2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2003 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.


Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu  derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca,  donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.

The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor. 

Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde. 


Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.


20. yüzyılın sonlarında İspanya’da Don Kişot olmaya soyunmuş Alfredo Baeza ve etrafında toplanan gençler korkusuzca bir savaş yürütürler. Uğruna savaştıkları sanatı her şeyin üstünde görürler. Sanatın asla para, sahne, şöhret gibi karşılıklarının olmadığına inanırlar ve kendi hazırladıkları birtakım “sosyal mesaj” içerikli -çoğu zaman doğaçlama oynadıkları- oyunları sokaklarda sergileyerek insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırlar. Ve bunu öyle güzel yaparlar ki filmin daha ilk dakikalarından içinizde yükselen heyecan duygusu filmin ortalarında bir anda hayal ettiğiniz her şeyi yapabileceğinizi zannettirecek bir gaza dönüşür.

Filmde Alfredo ve arkadaşlarının yaşlanmış halleriyle yapılan röportajlar hikâyeyi olabildiğince gerçek kılıyor. Ama 90larda geçen olaylardaki kişilerin 2000lerde ellili yaşlarında verdiği bu röportajlar hikayeyi bir o kadar da kurgusal gösteriyor. Yani yönetmen gerçekle kurguyu bir potada eritip bize aynı zamanda bir belgesel tadı veriyor. (Aslında bununla izleyiciye filmin sonu hakkında birazcık da ipucu vermeye çalışıyor gibi: canım izleyici, böyle şeyler ancak filmlerde olur; otur oturduğun yerde.)


Sanat, özgür bir ortamda doğmuş, sadece özgür ortamlarda varlığını sürdürebilir ve belki de en önemli insanlık değeridir. Sanat olmadan insanlar kör ve sağırdır: Etrafını ve kendi içini göremez, duyamazlar. Günümüzde giderek kapitalizmin acımasız pençeleri arasında yok olan diğer önemli insanlık değerleri gibi sanat da metalaşıp gerçek amacını yitiriyor ve yok oluyor. Bu duruma göz yummak istemeyen Alfredo, defalarca engellerle karşılaşmasına rağmen direnir ama sonunda o da pes eder ve hayat hengamesi içinde mutsuz bir adam olur. Üstelik evlenmiş ve bir de bebeği olmuştur. Sonra –aslında her şeyi onun için yaptığı- zihinsel özürlü kardeşinin hastalanmasının ardından onu ziyarete gider ve tekrar cesaretlenir: Altın vuruş için. Fakat bu kez yel değirmenlerinin acımasız çarkları onları affetmez…

Dünyanın bize dayattığı ve hepimizin bir nevi rollerimizi ezberleyip oynadığımız kurmaca gerçeklik yerine Alfredo kendi gerçeğimizi yaratıyor. Sahne dekorundaki çalı yerine nefes alan birer oyuncu olmanın herkesin kendi elinde olduğunu gösteriyor. Seçim basit: Bu düzen içinde gerçek bir insan olmaya çalışmak yolunda gidebildiğin yere kadar gitmek ya da karşıdan yiten güzel şeyleri izleyip gözyaşlarını içine akıtmak. Ve film hayatında biraz olsun bir şeylerin eksikliğini hisseden herkesin vicdanının bir köşesini durmadan rahatsız eden soruyu bir kez daha soruyor: Don Kişot olmaya cesaretin var mı? Fakat Noviembre, filmin başında size verdiği heyecan ve enerjiyi daha film bitmeden sizden alır ve sizi acımasız dünyaya geri gönderir: Artık bu dünya için yapılabilecek her şey için çok geçtir. Tek yapabileceğimiz kendimizi ondan korumak ve değişmemeye çalışmaktır. Noviembre bir film değil, başlı başına, yaşanması gereken bir deneyimdir aslında.

KONUK YAZAR: Zeynep Çengel

http://korkusuzco.blogspot.com/

1930lu yıllarda geçen hikayede Dogville isimli kasabaya gangsterlerden kaçarak gelen Grace(Nicole Kidman),kasabanın önemli isimlerinden Tom(Paul Bettany)'un da yardımıyla kasaba halkı tarafından saklanmasına yardım edilir.Dogville,Rocky Mountains madenlerinin eteklerinde sakin,herkesin birbirini tanıdığı,iyi insanlardan oluşan bir kasabadır. İki hafta boyunca Grace'in kasaba da kalmasına ses çıkarmayan kasabanın yerlileri Grace'in onlara işlerinde yardım etmeye başlamasıyla onu daha çabuk benimseye başlarlar.Sürekli olarak kasabada yaşamaya başlayan Grace için ilk zamanlarında yaptığı yardımlar kasabaya uyumu ve meşguliyet kazanmasıyla ilgili iken polislerin kasabaya kayıp ilanları asmasıyla,Grace'in kendilerine muhtaç olduğunu bilen halk zaman içinde gerçek yüzünü göstermeye başlar...

Lars Von Trier'in her filmi seyirciyi şaşkınlığa uğratıcak bir kurguya sahiptir.Dancer in the Dark,Breaking the Waves ve Europa yapımlarıyla izleyicinin gönlünde farklı bir yere sahip olan Trier 2003 yapımı Danimarka-Fransa-İsveç yapımı olan Dogville'de seyircinin ilk başlarda alışmak da zorlanacağı bir mekan anlatımı seçmiş.Dogville kasabasını tiyatral ortamda ele alan ve kapısız evler ile çizimden oluşan mekanlarla farklı bir bakış açısıyla filme adapte olmamızı sağlamıştır.Metafor ve sembol kullanımını önplanda tutan (ki bunlar;köpeğin isminin Musa olması,Grace'in 7 tane biblo biriktirmesi ve Grace'in her kötülüğü affetmesidir.(dişi İsa anlatımı)) yapımda Trier'in ayrıca anlatıcı kullanımına gitmesi ve seyirciyi bu şekilde Grace ile özdeleşleştirmeye çalışması izleyiciyi filmin sonunda hangi ruh haline sokmak istediğiyle alakalı bir durum.


Yapımda Grace'in başına gelen her tecavüz,aşağılanma,halk tarafından köle olarak kullanılması gene de Grace'in sabır içinde hep bir polyannacılık oynama şekliyle bağışlayıcı tavrı bizim de sinirlerimizi geriyor ve o gerilen sinir filmin sonunda sadece intikamı istiyor.Hiçbir kötülük affedilmemeli ve her suç layığını bulmalı deyiminin beyine kazındığı sahnelerde kurgulanan insan modeline sövüyoruz.Sonuçta insan doğası ne düz mantıkla iyidir veya kötüdür.Duruma göre değişkenlik gösteren,menfaatler dahilinde yaptıklarımızı yargılıycak bir sistemde olmayınca iyi insan maskesini çıkarmak sadece biraz zaman alır.Artık kendilerini oynamaya başlayan halka olan da budur işte.Çünkü şu bir gerçek ki yapılan iyilik veya iş,bunu talep eden tarafından zamanla daha fazlası istenicek şekilde artacaktır.


Dogville kasabasında da doyumsuzlukla birlikte iyilikler yerini zorunluluğa bırakır.Halkın tamamı gün içinde düzenli aralıklarla Graceden faydalanıyor ve tecavüzden,zincire vurmaya kadar herşeyi halkın tamamı biliyor.Bu nedenle kapısız evler kullanıp,çizimlerin ev halini alması hiçbirşeyin gizli kapaklı olmadığını,aradaki duvarları insanların ördüğünü betimleyen bir çağrışım.Yapım aslında sadece 1930lu yılların Dogville kasabasını anlatmıyor,kasaba üzerinden insani davranışlarımızı ele alıyor.Pekala anlatılan 2009 İstanbul'da olabilir.Filmin izleyicinin istediği mutlu! sonla bitmesi belki hümanist düşünce sahibi insanlar tarafından tartışılabilir ama adaletin bir şekilde yolunu bulması gerekiyor.Babasının Grace'e yaptığı kibir ile ilgili konuşmalar ki 'herkesi affetmek kibirden başka birşey değildir' deyimi Grace'in içindeki intikam ve öfkeyi açığa çıkarmaya yetiyor.Mevsimlerin değiştiği,iyilerin kötüye dönüştüğü kasabada değişmeyen iki şey Grace ve kasabanın köpeğidir ve bu iki canlı filmin sonunda hak ettikleri yaşama sahiptirler.

"köpeklere pek çok şey öğretebilirsin ama, doğalarında olduğu için yaptıkları her şeyi affederek değil."


" Gidenler sende hep kendilerinden bir şeyler bırakıyor, hafızanın sırrı bu mu? Bu doğruysa kendimi daha güvende hissedeceğim. Çünkü asla yalnız kalmayacağımı bileceğim. "


Julien ve Sophie, okul yıllarından beri tanışan iki yakın arkadaştır. Sophie'nin Polonya kökenli olması nedeni ile sınıftaki ırkçı çocuklar tarafından taciz edilmesi ve Julien'in kanser olan annesi ve sorunlu babası ile yaşadığı sıkıntılar, her ikisini birbirlerine daha da fazla yakınlaştırır. Haylaz ve hınzır yapıları ile sürekli olarak birbirlerinin cesaretlerini sınamaları ile başlayan süreç, zaman içinde ilginç bir cesaret oyununa dönüşür. Oyunun kuralı çok basittir; sırasıyla her biri, ötekine cesaret gerektiren zorlu görevler verecektir. Bu görevler arasında sınava sütyenle gitmek de vardır, okulun en sert çocuğunu tokatlamak da... Zamanla hayatın kendi zorlukları, bu oyunun bir parçasına dönüşmeye başlar. Ve bu oyun, gitgide inanılmaz bir aşk yaratır aralarında. Ama acaba bu aşk birbirlerine kavuşmalarındaki en büyük engel midir? *

Fragmanı döndüğü ilk zamanlar Amelie filmi ile kıyaslanmak kaderini oluştursa da, gösterime girdikten kısa bir süre sonra kendi kitlesini yarattı Jeux d'enfants. Fransızca 'çocuk oyunu' anlamına gelen ve birçok ülkede 'Love Me If You Dare' olarak gösterime giren film, ülkemizde de 'Cesaretin Var Mı Aşka?' adıyla gösterildi.


Yaşadıkları zorlukları, kimsenin yapmaya yeltenemeyeceği zorluklarla aşmayı seçen iki çocuğun hikayesiyle başlıyor film. Acılarına odaklanmak yerine, cesaretin sınırını zorlayarak oyun adı verdikleri ve başka bir dünya yarattıkları çocukluk zamanları ile çıkıyorlar karşımıza. Julien'in gelecek planlarını dikdatörlük süslerken, Sophie büyüyünce turta olmak istiyor ve filmin yönetmeni Yann Samuell bize sürreal dünyasından bir bilet kesiyor.


Kusursuz olmak zorundaymış gibi davranan Fransız sinema endüstrisinin büyük bir armağanı olarak da görülen Jeux d'enfants, Comedy-Drama-Romance şeytan üçgenininden haz etmeyenlerin bile başucu filmi aslında. Klasikleşmiş romantik komedilere, kendinizi yenileyin artık dercesine, etkileyici repliklere ve müziklere sahip. Renk tonlarıyla da çoğu zaman gerçek bir masalı andıran film, 2004 Palm Springs International Film Festival'inden de ödülle dönmüş.


Bir oyun düşünün ki cesaretin son noktasına kadar gidilebilsin. Bir oyun düşünün ki asla yapmam denilen her şey yapılsın. Ve tüm bunlar olurken üstüne basılan cesaret aşka dönüşsün. Gerçek oyunun hiçbir zaman bitmediğini ve aşkın, cesaretten, gururdan, gelecek planlarından, kısacası her şeyden üstün olduğunu anlatan şahane bir film. Bir an olsun filmin etkisinden çıkıp, aynı soruyu siz de kendinize sorun:

Cap ou pas cap?

1980 li yılların sonları, Doğu-Batı Almanya döneminin son demleri.Doğu Almanya'da yaşayan,kendini halkına ve yurttaşlarına adamış sosyalist bir kadın olan Christiane kalp krizi geçirmiştir.8 ay komada kalmasının ardından ülkede meydana gelen değişimler ele alınmış filmde.Aradan geçen 8 ayda ülke tarihinin en önemli olaylarından biri meydana gelmiştir.Berlin duvarı yıkılmış,artık Doğu-Batı Almanya ayrımı olmadan tek bir ülke vardır,kapitalist düzene yavaş yavaş geçilmektedir.Doktorlar bu büyük değişim esnasında komada olan Katrin'in ikinci bir kalp krizini atlatmasının çok zor olacağını söylerler.Annesinin ülkede olan bu büyük değişimi görünce çok üzüleceğini bilen oğlu Alexander'ın , bu gerçeği annesinden saklamaya çalışması ve bunu yaparken gösterdiği çaba zaman zaman dokunaklı olmakta.Filmin konusu ilk bakışta siyasi görünse de, bu aslında bi yan konudur.Sıkılmadan izlenebilecek bir film .Filmde başrolde Daniel Brühl,Katrin Sass var.Film, 16. Avrupa Film Ödülleri'nde “En İyi Avrupa Filmi Ödülü”nü almış ve Daniel Brühl'ün de “En İyi Erkek Oyuncu” seçilmiştir.Alman yapımı olan "Good Bye Lenin" bir çok film festivalinde dahil olmak üzere toplamda 31 ödül kazanmış ve bunun yanında Altın Küre ödüllerine aday gösterilmiştir. Bu arada filmin müziklerini ,Amelie'nin de müzigini yapan Yann Tiersen yapmıştır.

Film ilk bakışta basit bir korku,gerilim senaryosu gibi görünebilir.Basit derken şöyle ; belli sebeplerden (genelde tesadüf gibi gösterilir) 7-8 insanı bir yerde toplayıp , bu insanların esrarengiz şekilde ölmesini ya da kaybolmasını konu alan filmler gibi . . ."Identity" de böyle bir his uyandırsa da , filmin ilerleyen dakikalarında bir psikiyatr uzmanının bile anlam vermekte zorlanacağı biçime dönüşüp , izleyicinin kafasında onlarca çözülmemiş soru bırakan ama yine de keyifli bir film. ve son olarak da
Yönetmen : James Mangold
Oyuncular : "The Thin Red Line" ve "Con Air" filmlerinden tanıdığımız John Cusack, "Goodfellas" filminde 3 kafadardan en genci rolünde izlediğimiz Ray Liotta ve son olarak da Amanda Peet var.
-----------------

Larry: It's your birthday next week? It's my birthday next week. The 10th.
Paris: Me too.
Rhodes: Me too.
Ed: Yeah.
----------------
Ginny: Maybe it's the burial ground.
Ed: What?
Ginny: Read the brochure in there... it's all around us. 100 years ago the government moved these Indians here. They all died because there was no water.
Rhodes: And now they're coming back to life like sea monkeys, huh? Give me a break sweetheart, please.


"Bir filmdi, tamamen kurmaca, ama yine de can acıtıyor."
bu cümle ile başlıyor film. Kurmaca olduğunu bildiğimiz halde, yaşanmamış belki de yaşanmayacak olduğunu bildiğimiz halde nedense acıtır bazı filmler. Bu da öyle bir şey.
Alex'in 2 kadın arasındaki aşk karmaşasını anlatıyor ki burda kargaşa kadınlar arasındaki tercihte mi yoksa bireydeki duygularda mı bilemiyoruz. Çünkü aslında tercih edilmesi gereken seçenekler çoktan 1e indirilmiş.Birinin gelişi diğerinin çoktan gidişi olmuştur artık.
Filmin yönetmeni Christoffer Boe, oyuncuları Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie ve diğerleri... Filmin türü Romantik drama. Bu filme benzer bir örnek ver derseniz de size Eternal Sunhine filmini verebilirim. Evet, Danimarka yapımı bir Eternal Sunshine diyebilirim. Onu sevdiyseniz, bunu sevebiliteniz de yüksek demektir.
Reconstruction benim açımdan yüksek nota sahip bi film:)
----------------------
filmin girişindeki, anlatıcının konuşması iyi bir başlangıç yapar filme ki konuşma da şöyledir:

Narrator: At the beginning,it was man alone.No,he's not alone.Yet.That's the first step.The man.Laughter comes next..Woman..Love..Look at him..
We can start like that,althought this ain't how it starts.That's why you must be quiet.It's important,you must belive me.
The man goes into a bar.He sees the beautiful woman.Do they know each other?They don't seem to know each other,but...
...it's like the recognize the one another..Who knows who? Is that the beiginning or the end? This is what we're about to see..It's the beginning and the end..Love and goodbye..I know i don't need to mention it,butI'm doing it.
Remember,everything is just a movie.A creation.It hurts anyway.
-----------------------
Alex: All I know is that if you're my dream,then I am yours.
-----------------------
Narrator: The woman left. The laughter stopped. But, the man is still here. Not like that... All alone.

Ters giden bir işi düzeltme çabası ve başka şeyleri de bok etme.. Amacı ve istekleri farklı olsa da herkesin bir olayda keşistiği bir konuya sahip. Bir nevi Meksika'nın Lock Stock and two smoking barrels' ı. İspanyolcasıyla, renkli karakterleriyle hoş bir film..
Yönetmeni Hugo Rodríguez, başrol oyuncusu ise Diego Luna oynuyor.
(ulan Lock stock dediysek de aynısını beklemeyin, dedik ya, meksikalıların Lock stoke'u:)

Masalsı anlatımıyla, çocukluğumuzda işittiğimiz olağanüstü bulduğumuz fakat ilerleyen yaşlarımızda saçma bularak reddettiğimiz o masalları hatırlatan bu film, bizlere tekrardan masallara inanmamız gerektiği düşüncesini aşılamıştır. Sanki elektriklerin kesildiği bir kış gecesi soba kenarına oturmuş, annemden masal dinliyormuşum gibi izledim bu filmi. Bunu yaşattıkları için elini-kıçını öpmeli tüm emeği geçenlerin:)

Yönetmen koltuğunda Tim Burton, oyuncular arasında ise Trainspotting' ten tanıdığımız Ewan McGregor, Almost Famous filmindeki ustta gitarist Billy Crudup, Tim Burton'un vazgeçilmezi olan eşi Helena Bonham Carter ve Albert Finney var.

Quentin Tarantino' nun bol kanlı filmi.. zaten bu adam iki şeyi çok sevmiştir. Biri kan, diğeri de kadın ayağı :) bu filmde ikisi de mevcut. The Bride 'a ayak egzersizi yaparken acaba kendisi kamera arkasında ne kadar keyif sürmüştür kim bilir.

Filmin güzel de wallpaperları da mevcut. isterdim ki M.Madsen' lı bi foto kullanayım ama o zaman da Uma Thurman' a ayıp etmiş olurdum..
-------------------
O-Ren Ishii: Your instrument is quite impressive. Where was it made?
The Bride: Okinawa.
O-Ren Ishii: Whom in Okinawa made you this steel?
The Bride: Hattori Hanzo.
O-Ren Ishii: YOU LIE! [the Bride shows Hattori Hanzo marking on sword]
O-Ren Ishii: Swords however, never get tired. I hope you saved your energy. If you haven't... You may not last five minutes. But as last looks go, you could do worse.
-------------------
Budd: That woman deserves her revenge and we deserve to die.

Biri diğerinin babasını öldürümüştür, o da gider onu öldürür.. biri diğerinin işini batırmıştır, o da gider onun evini uçurur.. biri digerinin kolunu kesmiştir, o da gider onun kolunu keser.. vesaire vesaire..kurtulun bu klişe intikam duygularından.. arının fizyolojik intikam alma duygularından..
işin psikolojisine bakın bir de siz :)
------------------------------
Dae-su Oh: Even though I'm no more than a monster - don't I, too, have the right to live?