Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.


Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.

Little Fish’in asıl gücü, bilim kurgu unsurlarını bir arka plan olarak kullanıp odağını tamamen insan ilişkilerine çevirmesinden geliyor. Film, hafıza kaybını bir felaket olarak değil, gündelik hayatın içine sinsice giren bir tehdit olarak ele alıyor. Bir maratoncunun durmayı unutması ya da bir otobüs şoförünün aracını bırakıp yürüyüp gitmesi gibi detaylar, bu dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak asıl yıkım, Emma ve Jude’un ilişkisi içinde yaşanıyor. Birlikte biriktirdikleri anılar, onları 'biz' yapan şeylerdir ve hastalık bu 'biz'i parça parça silmeye başlıyor. Bu noktada film, aşkın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda ortak bir hafıza olduğunu ileri sürüyor.




Tematik olarak film, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Memento gibi yapımlarla bir bağ da kuruyor. Ancak bu filmlerden farklı olarak daha sakin, daha içe dönük bir anlatımı tercih ediyor. Burada hafıza kaybı bir gizem ya da bulmaca değil, kaçınılmaz bir kayıp olarak ele alınıyor. Film, izleyiciye şu soruyu yöneltiyor: Eğer sevdiğiniz kişi sizi unutursa, o ilişki hala var mıdır? Ya da siz onu hatırlamıyorsanız, sevgi ortadan kalkar mı? Bu sorulara net cevaplar vermek yerine, izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.

Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.


Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.

Yönetmen Chad Hartigan'ın, filmi büyük dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle kurduğuna değinmiştik. Görsel dilde yumuşak ışıklar, solgun renkler ve anı hissi veren bulanık geçişler kullanılmış. Kamera çoğu zaman karakterlere çok yakın. Bakışlar, dokunuşlar ve küçük jestler ön plana çıkarılmış. Bu tercih, filmin duygusal etkisini artırır çünkü anlatılan şey büyük olaylar değil, kaybolan küçük anlardır. Senaryonun yazarı Mattson Tomlin ve filmin editör ekibi ise hikayeyi parçalı yapısıyla desteklemiş. Aynı anların farklı versiyonlarını göstererek hafızanın ne kadar değişken ve güvenilmez olduğunu güzel vurgulamış.


Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor. 

0 serzeniş: