2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2015 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2022 Çarşamba

An Inspector Calls

- Tanrı'ya inanıyor musun?
+ Evet
- Nasıl oluyor da inanabiliyorsun?
+ İnsanlara inanmıyorum çünkü. Bir şeylere inanmak zorundayım, yoksa düşerim.


J.B.Priestley
tarafından kaleme alınan, ilk kez sahnelendiği 1945 yılından beridir sahnelenmeye devam eden ve 2015 yılında BBC tarafından da filmleştirilen tiyatro oyunu bu diyalogla başlıyor. İnsanlara ve insanlığa dair tüm umutlarını yitirmiş olan Eva Smith'in feryadını, kimsesizleri kimi olarak bir müfettiş işitiyor ve Eva'nın hayatına dokunmuş olan bu insanları tek masa etrafında sorguya çekiyor. Daha doğrusu her biri belli bir sınıfı temsil eden karakterleri birbiriyle ve yaptıklarıyla yüzleştiriyor. 

1912 yılının İngiltere'sinde Birling ailesi bir akşam yemeğinde toplanıp müstakbel damatlarıyla kızlarının nişanını kutlamak için bir araya geldikleri sırada evin hizmetçisi odanın kapısını açar ve bir polis müfettişinin geldiğini bildirir. İntihar etmiş olan bir kızın evinde bulunan günlükten yola çıkarak bir soruşturma yürüttüğünü söyler müfettiş ve başlar soruşturmasına. İlk sorusunu evin beyi olan Arthur Birling'e sorar: "Eva Smith 'i tanıyor musun?" Kapitalist sınıfın temsilcisi olarak bu oyunda yer bulan fabrikatör baba Arthur Birling 'isim tanıdık geldi, ama bir şey ifade etmiyor' diye cevaplıyor. Tam olarak Eva Smith'in Arthur Birling'teki karşılığı bu. Müfettiş Goole, cismini de hatırlatmak için Eva Smith'in  fotoğrafını Arthur'a gösterdiği sırada odada bulunan oğlu Eric Birling de fotoğrafa bakmak ister. Ama müfettiş buna izin vermez ve karakteristik bir ekleme yapar "Ben böyle çalışırım, tek seferde tek soruşturma".

Müfettiş Goole odada bulunan tüm karakterlere sırayla sorular sorar, tam da söylediği gibi, her seferinde tek bir kişiyi teraziye alır, onu yaptıklarıyla yüzleştirir ve sıradakine geçer. Müfettiş öncesi yemek masasında her biri kendini pazarlayan ve çok bilmiş üst sınıfın parlak bireyleri olarak kendilerini sunan bu karakterler, soruşturma sonrası teker teker rüsvalaşır. Her karakterin temsil ettiği bir sınıfın olduğu bu oyunda peki Müfettiş Goole'un temsil ettiği neydi? İsmi 'ghoul (hayalet, gulyabani)' u çağrıştırdığı için odada bulunanlara kendileriyle yüzleştirme azabını vermek isteyen bir zebani mi? Yoksa oyunda da "Goole muydu yoksa Goold mu?" diye ikileme düştükleri gibi  'Goold' isminin çağrışımı olan 'god(tanrı)' mıydı ve Eva Smith kulunun feryadını duymuş ve kimsesizlere kim olmaya mı gelmişti?

Spoiler verip bu şaheseri ve izleyiciyi birkaç defa sağa sola sürükleyen o anlatımına zarar vermek istemediğimden daha fazlasını şimdilik yazmayayım. İngiltere'deyim diyen varsa bu seneki oyun takvimine şuradan ulaşabilir. Diğer izlemek isteyenleri isi şimdilik
2015 BBC yapımı filme
yönlendiriyorum. Hangisini tercih ettiğinizin bir önemi olmayacak, zira iki türde de beğeneceksiniz.


8 Haziran 2019 Cumartesi

Truman: Ölümü Beklerken

Bazı filmler vardır; ölümün gölgesinde dolaşırken hayatın kendisini daha berrak gösterir. Truman tam da böyle bir film olarak karşıma çıktı. Ağır bir vedanın eşiğinde, gündelik anların içindeki kırılganlığı ve sıcaklığı yakalayan, izledikçe insanı sessizce içine çeken bir anlatı. İlk bakışta bir 'veda hikayesi' gibi görünse de, aslında çok daha derin bir yerden konuşuyor; yaşamın sonuna yaklaşırken insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu bağları sorguluyor.


Film, Kanada’da yaşayan Tomas’ın (Javier Camara), Madrid’deki eski dostu Julian’ı (Ricardo Darin) ziyaret etmesiyle başlıyor. Bu ziyaretin ardında görünürde bir sürpriz olsa da, kısa sürede asıl neden açığa çıkıyor: Julian ölümcül bir hastalıkla mücadele ediyor ve tedaviyi bırakma kararı almış durumda. Tomas, bu kararı değiştirme niyetiyle gelse de, arkadaşının iradesi karşısında geri çekiliyor. İki eski dost, birkaç gün boyunca birlikte vakit geçirirken, Julian bir yandan hayatındaki yarım kalmış işleri tamamlamaya, bir yandan da vedaya hazırlanıyor. Bu süreçte en büyük kaygılarından biri ise köpeği Truman’ın geleceği oluyor.

Truman, ölüm temasını merkezine almasına rağmen bunu karanlık bir melodram tonuyla değil, incelikli bir dengeyle ele alıyor. Film, hayatın sonuna yaklaşmanın getirdiği kaçınılmaz ağırlığı hissettirirken, aynı zamanda gündelik anların içindeki mizahı ve tuhaflığı da görünür kılıyor. Ölüm burada yalnızca bir son değil, aynı zamanda insanın geçmişiyle yüzleştiği, pişmanlıklarını tarttığı ve ilişkilerini yeniden tanımladığı bir eşik olarak konumlanıyor. Julian’ın "herkes elinden geldiği gibi ölür” yaklaşımı, filmin temel felsefesini özetler nitelikte. Bu bakış açısı, ölümü dramatize etmek yerine onu insani bir deneyim olarak kabul etmeyi öneriyor.


Filmin en güçlü taraflarından biri, karakterlerin katmanlı yapısı. Julian, dışarıdan bakıldığında rahat, hatta zaman zaman alaycı bir tavır sergilese de, iç dünyasında yoğun bir hesaplaşma yaşıyor. Geçmişteki hatalarıyla yüzleşme çabası, onun hem kırılgan hem de dirençli bir karakter olarak şekillenmesini sağlıyor. Tomas ise daha içine kapanık, daha ölçülü bir karakter olarak bu dinamiğin karşı kutbunu oluşturuyor. İkili arasındaki ilişki, abartılı dramatik çıkışlara ihtiyaç duymadan, bakışlar, suskunluklar ve küçük jestler üzerinden derinleşiyor. Bu doğal ve yaşanmış hissi veren kimya, filmin duygusal etkisini belirgin biçimde artırıyor.

Bununla birlikte, film yer yer tekrar hissine kapılabiliyor. Özellikle Julian’ın vedalaşma sürecine dair bazı sahneler, benzer duygusal tonları yeniden üretme riskini taşıyor. Ayrıca anlatının bazı bölümlerinde dramatik yoğunluk biraz fazla belirginleşerek ince dengeyi zorluyor. Ancak bu zayıflıklar, filmin genel etkisini gölgelemekten uzak; aksine, anlatının samimiyeti bu tür aksaklıkları büyük ölçüde telafi ediyor.


Oyunculuk performansları ise filmin omurgasını oluşturuyor. Ricardo Darin, Julian karakterine neredeyse ikinci bir deri gibi yerleşiyor, karakterin içsel çalkantılarını büyük bir incelikle yansıtıyor. Javier Camara ise daha geri planda, ama son derece etkili bir performansla bu dengeyi tamamlıyor. Onun varlığı, izleyicinin hikayeye dahil olmasını kolaylaştıran bir köprü işlevi görüyor. Seyircinin vermesi gereken tepkiyi Tomas karakterini mimiklendirerek kendisi veriyor. Çok fazla yan karakter olmamasına rağmen, olanlar da hikayeye katkı sunarken, anlatının merkezindeki bu iki karakterin etrafında doğal bir akış yaratıyor.

Teknik açıdan bakıldığında, film abartıdan uzak, sade ama işlevsel bir sinema dili benimsiyor. Madrid’in sıcak ve davetkar atmosferi, hikayenin duygusal tonuna eşlik ederken, zaman zaman yapılan mekansal geçişler anlatıya ferahlık katıyor. Kamera kullanımı ve kurgu, karakterlerin iç dünyasına odaklanmayı tercih ederek dikkat dağıtıcı unsurlardan kaçınıyor. Yönetmen Cesc Gay'in bu sadece ve anlatmak istenilene olan odaklılığı dikkat çekiyor açıkçası. Kendisini, takibe alınması gereken yönetmenler listesine dahil etmekte fayda var.


Sonuç olarak Truman, ölüm üzerine bir film olmanın ötesine geçerek, yaşamın değerini ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor. Ne tamamen karamsar ne de yapay bir umut taşıyor; bunun yerine, hayatın kaçınılmaz sonuna karşı dürüst ama sıcak bir bakış sunuyor. İzlerken insanı sarsan şey büyük dramatik anlar değil, küçük ve tanıdık hisler oluyor. Film bittiğinde geriye, ağır bir hüzünden çok, dingin bir farkındalık kalıyor.

29 Temmuz 2016 Cuma

Men and Chicken: Yine Bir Anders Thomas Jensen Filmi

Daha önce bloga 3 filmi ile konuk olan Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen yeniden konuğumuz oluyor. Bu sefer ki filminin adı Men and Chicken. Yönetmenin alamet-i farikası olan rahatsız edici mizah ve ahlaki belirsizlikler üzerinden ilerleyen tuhaf bir aile hikayesi. Jensen, tuhaf olanı sergilemekle kalmıyor, asıl problemin normal olan olduğu bir anlatı sunuyor. 


Yönetmenin daha önceki filmlerine de baktıysak (Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flikering Lights) yönetmenin tarzına biraz aşina olmuşsunuzdur. O sebepler kelimelere vuramayacağım absürtlükleri siz varmış gibi baştan düşünün derim ve filmin hikayesine geçeyim. Film, babalarının ölümünden sonra geçmişlerine dair beklenmedik sırlarla yüzleşen üvey kardeşler Gabriel (David Dencik) ve Elias'ın (Mads Mikkelsen) yolculuğuyla başlıyor. İki, daha önce varlıklarından bile haberdar olmadıkları diğer kardeşlerini bulmak üzere, nüfusu 42 olan, izole bir ada olan Ork Adası'na gidiyorlar. Burada, terk dilmiş bir akıl hastanesinde yaşayan, hayvanlarla iç içe, ilkel kuralların geçerli olduğu bir kardeşler topluluğuyla karşılaşıyorlar. Elektriğin dahi olmadığı bu mekanda şiddet, cinsellik, gerçek, oyun iç içe geçmiş durumda. Gabriel aklın ve düzenin peşindeyken, Elias bu kaotik dünyaya şaşırtıcı biçimde hızla uyum sağlayan taraf oluyor. 

Jean-Jacques Rousseau'nun 'doğal insan' düşüncesinde doğaya bırakılan insanlar yalnız, masum, basit ihtiyaçlara sahip, ahlaki olaran nötr kişilerdir. Yönetmen ise bu filmde bu fikri ters yüz ediyor, doğaya bırakılan bireylerin masum değil, aksine acımasız ve ilkel olabileceğini bize gösteriyor. Film aynı zamanda normallik kavramını ele alıyor. Bedensel deformasyonlar, bastırılmamış cinsellik, şiddetin gündelikleştirilmesi... Tüm bu unsurlar seyirciyi rahatsız etmek için değil, toplumsal olarak bastırılan dürtülerin ne kadar 'insani' olduğunu hatırlatmak için kullanılıyor. Ortaya çıkan şey, ne tam anlamıyla bir komedi, ne de saf bir korku filmi. Daha çok etik açıdan gri alanda gezinen bir tavuk hikayesi.

Yönetmenin daha önceki 3 filminde de harikalar yaratan Mads Mikkelsen, bu filmdeki Elias performansı ile yine döktürüyor. Karakteri kesinlikle karikatürize etmeden, düşünceleri, dürtüleri ve çelişkileriyle 'gerçek' bir figür gibi sunuyor. Zaten diğer filmlerinde de gördüğümüz üzerine Jansen'in yarattığı dünyadaki hiç kimse sevilebilir değil, ama izlenmeye değer. Ama bu filmde en uç noktada yer alıyor bu ayrım. Diğer filmlerde seyircinin yine empati kurabileceği kişiler varken, bu filmde 'kimi sevmeliyim' sorusu cevapsız kalabilir. 


Men and Chicken, izleyicisine net cevaplar sunan bir film değil, hatta ne anlattığını tam olarak çözmek de mümkün değil gibi. Ancak Anders Thomas Jensen'in kurduğu evren o kadar kendine özgü ve tutarlı ki, filmin mantığını sorgulamak anlamsızlaşıyor. Tüm filmografisini bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu sebeple bu film de izlenmeli. Ancak diğer 3 film kadar beklentide olmadan, sıfırdan bir film gibi.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Southpaw

Boks sineması, sürprizlere değil tekrarın gücüne yaslanan bir tür. Ringde olduğu gibi anlatıda da belirli kalıplar vardır: düşüş, kayıp, arınma ve geri dönüş... Antoine Fuqua’nın Southpaw filmi de bu tanıdık yapının içine yerleşik; ne türü yeniden icat etmeye çalışıyor ne de izleyiciyi yanıltmak gibi bir iddiası var. Ancak film, bu bilindik çerçeve içinde duygusal yoğunluğu ve oyunculuk performanslarıyla kendi ağırlığını koymayı başarıyor. Southpaw, bir boks filminden çok, şiddetle yoğrulmuş bir erkekliğin çözülüşü ve yeniden inşası üzerine bir baba/kız hikayesi olarak izlenebilir.


Hafif ağır siklet dünya şampiyonu Billy Hope (Jake Gyllenhaal), kariyerinin sonuna yaklaşmış, ringde olduğu kadar özel hayatında da kontrolsüz bir boksör. Eşi Maureen (Rachel McAdams) ve kızı Leila (Oona Laurence), Billy’nin hayattaki tek duygusal tutunma noktalarıdır. Ancak bir basın toplantısı sonrası yaşanan silahlı çatışma Maureen’in ölümüyle sonuçlanıyor ve Billy’nin hayatı geri dönülmez biçimde dağılıyor. Lisansı iptal edilen, servetini kaybeden ve kızının velayetini yitiren Billy, kendini alkol ve şiddet sarmalında buluyor. Tam bu noktada, eski bir boksör olan antrenör Tick Willis (Forest Whitaker) ile yolları kesişiyor. Billy’nin yeniden ayağa kalkma mücadelesi artık yalnızca kemer için değil, kızına layık bir baba olabilmek içindir.

Southpaw, yüzeyde klasik bir 'yeniden doğuş' hikayesi sunsa da özünde erkekliğin şiddetle kurulan dili üzerine bir sorgulama yapıyor. Kurt Sutter’ın senaryosu, Sons of Anarchy’de olduğu gibi, saldırganlık ile sevgi arasındaki kırılgan ilişkiye odaklanıyor. Billy Hope, duygularını ifade edebilen bir karakter değil, onun dünyasında sevgi de öfke de yumrukla konuşuyor. Benzer tavrı diğer tüm boksör filmlerinde görüyoruz. Özellikle Raging Bull filminde Jake LaMotta'da. 

Buradaki asıl çatışma ringdeki rakiple değil, Billy’nin kendi içindeki kontrolsüzlükle yaşanıyor. Film, boksu bir spor olmaktan çok, karakterin içsel karmaşasının fiziksel dışa vurumu olarak kullanıyorr. Baba/kız ilişkisi ise hikayenin duygusal omurgasını oluşturuyor. Southpaw, şampiyonluk anlatısını bilinçli biçimde geri plana itip, asıl zaferi Billy’nin kızına karşı sorumluluk alabilmesi olarak sunuyor.

Bununla birlikte film, dramatik anlarda zaman zaman aceleci davranıyor. Bazı yan karakterler ve alt hikayeler derinleşmeden geçiliyor. Özellikle 'kurtarılması gereken genç' motifi, fazlasıyla işlevsel ve yüzeysel kalıyor. Yine de Jake Gyllenhaal’ın fiziksel ve duygusal performansı, bu anlatı boşluklarının büyük kısmını dolduruyor. Gyllenhaal, Billy Hope’u yalnızca kaslı bir beden olarak değil, duygusal olarak da parçalanmış bir figür olarak inşa ediyor. Forest Whitaker’ın Tick Willis performansı ise filmin ahlaki pusulasını temsil eden karakter konumunda.


Southpaw, tür klişelerinden kaçınmayan ama bu klişeleri duygusal bir samimiyetle yeniden üreten bir film. Evet, hikaye büyük ölçüde tahmin edilebilir; ancak film, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla değer kazanıyor. Billy Hope’un hikayesi, ringde kazanılan bir maçtan ziyade, şiddetle şekillenmiş bir hayatın sorumlulukla yeniden kurulma çabasıdır. Southpaw, boks filmleri geleneği içinde devrimci bir yerde durmayacak evet; ama yine de boks ortalamanın üstünde kalacaklardan biri olacak her daim.

8 Ocak 2016 Cuma

Hrutar (Rams)

Kuzey sineması denildiğinde daha çok Norveç, Danimarka akla geliyor. İzlanda sineması son yıllarda bu resme kafasını sokmaya çalışan ülkelerden. Grimur Hakonarson'un yönettiği Hrutar (Rams) filmi, coğrafyayı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının kendisinde bir ana unsur olarak yer alan bir film. Cannes'tan da ödülle dönen bu film İzlanda'nın kuzeyinde geçen küçük bir hikayeyi, neredeyse evrensel bir kardeşlik ve kayıp anlatısına dönüştürdüğü bu filminde; sessizliği, inadı ve bastırılmış duyguları merkezine alıyor.


Film, 40 yıldır birbiriyle konuşmayan iki kardeş olan Gummi ve Kiddi'nin hikayesini anlatıyor. İkisi de aynı soydan gelen koyunları yetiştiren, hayatlarını bu hayvanlara adamış yalnız kişiler. Aralarındaki tek iletişim, not taşıyan bir çoban köpeği üzerinden sağlanıyor. Yerel bir koç yarışmasında Kiddi'nin hayvanının birinci, Gummi'nin koçunun ise ikinci olmasıyla filmin gerilimi başlıyor. Yarışma sonrası Kiddi'nin sürüsünde bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık tespit edilince, köyde bulunan tüm koyun ve koçların itlaf edilmesine karar veriliyor. Bu sadece bir ekonomik yıkım değil, aynı zamanda kimliklerini de bu hayvanlar üzerine inşa edenler için bir benlik yıkımı anlamına geliyor. Ancak bu olay, kırk yıldır konuşmayan bu iki kardeşin yavaş  yavaş birbirine yaklaştıran bir kırılma noktası oluyor.

Yönetmen filmi bu hikaye üzerine inşa ederken, alt metinde erkeklik gururu, yalnızlık, kuşaklar arası inat ve duygusal ketlenme üzerine düşüncelere pencere açıyor. Film aynı zamanda modern devlet mekanizmaları ile geleneksel yaşam biçimleri arasındaki gerilimi de gösteriyor. Hastalıkla mücadele adına uygulanan kurallar her ne kadar rasyonel olsa da, bu rasyonellik bireysel hayatlar üzerine yıkıcı sonuçlar da doğurabiliyor. Ancak yönetmen bunu söylerken ne otoriteyi şeytanlaştırıyor, ne de köylüleri romantize ediyor. 

Yönetmenin filmografisine baktığımızda belgesel kökenli olduğunu görüyoruz. Ve bu da filmin çekim tarzına da yansıyor. Kamera oldukça sabırlı ve dramatizmden kaçınıyor. Karakterlerin sessizliğine saygı duyuyor, tıpkı bir hayvan belgeselinde olduğu gibi sadece izliyor, onları konuşmaya zorlamıyor. İç mekanlar ise sanki yıllardır önce, 1940larda bırakıldığı gibi duruyor. Yani durağanlığı, tutuculuğu yalnızca karakterler üzerinden değil, mekan üzerinden de bize veriyor yönetmen.


Hrutar son zamanlarda izlediğim en sıcak filmlerden biri. Her ne kadar iki kardeşin hikayesi sınırlı bir coğrafyaya sıkışmış gibi görünse de, kayıp karşısında verilen insani tepkilerin evrenselliği sayesinde genişliyor. Film, uzun olan küskünlüklerde uzlaşının çoğu zaman bir tarafın adımı ya da jesti ile değil, bazen dış etkenlerin ya da bir felaketin ardından gelebileceğini ama bunu da zorunlu bir yakınlık olduğunu bize hatırlatıyor. 

8 Kasım 2015 Pazar

Everest: Son Sözü Dağ Söyler

10-11 Mayıs 1996 tarihlerinde dünyanın en yüksek dağına düzenlenen tırmanışlar sırasında yaşanan ve sekiz kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gerçek bir felaketten uyarlanan Everest filmi, insanın sınırlarını aşma arzusu, bazen onu daha önce hiç ulaşamadığı yerlere taşıyor, bazen de kendi sınırlarını neden zorladığını sorgulayamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Bir yanda hayallerinin peşinden giden insanlar, diğer yanda onların bütün hesaplarını birkaç saat içinde altüst edebilecek kadar kayıtsız bir doğa var. Film boyunca asıl merak edilen şey, bu insanların zirveye ulaşıp ulaşamayacaklarından çok, oraya ulaşmak uğruna neleri göze aldıkları.


Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak, yalnızca fiziksel dayanıklılığın değil, iradenin, cesaretin ve insanın kendi gücüne duyduğu inancın da sınandığı bir deneyim olarak görülüyor. Fakat bütün hazırlıklara, yılların deneyimine ve en gelişmiş ekipmanlara rağmen Everest'in zirvesine ulaşmak, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ortadan kaldırmıyor. O dönemde Everest'e tırmanmak, yalnızca profesyonel dağcıların ve deneyimli kaşiflerin uğraşı olmaktan çıkıyor, yüksek ücretler karşılığında amatör dağcıları zirveye ulaştırmayı vadeden ticari bir maceraya dönüşüyordu. Bu değişim, dağa tırmanmanın doğasını da dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca doğanın zorluklarıyla baş etmek değil, farklı deneyim seviyelerindeki insanları, belirli bir takvim doğrultusunda ve giderek kalabalıklaşan rotalarda zirveye ulaştırmak oluyor. Günümüzde olan da bu.

Felaketle sonuçlanan 1996 tırmanışlarında öne çıkan isimlerden biri, Adventure Consultants adlı şirketin kurucusu ve deneyimli dağcı Rob Hall (Jason Clarke). Hall, müşterilerini güvenli biçimde zirveye ulaştırmaya çalışan profesyonel bir rehber olarak hareket ediyor. Ekibinde, hayalini gerçekleştirmek isteyen posta çalışanı Doug Hansen (John Hawkes), dünyanın en yüksek dağlarına tırmanma hedefinin peşinden giden Japon dağcı Yasuko Namba ve Amerikalı iş insanı Beck Weathers gibi birbirinden farklı kişiler bulunuyor. Aynı dönemde Scott Fischer'ın liderliğindeki Mountain Madness ekibi de zirveye ulaşmaya çalışıyor. İki ekip arasındaki rekabet, kalabalıklaşan tırmanış rotaları ve zamanlama sorunları, zaten son derece tehlikeli olan koşulları daha karmaşık hale getiriyor.

Ancak felaketin belirleyici unsuru, yalnızca insanların aldığı kararlar olmuyor. Şiddetli bir fırtına, düşen sıcaklıklar, oksijen yetersizliği ve yüksek irtifanın insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileri, tırmanışın bütün dengelerini değiştiriyor. Zirveye ulaşmak için verilen mücadele, kısa süre içinde hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Gerçek olaylar, gazeteci ve dağcı Jon Krakauer'in Into Thin Air adlı kitabı başta olmak üzere çeşitli tanıklıklar ve anılar aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Everest de bu anlatılardan beslenerek yaşanan felaketi beyaz perdeye taşıyor.


Baltasar Kormakur'un filmi, gerçek hikayenin merkezine Rob Hall'u (Jason Clarke) ve onun liderliğindeki tırmanış ekibini yerleştiriyor. Bununla birlikte anlatı, tek bir kahramanın gözünden ilerlemiyor; farklı karakterlerin hikayeleri arasında dolaşarak felaketin kolektif boyutunu göstermeye çalışıyor. Bu tercih, olayların çok yönlülüğünü korumasına yardımcı olsa da karakterlerle kurulan bağı zaman zaman zayıflatıyor. Kimin hikayesinin merkezde bulunduğu, hangi kararın felakette ne ölçüde etkili olduğu ve yaşananların hangi noktada geri döndürülemez hale geldiği konusunda daha belirgin bir dramatik çerçeve sunulmasını engelliyor bu da.

Filmin en ilgi çekici taraflarından biri, Everest tırmanışının ticarileşmesine ilişkin arka planı. Dağ, burada yalnızca doğanın görkemini temsil eden bir mekan olarak kalmıyor; aynı zamanda satın alınabilen bir deneyimin, kişisel hedeflerin ve toplumsal prestijin kesiştiği bir alana dönüşüyor. Yüklü miktarda para ödeyen müşteriler, profesyonel rehberlerin yardımıyla dünyanın zirvesine ulaşabileceklerine inanıyor. Fakat ticari bir hizmet olarak sunulan şey, gerçekte kontrol edilmesi mümkün olmayan risklerle dolu bir mücadele. Dağın kendisi, müşterinin ne kadar para ödediğiyle ya da rehberin ne kadar deneyimli olduğuyla ilgilenmiyor.

Bu noktada filmde beni düşündüren temel mesele, insanın doğayı fethetme arzusundan çok, doğayı kendi beklentilerine uygun hale getirebileceğine duyduğu inanç oluyor. Zirveye ulaşmak, karakterler açısından yalnızca fiziksel bir hedef değil; yıllarca taşıdıkları hayallerin, kişisel mücadelelerin ve kendilerini kanıtlama çabalarının da karşılığı. Bu nedenle geri dönmek, bazıları için başarısızlığı kabul etmek anlamına gelebiliyor. Ne var ki dağcılıkta kararların bedeli, yalnızca hedefe ulaşılıp ulaşılmamasıyla ölçülmüyor. Yanlış zamanda verilen bir karar ya da birkaç dakikalık gecikme, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor.

Yine de filmin bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemesini bekliyorum. Tırmanışın bir turizm faaliyetine dönüşmesi önemli bir tartışma alanı açarken anlatı, bu konuyu çoğunlukla felaketin arka planında tutuyor. Dağcılık sektörünün işleyişi, müşteri beklentileri ve zirveye ulaşma baskısı arasındaki ilişki daha güçlü işlenseydi, yaşananları yalnızca doğanın acımasızlığıyla açıklamanın ötesine geçebilirdik.


Oyuncu kadrosu oldukça zengin bir film olduğunu söylemeliyim. Jason Clarke'ın canlandırdığı Rob Hall, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Hall'u yalnızca deneyimli bir dağcı ya da müşterilerinden sorumlu bir rehber olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleki sorumluluklarıyla kişisel duyguları arasında sıkışan bir insanla karşılaşıyorum. Ekibini korumak, müşterilerini zirveye ulaştırmak ve verdiği sözleri yerine getirmek istiyor. Fakat bütün bu beklentiler, koşullar değiştiğinde doğru kararı vermesini zorlaştırıyor. Clarke, karakterin sakinliğini ve sorumluluk duygusunu öne çıkarırken onu kusursuz bir kahramana dönüştürmüyor. Rob Hall'un trajedisi de biraz burada yatıyor: Deneyim, iyi niyet ve sorumluluk bilinci, her zaman doğru sonucu garanti etmiyor.

John Hawkes'ın canlandırdığı Doug Hansen ise hikayenin duygusal açıdan en önemli karakterlerinden biri. Maddi imkanları ve mesleki konumu bakımından diğer bazı dağcılardan ayrılan Doug, Everest'e ulaşmayı kişisel bir hayalin gerçekleşmesi olarak görüyor. Onun için zirve, yalnızca bir coğrafi nokta değil; kendisine koyduğu hedefi tamamlamanın ve yapabileceklerini kanıtlamanın bir yolu. Hawkes, karakterin kırılganlığını ve kararlılığını abartılı duygusal çıkışlara başvurmadan yansıtıyor. Rob ile Doug arasındaki ilişki, profesyonel sorumlulukla insani yakınlığın çatıştığı anlarda önem kazanıyor. Ancak filmin bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmesini, kararlarının ardındaki duygusal gerilimi daha açık biçimde göstermesini isterdim.

Josh Brolin'in canlandırdığı Beck Weathers, grubun daha gösterişli ve kendine güvenen üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. Beck'in hikayesi, insan bedeninin sınırlarını ve hayatta kalma içgüdüsünün gücünü görünür kılan en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor. Brolin, karakterin kendinden emin tavrının arkasındaki kırılganlığı da hissettiriyor. Buna rağmen filmin çok sayıda karakter arasında bölünen anlatısı, Beck'in yaşadıklarının bütün ağırlığıyla ortaya çıkmasını engelliyor. Onun hikayesine daha fazla alan ayrılsaydı, Everest hayatta kalma mücadelesinin psikolojik boyutuna çok daha güçlü biçimde odaklanabilirdi.

Naoko Mori'nin canlandırdığı Yasuko Namba da Everest'e ulaşmayı kişisel bir hedef haline getirmiş deneyimli bir dağcı olarak anlatıda yer alıyor. Ancak karakterin iç dünyası ve bu tırmanışa yüklediği anlam, filmin sınırlı süresi içinde yeterince açılmıyor. Benzer biçimde, Jake Gyllenhaal'ın canlandırdığı Scott Fischer'ın varlığı da ilk bakışta beklenenden daha sınırlı kalıyor. Rob Hall ile Scott Fischer arasındaki mesleki rekabetin ve farklı liderlik anlayışlarının anlatının temel çatışmalarından birine dönüşeceğini düşünüyorum. Fakat film, bu ilişkiyi bir süre sonra arka plana itiyor. Böylece karakterler arasındaki gerilimden doğabilecek dramatik olanaklar tam olarak değerlendirilemiyor.

Emily Watson'ın canlandırdığı Helen, ana kamptaki iletişimi ve organizasyonu yönetirken dağın uzağında bulunmasına rağmen felaketin doğrudan bir parçası haline geliyor. Watson'ın ölçülü oyunculuğu, karakterin endişesini kontrol altında tutmaya çalışırken yaşadığı çaresizliği görünür kılıyor. Onun sahnelerinde, uzaktaki bir insanın yaklaşan felaketi haberleşme araçları üzerinden izlemek zorunda kalmasının yarattığı gerilimi hissediyorum. Buna karşılık Keira Knightley ve Robin Wright'ın canlandırdığı eş karakterleri, çoğunlukla geride bekleyen ve haber almaya çalışan kadınlar olarak konumlandırılıyor. İki oyuncunun varlığına rağmen bu karakterlerin anlatıdaki işlevleri oldukça sınırlı kalıyor. Felaketin aileler üzerindeki etkisi önemli olsa da kadınların kendi duygusal deneyimleri daha derinlikli işlenebilirdi.


Everest'in en güçlü tarafı, dağın insan iradesini nasıl sınırlandırdığını göstermesinde yatıyor. Yönetmen Baltasar Kormakur, felaketi yalnızca karakterlerin yaptığı hatalar üzerinden anlatmıyor; doğanın kendi koşullarını dayattığı ve insanların bu koşullar karşısında giderek daha az seçenekle baş başa kaldığı bir atmosfer kuruyor. Başlangıçta planlı ve kontrollü ilerleyen tırmanış, hava koşullarının değişmesiyle birlikte bütün hesapların geçerliliğini yitirdiği bir mücadeleye dönüşüyor. Deneyim, hazırlık ve ekipman önemini koruyor, ancak bunların hiçbiri mutlak bir güvenlik sağlamıyor.

Bu açıdan film, insanın her şeyi kontrol edebileceğine ilişkin inancını sorguluyor. Felaketin ardından yaşananları geriye dönüp değerlendirmek, hangi kararın yanlış olduğunu belirlemek ve başka türlü davranılsaydı kimin kurtulabileceğini düşünmek kolaylaşıyor. Ancak olayların içindeyken verilen kararlar, aynı açıklıkla görülemiyor. Üstelik bir noktadan sonra seçenekler arasındaki fark giderek azalıyor; doğru karar bile insanı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Benim filmden çıkardığım en önemli düşünce de burada beliriyor: İnsan, doğaya karşı verdiği mücadelede her zaman kazanabileceği bir oyunun içinde bulunmuyor.

Bununla birlikte Everest, bu düşünceyi zaman zaman felaket sinemasının alışıldık kalıplarıyla aktarıyor. Geride hamile bir eş bırakan karakterin hikayesi, yaklaşan trajediye ilişkin duygusal beklentiyi daha baştan belirginleştiriyor. Uzak mesafelerden kurulan telefon bağlantıları, endişeyle bekleyen aileler ve son anda verilen haberler de benzer bir işlev üstleniyor. Gerçek olaylardan alınmış olmaları bu sahnelerin duygusal karşılığını ortadan kaldırmıyor; ancak anlatının kimi bölümlerinde karakterlerin yaşadığı trajediyi daha derinlemesine anlamamı sağlamak yerine, beklenen duygusal tepkiyi üretmeye yöneldiklerini hissediyorum.

Ayrıca film, felaketin nedenlerini açıklarken insan kararlarıyla doğanın kontrol edilemez koşulları arasındaki dengeyi her zaman netleştiremiyor. Rob Hall ve Doug Hansen'ın zirveden iniş zamanlamasına ilişkin kararları önemli bir dramatik gerilim yaratıyor. Fakat bu kararların sonuçlarıyla fırtınanın kaçınılmaz etkileri arasındaki ilişki yeterince ayrıştırılmadığında, yaşanan felaketin hangi ölçüde önlenebilir olduğu belirsizleşiyor. Bunu filmin bütünüyle başarısız olduğu bir nokta olarak görmüyorum; gerçek olayların karmaşıklığını basitleştirmemek önemli. Yine de anlatının, belirsizliği daha güçlü bir dramatik yapıya dönüştürmesini bekliyorum.


Everest, gerçek bir felaketin yeniden canlandırılmasından daha fazlasını anlatma potansiyeli taşıyor. İnsanların neden tehlikeli hedeflerin peşinden gittiğini, başarı arzusunun ne zaman inada dönüştüğünü ve sorumluluk sahibi kişilerin bile nasıl çıkmazlarla karşılaşabildiğini sorgulayabileceğimiz bir hikaye sunuyor. Ancak film, bu soruların bazılarını ortaya atmasına rağmen hepsinin peşinden aynı kararlılıkla gitmiyor. Kalabalık karakter kadrosu, dağcılığın ticarileşmesine ilişkin sınırlı tartışma ve felaket sinemasının tanıdık duygusal kalıpları, anlatının etkisini yer yer azaltıyor.

Yine de Kormakur'un filmini yalnızca beklentilerini karşılayamayan bir felaket filmi olarak değerlendiremiyorum. Çünkü Everest, en azından bazı anlarında, insanın başarıya ulaşma arzusuyla doğanın kayıtsızlığı arasındaki uçurumu etkileyici biçimde görünür kılıyor. Dağın zirvesi, karakterlerin gözünde ulaşılması gereken bir hedef olarak belirirken benim için giderek başka bir anlam kazanıyor: İnsanların kendi sınırlarını aşabileceklerine ilişkin inançlarının sınandığı bir noktaya dönüşüyor.

Filmin sonunda aklımda kalan, yalnızca fırtınanın şiddeti ya da hayatta kalmak için verilen mücadele olmuyor. Asıl düşündüğüm, insanların neden bütün riskleri bilmelerine rağmen kendilerini böyle bir sınavın içine soktukları ve bu sınavı kazanmanın onlar için ne ifade ettiği oluyor. Everest, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor; hatta zaman zaman onları yeterince derinleştiremiyor. Buna rağmen dağın görkemiyle insanın kırılganlığını yan yana getirdiği anlarda güçlü bir etki yaratıyor.