sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


     Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını geçenlerde okuma fırsatı buldum. Romanın  isminin güzel olması bir yana roman boyunca böyle bir enstitütünün kurulması gerekliliğini o kadar güzel betimlenmiş ki insan bir işin gerekliliğine inana dursun çevresindeki kişileri de bunun gerekliliğine bir o kadar rahat inandırabilir. Mevzu bahis keza saatler olur, keza farklı bir olgu. Malum süreç boyunca aslolan işin gerekliliğine inanabilmek. Bilakis inanmayı bıraktığınız anda karşılaşılacak durum da roman içerisinde detaylıca işlenmiştir.
   Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir yana, sinemanın doğuşu sayabileceğimiz dönemlerden (Metropolis 1927 ) bugüne saat ve zaman kavramı sinemanın vazgeçilmez detaylarından biri olmuştur. Bazen sembolik, bazen detay odaklı olarak yakın kadraja konu olan saatler de filmlerin bir parçası. Aşağıda aklıma ilk gelen duvar saatlerini paylaşıyorum. Hangi filmlere ait olduklarını bilen?

(1)
(2)
(3)
(4)


Bir onceki filminde "Onlardan birini oldurmek zorundaysaniz, hepsini oldurdugunuzden emin olun" diyordu.
Simdi ise "Birini yasatmak istiyorsan digerini oldurmek zorundasin"diyor. Anlasilan kansiz olmayacak onun icin hicbir sey.

Tabi ki de Nick Cave hakkinda konusuyorum. Daha once yine Nick Cave'in senaryosunu yazdigi The Proposition filminden bahsetmistik. Nick Cave'in muzik piyasasindan agir agir cekilip sinema sektorune gecis surecinden de. Uzun bir suredir ortalarda gozukmemesinin nedeni olan yeni filmi ( yani senaryosunu yazdigi ) Agustos sonu ile sinemalarda. Yonetmenligini The Proposition'da oldugu gibi John Hillcoat yapiyor. Filmin kadrosunda bir diger ortak isim daha var; Guy Pearce.

Basroldeki diger oyuncular; Transformers serilerinin oyuncusu Shia LaBeouf, Tom Hardy ve usta oyuncu Gary Oldman.

Lawless, 31 Agustosta Amerika'da , 7 Eylul'de de Avrupa'da sinemalarda.


Daha once sinemaya giris tarihini anons ettigimiz ve fragmanini paylastigimiz Simon Pegg filmi 'A Fantastic Fear of Everything', yonetmenin bir gecis filmi olarak mi algilanmali yoksa "bir hevesti ve bu heves gecmeli" mi denmeli?


Crispian Mills & Simon Pegg


Simon Pegg filmi dediysek hemen filmin ona ait oldugunu dusunmeyin. Ne filmin senaryosunda ne de yonetmenliginde katkisi var. Sadece bir oyuncu olarak, oyunu ile filme dahil olmus. Filmin yonetmeni ve senaristi ise daha once de belirttigimiz gibi Ingiliz muzik grubu Kula Shaker'in solisti Crispian Mills. Muzik piyasasinda belirli bir yer edinmis ve az-cok taninan bir grubunun solisti olmak onu film yapmaya neden iter? Crispian Mills'in annesi aktris, babasi ise yonetmendi. Ve yine buyukbabasi ve buyukannesi sinema sektorundeydi. Yani sinemanin bir aile meslegi olacabilecegini dusunmus.

Peki bunu dusunerek iyi etmis mi? Ilk ve tek filmine bakacak olursak pek de iyi etmemis diyebiliriz. Korku-komedi tarzindaki bu filmi icin daha once Will Ferrell dusunulmustu. Fakat Shaun of the Dead ve Hot Fuzz gibi filmleriyle korku-komediyi ve polisiye-komediyi iyi harmanlamis bir oyuncu olan Simon Pegg'te karar kilindi. Film icin verilen en iyi karar da kanimca bu olsa gerek. Simon Pegg filmi kurtarmaya calisiyor ama yetmiyor. Simon Pegg fanlari icin onu izlemek keyif verebilir ama fani olmayanlar icin ayni seyi soyleyemeyecegim.

Ulkemizde yakin zamanda muzik sektorunden sinemaya gecis yapan Mahsun Kirmizigul vardi. ( Yakinda Nihat Dogan'in da bir seyler yapacagini duymustuk, umarim vazgecer.) Mahsun Kirmizigul'un once donup muzik hayatina bakiyorum, daha sonra sinema hayatina. Ehven-i ser kaidesi dogrultusunda muzik yapmasindansa film yapmasini tercih ediyorum kisisel olarak. Ama Crispian Mills icin ayni tercihi yapmiyorum, seni muziklerinle tanimak istiyorum diyorum kendisine.


"Bir keresinde rastgele bir diyalogu kaydettim. İnsanlar kayıtta olduklarını bilmeden konuşuyorlardı. Daha sonra kaydı dinledim ve ne kadar mükemmel "yazılmış" ve "oynanmış" olduğunu düşündüm. Karakterin hareketlerinin mantığı, his, enerji-her şey nasıl da gerçekti. Sesler nasıl da heyecanlıydı, ne de güzeldi."

Andrey Tarkovski

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese


Eğer blogumuzu sık sık takip ediyorsanız farkettiğiniz ilk şey blogda eskiye nazaran çok daha az yazı çıktığıdır. Hayatın öncelikleri blogun önüne geçince son dönemde blogdan fazlasıyla uzakta kaldık. Genelde film incelemeleriyle blogun varlığını sürdürdüğümüz için okuyucuların sadece bazı filmlere ilişkin bilgilere ulaştığı bir blog hüviyetindeyiz. Bundan sonra da okuyucularla daha içiçe bir blog olabilmek adına zaman zaman hem eskiden düzenlediğimiz küçük çaplı yarışmalara hem de okuyucu kitlesinin genel olarak film zevkini daha yakından tanıyacağımız anketlere yer vermeye çalışacağız. Bu bağlamda geride bırakıyor olduğumuz 2011 senesinin en çok göz önünde olan filmlerini Sigara Yanıkları takipçilerinin oylamasına sunuyoruz. Liste çok kısa ve muhakkak listede olmayan bir çok iyi film var ama anketi sadece sekiz filmle sınırladık. Eğer bu filmler dışında bir film sizin için sinema adına 2011 senesinin hatırlanmasına vesile oluyorsa yorum olarak belirtmenizi bekliyoruz.

Dip Not: Blog Ödüllerinde geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de bizlere oy vererek yarışmanın ilk etabını geçmemizi sağlayanlara ayrıca teşekkürler.


İnsan,silah ve tekrar insan. Kadraj üçünü kaldıramaz venamlunun ucundaki insan mutlaka kadrajdan çıkmak zorunda kalır. Ölüm kazanır.

Peki bu sefer namlunun ucunda kim var Vinz? Silahımızı kimedoğrultuyoruz? Her sinirlendiğimizde hıncımızı alacak birilerini bulmamız mıgerekiyor? Polisler,ırkçılar ve sistemin yanlışları. Her zaman sorun halinegetireceğimiz birileri vardır. Polisler evin etrafındadır,dazlaklar için iki sokak ötesi yeterlidir ve anlaşamadığımız bir dolu insan var. Peki esas sıkıntı dolu silahla adam olunuyormu Vinz? Öldürmeye yakın olan ölüme de bir o kadar yakındır. O silahın belindeolmasının bir nedeni de bu değil midir? Eğer eğitim alsaydın silahı belinetakanın sen değil her gün küfrettiğin dünya düzeni olduğunu da fark ederdin Vinz.Bu düzen senden hem ölmeni hem de öldürmeni bekliyor. Sen de bu düzenden her sıkıldığında silahınasarılıyorsun bir nevi oyunu bozmak istiyorsun ama bir gün içinde düzeni silahlakim değiştirebilmiş ki Vinz?


Özgüven önemlidir,saygınlık önemlidir ve belinde SmithWesson var ise her ikisine de kolay yoldan ulaşırsın. Bilirim Taxi Driver filmini de çokseversin. Her sabah aynanın karşısında Traviscilik oynayarak meşhur repliği hayatına kazıdığını dabilirim. Belki de günün birinde repliği kullanmayı da düşünüyorsundur. Mermileriyle kötüleri yenen anti-kahraman Bickle. Toplumun dışlanmışı olduğu için mi Travis'i kendine yakın buluyorsun yoksa banliyöde yaşayan her çocuğun rol idolü Travis midir? Silahlar böyle filmlerde çok işe yarar da Paris de başına sadece dert açar bunun farkında değil misin Vinz? Silah ölümün kokusunu alır ve sen bugün olduğundan farklısın.


Her zora sıkıştığında belinde silah taşıyor olmanın özgüvenivar Vinz. Peki bir silahla kaç kişiyi öldürebilirsin? Polisleri yok edebilirmisin? Peki ya ırkçıları? Geçinemediğin insanları bile yok edemezsin Vinz. Ayrıcaiyi polisleri ne yapıcaksın? İntikam silahla mı alınır? Değişmesi gerekenininsanlar değil de olgular olduğunun farkına ne zaman varıcaksın? İnsanlarıöldüren silah değil gene insanlardır ve karamsarlığı da insanlar getirir.Dünyanın kötülükleri de biziz Vinz. Dünyanın bizim olduğunu zannediyorsun değilmi? Oysaki dünya sahipsiz ve biz sadeceişgalcileriz. İyi ve kötü huylarımızla. Keşke elindeki silah kötülülüklere ateşedebilseydi. Şiddeti silahla yok edebilmek ironik geliyor değil mi? Peki ırkçılığıyok edebilsek Vinz? Gecenin bir yarısı sırf renginden dolayı arkadaşlarınasaldırılması seni silahına yöneltiyor değil mi? Haksız olmadığın gerçekler varama ölüm haklılığı korur mu? Paris banliyölerindeki polislerle lüks semtlerinpolisleri bile aynı değil Vinz. Bunun sen de farkındasın. O silahla keşke toplumsalsınıfları da yok edebilsek. Lafı açılmışken kapitalizme de silahınla ateşedebilir misin? Zira bilirsin eşitsizliğin ucu oraya kadar gidiyor ve onu dabizler yarattık ve ancak bizler öldürebiliriz. Şimdiye kadar her şey yolundadediğimiz her olgunun önüne geçmen gerekiyor.


Elinde Smith Wesson’ı tutuyorsun ve gördüğün gibi ateşedilebilecek bir çok olgu var. Mermilerin hepsine yetmeyebilir ama insanlığıöldürmekten daha değerli değil midir Vinz? Ama gerçek şu ki olguları yokedemedikçe birbirimize daha çok saldırıyoruz. Düzeni kıramadıkça çarpıştığımızrenklerimiz,dillerimiz ve sınıflarımız oluyor. En sonunda ise küfürler saçarak silahı birbirimize doğrultuyoruz. Oyunun sonunda yeri geliyor senölüyorsun, yeri geliyor ben ölüyorum ve mutlaka o mermiyi insanlık yiyor.


Önce bir özet vardır. Dünyanın vazgeçilmezleri,yüklerimiz,geridebırakılanlar ve Melankoli. Sonrasında yıkım. Bir de bu saydıklarımızın detaylarıvardır. İnsanı melankoliye götüren ve sonunda yıkımın nedeni olan detaylar.Detaylar Justine’de saklıdır, yıkım Claire’a saklanır. Sonsuzluk ise aklınmağarasında gizlidir.

Bol miktarda spoiler içerir.

Justine

Açılış sekansında düğünlerine limuzin ile giden Michael veJustine çiftinin mutluluklarına tanık oluruz. Herşey olması gerektiği gibidirve yaşadıkları aksaklık dahi onların moralini bozmayacak cinstendir. Fakatgökyüzündeki değişimin evreleri aynı gece Justine üzerinde de etki yaratmıştırve babasının dediği gibi hayatındaki en mutlu geceyi geçiren Justine bir andayalnızlığın ve yıkımın pençesine düşmüştür. Melankoli gezegeni yaklaştıkcaJustine’in melankoli hastalığı artmaktadır.

Herşey Justine'da açığa çıkan melankoli hastalığı ile başlamıştır. Düğün gecesi ve gece boyunca yaşanılanlar insanın her daimkendi emelleri uğruna hareket ettiğini açığa çıkarır. Örneğin; ajans patronudüğüne ve çifte ilişkin konuşma yaparken reklam sloganını aramaktadır. Diğeryandan Justine’in anne ve babası kızlarının mutluluğu üzerinden bitmiş olanevliliklerinin kavgasına devam etmektedir. İlgi odağı olma sorunsalı geceboyunca ön planda olan her bireyde zaman zaman belirir. Keza düğününorganizatörü olan Claire gecenin mahvedildiğini düşünür ve bunu bir hakaretolarak algılarken eşi düğün masraflarını karşılayarak cömertliğini gözler önünesürmektedir. Kurtarılamayacak burjuva ahlakının örnekleri gece boyunca gerilimeneden olmaktadır. Gecenin belli normlara göre ilerlemesi ise tamamen duygudanyoksundur. Zira burjuva kanadı duygudan ziyade zarafetin ve ihtişamınpençesindedir. Ayrıca kadın karakterler tekrar tekrarkötülüğün başlangıcı olarak sunulur. Zira Justine ve annesi gerilimin anakaynaklarıdır. Diğer yandan Michael ilk bölümün tek iyi olgusudur. İyiliği vesaflığı ilk bölümde sembolize eden tek kişidir.


Clarie

İnsanlar yardım etmenin verdiği huzurun yanı sıra başkainsanların kendilerine muhtaç olmasından da güç alırlar. Clarie böyle birkarakterdir. Kardeşi Justine’in ruhsal ve fiziksel yönden düştüğü çöküntüesnasında ona yardım ederek kendi ruhunu tatmin etmektedir. Kibiri elden bırakmadan,modernizmin başrolünü oynadığı bir hayatta kişisel buhranların içine düşmüştür.Melankoli gezegeninin yaklaşmasındandolayı hayatından endişe etmektedir lakin görüyoruz ki endişe ettiği hayatınelle tutulur bi yanı bulunmamaktadır. Baskıcı bir karakterin eşine ve çevresinedayatmaları çerçevesinde geçen birhayatın izleri vardır.
İkinci bölümde Claire; yapay modern yaşamın aklın vedoğaüstü olaylar karşısındaki çaresizliğini simgeler. Justine insanınyalnızlığını hiçbirşeyin kurtaramıyacağını düşünür ve yokoluşa kendini hazırlamıştırzira hepimiz öleceğiz ve yalnızlığınpençesine takılmış durumdayız. Bu nedenledir ki Justine düğün gecesi estetikyaşamdan kendini soyutlamış, aklın ve mantığın doğrultusunda melankolihastalığına tutulmuştur. Tüm insanlığın melankolisini Justine yaşar. Claire isesadece kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışarak sonsuzluğa ulaşmaya çalışmaktadır.


Mutlak Son

Melankoli gezegeninin yaklaşıyor olması bir metafordur.Mutlak sona insanlık gene kendi elleriyle ve düşünceleriyle ulaşacaktır.Metaforun kullanılması insanın kendi hayatı adına yapacağı endişeyi gözlerönüne sunmak amacıyla planlanmıştır. Böylece son sekans insanın yalnızlığından soyutlanıpsonsuzluğa ulaşmasını hedef alır. Claire; Justin ve oğluyla birliktemalikanenin bahçesinde tahta parçalarından mağara kurarak bir nevi Platon'unmağarasına giriş yapmıştır. Bu son sahnede de sembolize anlatımı tercih edenTrier böylece insan yalnızlığının soyut yaşamdan ayrıştırılarak ancak aklın vemantığın mağarasında sonsuzluğa ulaşabileceğini bunun dışında insan soyunun yokolmaya mecbur olduğunu anlatmaya çalışmıştır.




Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı Yağmuru Bile, Bolivya'ya belgesel çekmek için giden bir film ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Yönetmen Sebastian (G.G. Bernal) ve yapımcısı Costa (Luis Tosar) Bolivya'ya vardıklarında, Kristof Kolomb'un keşfettiği Cochabamba'da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos'un hayatını çekip bir an önce ülkelerine dönmek isterler. Bütçeleri çok kısıtlı olduğu için Costa normalde ekipman yardımı ile yapması gereken işleri yerlilere yaptırır, figüranlara çok düşük ücretler öder ve bundan gururla arkadaşlarına bahseder.

Kızıyla beraber belgeselde rol alan Daniel, aynı zamanda bölgede su sıkıntısı yaşayan halka gösterilerde liderlik etmektedir. Daniel, bu gösterilerden birinde tutuklanınca Costa rüşvet karşılığında onu hapisten çıkartır ve bir miktar para vererek film bitene kadar olaylardan uzak durmasını ister. Film bitiminde tekrar hapse döneceği üzerine de hapishane müdürüne söz verir. Çekimler bitince Daniel kaçar ve gösterilerde yaralanan kızını kurtarmak için karısı gelip Costa'dan yardım ister. Filmin başında yerlilere karşı daha duyarlı olan Sebastian, yükselen gerilim yüzünden bölgeden ayrılıp başka bir yerde kalan çekimleri tamamlamak için ısrar ederken, başlarda duyarsız olan ve paradan başka bir şeyi önemsemeyen Costa, Daniel'in kızını kurtarmak için isyancı halk tarafından kapatılan ve polisle çatışmaların yaşandığı mahallelere gider. Eşzamanlı olarak anlatılan iki hikâye de aslında 500 yıl önce olanlar yine tekrarlanmaktadır. Bir zamanlar altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmektedir.

Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?

Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.

Konuk Yazar : Burcu Polat Çam




Yaşamı varoluşumuz üzerinden tanımlayacak olursak esas mesele kader olgusunu istekler varolduğu noktaya eğebilmektir. Güzel bir eş , zevk alınan bir iş ve kaliteli yaşam standardı muhakkak ki birçoğumuzun hayalini kurduğu yaşamın belirgin yönleridir. Midnight in Paris filminde bu özelliklere sahip olan Gil’in hayatını farklı bir yöne kaydırmaya başlamasını konu alır. Bu konuda Gil’in yardımcıları aşık olunacak bir şehir ve rol model olarak gördüğü sanatçılardır.

Bazı ilişkileri yaşanılabilir kılan en büyük özelliklerden biri şehir ve zaman olgularıdır. Şehirlerin insan duyguları üzerinde farklı tesirleri vardır ve muhakkak birine yaşanılabilir gelen bir şehir, bir başkası için her dönem anlamsızlığını korur. Gil ve Inez çifti için de Paris şehri her iki kalıba örnek teşkil eder.

Hollywood’un şaşalı gösterişinden ve onun samimiyetsiz gerçekliğinden nefret eden Gil’in gişe amacı güden film senaryosu yazmak yerine roman yazarı olmak istemesi ve yazdığı romanın bir çıkmaza girmesi onun duygularının evrimleşmesine neden olmuştur. Böyle bir dönemde Paris’e gelmiş olması kitabının devamı için önem teşkil etmektedir. Aşık olunabilecek şehirler listesinde bir çok kişinin tepeden sayacağı şehirlerden biri olan Paris, Gil üzerinde de olumlu duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur. Diğer yandan tatiller dışında Malibu’dan ayrılmayı düşünmeyen ve duyguardan ziyade mantık ilişkisi yaşayan Inez’in Gil ile ilişkilerin anlamsızlığı beyazperdeye çarpar. İlişkilerinde sevgiden ziyade güzellik ve kariyer odaklı bir birlikteliğe sahip oldukları ilk sahneden son sahneye kadar kendini hissettirir. Bu nedenle farklı bir şehirde ilişkilerini tartmış olmaları esas duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur.



Filmin göze çarpan en önemli iki detayı; kültürel egonun hissiyata karşı yenik düşmesi ve altın çağ üzerine yapılan tartışmalardır. Film boyunca kültürlü bir profesörün bilgisiyle insanları etkisi altına almaya çalışması ve alkış aldıkça yüzündeki mutluluğun beyazperdeye çarpışına tanıklık ederiz. Nitekim çoğunlukla bilginin esas amacı gösteri peygamberliği yapmaktır. Bilgiyi kendisinden ziyade başkaları için kullanan insanların bir örneğini teşkil eden Profesörün, Inez’i etkisi altına alması bilginin gücünü gösterir. Bir tablonun hangi ressam tarafından hangi yılda çizildiğine önem verenler kadar Gil gibi o tablonun yarattığı hissiyata ve resmin sahibi için ne önem teşkil ettiğini düşünenler de vardır. Profesör, Paris’i görülecek müzeler, tadılacak şaraplar olarak görürken ; Gil yağmurda yürünecek ve sokaklarında kaybolabileceği bir şehir olarak görmektedir. Bu hususta hissiyatın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Gil sokaklarında kaybolduğu şehirde gerçeküstü bir zaman diliminin içerisinde kendini bulur.

Filmin ikinci çıkış noktası ise “Altın çağ” üzerine yapılan tartışmalardır. Geçmişe duyulan özlemin esas kaynağı yaşamın tıkanıklığı ve tekdüzeliğidir. bu nedenle geçmiş her zaman daha cezbedici ve huzur dolu gelmektedir. Karmaşadan yoksun bir geçmişin muhakkak ilgi çekici yönleri vardır. Gil’in de özlemini duyduğu ve Altın çağ olarak nitelendirdiği zaman dilimi 1920li yıllardır. Zira geçmişe duyduğu özlemin belki de en göze çarpan detayı , romanının esas karakterinin sahip olduğu nostaljik eşyalar satan dükkandır. Burada Gil’in işinde varolan mutsuzluk ve romanına bir çıkış bulamaması geçmişe dair özlem kurmasını tetiklemektedir. Geçmişle ilgili düşüncelerin çoğu subjektif yargılardır zira yaşanılan zaman diliminde oluşan mutsuzluk insanı bu düşünceye itmektedir. Filmde Gil dışında bu konuyu tartışan karakterlerden E.Hemingway için Rönesans , Adriana için ise 1890lı yıllar Altın Çağın varolduğu yıllardır. Muhakkak ki yaşadığımız zaman dilimi de bir asır sonra bir çok kişi için altın çağ olarak tanımlanacaktır. Altın çağ’ı tetikleyen bir diğer olgu da rol modellerdir. Gil'in hayatında S.Fitzgerald ve E.Hemingway'in yeri çok büyüktür. Bu nedenle bu ikilinin ve daha bir çok sanatçının yaşadığı 1920li yıllar Gil’i cezbetmektedir. Altın çağ ile ilgili tartışmaları da gene Adriana ile yaptığı bir tartışmayla bitirir ve hissiyatın,duygunun altın çağ seçimindeki önemini de zamanla kavramaya başlar.



Woody Allen, Midnight in Paris filminde gerçeüstücülük ve altın çağ tartışmalarına yer vererek yapımın ilişkiden bağımsız evrimleşmesine odak noktası oluşturmuştur. Filmde Gil karakterini yaratırken kendine uygun bir karakter yaratıp, oyunculuğu Owen Wilson’a vermiş olması üstadın film karakteri olarak kendi oyunculuğunu devam ettirecek birini bulduğunu göstermektedir. Zira Owen Wilson mimikleri, şaşkınlığı, naif kişiliği ve hızlı konuşmasıyla tam olarak Woody Allen’ı canlandırmıştır. (bir tek gözlüğü eksiktir!) Filme ivedilikle monte edilen sanatçılar da yer yer hızlı bilgi akışına neden olsa da izlediğimiz bir sinema filmi olduğu için yönetmenin kısıtlı sürede buna başvurması kaçınılmazdır diyebiliriz. Adrien Brody’nin yarattığı S.Dali karakteri umarım bu filmle sınırlı kalmaz ve farklı bir yapımda daha uzun sürelerle kendisini bu rolde izleyebiliriz. Diğer yandan Hemingway karakteri ve M. Cotillard'ın oynadığı Adriana karakteri bizlere sinema perdesinden de olsa 1920li yılların havasını yaşatmıştır. Woody Allen’ın uzun süre New York üzerinden anlattığı hikayelere Avrupa’nın önemli şehirlerinde devam ediyor olması hiç kuşkusuz izleyicide farklı bir merak konusu oluşturuyor.Geçtiğimiz senelerde Londra ve Barcelona’ya bizleri aşık eden yönetmen Paris’in büyülü dokusunu da filme monte ederek izleyicinin filme bağlılığı arttırmıştır.Yeni filminin çekimleri için Roma’da olan yönetmen hiç şüphesiz bizleri yepyeni şehirlere aşık edecektir.



"Hayat yağmurda yürümeye benzer.Saklanıp korunabilirsin,ya da ıslanırsın."

Tercihler üzerinden gidecek olursak; Hesher yaşama boyun eğmenin ve olanları kabullenmenın, yaşama olan öfke ile çekişmesini beyazperdeye yansıtır.Bu çekişmenin yan faktörü de Hesher karakteridir ve mutlak sonuca olumlu etki etmektedir.

Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler adlı öykü kitabınıokuyanlar bilirler.Ebeveynlerini erken yaşta kaybeden çocukların hayat yolundayedikleri ilk tekmeye olan hınçlarını ele alır.Hesher filminde de anakarakterimiz erken kaybeden çocuklardan biri olan TJ. İntikam yüklü bir bombagibi bir şeylerden hıncını almak istemektedir,kaybı büyüktür ve bununlayüzleşmesini bilmektedir. Kendisine saldıranlara karşı da geri adım atmayarakbabasının acıyla yüzleşmede olan başarısızlığını gölgelemeyeçalışmaktadır.Belki de kendi acısını yaşayamamaktan daha zor olanı aynı acıyıçeken birine yardım etmek zorunda kalmaktır. Bu acı kendisiyle külüstüre dönmüşarabaları ile bir bağ oluşturur. O araba ki geçmişe olan tek bağlantısıdır.Ziraher şey o arabaya binmekten ibaretti.En son orada çocuk olmuştu ve çocukluğu daarabanın içinde yitip gitmiştir.

TJ ve babasının hayatlarına etki eden insan rolünde iseHesher karakterini görüyoruz. Hesher her insanın bir dönem olmayı arzuladığıbir karakterdir. Vurdumduymazlık,başıboşluk ve özgürlük. Hesher içinden geleniyaşamanın ete kemiğe bürünmüş halidir.Filmin başında Nicole (Natalie Portman) karakteri TJ’e yardım ettikten sonra "sana yardım etmeseydim bütün gün kendimi kötü hissederdim.Haberlerde otoparkta senin ölü bulunduğun haberini aldığımı düşünsen.Bunu kendimi için yaptım.Çünkü bencilim.Özür dileri,ben böyleyim." demektedir. İyiliğin kişiselrahatlığa yardımcı olması amacıyla yapılması rahatsız edicidir. Fakat Nicolebunu gayet doğal bir şekilde söylemekten gocunmamaktadır. Hesher’in ise iyilikkavramı yoktur. Kendi doğruları anlıktır ve iyiliğin içinde kötülükte barınıyorolabilir. Hesher karakteri anlam olarak sadece yaşamaktadır ve yeri geldiğinde insanla yardımcıolmaktır.Bu nedenle nefret edilebilecek hatta nefret edilen bir karakter olsadahi bir sahne sonra sevilebilecek bir karaktere dönüşebilmektedir.Zıtlıklarınvaroluşunu simgeleyen Hesher her insanın zor zamanında yanında olmasınıdileyeceği bir karakter zira zorlukları aşmak için rutinliği ve acıyı geridebırakmamız gerekir.


"Sen anneni kaybettin,sen eşini kaybettin ve ben taşağımı kaybettim.Hayatta sevdiğiniz birini kaybetmek,bir taşşağınızı kaybetmek kadar acıdır ama hayat tek taşşakla da devam eder."


Hesher filminin konudan bağımsız detaylarına girecek olursakfilmin senaryo yazarının büyük bir metallica hayranı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.Film boyunca dört adet Metallica şarkısı Hesher’in diline dolanır ve filme eşlik eder.Keza filmin logosuda Metallica’nın logosundan esinlenmiştir.Geçtiğimiz seneninen flaş iki filmi olan Inception ve Black Swan’ın başrol oyuncularınınsırtladığı ve TJ rolünde Devin Brochu’nun üstün performans sergilediği Hesherçoğu yönden dramatize edilmiş bir öykünün en pozitif ve yalın anlatımıdır.

Yönetmen: Andrea Arnold
Yazar: Andrea Arnold
Oyuncular: Katie Jarvis, Michael Fassbender, Kierston Wareing
Tür: Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 123 dk.
Ülke: İngiltere













Fish Tank, Wasp isimli kısa filmiyle Oscar almış Andrea Arnold'ın, bir hayli ses getiren Red Road'dan sonra çektiği ilk film. Cannes'da Jüri Ödülü almış film, sosyal konutlarda annesi ve kız kardeşiyle yaşayan 15 yaşındaki Mia'yı anlatıyor. Açılış sahnelerinde kamera, görüş alanına giren hemen herkese bağıran, küfreden, taş atan ya da saldıran Mia'yı sokaklarda takip eder, yani daha ilk dakikalarda Mia'nın nasıl bir çevrede, nasıl koşullarda yaşadığı seyircinin yüzüne çarpar, tokat misali. Sürekli eşofman giyer Mia, para aşırır, içer, okulu asar, tanımadığı insanlarla kavga çıkarır. Arkadaşı yoktur, annesine, kardeşine, yabancılara, kısaca herkese karşı öfke doludur.

Apartmanlarının her tarafından binalarla, dairelerinin de her tarafından diğer evlerle kuşatılmasıyla, ayrıca içindeki sıkış tıkış eşyalarla bir sandviçe benzeyen evinde, kızlarına bok muamelesi yapan, 30'undan fazla göstermeyen, alkolik ve hoppa (!) annesi Joanne (Kierston Wareing) ve en fazla 12 yaşında olan, ama şimdiden sigara ve içki içen, şımarık kızkardeşi Tyler (Rebecca Griffiths) ile yaşar.

Bir gün odasının penceresinden dışarı bakarken bir kayaya zincirlenmiş sıska, yaşlı bir at görür Mia, ve bu atta kendisini görür bir anlamda. Atın yanına gider, bir taşla zincirini kırarak onu "özgürleştirmeye" çalışır, başarılı olamaz ama. Bir çekiç alıp tekrar dener şansını, bu kez de atın sahibi olduğunu iddia eden kabadayı tipli oğlanlar tarafından saldırıya uğrar.

Bütün gün televizyonun açık olduğu, o televizyonun da mutlaka bir müzik kanalında durduğu evlerden birinde yaşayan kahramanımız, video kliplerden dans etmeyi öğrenmiştir, terk edilmiş bir binada hip-hop dansı çalışır ve dansı, hapsihanesinden bir kurtuluş olarak görür. Bu hiçbir şeyi sallamayan, hiçbir şeye değer vermiyor görünen kaba kızın, içten içe bir dansçı olma hayali kurması klişe gelebilir belki, ama yönetmenin derdi "yaşamının anlamını bulup hayatını düzene sokan genç kız"ı merkeze alan, ucuz ilham veren bir film çekmek değil. Mia'nın dansçı olma hayali hiçbir şeyin odak noktasında değil. Kaybolmuş, kızgın, mutsuz bir kızın hikayesi bu, hepsi bu.

Tanımadığı bir kızın burnunu kırmaktan tut kendisini özdeşleştirdiği zincirlenmiş bir atı serbest bırakmaya çalışmaya kadar her türlü belaya açıktır Mia, hatta kolları açık karşılar belayı. Okulundan atılması, evine kadar gelen sosyal görevli, kendisine saldıran oğlanlar, hiçbiri korkutmaz Mia'yı. Ama annesinin hem kibar, hem de seksi yeni erkek arkadaşı Connor (Hex'in Azazeal'ı, Hunger'ın Bobby Sands'i, Eden Lake'in Steve'i, Inglourious Basterds'ın Hicox'u Michael Fassbender!), korkutucudur doğrusu. Bir sabah mutfakta bir Ashanti klibine eşlik ederek kıçını sallarken bir yabancının onu izlediğini fark eder, pantolonu kıçından düşmekten olan annesinin sevgilisiyle böyle tanışır.

Yakışıklı, eğlenceli, arkadaş canlısı Connor, bu sağlıksız ailenin bireyleri arasındaki gerilimi yatıştırır, huzur ve umut getirir evlerine. Kızlarını baş ağrısı olarak gören Joanne'in yanında, kızları destekleyen, sakin, ilgili, ideal bir ebeveyn figürü olarak görünür başta. Bir pazar gezmesine kızları da davet eder, Tyler'la güreşme/gıdıklama oyunu oynar, Mia'nın bileği kanadığında yarayı temizler ve sarar, Mia'ya dans tutkusunun üzerine gitmesi için cesaret verir, hatta bir dans kulübündeki seçmelere katılabilmesi için kamerasını ödünç verir. Bunlar olurken gözlerini Mia'nın üzerinden ayırmaz, bolca yürek ısıtıcı bir abi şefkatiyle hafif mide bulandırıcı bir şehvetin karışımı görülür bu bakışlarda.



Film boyunca Mia'nın ne söyleyeceği ya da bir sonraki sahnede neler olacağını asla tahmin edemiyoruz, her sahnede şaşırtıcı -ama son derece mantıklı görünen- bir şey oluyor. Üstelik hikaye aşırı şiddet, uyuşturucu, hamilelik, bağıra çağıra gözyaşlarıyla yapılan anne-kız yüzleşmeleri gibi klişelerden dikkatle uzak durmayı da biliyor. Gerçekçi, sert, neredeyse gaddar bir film Fish Tank. Türünden beklenen yapmacık, süslü iniş/çıkışlara bir an bile teslim olmuyor.

Andrea Arnold, hem olağanüstü etkileyici ve samimi, yumuşatılması adına köşeleri yuvarlatılmamış, gerçek hayata inanılmaz yakın duran bir senaryo yazmış, hem de filmi yönetirken hepsi birbirinden yetenekli oyuncularının performanslarındaki doğallık ve yoğunluğa ters düşecek özel çekim teknikleri kullanmamayı bilmiş. Sosyal yaralara parmak basmaya çalışmak yerine, tek tek insanların karakterlerine, arzularına ve zaaflarına odaklanmış. Bu karakterlerin yaşam koşulları elbette hareketlerindeki motivasyonlarında önemli bir yer oynamış, ama bu koşullar salt altmetinde var; asla seyircinin gözüne sokulmamış ya da daha etkileyici olması için abartılarak gösterilmemiş.

Fish Tank'le ilgili iki ilginç trivia var. Yönetmen, oyuncuların senaryonun tamamını okumasına izin vermemiş. Oyuncuların ellerine sahneleri, çekimden sadece birkaç gün önce geçiyormuş çekimler boyunca, ve filmin sonunda, hatta bir sonraki sahnede ne olacağına dair hiçbir fikirleri yokmuş. Bir de başroldeki kız, Katie Jarvis, hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, bir tren istasyonunda erkek arkadaşıyla yüksek telden kavga ederken yönetmen tarafından keşfedilmiş bir hatun. Çok doğal bir oyunculuk sergilemiş, her ne kadar kolay bir rol gibi görünse de Mia rolü, bu kadar incelikli ve gerçekçi rol yapabilmek, küçümsenecek bir başarı değil. Yine de Fish Tank'in asıl yıldızı Michael Fassbender bana kalırsa. Kendisine ta Hex zamanından beri bir zaafım olduğu doğru, ama iki saat gibi bir sürede bize en az üç farklı kişilik gösteren, bunu da feci inandırıcı bir şekilde yapabilen çok da fazla aktör yoktur herhalde.

Uzun zamandır görmek istediğim bir filmdi Fish Tank. Gerçek hayattan bir kesit gibi duran karamsar filmleri seviyorum, Michael Fassbender'ı seviyorum, isyan eden dışlanmış hatun filmlerini seviyorum, genelde Ken Loach ya da Mike Leigh filmlerinde rastladığımız İngiliz alt-sınıf aksanını seviyorum, bu filmi çok, pek çok sevmem için gerekli her şey varmış sonuç olarak. Çok üzücü, ama çok güzel anlatılmış bir öykü Fish Tank.


Pek de yeni bir film sayılmamasına rağmen ülkemizde vizyona giriş tarihi çok da uzak geçmişe dayanmıyor Ateşli Oda'nın.Evet aslında filmin adına ilk baktığımızda Roma'da bir odadan bahsettiğini görüyoruz.Fakat geçmişteki çeşitli film adı çevirilerini düşündüğümüzde bu çevirinin nispeten başarılı bile olduğunu söyleyebiliriz.bkz. Ah Mary vah Mary ve There's something about Mary.
Gerçekten de söz konusu oda bir hayli ateşli sahnelere sahne oluyor film boyunca.Fakat tabi ki bir farklılık var o da iki aynı cinsin iki bayanın aşkını anlatıyor olması.Üstelik birbirini pek de iyi tanımayan hatta yabancı denilebilecek münasebete sahip iki bayan.
Film sadece bu yönüne bakılarak ve de ön yargıya izin vererek sadece bir lezbiyen ya da biseksüel filmi olarak düşünülmemeli.Örneğin ben bu filmi izliyorken yeni tanışmış olduğum ve karşı cinsim olan birinin yanındaydım yani bir beyfendinin yanında.
Ama o durumda çok tuhaf bir şekilde filmle kendimi özdeşleştirdim.Bana göre aşk diye tabir edilen kavramın sınır tanıyan bir kavram olmadığı (zaman,mekan,cinsiyet,tanışıklık durumu,kültür farklılığı vs.) ve de bunun gerçekten yaşanması için kafalarda yaratılan tabulardan biraz sıyrılmak gerekliliği asıl mesajı filmin.
En azından bende yarattığı hissiyat bu oldu.
Bunun en güzel açıklaması filmin sonundaki sahnede gizli.Tabi ki henüz filmi izlememiş olanların merakını katletmemek adına filmin sonunu tam olarak açıklamak istemiyorum.Ama bayrak mevzusu biraz önce bahsetmiş olduğum mesajın özünü çok iyi açıklamakta.Halen mezhep farklılığından dolayı bile "kavuşması engellenen aşıklar" türü vakalar duyduğumuzdan bu sahneyi toplumsal içerik bakımından da pek manalı buldum.
Peki ya erotik görüntüler bakımından içerik ne durumda derseniz tatmin edici olduğunu ve cidden adına yaraşır biçimde "ateşli" olduğunu söyleyebilirim.Hatta acaba oyuncular gerçekten birbirlerine aşık mı olmuşlar şeklinde düşüncelere sevkedebiliyor insanı.O denli inandırıcı.
Diğer bir ilgi çeken unsur ise odanın içine yerleştirilmiş tabloların yerleşim düzeni ve olayların bununla alakalı olması.
Mesela Eros tablosu ve oku nelere kadir bunu görebilirsiniz.
Sözün özü izleyin,hatta erotik sahneleri daha dikkatli izleyin sonra da uygulayın.Tabi sinema salonlarında daha dikkatli olun ya da bana kalırsa olmayın derdim de işte malum yasaklar..

Alevilerin yaşamak zorunda bırakıldıkları “saklı hayatlar” ilk kez beyazperdeye taşınıyor. “Saklı Hayatlar” filminin yönetmeni ve senaristi A. Haluk Ünal “Türkiye’nin tüm saklı hayatlarını örnekleyen Alevi kimliğinin dramı, Sünni çoğunluğun da trajedisidir” diyor.

Çekimleri bugün başlayan ve “Birbirimizin acılarını hissedemezsek yaralarımızı saramaz, iyileşemeyiz” diye yola çıkan filmde; Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Lâçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan gibi güçlü ve seyircinin iyi tanıdığı oyuncular yer alıyor.

Kürt realitesinden” sonra Alevilerin maruz bırakıldığı toplumsal baskı ve önyargılar da artık Yeşilçam’ın senaryolarına giriyor. Beyazperdede Alevi kızla Sünni oğlanın imkânsız aşkına değinen filmler görmüştük. Ancak Alevi toplumunun yaşamak zorunda bırakıldığı ötekileştirmeyi, ayrımcılığı doğrudan konu edinen bir film yapılmamıştı şimdiye kadar. Kültür Bakanlığı Fonu’ndan da destek alan Saklı Hayatlar bu konuda bir ilk.

Çekimleri başlayan ve A. Haluk Ünal’ın yöneteceği ilk uzun metrajlı film olan Saklı Hayatlar’da Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Lâçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan gibi güçlü ve seyircinin iyi tanıdığı oyuncular yer alıyor. Filmin bir de çocuk oyuncusu var: 8 yaşındaki Irmak Öztürk. Yapımcılığını Drama İstanbul’dan Serpil Güler’in üstlendiği filmin görüntü yönetmenliğine Altın Koza’da iki kez ödül almış olan Gökhan Atılmış, müziklerine ise bir dönem “İmkansız Aşk” şarkısı dillerden düşmeyen Cem Yıldız imza atacak. Vizyona Mart 2011’de girmesi planlanan filmin dağıtımını ise Tiglon yapacak.

1980’de Çorum katliamı sonucu İstanbul’a göç eden bir Alevi ailenin hikâyesinden yola çıkan Saklı Hayatlar, sıradan insanların yaşadığı kimlik çatışmalarının yol açtığı gerçek bir trajediyi anlatıyor. Filmin senaristi ve yönetmeni Ahmet Haluk Ünal Saklı Hayatlar’ı şöyle özetliyor:
Uzun yıllardır bu topraklarda yaşatılan ama şimdiye kadar sinemada yeterince konu edilmemiş bir ayrımcılıktan yola çıkıyoruz. Gündelik ve ulvi hayatın, aşkın ve evlat sevgisinin kesiştiği noktada, kimliksel önyargılar yumağının yol açtığı trajediyi görselleştirmeyi hedefliyoruz.”


Güçlü kadro, güçlü ekip, güçlü gişe beklentisi

Saklı Hayatlar’ın yapımcısı ve proje tasarımcısı, Dramaİstanbul’un kurucularından Serpil Güler sektörün de çok iyi tanıdığı bir isim. 20 yıl önce başladığı sinema yolculuğunu artık yapımcı olarak sürdüren Güler, son on yılda büyük bütçeli dramalarda uygulayıcı yapımcı olarak çalıştı.

Filmin görüntü yönetmeni “Sis ve Gece “ ve “ Beynelmilel” filmleri ile Altın Koza Film Festivali’nde iki ödül kazanan Gökhan Atılmış.

Filmin müziklerini ise Hırsız Polis dizisi için bestelediği “İmkansız Aşk” şarkısı dillerden düşmeyen, Zülfü Livaneli, Şükriye Tutkun, Yıldız Tilbe gibi birçok sanatçıya albüm çalışmalarında eşlik eden başarılı müzisyen Cem Yıldız yapacak.

Filmin iletişim danışmanlığını pointistanbul, fotoğraf danışmanlığını ise Galata Fotoğrafhanesi, Yücel Tunca ve Özcan Yurdalan üstlendi. Afişini ise reklam sektörünün tanınmış art direktörlerinden Barış Sarhan yaptı.

Kısıtlı mali imkanlara rağmen filmin senaryosuna inanan çok güçlü bir oyuncu kadrosu ve çok güçlü bir ekip kurduklarını” belirten yapımcı Serpil Güler, bir ilke imza atacak olan Saklı Hayatlar’ın hem sektörde hem seyirci tarafında beklenen ilgiyi uyandıracağına inanıyor.

ÖNEMLİ NOT:

Filmin çekim süreci, fotoğraf ve videolarıyla birlikte günü gününe www.dramaistanbul.com.tr/blog adresinden izlenebilecek.

19 Kasım Cuma günü vizyona girecek olan Prensesin Uykusu filminin galası Çarşamba günü (dün) yapıldı. Hazır her şey aklımdayken dün akşam bu yazıyı yazmak istedim ama nasip olmadı. Belki gala çıkışı verdikleri filmde tutulan günlük ve beraberindeki press kit cdsine bakınsaydım yine aklıma gelirdi birkaç şey ama üşendim. Neyse kaldığı kadarıyla artık.

Çağan Irmak, Redd grubunun şarkısından esinlenmiş ve bunun üzerine senaryosunu yazdığı bu filmde, Babam ve Oğlum filminde azıcık koklattığı masalsı anlatımını daha da arttırmış ve bunu animasyonlarla zenginleştirmiş. Evet, filmde anismasyon sahneleri de var. (Bu sahnelerin animasyon sinemasında bize biraz ön ayak olacağını da sezmekteyim. ) Masalsı anlatımı arttırıp animasyon sahnelerini de fazlalaştırması filmi daha eğlenceli kılardı kanımca. Ama sonuçta ortaya esprili, komik ve orijinal karakterlere sahip bir film çıkmış. “ne yani, Çağan Irmak filmi izleyeceğiz ve ağlamayacak mıyız?” diye soracaklar da üzülmesin. 2-3 sahne de var sizin için ağlatabilitesi olan (yanımda oturan kadının gözleri yalan söylemiyorsa ).

Filmin sinopsisinden kısaca bahsedecek olursam film, Seçil’in belalı sevgilisinden kaçıp yeni bir hayata, yeni bir yere taşınmak istemesiyle başlıyor. Taşındığı adresi öğrenen Ersin (belalı eş oluyor bu da) Seçil’in yeni evine gelip onunla tartıştığı sırada küçük prensesimize vurur ve bunun sonucu küçük kızımız Gizem bayılır. O baygın halde yata dursun, onun yolunu gözleyen yeni komşuları Aziz, Gizem’in tuttuğu günlüğü okur ve oradan çıkarımda bulunduğu 3 isteği yerine getirmek için kızın annesine danışır. Onayı da aldıktan sonra film başlar. O yokken de Gizem’in günlüğüne kendisi devam eder.

Kader değiştirilemez, değiştirilse de kader olmaz. Olmasın varsın.” diye başlıyor Aziz kendi günlüğüne ve devam ediyor ; “neden başımıza kötü bir şey geldiğinde ‘kader işte’ diyoruz da, güldüğümüz anlarda ‘gülüyoruz, kader işte’ demiyoruz”. Çünkü Aziz’in kaderinde gülmek vardır. Topal olsa da yüzü güler vaziyettedir. Güldüğünden de değildir bu, yüzü öyledir. ( Joker karakteri gelir mi hemen akla bilinmez ). Aziz karakterini oldukça ilginç buldum, hoşuma gitti açıkçası. Üzerine konuşmak da isterdim ama spoiler içerir diye de korkuyorum. Bir diğer komik karakter ise usta oyuncu Genco Erkal’ın eski bir rejisörü canlandırdığı Kahraman (bir isim olarak) karakteri. (Kahraman karakteri Zeki Öktem’i de canlandırıyor olabilir.) Genco Erkal’ın bu yaşında sergilediği usta oyunculuğu beğenmeyeniniz çıkmayacak diye umuyorum. Filmden replikler ve sahneler anlatarak ne demek istediğimi tam açıklamak ve bu savımı desteklemek isterdim ama sinemada gidip kendinizin görmesini daha uygun buluyorum.

Bir yönetmen için film sanat eseri olmasının yanında, kişisel görüşlerine yer verebileceği, bazen eleştirilerde bulunabileceği ve bazen de kendisine yapılan eleştirilere cevap verebileceği bir platformdur aynı zamanda. Çağan Irmak da bu fırsatı iyi kullanmış ve film içi sinema eleştirilerinde bulunmuş. Sinemalardaki klişelere değinen ve artık bunların aşılması gerektiği düşüncelerini izleyicileriyle paylaşmış. Bunu hem hayalet sahnesinde hem de “benim hiç babam olmadı” sahnesinde görebiliyoruz. Sadece eleştirmekle de kalmamış, kendisine yapılan “işi gücü ağlatıp-güldürmek” eleştirilerine de filmde eski resijör rolündeki Kahraman ( Genco Erkal ) üzerinden cevap vermiş. “Yok şuymuş, yok buymuş… Ben izleyicilerimi güldürdüm de ağlattım da. size ne benim filmlerinden. Ben sadece istediğimi çektim.” Tadında bir cevabı da ilgililere sunmuş. Kendisinin eleştirilmesini istemeyip klişecileri eleştirmesi biraz garip durmuş. Bazı kişiler de klişe sever. Unutulmamalı ki insanlar sonucunu bildiği şeyleri merak eder;)

Çağan Irmak’ın filmlerinin gişe oranlarının bir yüksek bir düşük olması gibisinden tesadüfi bir sıraya aldanacak olursak, Prensesin Uykusu filminden iyi bir hasılat beklenmeli. Issız Adam filmi ile iyi hasılat elde ederken, onun ardından çıkardığı Karanlıktakiler filmi hasılat bakımından pek de iyi bir sonuç çıkarmamıştı. Ve sıra yeniden yükselişte. Yoksa vizyon tarihinin bayram tatiline denk getirilmesinin başka bir güzelliği de olmazdı:)

Kısa ve öz tavsiyem; keyifli bir bayram için, gidilesi bir filmdir.