz bu olayın sırtlanıcısı konumuna terfi ettiriliyor. Onun yazdığı programlar sayesinde bu tehditin yok edilmesi düşünülür. Ancak bu baş karakterimizin bilgisayarlara karşı duyduğu cinsel istek elini kolunu bağlar. İşte bu ilginç 'bilgisayara karşı cinsel istek' ekseninde olaylar gelişir.


Filmin baş kahramanı olarak kafayı iyice bilgisayarla bozmuş birisini görüyoruz. Yan karakterlerde garip bir patron, bir adet sevgili, bir adet zenci kardeşimiz, bir adet komiklik görevini üstlenmiş baş kahramanımızın baş düşmanı kişi, bir adet pornocu ofis kızı ve bir çok adet ofis çalışanı..

Film festivalin ilk haftasında izlediğim en güzel, en komik, en aşırı (2de bir mastürbasyon veya pc ile ilişki) filmdi. Yanımdaki arkadaşımın sırf çekindiği için gülemediğini bizzat gözlemledim. Gitmenizi tavsiye ederdim ancak başka gösterimi yok. Bir şekilde edinip filmi izlerseniz pişman olmazsınız.
2008 Kanada yapımı. Yönetmen 'genç ustalar'dan Cameron Labine. (Gelecek için ışık gördüm diyebilirim :) ) Başrolde Tyler Labine ...
KONUK YAZAR: Kard (Tarık Okutan)

11 Nisan 2009 Cumartesi

Festival Günlüğü # 7 / La Belle Personne



La belle personne... Esasında bu başlığı sırf bu film hakkında konuşmak için seçmedim; başlığı seçtim çünkü size birkaç ''güzel insan''dan bahsedeceğim: Louis Garrel, Gregoire LePrince-Ringuet, Christophe Honoré, Clotilde Hesme, Alex Beaupain, Chiara Mastroianni, Lea Seydoux, Ludivine Sagnier.


Bu güzel insanları sizlere anlatabilmem için hikayenin en başına gitmem gerekiyor; yani 27.Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne. 14 Nisan 2008 Pazartesi 11.00 Rexx Sineması 21.sıra 17.koltuk. İşte tam da bu mekan ve zaman uzamında uzun süre etkisinde kalacağım; hatta etkisinden kurtulamayacağım bir filmi izledim: Les Chansons d'Amour. Korku filmlerini andıran bir sahneyle başlamıştı. Ve bu sahnede Ludivine Sagnier ve aşık olduğum adam Louis Garrel'i gördüm ilk defa. Tamamen yabancılardı bana, tanımıyordum onları. Fakat Alex Beaupain'in bestelediği De Bonnes Raisons adlı şarkıyı söylemeye başladıklarında ben de Fransızca biliyormuş gibi şarkıyı söylüyordum ve Louis Garrel'e aynı Ludivine Sagnier gibi cilveli bakışlarla bakıyordum. Bu iki kişi birbirine aşıktı; fakat aşklarında üçüncü bir kişi daha vardı: Clotilde Hesme. Bir yandan bu iki karaktere aşıktı Hesme, bir yandan da onların birlikte olmasını istiyordu. Hatta Sagnier'in Garrel'i kıskandığı yağmurlu Paris sokaklarında Je N'aime Que Toi şarkısını söylemeye başlayarak onların da eşlik etmesini istercesine ellerini birleştirmeye çalışıyordu. Paris ve aşk derken; Chiara Mastroianni, La Bastille şarkısı ile Paris sokaklarında Sagnier'in peşinden koşmaya başladı. Ablası olarak Sagnier'in Garrel ile olan endişesini bilmesi gerekiyordu ve bu konu hakkında konuşması gerekiyordu. Ve ölüm... Ölüm geldi ve Ludivine Sagnier'in karakteri filme veda etti. Sagnier'in veda ettiği bu anda tutkulu aşık Grégoire LePrince-Ringuet filme girdi. Ringuet, Louis Garrel'in karakterini her yerde takip ediyordu; fakat filmde söylediği şarkı La Distance gibi aralarında hep bir uzaklık ve mesafe vardı. Aşkta ve aşk şarkılarında da tutkunun yanında daima uzaklık da olmaz mı zaten?


4 Nisan 2009 Cumartesi 16.00 Atlas Sineması Loca 15. Ludivine Sagnier dışında aynı kişiler beyazperdede yine. Bu sefer aralarında Lea Seydoux var ve film Les Chansons d'Amour değil; La Belle Personne. Festival kitapçığı çıktığında izlemek için en çok heveslendiğim film bu olmuştu. Çünkü Les Chansons d'Amour'da olduğu gibi bu filmin yönetmeni de Christophe Honore'du ve Louis Garrel başroldeydi. Madame De La Fayette'in ''La Princesse de Cleves'' kitabından esinlenen La Belle Personne'da yine tutku, aşk, aldatma gibi temaların işlendiği filmde annesini kaybeden 16 yaşındaki güzeller güzeli Junie kuzeni Mathias'ın okulunda öğrenim görmeye başlar. Bu okulda İtalyanca dersi veren Nemours'un dikkatini çeker Junie. Fakat Junie sadece Nemours'un dikkatini çekmemiştir, bir yandan da sınıfın en sessiz öğrencilerinden Otto da Junie'ye aşık olmuştur. Otto'nun çıkma teklifini kabul eden Junie, İtalyanca dersleriyle birlikte Nemours'tan etkilenmeye başlar; aynı şey Nemours için de geçerlidir. Junie'ye olan aşkı ve tutkusu yüzünden yaşadığı ilişkileri sona erdirir. Fakat Junie bu ilişkilerin farkındadır ve bu yüzden de Nemours'a yakınlaşmaya korkmaktadır. Bir yandan Otto'yu da kırmak istemez; fakat zamanla Otto'nun duygularına olumlu bir tepki veremez hale gelir. Bu üçlünün arasındaki ilişki sonunda tutku dozajı yüksek bir hale gelir ve ölüm ile ayrılıkla biter.


Louis Garrel'in İtalyanca öğretmeni Nemours'u canlandırdığı filmde Lea Seydoux, Junie'yi; Gregoire LePrince-Ringuet ise Otto karakterini canlandırıyor. Louis Garrel ve Gregoire LePrince-Ringuet, Les Chansons d'Amour'da olduğu gibi tutkulu aşık iki karakteri canlandırıyorlar. Honore, bir önceki filminde olduğu gibi bu filmde de kamerasını Paris'in cadde ve sokaklarında müzik eşliğinde yürüyen Ringuet ile Garrel'e çeviriyor. İkiliye bu sefer Clotilde Hesme ve Ludivine Sagnier yerine Lea Meydoux eşlik ediyor. Louis Garrel'in karakteri Nemours çekici ve çocuksu bir yapıya sahip. Ringuet'nin karakteri Otto ise Nemours'un öğrencisi olmasına rağmen aşk konusunda daha olgun ve net bir duruşa sahip. Les Chansons d'Amour'dan sonra bu filmde ikilinin karakter profilleri yer değiştirmiş durumda.


Les Chansons d'Amour'a göre daha genç, karanlık bir film var karşımızda. Gerek Lea Meydoux, Louis Garrel ve Gregoire LePrince-Ringuet'in başarılı performansları gerekse Christophe Honore'nin başarılı perspektifi filmin çıtasını yükseltmeye yetiyor. Buna bir de Alex Beaupain'in müzikleri eklenince film harika bir seyirlik haline geliyor. Ve sinemadan bir sonraki Honore ve Garrel filmini beklemeye başlayarak çıkıyorsunuz.
KONUK YAZAR: Capoupacap

10 Nisan 2009 Cuma

Festival Günlüğü # 6 / Somers Town

- So, I'm gonna try and get in therewith her, so, when I get with her,
I'm not gonna be that comfortablewith you having pictures of my girlfriend,
so, d'you wanna give me them now or...


This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinin yönetmeni Shane Meadows' in 2008 yapımı bu filmde 2 genç çocugun birlikte yaşadıkları bir takım olayları ve özellikle de aynı kıza hayran olup onu etkileme çabalarını gösteriyor. Aslında bunlardan pek de bahsetmiyor. Çünkü filmin süresi 70dk ve yönetmen bir çok şeyi yarım bırakıyor. Asıl sorun bu iki çocugun nasıl bir araya geldiğidir ki aha da soruyorum.

Tomo, ailesini terk ederek Londra'ya doğaçlama göç eden bir çocuk. Doğaçlama ise tamamen yerini buluyor, çünkü neden ailesini terk ettiği, neden Londra'ya geldiği, hatta bir ailesinin var olup olmadığı konusunda herhangi bir fikir verilmiyor.

Filmin diğer ufaklığı Marek, babasıyla birlikte Polonyadan göçmüş biri. Babasını her gün işe kadar yolcu eder, iş çıkışlarında ise onu çalıştığı yerden alır. Bu süre zarfında da meraklısı olduğu fotoğraf çekme meşgalesiyle vakit geçirir. Genelde çektiği fotoğraflarda ise hayran olduğu Maria vardır. Platonik bir aşktır Marek'inki. Tomo'nun önceki hayatında bilinmezlikler olduğu gibi Marek'inkinde de vardır. Annesi ile babasının neden ayrı olduğu bilinmez. Oysa bir diyalogta bu hususun geçmesine rağmen.

Maria için böyle bir geçmişi bilinememezlik yok mudur? Var tabi. Onun da ailesi hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Belki de hikayenin öncesine değil de olana odaklanmamızı istiyor yönetmen. Bir soru daha soruyorum o zaman. Olan ne peki ?

Kendi hayatlarında bir takım sorunları olan bu gencin birlikte hoş vakit geçirmeleridir. (Geçirmeler dediğime bakılmasın yine, dediğim gibi yönetmen olabildiğince kısa tutmuş ve az'dan çok anlama yoluna gitmiş.) Her ne kadar birlikte eğlenebilir bir zamana sahip olsalarda filmin o siyah-beyaz rengi değişmemektedir hala. Taa ki o rengi veren şehirden uzaklaşıncaya kadar.

Filmin muhteşem diyebileceğim diyaloglarının yanı sıra müzikleri de oldukça hoştur. Yönetmenin müzik seçimindeki ( ya da her kimi görevlendirmişse bunun için) oldukça yerinde gitmiş. Anlatılamayanı müzik ile anlatıyor adeta. Ki bunu This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinde de yapmıştı. This is England kadar çeşitliliğe sahip değildir,çünkü müzikleri hazırlayanlar sadece 2 kişidir, Gavin Clark ve Ted Barnes.

This is England filminin yönetmeni Shane Meadows ile ufak oyuncusu Thomas Turgoose 'u tekrar bir araya getiren bu filme daha fazla değinmek isterdim ama yönetmen pek değinmemiş ki ben değineyim. Sadelik çercevesinde güzelce anlatmış. Ama kısa bitirmiş gibi geldi orası ayrı.

# Diğer Festival Günlükleri #