23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı kültürel ağırlık düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak ben Bourdain’in o sonraki hayatına dair güçlü bir bağ taşımadığım için, filmin benim üzerimde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.

Anthony Bourdain'i tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah EinbinderCamp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

17 Eylül 2026 Perşembe

The End of Oak Street: Dinozorlar Var ama Spielberg Yok

David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street filmi, 1980'lerin güvenli ve huzurlu görünen mahallelerinden birini dinozorların istilasına açıyor. Fikir eğlenceli, hatta kağıt üzerinde yaratıcı görünüyor. Fakat film ilerledikçe, bu potansiyelin yerini yapaylık ve fazlasıyla tanıdık sahneler alıyor. Baş rollerde yer alan Anne Hathaway ve Ewan McGregor israfı da cabası.


Ewan McGregor ve Anne Hathaway'den oluşan kadroya, Spielberg'den bu yana özlenen dinozorları da katınca ortaya merak edilen bir film çıkıyor. Fikrin oluşum sürecini bu bakımdan olumlu karşılıyorum ama sunma kısmı sıkıntılı. Bunu filmden biraz bahsederek açayım. Ama çok da bahsetmeyeceğim, zira filmi sevmediğimi de baştan belirtmiş olayım.

Platt ailesi dışarıdan kusursuz bir Amerikan ailesi gibi görünürken içeride ciddi sorunlar yaşayan bir aile. Greg (Ewan McGregor)  işini kaybediyor, Denise (Anne Hathaway) evliliğinden ve hayatından uzaklaşmayı düşünüyor, çocuklar ise anne babalarının arasındaki gerilimin farkına varıyor. Tam bu sırada mahallede garip doğa olayları yaşanmaya başlıyor ve Oak Street kendisini tarih öncesi dinozorlarla çevrili bir dünyanın içinde buluyor. Aile, kendi problemlerini bir kenara bırakıp hayatta kalmaya çalışıyor.

Yönetmen Mitchell'ın banliyö hayatının güvenlik yanılsamasını dinozorlarla bozması filmin dikkat çekici taraflarından biri. Başlangıçta huzur veren evler, bahçeler ve çıkmaz sokaklar kısa sürede tehdit alanlarına dönüşüyor. Ancak bu fikrin altında yatan metaforun yeterince geliştirildiğini düşünmüyorum. Ailenin iç çatışmaları ile dışarıdaki felaket arasında anlamlı bir bağ kurulmaya çalışılıyor fakat bu ilişki çoğu zaman doğal değil, özellikle tasarlanmış hissi veriyor.


Dinozorların tasarımları, CGI'ın bazı sahnelerdeki dijital hissi, yaratılan dünyanın inandırıcılığını zedeliyor. Oyunculara bol miktarda fondöten sürerek onları geçmişe yolladığını düşünmemeli bir yönetmen. Dinozorlara vuran yapaylık oyuncuların yüzünde de belli oluyor çünkü. Yine de oyuncular arasında Anne Hathaway biraz öne çıkıyor. Denise karakterinin aile, evlilik ve kendi hayatına ilişkin sıkışmışlığını filmin en inandırıcı duygusal çizgisine dönüştürüyor. Ewan McGregor ise daha silik kalıyor. Ayrıca senaryonun karakterleri sürekli yeni bir tehlikenin içine sokması, bir süre sonra gerilim yaratmak yerine tekrar duygusu oluşturuyor. Zaman yolculuğunun nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklamaların yüzeysel kalması da filmin bilimkurgu tarafını zayıflatıyor. 

Filmin temel problemi ise kendi kimliğini bulmakta zorlanması. Spielberg'e yapılan göndermeler o kadar belirgin ki Mitchell'ın önceki filmlerinde gördüğümüz özgün ve huzursuz edici sinema dilinin yerini nostaljik bir blockbuster anlayışı alıyor. Film zaman zaman eğlendiriyor, bazı dinozor sahneleri keyif veriyor, ancak beklenen heyecanı sürekli olarak üretemiyor.


Özetle The End of Oak Street, iyi bir fikirden yola çıkan fakat bu fikrin hakkını vermekte zorlanan bir film. Gerilim ve özgünlük konusunda beklenen performansı gösteremiyor. Dinozorların mahalleye gelmesi başlı başına ilgi çekici olabilir, fakat bu kadar büyük yaratıkların bile filmi gerçekten heyecanlandırmaya yetmemesi, The End of Oak Street'in en büyük sorunu. Tavsiye niyetine son sözüm; izlemeyin olur. İzleyecekseniz de pek bir beklentiniz olmasın, zaman öldürün. Ama böyle öldürecek bir şeyiniz kalmadıysa bununla öldürün.

Puanım: 5/10

15 Eylül 2026 Salı

78. Emmy Ödülleri: Gecenin Yıldızı Widow's Bay dizisinden Matthew Rhys oldu

Televizyon dünyasının en prestijli ödüllerinden Emmy Ödülleri, 78. kez sahiplerini buldu. Los Angeles’taki Peacock Theater’da düzenlenen törende drama kategorisinde “The Pitt”, komedi kategorisinde ise “Widow’s Bay” gecenin en büyük ödüllerini aldı. Mini dizi kategorisinin kazananı “DTF St. Louis” olurken, “Remarkably Bright Creatures” da en iyi televizyon filmi seçildi.

Gecenin en dikkat çekici hikâyesi ise Matthew Rhys oldu. Rhys, “Widow’s Bay” ile Komedi Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu, “The Beast in Me” ile de Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. Böylece aynı Emmy gecesinde iki farklı başrol oyunculuğu kategorisini kazanan ilk oyuncu oldu. Daha önce “The Americans” ile drama kategorisinde de Emmy kazanan Rhys, böylece drama, komedi ve mini dizi olmak üzere üç ana başrol kategorisinde ödül kazanan ilk erkek oyuncu unvanını elde etti.

Widow’s Bay” de geceden büyük bir zaferle ayrıldı. Dizi, ana törende altı ödül kazanırken Creative Arts Emmy'leriyle birlikte toplam 14 ödüle ulaştı. “The Pitt” ise üst üste ikinci kez En İyi Drama Dizisi seçildi; dizinin başrolü Noah Wyle da Drama Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü ikinci kez kazandı.

Komedi oyunculuğunda Jean Smart da tarihi bir başarıya imza attı. “Hacks” ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü üst üste beşinci kez kazanan Smart, toplam Emmy sayısını sekize çıkardı. “The Diplomat” ile sekizinci Emmy’sini kazanan Allison Janney de Smart'la birlikte oyunculuk dallarında sekiz Emmy kazanan isimler arasına katıldı.

Mini dizi kategorisinde “DTF St. Louis” öne çıkarken, “Remarkably Bright Creatures” ile ödül alan 79 yaşındaki Sally Field, kategorinin en yaşlı kazananı oldu. Gecenin özel ödüllerinden Bob Hope İnsani Yardım Ödülü ise televizyon dünyasına katkıları ve Parkinson hastalığı konusunda yürüttüğü çalışmalar nedeniyle Michael J. Fox'a verildi.

Platformlar arasındaki yarışta da Apple TV dikkat çekti. Toplam 28 Emmy ile HBO Max'in 21 ve Netflix'in 16 ödülünün önünde yer alarak Emmy sezonunu en fazla ödül alan platform olarak tamamladı.


78. Emmy Ödülleri – Adaylar ve Kazananlar

DRAMA

En İyi Drama Dizisi

  • The Diplomat
  • The Gilded Age
  • A Knight of the Seven Kingdoms
  • Paradise
  • The Pitt 🏆
  • Pluribus
  • Slow Horses
  • Your Friends and Neighbors

Drama Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu

  • Sterling K. Brown – Paradise
  • Gary Oldman – Slow Horses
  • Mark Ruffalo – Task
  • Rufus Sewell – The Diplomat
  • Noah Wyle – The Pitt 🏆

Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu

  • Carrie Coon – The Gilded Age
  • Chase Infiniti – The Testaments
  • Keri Russell – The Diplomat
  • Rhea Seehorn – Pluribus 🏆
  • Zendaya – Euphoria

Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Patrick Ball – The Pitt
  • Billy Crudup – The Morning Show
  • Shawn Hatosy – The Pitt
  • Gerran Howell – The Pitt
  • Jack Lowden – Slow Horses
  • Tom Pelphrey – Task 🏆
  • Carlos-Manuel Vesga – Pluribus

Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Taylor Dearden – The Pitt
  • Fiona Dourif – The Pitt
  • Allison Janney – The Diplomat 🏆
  • Katherine LaNasa – The Pitt
  • Sepideh Moafi – The Pitt
  • Julianne Nicholson – Paradise
  • Karolina Wydra – Pluribus

Drama Dizisinde En İyi Yönetmen

  • Saul Metzstein – Slow Horses 🏆

Drama Dizisinde En İyi Senaryo

  • Vince Gilligan – Pluribus 🏆


KOMEDİ

En İyi Komedi Dizisi

  • Abbott Elementary
  • The Bear
  • Hacks
  • Margo’s Got Money Troubles
  • Nobody Wants This
  • Only Murders in the Building
  • Shrinking
  • Widow’s Bay 🏆

Komedi Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu

  • Yahya Abdul-Mateen II – Wonder Man
  • Steve Carell – Rooster
  • Matthew Rhys – Widow’s Bay 🏆
  • Jason Segel – Shrinking
  • Martin Short – Only Murders in the Building

Komedi Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu

  • Quinta Brunson – Abbott Elementary
  • Ayo Edebiri – The Bear
  • Elle Fanning – Margo’s Got Money Troubles
  • Lisa Kudrow – The Comeback
  • Jean Smart – Hacks 🏆

Komedi Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Colman Domingo – The Four Seasons
  • Paul W. Downs – Hacks
  • Harrison Ford – Shrinking
  • Nick Offerman – Margo’s Got Money Troubles
  • Stephen Root – Widow’s Bay 🏆
  • Michael Urie – Shrinking
  • Tayler James Williams – Abbott Elementary

Komedi Dizisinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Dale Dickey – Widow’s Bay
  • Hannah Einbinder – Hacks
  • Janelle James – Abbott Elementary
  • Kate O’Flynn – Widow’s Bay 🏆
  • Michelle Pfeiffer – Margo’s Got Money Troubles
  • Megan Stalter – Hacks
  • Jessica Williams – Shrinking

Komedi Dizisinde En İyi Yönetmen

  • Hiro Murai – Widow’s Bay 🏆

Komedi Dizisinde En İyi Senaryo

  • Katie Dippold – Widow’s Bay 🏆


MİNİ DİZİ / ANTOLOJİ

En İyi Mini Dizi

  • The Beast in Me
  • All Her Fault
  • Beef
  • DTF St. Louis 🏆
  • Love Story: John F. Kennedy Jr. and Carolyn Bessette

Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Erkek Oyuncu

  • Charlie Hunnam – Monster: The Ed Gein Story
  • Oscar Isaac – Beef
  • Matthew Rhys – The Beast in Me 🏆
  • Jason Bateman – Black Rabbit
  • Riz Ahmed – Bait

Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Kadın Oyuncu

  • Sally Field – Remarkably Bright Creatures 🏆
  • Carey Mulligan – Beef
  • Sarah Pidgeon – Love Story: John F. Kennedy Jr. and Carolyn Bessette
  • Sarah Snook – All Her Fault
  • Claire Danes – The Beast in Me

Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Jason Bateman – DTF St. Louis
  • Richard Gadd – Half Man
  • David Harbour – DTF St. Louis 🏆
  • Richard Jenkins – DTF St. Louis
  • Charles Melton – Beef
  • Nick Offerman – Death by Lightning

Mini Dizi veya TV Filminde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Linda Cardellini – DTF St. Louis 🏆
  • Dakota Fanning – All Her Fault
  • Laurie Metcalf – Monster: The Ed Gein Story
  • Joy Sunday – DTF St. Louis
  • Youn Yuh-jung – Beef
  • Constance Zimmer – Love Story: John F. Kennedy Jr. and Carolyn Bessette


DİĞER ÖNE ÇIKAN KATEGORİLER

En İyi Televizyon Filmi

Remarkably Bright Creatures 🏆

En İyi Varyete Programı

The Late Show with Stephen Colbert 🏆

En İyi Reality Yarışma Programı

The Traitors 🏆

.

Özet:

Yapım / İsimÖne çıkan başarı

Widow’s Bay14 Emmy ile gecenin en çok ödül alan yapımı
The PittÜst üste ikinci kez En İyi Drama Dizisi
DTF St. LouisEn İyi Mini Dizi
Matthew RhysAynı gece iki farklı başrol Emmy'si alarak tarihe geçti
Jean SmartKomedi Kadın Oyuncu ödülünü 5. kez üst üste kazandı
Sally Field79 yaşında kategorinin en yaşlı kazananı oldu
Apple TV28 ödülle platformlar arasında ilk sırada yer aldı
Michael J. FoxBob Hope İnsani Yardım Ödülü

5 Eylül 2026 Cumartesi

The President's Cake: Bir Pastanın İçine Sığan Diktatörlük

Irak'lı yönetmen Hasan Hadi ilk uzun metraj filmi olan The President's Cake'te, Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin’ı doğrudan anlatmak yerine, onun iktidarının sıradan insanların hayatına nasıl sızdığını bir çocuğun gözünden gösteriyor. Filmin en etkili tarafı tam olarak bu: Koca bir diktatörlük, dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun peşine düştüğü birkaç yumurta, biraz un ve bir pasta üzerinden görünür hale geliyor.


The President's Cake, 1990’ların başında, savaşın ve ekonomik yaptırımların Irak toplumunu ağır biçimde etkilediği bir dönemde geçiyor. Dokuz yaşındaki Lamia (Baneen Ahmad Nayyef), okulda yapılan kura sonucunda Saddam Hüseyin’in doğum günü için pasta hazırlamakla görevlendiriliyor. Fakat pasta yapmak için gereken malzemeler, ülkenin içinde bulunduğu yokluk nedeniyle kolayca bulunmuyor. Lamia, büyükannesi Bibi ve arkadaşı Saeed (Sajad Mohamad Qasem) ile birlikte gerekli malzemelerin peşine düşüyor. Başlangıçta basit bir çocuk macerası gibi görünen bu yolculuk, kısa süre içinde savaşın, yoksulluğun, baskının ve yetişkinlerin ahlaki çöküşünün ortasında kalmış iki çocuğun hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.

Filmin çıkış noktası ironik olduğu kadar güçlü. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir ülkede, devlet başkanının doğum gününü kutlamak için pasta yapılması bekleniyor. Üstelik mesele yalnızca bir kutlama değil; iktidara bağlılığın gösterilmesi gerekiyor. Böylece pasta, filmin içinde giderek başka bir anlama bürünüyor. Başlangıçta öğretmenin verdiği sıradan bir ödev gibi duran görev, rejimin birey üzerindeki baskısının küçük ama son derece somut bir sembolüne dönüşüyor. İnsanlar yiyecek bulmakta zorlanırken lider için pasta aramak, otoriter sistemin kendi gerçekliğinden ne kadar kopabildiğini gösteriyor.

Yönetmenin önemli tercihlerinden biri, Saddam’ı klasik anlamda bir 'karakter' haline getirmemesi. Onu görmüyoruz; ama her yerde hissediyoruz. Fotoğrafları, posterleri ve sloganları kadrajın içine sürekli giriyor. Böylece Saddam, filmde fiziksel olarak bulunmadan hikayenin üzerinde dolaşan bir gölgeye dönüşüyor. Lamia’nın karşılaştığı her yetişkin, bir şekilde bu düzenin ürettiği başka bir davranış biçimini temsil ediyor. Süleyman Demirel'in zamanında ekonomik kriz için sarf ettiği "Enflasyon önce ahlakı bozar" sözünü doğrularcasına; kimi fırsatçılığa, kimi itaate, kimi korkuya, kimi ise hayatta kalmak için ahlaki sınırlarını esnetmeye yöneliyor. Bu açıdan film yalnızca Saddam Hüseyin’in yönetimini değil, böyle bir sistemin toplumun davranış biçimlerini nasıl değiştirdiğini de anlatıyor.


Lamia’nın yolculuğunu değerli kılan da tam olarak bu. O, içinde bulunduğu politik koşulların tamamını kavrayabilecek yaşta değil. Onun dünyasında mesele önce pastayı yapmak, büyükannesini kaybetmemek ve başına gelenleri anlamlandırmak oluyor. Çocukların savaşın ve baskının ortasında yaşamaya alışması, filmin en acı taraflarından birini oluşturuyor. Yetişkinlerin olağanüstü gördüğü şeyler, çocuklar için gündelik hayatın parçasına dönüşüyor. Bir binanın yanması, askerlerin varlığı, kıtlık ya da sürekli tekrarlanan lider sloganları artık şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Çocukluk burada masumiyetin tamamen korunabildiği bir alan değil. Aksine, korkunç koşullara uyum sağlamak zorunda kalan bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin karanlık tarafına rağmen anlatım dili ağırlaşmıyor. Yöentmen, masalsı bir çocuk macerasıyla toplumsal gerçekçiliği yan yana getiriyor. Lamia’nın yanında taşıdığı horoz, Saeed ile arasındaki çocukça atışmalar ve yolculuk boyunca karşılarına çıkan renkli karakterler filme zaman zaman neredeyse bir çocuk masalı havası veriyor. Ancak bu masalın içine ülkenin siyasi ve ekonomik gerçekliği sürekli sızıyor. Güzel görünen bir manzaranın arkasında krizin izlerini, komik bir karşılaşmanın altında yoksulluğu, sıradan bir alışverişin içinde ise çaresizliği görüyoruz.

Bu tonal geçiş filmin hem en ilginç hem de en tartışmalı taraflarından birini oluşturuyor. Benzer bir denge arayışını son dönem İran sinemasının bazı örneklerinde, özellikle gündelik hayatın sıcaklığından daha büyük toplumsal ve politik sorunlara açılan filmlerde görmek mümkün. İlk akla gelen filmlerden biri Nadine Labaki’nin Capernaum’u desem benimle hem fikir olan çok olur. İki film de çocukların gözünden, yetişkinlerin kurduğu ve çoğu zaman onları korumakta başarısız olduğu bir dünyanın içine bakıyor. Yoksulluk, toplumsal çöküş ve çaresizlik anlatının merkezinde dururken, her iki film de ağır meseleleri çocukların hareketliliği, küçük mizah anları ve hayatta kalma içgüdüsüyle yumuşatıyor. Capernaum bu gerilimi çok daha öfkeli ve sert bir çizgide kurarken, The President’s Cake masalsı bir macera duygusunu daha uzun süre koruyor. Ancak her ikisinde de çocukların gündelik hayatı, yetişkin dünyasının politik ve ekonomik başarısızlıklarının bedelini taşıyor. Capernaum’daki Zain’in erken yaşta yetişkinleşmek zorunda kalmasıyla Lamia ve Saeed’in yaşlarından büyük sorumluluklar üstlenmesi arasında da belirgin bir paralellik var. 


Hasan Hadi’nin ilk uzun metrajı kusursuz bir film değil. Hikayenin zaman zaman fazla tesadüflere yaslanması ve bazı dramatik gelişmelerin yeterince organik hissedilmemesi filmin gücünü törpülüyor. Ancak bütün bunlara rağmen The President’s Cake, küçük bir hikayenin içinden büyük bir toplumsal tablo çıkarabilmesiyle dikkat çekiyor. Hadi, Saddam döneminin Irak’ını savaş meydanlarından ya da siyasi kürsülerden anlatmak yerine, bir çocuğun elindeki alışveriş listesine indiriyor. Bence filmin asıl başarısı da burada yatıyor. Çünkü bazen bir rejimin ne kadar korkunç olduğunu anlamak için onun nasıl yıkıldığını değil, insanların bir pasta yapmak için nelerden vazgeçmek zorunda kaldığına bakmak yeterli oluyor.

Özellikle Capernaum filmini izlemiş ve beğenmişlerin bu filmi de kaçırmaması önemli rica olunur.

Puanım:7,5/10


2 Eylül 2026 Çarşamba

Colony: Biraz Zombi, Biraz da Pluribus

Bir zombi filmi izlerken artık neyle karşılaşacağımızı az çok biliyoruz. Salgın çıkacak, insanlar bir binaya ya da başka bir kapalı mekana sıkışacak, zombiler peşlerine düşecek ve hayatta kalmaya çalışan grup zamanla kendi içinde dağılacak. Zombi sinemasının bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun da tam olarak bu. Aynı formülü yeniden ilginç hale getirebilmek. Yeon Sang-ho'nun Colony'si bu probleme zombileri değiştirerek cevap veriyor. Bu kez zombiler yalnızca saldırmıyor; öğreniyor, iletişim kuruyor ve bir koloni gibi hareket ediyor. Fikir oldukça tanıdık. Nereden mi? Pluribus!


Colony filmi, bir biyoteknoloji şirketinin düzenlediği konferans sırasında başlayan salgınla açılıyor. Birkaç dakika içinde gökdelen ve içerisindeki AVM bir ölüm kalım alanına dönüşüyor ve içeride mahsur kalan insanlar, karşılarındaki yaratıkların sıradan zombiler olmadığını fark ediyor. Bir zombinin öğrendiği bilgi diğerlerine aktarılıyor. Dolayısıyla hayatta kalanların işi yalnızca kaçmak değil, sürekli değişen bir düşmanın kurallarını çözmek oluyor.

Filmin en başarılı tarafı bence tam olarak bu. Klasik zombi filmlerinde zombilerin öngörülebilirliği insanlara avantaj sağlıyor. Colony ise bu dengeyi bozuyor. Hayatta kalanlar bir yöntem bulduğunda zombiler kısa süre içinde bunu öğreniyor ve aynı numara bir daha işe yaramıyor. Böylece film zaman zaman küçük bir bilimsel deneye dönüşüyor: Bir yöntem deneniyor, sonucu gözlemleniyor ve başarısızlık yeni bir çözüm arayışını beraberinde getiriyor.

Zombilerin hareketleri de filmin en güçlü görsel taraflarından biri. Kıvrılan, sürünen, vücutlarını doğal olmayan biçimlerde kullanan yaratıklar, özellikle topluca aynı tepkiyi verdikleri anlarda oldukça rahatsız edici görünüyor. Buradaki korku yalnızca kan ve makyajdan değil, insan bedeninin insan davranışından koparılmasından kaynaklanıyor. 


Ancak film, zombilerine gösterdiği özeni insan karakterlerine her zaman göstermiyor. Merkezdeki bilim insanı Se-jeong (Jun Ji-hyun), gözlem yeteneği ve sosyal uyumsuzluğuyla filmin en ilgi çekici karakteri. Özellikle herkesin tek bir zihnin parçası haline geldiği bir dünyada kendi düşüncesini koruması, karakteri filmin tematik merkezine yerleştiriyor. Buna karşılık diğer karakterlerin önemli bölümü türün tanıdık kalıplarından çıkamıyor. Bencil iş insanı, panikleyen genç, güvenilmez polis ve fedakar karakter gibi tipleri daha önce defalarca izlediğimi hissediyorum.

Bu eksiklik, yönetmen Yeon Sang-ho'nun önceki filmi Train to Busan ile kıyaslandığında daha da belirginleşiyor. Train to Busan'da zombi tehdidi kadar karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler de gerilimi taşıyordu. Colony ise duygusal bağlardan ziyade zombilerin nasıl çalıştığına odaklanıyor. Sonuç olarak daha mekanik, daha deneysel ama daha az duygusal bir film ortaya çıkıyor.

Filmin düşünsel tarafında ise bireysellik ve kolektif bilinç öne çıkıyor. Salgının arkasındaki fikir, insanların farklı düşündükleri için çatıştığı; tek bir kolektif zihnin ise bu problemi ortadan kaldırabileceği düşüncesine dayanıyor. Zombiler birbirlerinden öğrendikçe daha etkili bir organizmaya dönüşürken insanlar aynı tehdidin karşısında kendi çıkarları, korkuları ve duyguları nedeniyle bölünüyor. Zombiler birlikte hareket etmeyi öğrenirken insanlar birlikte hareket etmeyi unutuyor.


Bu yönüyle Colony, son dönemde benzer bir meseleyi farklı bir biçimde ele alan Pluribus dizisini de hatırlatıyor. Her iki yapım da bireysel düşüncenin ve zihinsel özerkliğin ortadan kalktığı bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Ancak Pluribus bu fikrin psikolojik ve felsefi sonuçlarına daha fazla yoğunlaşırken, Colony kolektif bilinci öncelikle yeni bir zombi tehdidi yaratmak için kullanıyor. Yani aynı soruya yaklaşıyorlar ama biri üzerinde düşünüyor, diğeri ondan kaçıyor.

Ne var ki Colony bu düşünsel potansiyeli her zaman değerlendiremiyor. Yapay zeka, teknoloji, salgınlar ve kolektif bilinç gibi günümüz korkularına temas etmesine rağmen film çoğu kez bir sonraki aksiyon sahnesine yetişmek için bu fikirleri yarıda bırakıyor. Başlangıçta ilginç olan 'zombiler öğreniyor' fikri ilerleyen bölümlerde kendisini tekrar etmeye başlıyor. Bazı sahnelerin gereğinden uzun sürmesi ve karakterlerin daha önce belirledikleri kuralları kendi elleriyle bozması da gerilimin etkisini azaltıyor.

Yine de Colony'yi tamamen başarısız bulmuyorum. Yeon Sang-ho, eskimiş bir tür formülüne birkaç yeni mekanizma eklemeyi başarıyor. Gökdelenin farklı katlarını, ofislerini ve mağazalarını kullanması filme hareket alanı sağlıyor. Özellikle zombilerin kolektif hareket ettiği sahneler ve filmin son bölümündeki büyük aksiyon sekansları, yönetmenin görsel kaos yaratma konusunda hala ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.


Sonuçta Colony, zombi türünü baştan yazmıyor; daha çok onun üzerine yeni bir katman ekliyor. Zombileri daha hızlı ya da daha güçlü yapmak yerine onları daha bilgili hale getiriyor. Bu fikir zaman zaman gerçekten ürkütücü ve yaratıcı sonuçlar doğuruyor, fakat filmin senaryosu bu fikrin taşıdığı felsefi potansiyelin gerisinde kalıyor. Train to Busan seviyesinde bir karakter ve duygu yoğunluğu bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ama hızlı ve hareketli zombiler, bolca aksiyon ve türün alışılmış kurallarına birkaç yeni dokunuş arıyorsanız Colony işini yapıyor. Zombi filmi sevenler için iyi bir seyirlik olabilir; fakat bu türü sevmeyenlerin filmde çok daha fazlasını bulacağını düşünmüyorum.

Puanım:5,5/10 (Zombi türünü sevmeyenler için)
Puanım:7/10 (Zombi türünü sevenler için)