2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Muhtemelen, insan doluluğunun yarattığı yalnızlaşma hissiyatı doğrultusunda kocaman harflerle sorunlar inşa ediliyor. Bunu bariz bir şekilde görmek aşırı zekanın ürünü değil elbet. Bunu yapan insan kafası, başka bir şey değil. Ya samimiyet, neşe, şen olma? Hiç biri yokmuşçasına davranır bazen insan. Ne oldum delisi olma yolunda bunlar da yaşanır, daha doğrusu. Kimi duygusunu yokmuş kabul eder, kimilerini de sevmeye sevmeye gözünün önüne koyar. Daha çok canı yansın, daha çok içerlesin, kahrından öldürsün ister insan. Hem de kendini. Buna dahil yaşamak, mekan kavramını ölesiye tatmak. Zor olanı seçiyorum dercesine kafayı kaldırmak, kolaya kaçtığını eziş büzüş beyninde yankılamak. Mekanları seçerler, ellerindedir biraz diye, zaman aramadan yerleşmeyi ad gibi bellerler ya bir de.

Nereye gider, ne yaparım. Duvarların örüldüğü minnacık evlere nasıl sığarım. İçine koyduklarıma nasıl eşya derim, sabahları uykumu alırım? Bunları düşünmekten yorulur beden. Aidiyetinin sorunları kazıklarıyla beynine doğru hücum ederken, koşmaya başlarsın. Dala, ağaç gövdelerine takılır, tozun toprağın içinde kalırsın. Şanslıysan gözüne toprak kaçmaz o ara. Dizinde aşınma izleriyle doğrulursun, sanırsın vahşi doğa, olmuş sana kaç yıldır tüm insansı dediğin ahmaklığına sahne olmuş odandır, başka bir yer değil. Kocaman kocaman sen lekeleri çıkar. Kimini ciflersin, kimini daha bir parlaklaştırırsın. Aidiyet, alır seni, tutar yakandan getirir eski aitliğine. Bir yenisi başlayana kadar gözünü ateşin parkalığına alıştırır. Göz korkutmasıdır, şeytani varlığın bu yaptığı.

Evim evim. Neresi benim yerim?
-
Rachel Gettin Married, 2008, Jonathan Demme



11 Eylül'ün paranoyasıyla şöyle bir Oryantalist film yapalım da Hollywood'daki dostlara "sizi yalnız bırakır mıyız" mesajı verelim diyen bir film olmuş Secret Defense. Fransızlar biz de bu işi becerebiliriz moduyla 2008'de bu filmi yapmışlar. Yönetmen koltuğunda Philippe Haim var. Oyuncu kadrosunda ise Gerard Lanvin ve Simon Akbarian isimleri dikkat çekmekte. Ve yine bu filmde ilk kez karşılaştığım Vahina Giocante.


Kısaca filmin konusuna değinmek gerekirse; Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın , Ortadoğu kaynaklı teröristlerin, ülke içinde gerçekleştirme ihtimali büyük terörist saldırı girişimlerini önlemeye yönelik çalışmalar üzerine gelişiyor film. Hikaye iki ana karakter üzerinden gitmekte. Biri, Vahina Giocante'nin canlandırdığı Lisa (Diane) karakteri, diğeri de Pierre (bu rolde de Nicolas Duvauchelle var). Film boyunca bazen Lisa'nın bazen de Pierre'in başına gelenleri izliyoruz. Olaylar başlarda hayli hızlı gelişiyor. Lakin daha sonra aynı tempoyu götürememe durumu baş göstermiş. Ve teröristli, bol ajanlı ve bol mesajlı bir film olarak hafızalardaki yerini alıyor. Ekstra ya da farklı bir şey sunma meselesi yok. Belki de böyle bir dertleri de yok. Hollywood nasıl ki hadiselere kendi penceresinden bakarak İslam'ı ve Müslümanları yorumluyorsa, Fransızlar da aynısını yapmış. Sinema böyle bir şey zaten. Bunu yadırgamak için söylemiyorum. Sadece filmi izleme niyetiniz olursa bunlara hazırlıklı olun.

Film süresince olaylara 11 Eylül sonrası ortalama bir Fransız gözüyle bakıyoruz. Her Arap'ın potansiyel terörist olduğu zannıyla yaşıyoruz. Yeri geliyor üniversitede Profesör olan bir Arap'ın bile cinsiyetçi aşağılamalarla kadınlarla dalga geçtiğine şahit oluyoruz falan. Filmde sürekli Arapları düşmanca görme durumu mevzubahis. Girizgahta da belirttiğim üzere, buram buram Oryantalizm kokan bir yapım. Bunun sebebi -muhtemelen- filmin yönetmeni Philippe Haim (sağcı bir sinemacı çünkü). Elbette bu tarz her film kendi mesajını verme gayretindedir, lakin onca mesajı verirken ana karakterleri yeterince tanıtamıyor. Bu da filmi sıradan filmler çizgisinden ileri taşıyamıyor. Oysa çok daha güzel işlenebilirdi. Parallellik çok daha güzel kurgulanabilirdi demek mümkün.

Amerikan filmleri klişeleri bu filmde de mevcut ama tek bir farkla; Fransızlar motifleri kendilerine göre değiştirmişler. Örneğin; kendi istihbarat teşkilatlarındaki vatansever ajanlar vurgusu (bir fahişe bile yeri gelir vatanını pislik teröristlere karşı korur mesajı), Fransız bayrağının görkemlice çekildiği sahne, filmin sonunda Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın başarılarını anlatan cümle vs.

Bütün bunları yaparken Fransa'daki Müslümanların gönlünü de hoş tutma çabaları da var tabii ufaktan. "Hepiniz terörist değilsiniz aslında. Bakın bizim istihbarat teşkilatında namazında niyazında bir Arap da çalışıyor. Sisteme falsosu da yok. Dinini siyasi amellere alet etmiyor. Onu örnek alın" diyerek bir karakter de ortaya çıkarmışlar. Bu kişi görev esnasında mola veriyor, namazını kılıyor. Namazı bittikten sonra tekrar görevinin başına dönüyor. Arapça bildiği için çok kilit bir konumda mesela. Bakın, bu da Müslüman bir Arap ama nasıl da vatanını seven biri, diyorlar yani.

Vahina Giocante kendine has güzelliğiyle sıradan olan bu filmde bir nebze olsun ilgi çekici. Müthiş bir oyunculuk gerçekleştirdiği söylenemez ama ilerisi için not edip takip edilesi bir isim. Bunu da belirtelim.

Her film yazısının sonunda bu filmi izleyin ya da izlemeyin türünden cümleler olur, adettendir. Biz de yazalım. İçinde bol bol Oryantalist göndermeler olan vasat bir Fransız aksiyon filmini izlemek sizin için zaman kaybı değilse, Secret Defense'i izleyin derim.


Ulus-Devletin Haklı Ferdi, Mağdurun Ulus-Devlete Entegrasyonu



Aslında öfkeli kalabalıklar da aynı dertten muzdariptir. Kapitalist sistemin çarkları arasında her gün biraz daha ezdiği, güçsüzleştirilmiş, kendi potansiyellerini gerçekleştirme olanağı bulamayan bu genellikle alt-orta sınıfa mensup “ya sev ya terk et” ci güruh da ortak bir kolektif bilinçte eriyerek kendilerini güçlü hissetmek istemektedirler. Zamanında bir siyaset bilimi dersindeki sevgili hocamın da belirttiği gibi bu kolektif bilinç mecraları ya maçlardır, ya şehit cenazeleri, ya da “Türk milletini ve devletinin bütünlüğünü savunma” mitingleridir. Devleti ve milleti kimden korurlar ve korudukları şey ne menem bir şeydir, onlar da bilmezler. Bilmeleri de gerekmez zaten. Onlar Türk ulus-devletinin “haklı” fertleridirler ve zamanı geldiğinde vatanı dâhili bedhahlara karşı savunmak için hazır beklemektedirler. Ulus-devletin onları konumlandırdığı yer budur ve onlar da üzerlerine düşen görevi yapmaktadırlar kendilerinin de birer mağdur olduğundan bihaber.


Peki kimdir bu ulus-devlet ve niye bu kadar önemlidir? Burada tabii ki ulus-devletin inşa sürecinden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Ama meramımı anlatabilmek için Türkiye’de ulus-devletin kurulmasıyla ülkenin doğusuna uzanan modernleştirici Kemalist ellerden bahsetmem gerek sanırım. Burada Michel Foucault’nun iktidar üzerine söyledikleri, yazdıkları çok büyük önem arz ediyor. Foucault iktidarı kılcal damarlara benzetir, hayatın her alanına yayılmıştır iktidar. Tepedekilerin bilinçli bir tercihle sopasını indirerek uygulamasından ziyade her bir bireyin fikriyat ve eylemleriyle her gün yeniden güçlenir ve kendini yeniden üretir. Foucault merkezi iktidar ve gözetleme kavramını ise Jeremy Bentham’ın hapishane projesi için tasarladığı mimari bir betimlemeyi ödünç alarak daha anlaşılır kılmıştır. Panoptikon adı verilen bu gözetleme aygıtına göre sekizgen biçimde bölmelerden oluşan binanın tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır. Kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Yani gözetlenenler, ne birbirleriyle ne de merkezle diyalog halindedir. Amaç, mahkumlarin kulede kimse olmasa bile her zaman izlendiklerini düşünmeleridir. İzlenmese bile izlendiğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizmasi geliştirir ve kendini denetlemeye başlar. Foucault modern gücün bünyelere böyle sirayet ettiğini ve kendini her gün yeniden böyle ürettiğini düşünmektedir. Bugün bazı kentlerde her adımımızı takip etmek üzere her köşe başına yerleştirilmiş kameralar da Foucault’nun panoptikon benzetmesine bir örnektir. İktidarı yeniden üretme ve güçlendirme mekanizmalarının başında da okullar, hastanaler ve hapishaneler gelir. Çünkü bu kurumlar insanları belli biçimlerde disipline ederek istenilen bireyi yaratma işlevini görür. Yani çağımızın iktidarı artık fiziksel şiddet ve baskıdan bireysel olarak her gün yeniden üretilen bir güce evrilmiştir ve bu, insanı hayatı boyunca aileden okula oradan fabrikaya, bazen hapishaneye ve sık sık hastaneye, kimi durumlarda da akıl hastanesine kadar takip eder. İşte filmi bu eksende okursak aslında bir çok sorunun cevabını da bulmuş oluruz.

Dil insanın dünyayı algılaşıyışında çok önemli bir etkendir, zira insan dünyayı kendi konuştuğu dilin çerçevesinde görür ve algılar. Ama aynı şekilde bireyin konuştuğu ve içinde düşündüğü dil de o verili gerçekliğin bir parçası ve ürünüdür zaten. Ve bu gerçeklik iktidar ilişkilerini içinde barındırıyorsa eğer, dil de bu iktidardan kaçamaz. Resmi dilde eğitimin zorunlu kılınması işte bu anlamda ulus-devletin iktidarının pekişmesine yardımcı olmaktadır.

Modern Türkiye’nin kurulmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin pek de müdahele etmediği Kürtlerin yaşantısı birden değişmiştir. Çünkü modern ulus-devlet için merkezi iktidar önemlidir ve bunu sağlamanın yolları da bazı pratiklerden geçer.Yaşadıkları topraklarda istedikleri gibi hayatlarını sürdüren Kürtler yeni Türkiye için bir tehdit teşkil etmeye başlamıştır. Ve bu tehdidi bertaraf etmenin yolu da Kürtleri her açıdan yeni ulus-devlete entegre etmekten geçmektedir. Bunun başlıca yolu da ilkokuldan itibaren zorunlu Türkçe eğitimdir. Modern Türkiye’nin resmi dili Türkçe’yse Kürtler de bu dilde eğitim görmek zorundadırlar. İşte anadilleri Kürtçe olan ve okula başladıklarında tek kelime Türkçe bilmeyen bu Kürt çocuklarını bu sınıfta oturtup tek kelime Kürtçe bilmeyen Emre hocanın yüzüne çaresizce baktırııp “ne diyor bu adam acaba?” dedirten zihniyet böyle bir tarihten süzülüp gelmiştir bugünlere. Bu zihniyetin nasıl güçlü bir şekilde benimsenip yeniden üretildiğine örnekse Zülküf’ün babasının bir anekdotunda yeniden karşımıza çıkar. Evlerinde misafir ettikleri Emre öğretmene zamanında bulunduğu iş başvurusundan bahseder Zülküf’ün babası. İş başvuru formunda bildiği yabancı diller sorulmaktadır. Bu diller arasında Türkçe’yi de yazan babaya bakıp dalga geçercesine güler karşısındaki kadın. Baba ise buna bir anlam verememiştir: “Ben türkçeyi 15 yıl sonra öğrenmişim bu şimdi yabancı dil değil mi?” der şaşkınlık içerisinde.


Velhâsıl kelam “Bu Kürtler neden illa anadilde eğitim diye tutturuyorlar?” sorusuna çok zarif bir cevap veriyor belge niteliğindeki bu film. Filmin baş karakterleri olarak da Kürt çocukları ile bir Türk öğretmenini koyarak onların sıkışıp kaldıkları Türkçe-Kürtçe paradoksunu gözler önüne seriyor; sanki Kürt insanıyla Türk devletini aynı karede buluşturup çözümsüzlüğün kimi omuzlarda nasıl ağır bir yük oluşturduğunu sembolize ediyor. Birinci sınıf öğrencisi Zülküf’le Emre öğretmenin anlaşabilmek için harcadıkları insanüstü çaba ise aslında çok şeyler anlatıyor ısrarla anlamak istemeyenlere.

Devletin kendine yüklediği uygarlaştırma görevini yerine getirmeye çalışıyor Emre öğretmen sabırla, ama sonra bavulunu toplayıp geri dönüyor memleketine(ulus-devlet projesinin dğer yüzlerce neferi gibi) ve öğretmenlerini yollayan çocukların köylerinin serin suyuna kendilerini atışlarını görüyoruz… Sözlere gerek kalmıyor. Hatta bu filmi izledikten sonra ne yazsanız ajitasyon gibi geliyor insana. Bu anlamda bu yazı aslında tek bir cümleden de oluşabilirdi: “Bu belgesel-filmi muhakkak izleyin.” Sonra bu yazıyı okumasanız da olur. Ben yazmış bulundum artık, kusuruma bakmazsınız..

Mağdurun Dili, Resmi Dilin Mağdurları

Söylenecek çok şey var, yazılmış ve tüketmiş de çok şey var ama. Nereden başlamalı, bu kadar çetrefil bir konuya nereden dokunmalı, en hassas olanları incitmeden, bilemiyor insan. Ama sanırım önce haddini bilmeli er/dişil kişi. Empati kurun, onları anlayın, ama onlara da yazık gibi ucuz klişelere sığınmayacağım. Çünkü anlamak mümkün değil, bırakın bir de dillendirmeyi. Bu yazıyı Türkçe yazıyor olmam ve anadili Kürtçe olan, yabancı dil olarak da Türkçe bilmeyen insanların okuyamayacak olması bile yeterince ironik zaten. Çünkü düşündüklerim, beceremesem de dillendirmeye çalıştıklarım en çok onları ilgilendiriyor. Aynı şekilde Kürtçe yazılmış yazıları da ben anlayamayacağım, yazılmış onca şeyden ne yazık ki haberim olmadığı gibi. Aynı dili konuştuğumuz insanları bile anlamazken bir de konuştuğum dili konuşmak zorunda bırakılan, dilini anlamadığım insanlar, onların kendi evinde sürgünleri hakkında bir şeyler yazmak zor geliyor bana. Ama yazmalı… İnsan dilin ifade yeteneğine inanmasa da yazmalı, imkânsız olana meydan okumalı sanırım. Niye mi? Çünkü başka çaremiz yok. Çünkü kahraman olmaktansa okyanusta damla olmayı artık kabul etmeyi becermeli. O zaman elinden gelenin en iyisini yapmalı insan…


Aslına bakarsanız söylenecek her şeyi söylüyor bu belgesel film. Hem de hiç kışkırtmaya, çarpıtmaya ve propagandaya kaçmadan, işleri daha çetrefil hale getirmeden. Sadece kamerayı çocuk gözlerine yerleştirerek o gözlerin yalınlığında anlatıyor yüzlerce yıllık birikimden damıtılanı. Öyle ki, bu topraklarda büyümüş, ilkokulda her sabah andımızı okuyup lise’de İstiklal Marşı okunurken, bayrağı “gururla” tutan “Türk gençliği” de kendi nesnelliğine dışarıdan bakakalıyor bir süreliğine de olsa. İçine doğduğumuz için hiç sorgulama olanağı bulamadan benimseyiverdiğimiz, içselleştirdiğimiz ve üstüne üstlük “cesurca” savunduğumuz onca çelişki ekrandan yüzümüze çarpıyor, hem de hiçbir ideolojiye, slogana sığınmadan; çırılçıplak bir şekilde ve olanca gerçekliğiyle...

Sinemada çocuk yüzü çok önemlidir, zira haberi en iyi çocuktan alırsınız. Onlar size yalan söylemez, sadece olanı gösterir. Bu belgesel de öyle yapmış. Hikâyeyi en başından ilkokul sıralarından, ağacın yaşken eğilmeye başladığı zamanlardan almış. Daha Kürtçe yazıp okumayı beceremeden “okuyup adam olabilmesi için” zorla Türkçe öğretilen Kürt çocuklarıyla Denizli’den gelmiş idealist bir Türk öğretmenini aynı sınıfa oturtmuş ve “hadi ders başlasın” demiş. Ders başlamış başlamasına da ortada bir sorun varmış. Zira ne ilk öğretmenlik görevi için Doğu’nun bu köyüne gelen ilkokul öğretmeni onları anlıyormuş, ne de –gariptir- “varlığını Türk varlığına armağan etmek” için toplanmış Kürt çocuklar öğretmeni. Aynı Emre öğretmenin meramını anlatmakta güçlük çektiği çocuklara dediği gibi: “Hiçbir söylediğimi anlamıyorsunuz di mi? İyi, ben de sizi anlamıyorum zaten…” Kanımca bu cümle, belgeselin kilit noktası, zira iki satırda bütün meselenin tarihi özetlenmiş sanki.


Emre öğretmen bu işte bir gariplik olduğunu anlar köye gelir gelmez. Ders kitaplarında okuduğu batı medeniyetinin peşinden koşan “modern Türkiye” böyle değildir. Ne içecek doğru düzgün su bulabilir köyde, ne de konuşacak, dertleşecek bir insan, başlarda. Kürtler bu topraklarda ne kadar ıssız ve sürgünse Emre öğretmen de memleketinin doğusunda aynı yalnızlığa düşer; duygudaşlık belki de tek ortak tarafıdır o şirin Kürt çocuklarıyla. Kendi geldiği dünyadan çok farklıdır zamanında gelemediyse de hep “o bizim köyümüzdür” dediği bu köy. O köyün gerçekten kendi köyü olduğuna inandırmak ister kendini, ama bir şey eksiktir sanki bu denklemde, taa en başından yanlış hesaplanmış, insanlarla armutlar toplanmaya çalışılmıştır amiyane bir tabirle. İlkokul müfredatından vazgeçer Emre öğretmen; bütün seneyi 1 den 5. sınıfa kadar aynı derslikte toplanmış bu sevimli öğrenci kalabalığına Türkçe öğreterek geçirmeye karar verir. Çünkü karşı tarafa bir şeyler anlatabilmek için iletişim kurabilmek önemlidir, bunun için de ortak bir dil konuşmak gerekir. Bu dil de Türkçedir tabii. Zira burası Türkiye’dir; “ne mutlu Türküm diyene” diyen herkes “Türk” tür ve Türkiye’nin resmi dili de Türkçe’dir. Ama Kürtler de Türkiye’de yaşar ve Kürtlerin anadili Kürtçe’dir. O zaman ilk önce onlara “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmeli, her biri ilk başta Türk yapılmalıdır. Ama “Ne mutlu Türküm diyene” diyebilmek için de Türkçe bilmek gerekir sanki. “Hayır”, der resmi ideoloji, “gerekmez”. Nitekim anlamını bilmese de andımızı ezbere bilmelidir her Türk vatandaşı çocuk, Türkiye’de yaşamayı hak edebilmek için. O zaman ya bu deveyi güdecek, ya da bu diyardan gidecektir. Veya kendini bilmez kalabalıkların neye hizmet ettiklerini bilmez bir tavırla dedikleri gibi ya sevecektir, ya da terk edecektir buraları. Aslında bu sloganın altında yatan mesajı o kalabalıklar da bilmemektedir. Kürtler bu toprakları ya onlar gibi seveceklerdir, yani asimile olup benliklerinden vazgeçerek “Türk’ün asil kanının” damarlarına sirayet etmesine izin vereceklerdir, ya da kapılar ardına kadar açıktır, hemen çıkmalıdırlar böyle bir durumda. Bu yüzden o Kürt köyünde ilkokul çocuklarına daha Türkçe’yi öğrenmeden hemen andımız ezberletilir. Sonuç ise filmde Rojda adlı sevimli kız çocuğunun andımızı okumaya çalışırken kameraya yansıyan ızdırabıdır; Rojda’nın ne dediği hiç anlaşılmaz.


Çocuklara 23 Nisan’da Atatürk’e nasıl teşekkür etmeleri gerektiği öğretilir, neye teşekkür ettiklerini anlamadan. Bayram bütün “Türk” çocuklarına armağan edilmiştir ama bu çocuklara bayram şekeri kalmamıştır sanki, çünkü Kürt olmaları yetmezmiş gibi üstüne üstlük bir de yoksuldurlar. Aynı ülkede kimi çocuklar kolejlerde okuyup 20 kişilik sınıflarda ders görüp ilkokulu bitirmeden bilgisayarın kurdu haline gelirken öte yandan bazıları da bütün okul tek derslikte eğitim alırken bir yandan da kara kışta sobayla ısınırlar. Ama ne önemi vardır değil mi? Hepsi Türkçe konuşup her sabah andımızı okursa devletin bekası sağlanacaktır, diğer şeyler bunun karşısında zaten önemini kaybeder(!) Emre öğretmen veli toplantısı yapar ve velilere dert yanar: bazı çocuklar okula sürekli gelmemektedir, Türkçe dersinde defterlerine Kürtçe yazmaktadırlar, bazılarının ise kalemi yoktur. Velilerin cevabı ise çok samimidir: "sen hocasın bilirsin, ayıp ettiysek affola, ama bizim elimizden gelen bu". Onların ellerinden gelen budur gerçekten. Rojda’nın anne ve babası birinci sınıfta okuyan kızlarını okula gönderirlerse evde minik bebeğe bakacak kimseleri olmayacak, kızlarını okula gönderip bebeklerine bakmak için evde kalırlarsa tarlaya hasata gidemeyeceklerdir. Küçücük çocuğu tarlaya da götüremezler herhalde. Tabi buna “E o kadar çocuk yapmasaydınız kardeşim!” veya “bakıcı tutun” gibi verili hakikatleri yok sayan cevaplar verilebilir. Böyle de işin içinden çıkılabilir tabii, çıkılmaktadır da zaten…

Anlamaktan kork beni. İşte o zaman kendinden olması gerektiği üzere nefret edeceksin. Kendine asla olmayacağını bildiğin; her şey düzelecek cümlesini kuracaksın. Bana ne yapmak istersen yap. Kendini istediğin gibi rahatlat. Hepsiyle başa çıkabilirim. Joker asla kazanamayacak.

Jim her şey, biliyor. Ve Gordon da. Onları boşver, Allah her şeyi biliyor. Ben kötülüğümle senin için bir kahramanın da ötesindeyim artık. O virajı aştım. Kötülüklerin karşısında sessiz olamayan bir gardiyanım. Silahı havada, merhametli bir kara şövalyeyim.

Son anlarında herkes aslında nasıl olduklarını ortaya çıkarır. Bana bak Rachel! Filmdeki Rachel gibi aslen yanlış olanı seçtin. Ama bunu çok geç olmadan asla bilemeyeceksin. Ayrıca son anların bana filmdeki Rachel kadar bile cesur olmadığını gösterdi. İkili seçimden beni gökdelenden aşağı atanı seçtin. Uçabilirim, ama bu beni ittiğin gerçeğini değiştirmez.

Şans erdemdir belki de gerçekten. Ama tek erdem asla olamaz. Ben de yalancıyım. Ama yaralayıcı değilim. Öldüreceksem bunu acı vererek yapmak beni sana çevirir. Eğer benim gibi bir yerleri yakmak isteyen birisi olsaydın bunları sadece külleri izlemek için yapardın. Erdemlerimi izlemek bile seni derin üzüntülere boğar. Uçaklar seni bundan uzaklaştırmaz, vicdan geçirmez bir kıyafet bulman lazım.

Kimse seni bağlamadı Rachel. Bana kimse şans sunmadı. Batmotor’um ve siyah kedi kulaklarım da yoktu. Ama bazen insan tıpkı Harvey Dent gibi öldürebilmeli. I believe in Harvey Dent, although he doesn’t. You believe in me, although even my outlooking says Batman is badman.

Birisinin çıkıp ben Batman’im demesine ihtiyaç yok. Batırdıklarını kontrol et. Sonra tıpkı WOW gibi yaşadığın hayatını gözden geçir. Gerçekten bu role playing game için değer mi? Asla gerçekten mutlu olamaycaksın biliyor musun? Eğer mutlu oluyorsan, bu Batman’in, yani benim işimi iyi yapamadığımı gösterir. Kötülerin yaşama şansı olmalı, ama pişman olmak için. Kötüsün ve zorla iyi yapma çabalarımıza acılarına rağmen ilaçları almamakla karşılık verdin. Öl. Şimdi söylüyorum kimliğimi: ben Batman’im.

Yobazları düşünürüm joker çığlıklarından kulaklarım fırsat bulduğunda. Sabit fikirliliğin dayanaksızları yıkılması gereken çete bağlarıdır. Ben, Batman, siyah elbisemin hakkını vereceğim. Hokkabazlıkla yobazlığı harmanlayıp, asla planı olmayan birine oyun oynarsan olacaklardan sen sorumlusundur. Sorumlusun. Ben senin gibi araba kovalayan bir köpek değilim. Kemiklerin güzelini yiyip günde 18 saat uyuyabilmek için başka köpeklere kuyruk da sallayamam. Araba kovalıyorsam, bu başka bir arabada ve öndeki arabada yakalanması herkesin hayırına olan kişiler olduğu için. Yoldan çekil.


Harvey gibi ikiyüzlüsün. Asla gerçeği haykıramazsın. Asla tetiğin ucunda Joker olduğunda tetiğe basamazsın. Harvey gibisin, uçkurun için masum ve kriminal suçlulara hakkın olmadığı halde doğrultursun haktan ayrılmış kılıcını. Haktan ayrılmakla ölüme gitmekten ayrılan bir sapağa mı saptın sanırsın? Zevklerinin seni götürdüğü yerde bekleyeceğim. Ak şövalyen Harvey, ve Atatürk olmanın hesabına düşmüş Batman ile orada tekrar karşılaşacaksın. O zaman adaletin tecellisi çabuk ve tartışmasız olacak. Zevklerimin beni götüreceği yerde de senin için üzüleceğim.

Şimdi bir bakalım. Tüm ülkeyi yönetecek ve Wayne holding kadar büyük bir potansiyelin arkasında tevazu savaşı veren birine şantaj yapıyorsun. Mantıktan konuşalım hadi. Ne olacak? Herkes bir plan yaptı. Senin planının tutması için tek bir neden yok elinde. En iyi ihtimalle, ben, Batman, kazanamazsam 50 yıl daha çalışırsın Rachel’in yapmak istediği gibi. Dikkat ettin mi, Rachel gibi, aslında sen de çok güzel değilsin. Normal olmayan hayatı sen seçtin, birisinin “psikopat eski sevgilisi var mı?” diye soran Harvey’e Batman psikopat sayılabilir mi diye fikir danışması lazım. Sıradan bir vatandaş gibi aileni korumak için tüm toplumu, tüm benliğini satacaksın. Hasta olan zaten ölmeyecek mi hasta olmayan gibi. Ölmemesi gereken insanlar değil. İnsanlar tıpkı domatesler gibi ölümlüdür. Ama nasıl öldükleri onları bir domatesten farklı hale getirir.

En normaliniz benim. Narsist olduğumu düşünebilirsin ama eğer mitolojik öğelerden kendime bir idol seçmiş olsaydım bu Narkissos değil Zeus olurdu. En akıllınız da, en duyarlınız da, en duygusalınız da, en mütevaziniz de, en sabırlınız da, en eniniz de benim. Rachel olmadan ne işe yararım bilmiyorum, ama maskem asla ağladığımı dışarı göstermez. Yarasalar ağlamaz. Memelidir, ve gülme sesleri çıkarta da, kaderden gelen bir durum bu, gülmemelidir.

Sence Batman Gotham şehrini daha iyi bir yer haline mi getirdi? Buna cevabın kayıtsız şartsız evet olmalıdır. Yoksa içindeki joker çoktan kontrolü ele geçirmiş demektir. İşe yaramaz kopyalarımla hayatını harcayacaksın. Ben hokey vatkaları takmıyorum, benzerlerimden farkım bu. Ben senin iyi haline benziyorum, aynada beraber de baktık. Zamanı bile bükemezler kopyalarım, japonlar gibi acıyı duymayan bir hale bile gelemezler. Ben tekim. Sen varken tamdım, şimdi tekim.

Şu yüze bakın. Bu yüz dünyanın parlak geleceği. Dünya ya gerçekten olması gerektiği gibi insanlarla dolu olduğu için parlayacak, ya da ben bir havai fişek gösterisi yapıp, senin gibi kötü insanların dünyaya daha fazla gelip iyileri incitmesine engel olmak için binlerce seri katilin çocukları dünyanın kötülüklerine atılmadan öldürmesini bekleyemeden, hepimizi temizleyeceğim. Tek ihtiyacım olan biraz içilebilir cesaret.


Bir de senin yüzüne bakalım. Yarısı yanmış, hem de iyilik için savaşırken kötüler tarafından düşürüldüğün bir oyunda değil. Kocaman japon gözlerinin arkasındaki şeytani bakış en ince ruhlu insanı tuba dalı altındaki kevser ırmağından alıp newyork kanalizasyonlarına götürür. Yanmamış kısmı ise zaten umutsuz. Yanan keşke doğru bir şey için yansaydı.

Değerlerinin insanı olmayan Joker ve sen gibi anarşizmin kulları kurallarım karşısında diz çöktüğünde bile ben duraksamayacağım kurallara bir istisna getirip sen ve senin gibileri cezalandırmak için. Cezanın vericisi ben değilim. Hele bir öl.

Yalancılığın meslek olduğu işi yapan avukatlarına müvekkillerinin vekaletini sıkı ver rüzgarım estiğinde senin gibi bağlanma sorunu olan pelerinler asfalttan daha aşağıya düşecekler. Düşene tekme vurmayıp kenara koyacağım, ibret için.

Gördün mü, ben canavar değilim, ben o virajın çok ilerisindeyim. Tüm köpekler peşime takılmış olsa bile, yardımıma ihtiyacı olan Gotham sakinleri bana patlattığın yarasa ışığımın yokluğu dolayısıyla ulaşamayacak bile olsalar beni kötü bilerek, ben canavar değilim. Harvey ise korkak bir canavardı.

Bu dünyada yaşamak için sahip olacağın tek kural kuralsız olmak bir kural değil midir? O halde kurallarıma senin köhne mantığında da yer açıldı.

Ben Batman’im. Ve Rachel, senin arkandan atlayabilecek tek kişi benim. Bunu bir daha yapmayalım dedin, yapmayacağız. Seni tehdit edecek hiçbir şeyim yok. Olanca gücüme rağmen hiçbir şey yapamıyorum. Av sezonuna yarım ömür kaldı. (başlamak, bitirmenin yarısıdır)

Sana Harvey’in sorusunun aynısını sormuştum. Bana cevabın evetti. Şimdi dünyada beni karanlıklarda yalnız bırakıp hayatın anlamını anlamaya çıktın. Sana gitmeden söyleyeyim, cevabı 42. Yanına havlu almazsan yolculuğun çok güzel geçmeyebilir. Bunu bana sen öğretmiştin.

İnsanlara olan umudumu kaybettim. Harvey Dent’in üzerine çok gidildi diye yaptı yaptıklarını, ama umudumu sen kaybettirdin. Vapurda birbirini patlatmayan iki vapur yabancı insandan biri olsaydın çok daha kolay olacaktı bu kara şövalyelik.

Dünyanın daha iyi bir yer olması için telefon hakkınızı kullanın. Korkmayın, hiçbir kelime sizi öldürmez. O uçurumdan da atıldım, biliyorum.

Şimdi şu yüze bir gülücük yerleştirin. Bu kadar ciddiyet gerçekten gereksiz.

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız
http://skykhanstar.blogspot.com/


# Diğer Konuk Yazarlar #

Önce yıllardır siyah-beyaz ayrımının yapıldığı ABD'de siyahi bir başkanın seçilmesi, ardından İzlanda'da kurulan geçici hükumetin başbakanı olarak eşcinsel bir kadının seçilmesi. Kişisel tercihlerden dolayı konulan engeller yavaş yavaş kalkıyor. Hatta bazen kişisel olmayan, yaratılıştan gelen özellikler sonucunda da engellerle karşılaşanlar var. Siyahiler bunun başlıca örneği.


Gelelim konu kapağımıza. Sean Penn'in gülümsemeler saçtığı fotoğrafa bakarak bu filmin komedi olduğunu, "Milk" adını almasından dolayı da Semih Kaplanoğlu' nun (yumurta-süt-bal) üçlemesinin abd versiyonu olduğunu düşünmeyin. Neyse, daha fazla saçmalamadan film hakkında bir iki şey söyleyeyim.

Harvey Milk, tarihte bilinen ilk eşcinsel siyasetçidir. Bilinen dedim çünkü gizliden eşcinseller de olabilir aramızda. Eşcinsel oluşlarını bile kabullenmeler tam anlamıyla gerçekleşmemişken , sıradan vatandaşın ötesinde yönetici konumuna gelmesini, cinsel tercihini gizleme gereği duymadan, çevresinin bazen desteği bazen de kösteği ile belediye temsilciliğine yükselişini ve bir suikast sonucu öldürülüşünü aktarıyor. "ulan naptın? spoiler verdin bize" gibilerinden bir serzenişte bulunmayın, filmin sonunda öldürüldüğünü zaten başında da söylüyor.

"Sean Penn, ibnedir, bu yüzden de en iyi aktör oscarına aday gösterildi" diyenler olacak. Tamamen haksız da sayılmazlar hani. Son birkaç yılda baş roldeki eşcinseller hep aday gösterildi. Heath Ledger, Philip Seymour, Jake Gyllenhaal... Hatta Philip Seymour oscarı aldı da. Academy eşcinselliğe doymuş mudur bilmem ama Sean Penn bu filmde gerçekten güzel oynamış rolünü. Tabi benim bu filmde oyunculuğunu çok beğendiğim bir diğer isim daha var. O da Sean Penn'in ilk aşkı olan James Franco.

Bir anket yapılsa "2008 'in en önemli olayı nedir?" diye, sanırım ilk sıradaki cevap ABD başkanlık koltuğuna bir siyahi başkanın seçilmiş olması çıkardı. Ama ben 2008'in ekonomik ve siyasi getiri-götürülerini bir kenara koyup sinema alanına yönelmek istiyorum.
2008'in en fazla ses getiren filmi kuşkusuz The Dark Knight filmidir. Filmin başarısındaki etkenleri, filmin adı başlığındaki konumuzda dile getirmiştik. Ama bu ve bu sene çıkan filmler bize şunu gösterdi ki yeni çıkan filmler de yıllanmadan efsaneleşebiliyormuş. IMDb sitesinin kapanış günündeki en iyi 250 film listesine baktığımızda 2008 yılından 9 filmin listede olduğunu görüyoruz. Geçen seneki sayı 9 idi ve şuan yalnızca 6sı bu listede tutunabildi. 2008 de durum ne yönde değişim gösterir bilinmez.
Box office durumuna baktığımızda krizin bu sene sadece sinemaya yaradığını söyleyebiliriz. Tüm zamanların en fazla para getiren filmleri listesinden 2008 için ayıklananlara bir bakalım.

The Dark Knight $994,896,852
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull $783,011,114
Kung Fu Panda $633,395,021
Hancock $623,546,274
Iron Man $571,827,600
Mamma Mia! $568,704,210
Quantum of Solace $540,902,659
WALL·E $507,269,544
Madagascar: Escape 2 Africa $452,862,381
The Chronicles of Narnia: Prince Caspian $418,814,023
Sex and the City $400,637,269
The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor $388,876,165

Bu liste 2008'in ne kadar kazandırdığını açıklamıyor sadece. Sinema sektöründe nedenli büyük paraların döndüğünü de gösteriyor. Bir şeyi daha gösteriyor. Bazı filmlerin bile oldukça fazla sinema izleyicisi olduğunu (bazı derken?). Ben bu tarz sevenlerin, bu filmleri evlerinde tek başına, kumanda sol eldeyken izlediklerini düşünürdüm hep. Demek ki sinemada ayrı bir keyifmiş. You got it ;)

Türk sineması için de bu bereket söylenebilir. Birden türk sinemasında hareketlilik yaşandı. Yada hep aynıydı üretim ama ilgi arttı. Kalite arttı mı peki? Bu muallak. Hala "ivedik mi - arog mu" tartışmasının yaşandığı bir ülkedeyiz sonuçta. Filmin kalitesini izleme oranları ya da kazandırdığı paralara göre ölçen bir toplumuz ne yazik ki? O zaman derim ki ben de Sex and the City filmi tüm Türk sinemasına bedel (!). Madem öyle, işte böyle..
Bu arada..
AROG $20,000,000 :)

Bu film için uzunca yazmak istediğimden hep sona erteledim ama dayanamıyorum artık, eklenmeli. Film, Batman Begins filminin devamı niteliğinde. ilk filmde sonraya ertelenen, "bir kişi mi yoksa bir çete mi" mantığı ile sonraya ertelenen Joker'in anarşisine karşı savaşıyor bu sefer süper kahraman. Ama nedense o süper kahramandan bahsedesim yok. İyi hoşsun,güzelsin, güçlü,zengin ve karizmatiksin, tüm kızlar senin.. Ama benim burada bahsetmek istediğim Joker, ya da diğer bir deyişle Heath Ledger.

Film vizyona girer girmez büyük bir sükse ile girdi. Bunun sebebi filmin Galası bile yapılmadan -yaklaşık 5 ay önce- ana karakterlerden Joker'i oynayan Heath Ledger'in ölümü ve serinin ilk filminin beğenilmiş olması ki bu diğer nedenin yanında ufak kalır. Ledger'in ölümü onu ve bu filmi efsaneleştirdi adeta. Sinemaseverler, ruhuna şaad olsun diye olsa gerek sinemalara akın etti, anketlerde en beğenilen filmi bu film olarak gösterdi. Sanal ortama da sıçradı bu. IMDb sitesinin üst kısmını karıştırdı. Listeye birinci sıradan girdi. Yıllardır birinciliği kaptırmayan Godfather ve birinciliği yıllardır büyük umutla bekleyen The Shawshank Redemtion 'ı tek bir hamleyle sollayarak hem de. Sırf Ledger'in ölümü yüzünden listenin bu hale geldiğini düşünenler olsa gerek, önceki birincilere tekrardan oylar yağdı ve Dark Knight 4.lüğe geriledi.

Peki olay gerçekten bu muydu? Filmin Box office'de ve beğenilme oranlarında üst sıralara tırmanmasının nedeni Ledger'in ölümü müydü? Filmin güzelliğine ve başarısına yorum getirebilmek için önce bu soru cevap bulmalı bence. Şimdi Joker'i filmden bağımsız tutalım (saçma olacak ama yapalım), onun usta oyunculuğu ve mimiklerini kenara koyup filmin diğer kısmıyla biraz ilgilenelim. Joker'siz alanları bir düşünelim, serinin ilk filmini düşünelim bir de, suçlular ve mahkemeler şeklinde daha adaletli bir ortam sağlama çabası. Joker'siz sahnelerden aldığımız keyfi ayırıp 5 ile çarpalım. Joker'in sadece tek bir repliğinin verdiği tadı veriyor mu?
Evet, haklılar, belki Ledger'in ölümü efsaneleştirdi, onu ve filmi. Ama yapacak bir şey de yok, olanlardan tamamen bağımsız da kılamayız.
( Bir diğer efsane için: The Crow )

Filmin yönetmeni, serinin ilk filmini de yöneten Christopher Nolan, oyuncular arasında ise Christian Bale, Heath Ledger, Aaron Eckhart,Maggie Gyllenhaal, Gary Oldman, Morgan Freeman.
Filmin oscar'daki başarısının sadece 1-2 oscarla olacağını düşünmekte ya da öyle layık görmekteyim kendi fikrimce. En iyi yardımcı oyuncu oscarının Ledger'in almasını bekliyorum. Belki bir oscar da müziklere gelir. Filme ya da yönetmene oscar'ın gitmesi kanımca efsanenin bir getirisidir sadece, güzelliğinin değil.
---------------------
Replik bölümüne tüm Joker'li kısımları dahil etme niyetindeyim. Ama yapmıcam sanırım, bir kısmı da yeter.Batman kusura bakmasın ama replik kısmını Joker'e ayırıyorum. O kasık sesinle, gülmeyen yüzünle pek bir repliğin yok be Batman. Harbi Batman, neden bu kadar ciddisin?
---------------------
The Joker: I believe, that whatever doesn't kill you, simply makes you...Stranger.
---------------------
The Joker: Let's wind the clocks back a year. These cops and lawyers wouldn't dare cross any of you. I mean, what happened? Did your balls drop off?
---------------------
The Joker: [to the mob] I know why you choose to have your little...
The Joker: "Group therapy sessions" in broad daylight. I know why you're afraid to go out at night.
The Joker: The Batman.
---------------------
The Joker: Good evening, ladies and gentlemen. We are tonight's entertainment! I only have one question. Where is Harvey Dent?
The Joker: You know where Harvey is? You know who he is? [grabs a man's face]
The Joker: You know where I can find Harvey? I need to talk to him about something. Just something, a little. [turns the man's face away]
The Joker: No...
--------------------
The Joker: It's a funny world we live in. Speaking of which, do you know how I got these scars?
Batman
: No! But I know how you got these!
--------------------
The Chechen: What are you going to do with all your money?
The Joker: See, I'm a man of simple tastes. I like dynamite, and gunpowder...
The Joker: And gasoline! Do you know what all of these things have in common? They're cheap!
--------------------
The Joker: Harvey, Harvey, Harvey Dent. Ohh, excuse me, I want to drive!
--------------------
The Chechen: What do you propose?
The Joker: It's simple. We, uh, kill the Batman.
Salvatore Maroni: If it's so simple, why haven't you done it already?
The Joker: If you're good at something, never do it for
---------------------
The Joker: I had a vision, of a world without Batman. The mob ground out a little profit and the police tried to shut them down, one block at a time. And it was so... boring. I've had a change of heart. I don't want Mr.Reese spoiling everything, but why should I have all the fun? Let's give someone else a chance. If Coleman Reese isn't dead in sixty minutes then I blow up a hospital.
--------------------
The Joker: I want... my phone call. I want it. I want it! I want my phone call!
Detective Stephens: That's nice.
The Joker: How many of your friends have I killed?
Detective Stephens: I'm a twenty-year man. I can tell the difference between punks who need a little lesson in manners, and the freaks like you who just enjoy it.
Detective Stephens: And you've killed six of my friends.
--------------------
The Joker: Are you the real Batman?
Brian: No.
The Joker: No? Then why do you dress like him?
Brian: He's a symbol... that we don't have to be afraid of scum like you.
The Joker: Yeah, you do, Brian. You *really* do!
--------------------

Bakmadan ateşlenen silah, ardından gelen suçluluk duygusu ve bazı prensipler.. Bir katil olsanız ve amaçlamadığınız bir başka kişiyi öldürseniz, ne kadar pişman olursunuz?
Yönetmenliğini Martin McDonagh'ın yaptığı, baş rollerde ise ağlayan yüzlü Colin Farrell, sevdiğimiz o ingiliz aksanıyla Ralph Fiennes ve Brendan Gleeson oynuyor. Hem Colin Farrell'ı hem de Ralph Fiennes'ı bu denli zevkli bir filmde görmemiştim. Diyalog akışı ise çok güzel durmuş. Seri konuşmalar ve ince dokundurmalar.
Bu filmde gördüğüm bir diğer güzellik ise, filmin esas kızı,Clémence Poésy. izleyin seveceksiniz.Filmi yani..
Belçikanın Bruges kentinde geçen bu filmi izlerken ölmeden önce oraya gitmek isteyebilirsiniz. Nitekim bu filmin orda geçme nedeni de budur.
-------------------
Ken: Coming up?
Ray: What's up there?
Ken: The view.
Ray: The view of what? The view of down here? I can see that down here.
Ken: Ray, you are about the worst tourist in the whole world.
Ray: Ken, I grew up in Dublin. I love Dublin. If I grew up on a farm, and was retarded, Bruges might impress me but I didn't, so it doesn't.
-------------------
Chlo: So what do you do, Raymond?
Ray: I... shoot people for money.
Chlo: What kinds of people?
Ray: Priests, children... you know, the usual.
Chlo: Is there a lot of money to be made in that business?
Ray: There is for priests. There isn't for children. So what is it you do, Chloe?
Chlo: I sell cocaine and heroin to Belgian film crews.
Ray: Do you?
Chlo: Do I look like I do?
Ray: You do, actually. Do I... look like I shoot people?
Chlo: No. Just children.
-------------------
Eirik: That's my girlfriend, you fucking asshole!
Chlo: Eirik, what are you doing?
Eirik: Where you from, fucker?
Ray: Ireland, originally.
Eirik: And you think it's okay to come over to Belgium and fuck another man's girl?
Ray: I didn't know she had a boyfriend, alright? And I haven't fucked her anyway! Ask her! I only put me hand on it!