Her ne kadar gercekci duranlari olsa da, hatta bazen gercek hayattan uyarlanmis olsalar da tum bu izlediklerimizin birer filmden ibaret olduklarini unutmayalim. Bir Nintendo oyunu misali.


Taxi Driver

The Big Lebowski

RocknRolla

Reservoir Dogs

...belong to kent sheely



Muharrem kapının önüne geldiğinde ufak bir tereddütten sonra kapıyı çaldı ve içeri girdi. Tereddüt yaşadığında dahi o kapıyı çalacağını ve içeri gireceğini biliyordu. Mevcut toplumsal ilişkileri zedelenmiş bir bireyin kanayan bir yarayı kaşırcasına üzerine gitmiş olması bundan zevk aldığını gösterir. Kapıyı çaldığında yaşadığı tereddüt ise kendisine acımaktan aldığı zevkin bir parçasıdır.  Zira  her zamanki gibi yanlış olduğunu bildiği şeyin özellikle bir tarafından tutuyor ve bu anı uzatabildikçe uzatmaya çalışıyordu. Her zaman utancın peşinden gidiyor, utanç için yaşamak ve kendini küçük düşürmek;  onun için acınası duyguların vücuda enjekte edilmesi gibiydi.  Zira öyle ki ; hür iradeye kavuşmak adına atılan adımlar onun için öncelikle insanın kendine acıması ve diğer insanların da aynı fikre sahip olmalarıyla sağlanabilirdi. Muharrem kendine karşı tamamen içten olmaya çalışıyordu.

Muharrem yapıcı eylemlerin uzağında yıkıma giden yolları açmaya çalışan bir karakter. Düzenin içinde düzülen noktalara yoğunlaşıp en karanlık eylemleri gerçekleştirmek ister. Bile bile dibe batmayı isteyenler ve dibe battıkça bundan zevk alanlar vardır. Muharrem halihazırda bir örnek. Muhtemelen de Can Yücel’in Sevgi Duvarı adlı şiirini yanlış yorumlayanlardan. “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” mısrasında Can Yücel sonunu görebilecek olan insanın daha temiz bir şekilde yeniden yükseleceğine atıfta bulunurken Muharrem için rezil olmak amacın ta kendisidir. Zira Muharrem de sevgiyi acıya boğarak sevenlerdendir …

Zeki Demirkubuz Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserinden yola çıkarak senaryolaştırdığı Yeraltı adlı yapımda eserin kahramanından feyz alarak Muharrem karakterini yaratmıştır. Dostoyevski karakteri yaratırken saf insanın “kötü” olarak nitelendirilen düşünceleri üzerinden yürümüş ve bir anti kahraman yaratmıştır. Dostoyevski’nin yarattığı bu karakter ile ilgili en güzel tanımı da gene yazarın diğer eseri Karamazov Kardeşler’den bir alıntıyla süsleyebiliriz ;  “Hiç kuşku yok ki, her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden boşalmış bir canavar; hastalıkların, romatizmaların, hasta böbreklerin verdiği acılarla beslenen bir canavar yatar.”  Bu bağlamda Dostoyevski’nin yarattığı her karakterin içine çekildiği bir kabuk ve kendini özgür kıldığı bir “yeraltı” vardır. Karakterlerin kendi düşüncelerinde yarattıkları yeraltı da her zaman zifiri karanlık düşüncelerin metaforudur. Öyle ki yeraltı dediğimiz karadelik; karakterin kendisiyle çelişki yumağına döndüğü ve doğa yasalarının kanunlarında dahi mantıken yanlışlar bulmaya çalışan ve ahlaken hasar görmüş düşüncelerin barınak noktasıdır.

Yeraltı yapımına geçecek olursak film genel itibariyle yeraltı adamının düşüncelerinden kesitler sunmaya çalışmaktadır. Hatta o derece ki Muharrem kendini bir sahnede “Yeraltından Notlar” okurken bulur. İzleyicilerin Zeki Demirkubuz’dan beklediği romanın basit bir uyarlaması değil de Muharrem karakterinin kendine ait bir dünyada durum ve olay silsilesi yaratabilmiş olmasıdır.  Zira romana bağlılığı sadece Muharrem ile sınırlı tutabilmiş olsa Yeraltından Notlar adlı romandan esinlendiğini söylemek doğru olurdu fakat film bu haliyle basit bir örnekten öteye gidememektedir. Filmin diyalologları da eser ile paralellik gösterir. Muharrem’in yemek sonrası yaptığı tirad filmin en çarpıcı noktasını oluşturuyor. Yapımın bazı noktalarında da kopukluklar olduğunu söylememiz gerek. Örneğin Muharrem’in arkadaşları ile ayrıldıktan sonra Madrid Hotel’e bir şekilde gitmiş olması ve hayat kadını ile arasındaki muhabbetin sonraki aşamalarında kendisine yönelttiği suçlamalar filmin esere bağlı kalmayı istediği zorlama sahnelere örnek gösterilebilir. Zira romanda bu sahneler daha detaylı ve mantığa uygun ilerlemektedir. 

Zeki Demirkubuz’un sevdiği eserlerden esinlenerek yapımlarını yaratması anlaşılabilir bir konu ama eserden bağımsız olarak yapımlara derinlik ve bütünlük katılmadığı vakit romanların gölgesinde birer basit kopya olarak kalmaktadır. Zira hayalgücümüz ve imgelemeler her zaman görsel bir yapımdan daha üstün ve detaylıdır. Bir çok uyarlama yapımın da başarısız ve vasat olarak nitelendirilmesi de bu detayın birer parçasıdır zira beyazperdeye uyarlandığında romana ek olarak kendine bir şey katmayan her yapım vasat  kelimesini aşamamaktadır. Tıpkı Yazgı, tıpkı Kıskanmak, tıpkı Yeraltı gibi.


"Bir keresinde rastgele bir diyalogu kaydettim. İnsanlar kayıtta olduklarını bilmeden konuşuyorlardı. Daha sonra kaydı dinledim ve ne kadar mükemmel "yazılmış" ve "oynanmış" olduğunu düşündüm. Karakterin hareketlerinin mantığı, his, enerji-her şey nasıl da gerçekti. Sesler nasıl da heyecanlıydı, ne de güzeldi."

Andrey Tarkovski


Muhtemelen, insan doluluğunun yarattığı yalnızlaşma hissiyatı doğrultusunda kocaman harflerle sorunlar inşa ediliyor. Bunu bariz bir şekilde görmek aşırı zekanın ürünü değil elbet. Bunu yapan insan kafası, başka bir şey değil. Ya samimiyet, neşe, şen olma? Hiç biri yokmuşçasına davranır bazen insan. Ne oldum delisi olma yolunda bunlar da yaşanır, daha doğrusu. Kimi duygusunu yokmuş kabul eder, kimilerini de sevmeye sevmeye gözünün önüne koyar. Daha çok canı yansın, daha çok içerlesin, kahrından öldürsün ister insan. Hem de kendini. Buna dahil yaşamak, mekan kavramını ölesiye tatmak. Zor olanı seçiyorum dercesine kafayı kaldırmak, kolaya kaçtığını eziş büzüş beyninde yankılamak. Mekanları seçerler, ellerindedir biraz diye, zaman aramadan yerleşmeyi ad gibi bellerler ya bir de.

Nereye gider, ne yaparım. Duvarların örüldüğü minnacık evlere nasıl sığarım. İçine koyduklarıma nasıl eşya derim, sabahları uykumu alırım? Bunları düşünmekten yorulur beden. Aidiyetinin sorunları kazıklarıyla beynine doğru hücum ederken, koşmaya başlarsın. Dala, ağaç gövdelerine takılır, tozun toprağın içinde kalırsın. Şanslıysan gözüne toprak kaçmaz o ara. Dizinde aşınma izleriyle doğrulursun, sanırsın vahşi doğa, olmuş sana kaç yıldır tüm insansı dediğin ahmaklığına sahne olmuş odandır, başka bir yer değil. Kocaman kocaman sen lekeleri çıkar. Kimini ciflersin, kimini daha bir parlaklaştırırsın. Aidiyet, alır seni, tutar yakandan getirir eski aitliğine. Bir yenisi başlayana kadar gözünü ateşin parkalığına alıştırır. Göz korkutmasıdır, şeytani varlığın bu yaptığı.

Evim evim. Neresi benim yerim?
-
Rachel Gettin Married, 2008, Jonathan Demme



The Matrix evrenine dönmeye hazır mısınız? Bilimkurgu sinemasını kökünden değiştiren, kendinden sonra gelenlere ilham kaynağı olan, sanal gerçeklik filmleri arasında tepeye oturan The Matrix üçlemesi.


1999, sanal gerçeklik filmleri için sıradışı bir yıl oldu. David Cronenberg’in eXistenZ’ı ve en büyük talihsizliği The Matrix ile aynı yıl çekilmek olan The Thirteenth Floor, birçok seyirci tarafından 1999’dan yıllar sonra keşfedilen filmler oldular. Zira 1999, The Matrix’in yılıydı. Sinemalarda dönmeye başlayan fragmanları, sadece sıradan sinema izleyicisinin değil bilimkurgu/aksiyon severlerin de daha önce perdede görmedikleri görüntüler içeriyordu. Filmin ne ile ilgili olduğu konusunda en ufak bir ipucu vermeyen bu fragmanlarda, baştan aşağı siyahlara bürünmüş karizmatik oyuncular dövüş sanatlarını yenilikçi müdahalelerle benzersiz şekilde uyguluyor, kamera daha önce göstermediği şık hareketlerle bütün kontrolü elinde tutuyordu. Siyah ekran üzerinde durmadan akan yeşil semboller eşliğinde perdede beliren “What is the Matrix?” (The Matrix nedir?) yazısı ana merak konusuydu.

İzleyiciler nihayet sinema koltuklarına oturduklarında, beklediklerinin çok ötesinde bir film ile karşılaştılar. The Matrix, bir bilimkurgu/aksiyon filminin ötesindeydi. Felsefesi, altyapısı, mitolojik kaynakları, ilham perileri ve sembolleriyle, bir filmden fazlasıydı.

“The Matrix nedir?” sorusunun cevabı ilk filmde veriliyordu. Hem de Morpheous’ın sözleriyle: Gerçeğe karşı gözlerimizi kör etmek için önümüze çekilen sanal dünya… Gerçeğe ulaşmak için özgürlük mücadelesi veren karakterler, hepimizin yaşadığı dünyanın bir bilgisayar programından ibaret olduğunu iddia ediyordu. Her şey kontrol altında tutulmak içindi. Özgür olmak istiyorsak, bütün dünyevi zevkleri bir kenara bırakıp gerçek dünyanın peşine düşmeliydik.



ÜÇLEME NE ANLATIYORDU?

The Matrix

The Matrix’te beyaz tavşanı takip eden Neo adındaki hacker, kendisine sunulan kırmızı hapı seçip gerçek dünya için savaşan direnişçilerin arasına katılıyordu. İnsanlığı sanal gerçekliğin esaretinden kurtaracak “seçilmiş kişi” olduğu düşünüldüğü için, türlü eğitimlerden geçtikten sonra sistemle savaşmaya hazır hale getiriliyordu.

The Matrix Reloaded

İlkinde yaşananlardan altı ay sonra geçen ikinci filmde Neo, olgun ve gücünün farkında bir savaşçıya dönüşmüştü. Ancak özgür insanların yaşadığı Zion’ın saklandığı yer, makineler tarafından keşfedilmişti. Amaçları Zion’ı ve içindekileri tümüyle yok etmekti.

The Matrix Revolutions

Gerçek dünya ile sanal gerçeklik arasına sıkışıp kalan Neo, diğerleri tarafından kurtarılmaya çalışılırken, Zion yaklaşan savaşa karşı savunma hazırlıkları yapmakla meşguldü. Bu da Ajan Smith’i durdurmak, savaşı durdurmak ve insanlığı kurtarmak anlamına geliyordu.

THE MATRIX’TEN SONRA…

Film bittikten sonra hissedilen en belirgin duygu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı. Gerçekten de bilimkurgu sinemasında bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

1. Sinemada dövüş sahneleri konusunda yeni bir çağ başladı. Uzak Doğu kökenli koreograflar Hollywood filmlerinin vazgeçilmezlerinden oldu.

2. Wachowski Kardeşler’in kamera kullanım yöntemleri dua gibi ezberlendi. Özellikle kamera etrafında bir tur atarken, donan ya da ağır çekimde hareket eden figürler seriyle özdeşleşti. Bu teknik daha sonra birçok film tarafından kullanıldı.

3. Üç filmin ardından piyasaya çıkan video oyunları, çizgi roman serisi, kısa animasyon filmler ve The Matrix felsefesini her biri kendince yorumlayan onlarca kitap uzun bir süre boyunca üçlemenin hayranlarını meşgul etti.

4. Seri aynı türde çekilen birçok filme ilham kaynağı oldu. Bu filmler arasında bu ay CNBC-e’de yayınlanacak Equilibrium da var.

5. The Matrix popüler kültüre adını altın harflerle yazdırdı. Ünlü sahneleri, parodi ve komedi filmlerinde defalarca canlandırıldı. Çizgi dizilerden The Simpsons, The Fairly Oddparents ve Family Guy da efsane seriyi kendi süzgeçlerinden geçirme fırsatını kaçırmadı.


ntvmsnbc.com

35. yasina bastigi 16 Nisan 2012 gunu motorsiklet kazasi geciren yonetmen
Seyfi Teoman bugun hayatini kaybetti.

Seyfi Teoman ilk uzun metraj calismasi Tatil Kitabi ile Berlin Film Festivaline katilmisti. Son filmi Bizim Buyuk Caresizligimiz ile de Altin Ayi odulune aday gosterilmisti. Bu seneki istanbul Film Festivalinde de Altin Lale odulunu kazanan Tepenin Ardi filminin de yapimciligini ustlenmisti. Kisa bir zamana buyuk basarilar sigdirmis, gelecek icin buyuk beklentiler olusturmustu hepimizde.

Tum sevdiklerine, sevenlerine, izleyicilerine ve ailesine bas sagligi diliyoruz.

Star Wars filmindeki 'may the force be with you' sozu, bu filmin fanlari tarafindan 'may the fourth be with you' diye uyarlanmis ve 4 Mayisi Star Wars gunu olarak anmaya baslanmisti.


Hepinizin Star Wars Gunu Kutlu Olsun!


‘İçinde yaşadığımız şehirden, ülkeden beslenen bir müzik yapıyoruz. Hiç birimiz Jamaica’da doğmadık.’

Derya Eke (Sattas)

Reggae müziğinin Turkiye'deki en önemli temsilcisi olan Sattas grubunun günlük hayattan ve sahnelerden hikayesini sunan bu belgesel 31 Mayis'ta saat 22.30'da Ghetto'da gösterilecek.Oncesinde tabii ki Sattas konseri var.

Grubun solisti Orcun ile yaptigimiz soylesiyi buradan okuyabilirsiniz.

Türkiye’de neredeyse olmayan bir müzik türünün temsilciliğine soyunan Sattas’ın yaşadıkları sadece türü tanıtmak adına değil. Aynı zamanda hitap ettikleri gençlere hayata farklı bir bakış şekli kazandırma dertleri var.

Müzikalitesi “alaylı” sınıfından palazlanmış olan Sattas’ın, okullu sınıfını sollayan performansı bir sene içerisinde bir çok otoritenin dikkatini çekti.

regici belgeseli, bir grubun içinde bulunan cevheri hissetmesi ve onu dışarı çıkartmak için üzerine gitmesinin kurgusuz en “günlük hayat” hikayesini barındırıyor. Bir grubun doğuşu, varoluşunu sorgulayışı, edindiği izlenim, kazandığı saygı ve beraberinde gelen şöhretin basamakları tüm çıplaklığıyla anlatılıyor.

regici belgeseli bir varoluş hikayesi, belgeseli izletirken öğrettiği reggae kültürü ise, Sattas’tan zevkli bir hediye.

Günlük hayatlarından kesitleri barındıran hikayede grubun ilerleyen durumunu sürekli sorgulayan ve yorumlatan bir anlatım dili hakim olması söz konusu. Sözlerin hakim olamadığı noktalarda ise sadece müziğin konuşacak olması, esas mesaja ne kadar yakın olduğumuzu gösterir nitelikte olacak.



Irea @ Disco Krali


Mustafa ( Acayip ) @ NTV



Basin Bulteni

Reggae türüne adanmış bir geceye hazır olun!

Lee Scratch, Gregory Isaac, Bob Marley and the Wailers, Count Ossie gibi ustalara saygılarını sunmak üzere bir araya gelen SATTAS, yönetmenliğini Batu Akyol’un üstlendiği "REGİCİ – BİR MÜZİK BELGESELİ’nin ilk gösterimi ile Ghetto sahnesinde olacak!

Reggae türünün ülkemizdeki önde gelen temsilcilerinden SATTAS, hem canlı performansıyla hem de bu kültüre olan bağlılıklarını günlük hayatlarından kesitlerle anlatan "REGİCİ – BİR MÜZİK BELGESELİ’ gecesinde oldukça keyifli anlar yaşatacak...

Bir reggae grubunun tutkusunu en yalın haliyle hissettirecek belgeselin ardından caz, ska, dub ve erken dönem rock formları arasında gezineceğiniz başlı başına bir reggae gecesi yaşayacaksınız.

REGİCİ BELGESELİ, üyeleri Türk müzisyenlerden oluşan bir reggae müzik grubunun (SATTAS), yerel bar sahnelerinden, uluslararası festivallerde saygı gören ünlü bir müzik grubuna dönüşmelerini anlatan bir başarı hikayesi.

Türkiye’de neredeyse olmayan bir müzik türünün temsilciliğine soyunan SATTAS’ın yaşadıkları sadece türü tanıtmak adına değil... Hitap ettikleri gençlere farklı bir bakış şekli kazandırma dertleri var. REGİCİ BELGESELİ aslında bir varoluş hikayesi... Belgeseli izletirken öğrettiği reggae kültürü ise, Sattas’tan zevkli bir hediye...

REGİCİ BELGESELİ, her insanın içindeki cevheri hissetmesi ve onu dışarı çıkartmak için üzerine gitmesinin kurgusuz, en “günlük hayat” hikayesini barındırıyor. Bir grubun doğuşu, varoluşunu sorgulayışı, edindiği izlenim, kazandığı saygı ve beraberinde gelen şöhretin basamakları tüm çıplaklığıyla yönetmen Batu Akyol’un gözünden REGİCİ BELGESELİ’nde anlatılıyor.

REGİCİ BELGESELİ ve SATTAS’ın sürpriz konuklarıyla birlikte yer alacağı konser, 31 Mayıs Perşembe akşamı Ghetto sahnesinde!


3-19 Temmuz tarihleri arasinda gerceklesecek olan Istanbul Caz Festivalinin kuskusuz en cok beklenen ismi Morrissey. Peki bekleyenler bu ozlemine kavusacak mi?

Oncelikle konserin yapilacagi mekanin Cemil Topuzlu olmasi bu sayiyi azaltiyor. Maksimum 4000 kisinin izleyecegi bir konser olacak. Bu yuzden baya bir kisi zaten elenmis oldu. Ama dur, 'madem 4000 kisi olacak, kimlerin gelebilecegini de ben seceyim'e gitti IKSV. Bilet fiyatlari ve beilet satislarinda Lale'lere taninan oncelikle o 4bin kisinin arasina girmek isteyenlerin de bircogunu yine elemis oluyor. 67 gibi iyi bir bilet fiyatini 'Ogrenci bileti' adiyla sadece gostermelik tutmus. Almak isteyip de alabilenin sayisi bir hayli az cevremde. Kime gidiyor, nasil gidiyor. bizimkilerin beceremedigi nedir anlayamadim. 'Hadi bu seferlik ogrenciligimi unutayim' diyorsaniz da fiyatlar 375e kadar cikiyor.

'Topu topu 4000 kisilik bir mekan, bilet fiyatlarinin dusuk olmasi beklenemez' gibi bir savunmayi ise komik buluyorum. Sorunun ise tam bu oldugunu, mekanin Cemil Topuzlu olarak secilmesi oldugunu dusunuyorum. Gecmiste Cemil Topuzlu'da Bob Dylan'i dinlemistim. Tamam Bob Dylan sesini yitirmis, hoplayip ziplatmayi da vadetmiyor, oturup uslu uslu dinleyecek sarkilarina eslik edeceksin. Ama Morrissey oturmaktan fazlasi. Yine bu adam gomleginin dugmelerini acar, once bi sallar sonra da seyircilere dogru firlatirsa bunu tiyatroda sunulmus bir striptiz sovu olarak arkalardan izleyecek binlerce kisi olacak. Daha acik alanin oldugu, oturarak degil de ayakta durulacak floor katinin daha hakim oldugu bir mekan secilmeliydi diye dusunuyorum. Kisacasi bu Morrissey konseri bircok kisiyi sinirlendirecek ve yalnizca 4bin kisiyi sevindirecek.

'Olmadi gider Morrissey'i memleketinde dinlerim diyenleri de uyarayim. Morrissey'i kendi memleketinde dinlemeyi umit etme hatasina ben dustum siz dusmeyin. ( Ama gelin gorun ki bu sene buraya da geliyor, bu da benim sansim)


The Smiths Yeniden Biraraya Geliyor Mu ?

Bazi dergilerde dile getirilen 'The Smiths tekrar toplaniyor' haberine birinci agizdan yalanlama geldi. Grubun gitaristi Johnny Marr ' Mevcut hukumet istifasini aciklarsa, ben de grubu toparlarim. Yeterince adil bir anlasma' diyerek topu en azindan hukumetin kucagina birakmis.
J.Marr 2010 yilinda ise The Smiths'i sevdigini soyleyen ingiltere Basbakani David Cameron'a 'The Smiths gurubunu sevmeyi' yasaklamisti. Boyle de sakaci bir abimiz iste.

Sacha Gervasi'nin yonettigi ve gerilimin usta ismi Alfred Hitchcock'un biografisinden kesit sunacak filmde Hitchcock'u canlandiracak Anthony Hopkins'in makyaj sonrasi fotografi yayinlandi. Film 2013'te vizyonda.


Filmde Hitchcock ile karisi Alma Reville (Helen Mirren) arasindaki bir ask hikayesinin anlatilmasinin yaninda, Psycho filminin yapim asamasindaki yasananlardan bahsedilecek.

Anthony Hopkins'in yani sira filmde; Psycho filminde oynayan Vera Miles'i Jessica Biel, yine o filmde oynayan Janet Leigh'i Scarlett Johansson canlandiracak.

Film, Julian Jarrold'un yonettigi The Girl ile karistirilmasin. The Girl filminde Hitchcock'un takintili oyuncusu , The Birds filminde oynayan Tippi Hedren ile olan iliskisi anlatiliyordu.



Makyajin altinda Anthony Hopkins'i arayip bulmak biraz zor olsa da sarkik bidiklariyla, kafasi dik bakisiyla Hitchcock'a benzemis diyebiliriz.

Sinema Blogları Birliği SİBB'in medya sponsorluğunu üstlenmiş olduğu "Yeryüzünde Bir Gün "projesi 2008 yılında , binlerce insanın katılımıyla 24 saat boyunca görüntü elde edilerek oluşturulacak bir zaman kapsülü yaratmak amacıyla başlamıştı. Yeryüzünde Bir Gün'ün Türkiye gösterimi 22 Nisan 2012'de İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü'nde düzenlenecek.


 Bu dünya çapındaki medya etkinliği kapsamında, ilk olarak 10 Ekim 2010 (10.10.10), daha sonra 11 Kasım 2011 (11.11.11) tarihlerinde, insanlar çektikleri görüntüleri onedayonearth.org üzerinden paylaşmaya davet edildi. Böylece dünyanın dört bir yanından insanların bir gün içinde paylaştıkları anları içeren, herkesin erişimine açık bir video haritası ortaya çıkmış oldu. 

Her kültürden, inanıştan ve ulustan insana açık olan projeye katılım ücretsiz.

Projenin hedefi, insanların sesine kulak vererek insanın bir canlı türü olarak soyunun devam etmesine fayda sağlanması amacıyla “insanların özünde kim olduğunu bulmak.”

Yeryüzünde Bir Gün’ün arkasındaki fikir

Proje kurucusu Kyle Ruddick, Yeryüzünde Bir Gün projesini fikrinin dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerin aynı sahnede birlikte çaldığı 2008 Dünya Sacred Music Festivali’nin açılış gecesinden ilham aldığını söylüyor:

“Müzisyenler ilk başta uyumu yakalayamadılar. O ana kadar birlikte hiç çalmadıkları anlaşılıyordu. Ancak bir kaç dakika içinde bu uyumsuzluktan uyum doğdu ve ortaya muhteşem bir harmoni çıktı. İşte bu an bana bir başka evrensel iletişim türü olan sinemayla aynı şeyi yapmak için ilham kaynağı oldu.”

“Yeryüzünde Bir Gün” filmi

10.10.10’da elde edilen ve toplam süresi 3,000 saati geçen görüntülerden bu yıl 22 Nisan Yeryüzü Günü’nde tüm dünyada gösterilecek 2 saatlik bir film oluşturuldu.

Yeryüzünde Bir Gün projesiyle aynı ismi taşıyan filmin yönetmeni, aynı zamanda projenin kurucusu olan Kyle Ruddick. Filmin yapımcıları ise Daniel Lichtblau ve Brandon Litman.

Filme çektikleri videolarla katkıda bulunanlar arasında cep telefonuyla çekim yapan gençlerden profesyonel belgeselcilere, her yaştan, ülkeden, ırktan, kültürden ve cinsiyetten insanın yanı sıra 60’ın üzerinde sivil toplum örgütü bulunuyor.

Filmde öne çıkan sahneler arasında Çinli bir turistin çektiği Kuzey Kore’deki üst düzey bir askeri geçit töreni, Mekke’den ve Galapagos Adalarından görüntüler, Kızıldeniz’de bir dalıştan çekimler ve ender rastlanan bir genetik hastalık yüzünden 10 yıllık yaşam beklentisiyle doğan Hollandalı bir çocuğun onuncu yaş günü bulunuyor.

Filmde Türk izleyiciler de 10.10.10 tarihinde İstanbul’da çekilen karelere rastlayacaklar.

Dünyayı bir gün içinde tüm çeşitliliğiyle, trajedileriyle, çatışmalarıyla ve başarılarıyla olduğu gibi ele alan film, projenin amacı olan insanları hem farklı, hem de benzer yönleriyle birbirine yakınlaştırarak katılımcıların gelecekte de işbirliği yapmasını sağlamayı amaçlıyor. Böylece, iletişimden beslenen bir toplum oluşturmak hedefleniyor.

Yeryüzünde Bir Gün’ün Türkiye gösterimi 22 Nisan 2012’de İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’nde düzenlenecek.



Dün gece gerçekleştirilmiş olan festivalin kapanış töreninde Altın Lale ödülleri açıklandı. Gecede En İyi Film Ödülü, Emin Alper'in yönettiği Tepenin Ardı filmine verildi.

Ödül töreninin başında 31. İstanbul Film Festivali devam ederken hayatını kaybeden Claude Miller, Meral Okay ve Ekrem Bora anıldı.

Törende Radikal Halk ödülü'nü Albert Nobes aldı. Radikal Halk Jürisi'nin film ödülüne Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmi değer görüldü.

Fibreschi ödüllerini Uluslarası alanda Nejat Akın'ın yönettiği Uğurlu Tepeler filmi alırken, Ulusal Yayıncılık dalında Tepenin Ardı filmi ödüle değer görüldü.

İlk özel mansiyon ödülü (Sinemada insan hakları ödülü) Memleket filmine, ikinci özel mansiyon ödülü Öteki Tarafa Yolculuk filmine, Face ödülü ise Sadece Rüzgar filmine verildi.

ALTIN LALE ÖDÜLLERİ
En iyi film: Tepenin Ardı
En iyi yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En iyi erkek oyuncu: Engin Günaydın (Yeraltı)
En İyi kadın oyuncu: Sanem Öge (Şimdiki Zaman)
En iyi kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En iyi senaryo: Tepenin Ardı
En iyi görüntü yönetmeni: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En iyi müzik: Mustafa Biber (İz-Reç) / Mustafa Biber'in ödülünü alırken, "Emek Sinemasını unutmadık değil mi?" sözleri alkışlandı.
Onat Kutlar - jüri özel ödülü: Tayfur Aydın (İz-Reç)
Altın Lale Uluslarası Film Ödülü: Yalnız Gezegen (Julia Loktev)
Jüri özel ödülü: Oslo 31 Ağustos (Joachim Trier)

İstanbul Modern, Dünya Sanat Günü’nü kutluyor. 15 Nisan Pazar Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’i saat 22’ye kadar ücretsiz olarak gezebilir, müze deneyimini gece yaşayabilirsiniz. Leonardo Da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye’nin önerisiyle 2012’den itibaren Dünya Sanat Günü olarak kutlanması UNESCO’ya bağlı Uluslararası Sanat Birliği tarafından kabul edildi.



15 Nisan Dünya Sanat Günü’nde İstanbul Modern’in La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, Dünden Sonra ve Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar başlıklı sergileri saat 22.00’ye kadar gezilebilir. Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Kanadalı dans kumpanyası La La La Human Steps’in ünlü performansı Amelia gösterilecek. Saat 17.00’de sahne sanatları, dans tarihi ve kültür kuramları uzmanı Bedirhan Dehmen, La La La Human Steps’in çalışmalarını yorumlayacak.


La La La İnsan Adımları: Boijmans Van Beuningen Müzesi Koleksiyonundan Bir Seçki, 1849 yılında kurulan, Hollanda’nın dünyaca tanınmış Boijmans Van Beuningen Müzesi’nin Direktörü Sjarel Ex’in, koleksiyonlarındaki 140 binin üzerindeki yapıt arasından İstanbul Modern için hazırladığı özel bir seçkiyi içeriyor. Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında gerçekleşen sergi, klasik dönem, modern ve çağdaş sanatın tanınmış isimlerini bir araya getiriyor. Sergide, farklı coğrafyalardan 28 sanatçının resim, çizim, yerleştirme, baskı, fotoğraf ve videolarından oluşan 53 çalışma bulunuyor.

Dünden Sonra sergisi, İstanbul Modern’in fotoğraf koleksiyonundan bir seçkiden oluşuyor ve 53 sanatçının 179 yapıtını içeriyor. Ayrıca 66 sanatçının 213 yapıtı da dijital ortamda gösteriliyor. Küratörlüğünü Engin Özendes’in yaptığı, Türkiye’de fotoğrafın modern ve çağdaş örneklerini bir araya getiren sergi, Osmanlı döneminden günümüze uzanan süreçte fotoğrafın teknik ve kavramsal gelişimini ortaya koyuyor. Bugünden geriye doğru bir akışla ilerleyerek, Türkiye’de fotoğrafın günümüzde ulaştığı noktadan 1800’lerin Pera’sına dek fotoğraf serüvenini ele alıyor.


Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Kanadalı dans kumpanyası La La La Human Steps’in performansı Amelia’nın gösteriminden sonra, sahne sanatları, dans tarihi ve kültür kuramları uzmanı Bedirhan Dehmen saat 17.00’de topluluğun çalışmalarını yorumlayacak, çağdaş dans ve koreografi üzerine konuşacak. 1980’de Kanadalı koreograf Édouard Lock tarafından Montreal’de kurulan La La La Human Steps, dünyanın tüm büyük tiyatrolarında ve deneysel dans etkinliklerinde sahne aldı, ödüller kazandı. Dünya prömiyerini Montreal Uluslararası Yeni Sinema ve Medya Festivali ile 2003 yılında gerçekleştiren Amelia isimli performansın ABD’deki prömiyeri, 2004 yılında Tribeca Film Festivali kapsamında yapıldı.


Istanbul Modern Basin Bulteni

8 Haziran 2012de gosterime girmesi dusunulen Simon Pegg'in yeni filminin , A Fantastic Fear of Everything'in, ilk fragmanini twitter sayfasinda paylasti.


Simon Pegg filmi dediysek tamamen kendisine ait oldugu dusuncesi olusmasin kafanizda. Simon Pegg sadece filmdeki ana aktor. Filmin yonetmenligini ise Ingiliz grup Kula Shaker'in solisti Crispian Mills yapiyor ! Bu film ayni zamanda Crispian Mills'in yonettigi, yazdigi ve hatta yapimciligini ustlendigi ilk filmi. Muzik piyasasindan sinema dunyasina boylesine keskin ve buyuk bir gecis yapan bir kisi taniyordum suana kadar, o da Mahsun Kirmizigul.

Filmde Simon Pegg'in canlandirdigi Jack karakteri, paranoyak eski bir cocuk kitaplari yazarinin, suc romanlari yazma girisimininde basindan gecenleri anlatiyor. En cok hosuma giden kismi ise bu karakterin camasir makinesi korkusu. Kucuklukte adlandiramadigimiz sebeplerden oturu olusan bu tarz basit seylere olan korkuya bir gondermemi yoksa cidden boyle bir hastalik var mi arastirmak lazim.

- Fragman -


Dusuk butceli bir yapim olmasi ve yonetmenin yeni olusu belki bazi kisilerin beklentisini dusurebilir ama icinde Simon Pegg varsa ve hayrani iseniz bu kadari bile yeterli olacaktir.

Film hakkinda daha fazla konusabilmek icin tamamini gormeyi beklemekten baska da caremiz yok.

Ingiltere'nin BBC kanalinda 2010 yazinda ilk sezonu, 1bucuk saatlik 3 bolum ile gosterilmisti. Dizinin 2. sezonu ise bu yil Ocak ayinda gosterildi. Ve 2. sezon da ilk sezon oldugu gibi her biri 1bucuk saat olan 3 bolumden olusuyor. Yabanci dizilerin 40 dakika olmasina alisanlar icin bu sure garip gelebilir ama biz turkler daha iyilerini de gorduk. Gun boyu bitmeyen diziler sahidimiz olsun. 'E bak onlar da 1bucuk saatlik dizi cekiyormus, ne bu bizim dizi sektorunun aglayip sizlamasi' da demeyin' cunku iki sezon arasindaki sureye dikkatinizi cekiyorum bu cumle sonundaki nokta ile.

Peki Sherlock dizisini neden izlemeliyim diyenler soyle buyursun.

  • Sherlock Holmes hayrani olmak
  • Dr.House dizisini takip etmek
  • British aksanini sevmek
  • Londra cablerini (taksilerini) guzel bulmak
  • Polisiye turu sevmek
  • Hatta Behzat C. dizisini izlemek
Bu 6 sartin 2 veya 3u sizde var ise, bu diziyi izleyin, eksik kalmayin derim.
.
.

(foto duzenleme : CMD Graphic)
.