müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İslam inancına göre Sırat Köprüsü; insanların imanına ve eylemlerine göre geçip geçemeyeceği, geçerlerse cennete, geçemezlerse cehenneme gideceği bir köprüdür. Kimi rüzgar gibi geçer, kimi kayıp düşer. İspanyol asıllı Fransız yönetmen Oliver Laxe'in Fas'ta çektiği bu filmdeki çöl yolculuğu, bu köprünün dünyadaki karşılığıdır. Filmdeki her bir ölüm, karakterin tabi olduğu sınavdan geçememesinin görsel bir metaforudur. Ve bunu çölün ortasında yankılanan bir techno müzik ritmiyle anlatıyor.

Oliver Laxe'in, insanlığın modern çağdaki manevi çöküşünü anlattığı Sırat filminde, bir baba-oğulun kayıp kızlarını ararken kendilerini çölün ortasında, bir 'rave*' kültürünün içinde bulmalarını anlatıyor. Ancak yönetmenin ilgilendiği şey, bu basit 'kayıp arama' anlatısından çok daha fazlası; insanın varoluşu, inanç, ölüm ve umut kavramları asında gidip gelişi. 

Filmin merkezinde Luis (Sergi Lopez) ve oğlu Esteban (Bruno Nunez) var. Kendisinden haber alamadıkları kızını bulmak için arayışa giren baba Luis, yolculuk ilerledikçe içsel bir anlam arayışına da girişiyor. Raver'larla tanışmaları, edinilmiş yeni bir aile duygusu yaratırken, aynı zamanda uygarlığın yıkıntıları arasında kurulan geçici toplulukların da alegorisi haline geliyor. Bunu da askerlerin baskınla dağıttığı parti grubundan kaçarken edindiği bu yeni minik grubuyla yolculuğa devam etmesinden anlıyoruz.

Filmin ilk yarısı, kayıp kızı peşinde koşan bir babanın çaresizliğini seyretmekle geçiyor. Ancak ikinci yarısında anlatı birden değişiyor. İzleyiciyi hazırlıksız yakalıyor bu kopuş. Filmdeki karakterler kadar izleyici de şoka giriyor anlık bu kopuş sırasında. Ve noktadan sonra Sırat filmi, bir yol filminden çıkıp, kıyamet anlatısına dönüşüyor. Techno kültürü bir eğlenceden ziyade, ölümle dans etmeye benzeyen, ölümü yaadeden bir ritüele dönüşüyor. Bahsettiğimiz o beklenmedik kopuş sahnesinin ilerleyen dakikalarında baba Luis'in kendisini müziğin ritmine bırakıp dans ettiği sahne, dini bir ritüel gibiydi. Sufilerin kendilerini müziğin ritminde kaybedişi gibi bir ruhani kayboluş veya belki de ruhani bir varoluşa evrildiğini hissediyoruz. Bence film bu dans ile bitmeliydi ve benim için daha da etkili bir film olurdu. 

Filmi, ismini aldığı 'sırat köprüsü' metaforu üzerinden okuduğumuzda, bu çöl yolculuğu boyunca ölen karakterlerin her biri, insanın varoluşsal sınavındaki düşüş/kaybediş biçimlerini temsil ediyor diyebiliriz. Ruhsal olmanın yanında fiziksel elenmenin de yaşandığı bu yolda, cezalar Tanrı'nın değil, insanın kendi içindeki cehennemin tezahürü de diyebiliriz. 

Luis ve Estaban'ın köpeği Pipa'nın LSD'li atık yüzünden hastalanması, filmdeki sembolik dönüm noktalarından ilki. Köpek burada doğanın saflığını ve koşulsuz sevgiyi temsil etmekle ortamın en günahsızı. Onun zehirlenmesi, insanlığın doğayı ve masumiyeti mahvetmesinin bir göstergesi. Ve bu günahtan sonra bireylere cezalar kesilmeye başlanıyor. 

Mesela grubun merkezinde yer alan Jade (Jade Oukid) karakteri, film boyunca techno müziği 'bedensel bir dua' olarak görüyor. Tanrı'ya değil, ritme inanıyor adeta. Yolun ilerleyen kısmında yaşadığı kayboluş, ruhsal yönelimini tamamen dünyevi bir transa indirgemesinin bedelidir. Belki de kendi inancı çerçevesinde bir kurtuluşa ermiş, nirvanaya ulaşıp kendisini orada yok etmiş de olabilir. Bir nevi vahdet-i vücut.

Filme teknik açıdan bakacak olursak , yönetmen 16mm lik kamera tercihi ile bir garçeklik yaratmak istemiş diyebiliriz. Ortamın tozunu organik şekilde izleyiciye hissettiriyor. Oyunculuklara baktığımızda çok da bir ustalık görmüyoruz, zira buna gerek kalmıyor. Herkes kendi doğallığını oynuyor gibi. Filmde birden fazla dilin kullanılması, oyuncuları kendi dilinde rahat ettiriyor diyebiliriz. 

Filmin en çarpıcı teknik unsuru şüphesiz ses tasarımı. Sus bu filmde yalnızca atmosferi değil, anlatım kendisini de taşıyor. Technonun metalik ritimleri ile çölün uçsuz doğallığı iç içe geçince transa geçme isteğini izleyici de oluşturuyor. 2 gündür sufi techno dinleme isteğim buradan geliyor. 

*rave: tekrar eden ritimlere sahip elektronik müzik ile dans edilen partilerdir. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (09/10/25) bugüne (30/10/25) 3'ü açlıktan 1035 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



Yılın o zamanı geldi çattı. Geçen sene 163 milyon kişinin izlediği Avrupa'nın en büyük müzik etkinliği olan Eurovision sadece bir yarışma değil, aynı zamanda ulusal kimliklerin sahneye taşındığı kültürel ve yer yer siyasi bir gösteri. Ama işin sonunda herkesin aklında tek bir soru var: "Kim kazanacak?" Ve daha önemlisi: "Nasıl kazanılır?" Her iki soruya da cevap vereyim.


2003 yılında Sertap Erener'in Every Way That I Can şarkısı ile birinciliği kazandığı Eurovision Şarkı Yarışması'na 13 senedir Türkiye katılmıyor. En son 2012 yılında Can Bonomo ile katılmış ve 7. olmuştuk. Her ne kadar katılmama kararımızın bu derece ilişkisi olmasa da, daha iyi derece yapmanın ve hatta kazanmanın bazı formülleri olduğu gerçeği var. 

Şarkının Ritmi: Euro-banger mı, Ballad mı?

Müzikolog Joe Bennett'e göre Eurovision'da iki temelli müzikal tarz öne çıkıyor:
  • Euro-banger: Yüksek tempolu (120+ BPM), elektronik alt yapılı, sahneyi çoşturan parçalar.
  • Duygusal Ballad'lar: Yavaş tempolu (yaklaşım 70 BPM), his yüklü slow parçalar.
Son yılların kazananlarına bakıldığında yüksek tempolu şarkılarla kazananlar daha fazla. Ritm grafiği incelendiğinde ise yürüme hızı diye tabir edilen andante (80-100 BPM) ile başlanıldığı, daha sonra moderato (100-120 BPM) ile devam edip ritmin yükseltildiği ve kısa süreliğine ritmin yeniden 80 RPM civarlarına çekilip ardından allegro (120-150 BPM) ile yüksek ritmle sonlandırıldığını görüyoruz. Bana göre bu ritmik aritmetiğin ilk kullananı da Sertap Erener. Ondan sonraki şarkılarda ritmik olarak Every Way That I Can' e en yakın olanlar genelde başarıya ulaşanlar oldu.

Tema ve Sözler: Kendine Güven ve Evrensel Mesajlar

Kazanan şarkıların büyük bir kısmı özgüven, kişisel yükseliş ve birlik temalarını işlemiş. Mesajı olan dinleyende anlam ifade eden yapımlar öne çıkıyor. Ve tabi ki de dil. son 24 kazananın 18'i tamamen İngilizce şarkılardı. Akılda kalıcı melodisi ve seyirciye eşlik etmesi için ritmik bir ses veren şarkılar İngilizcesiz de başarılı olabilir ancak. 

Sahneleme: Akılda Kalıcı Bir Show

Harika bir şarkı kadar şarkının sunumu da her şeyde olduğu gibi burada da önemli. Ancak Eurovision'da bazı kısıtlayıcı kurallar var ve bunlardan biri de çılgın sahne showları. Bu sebeple sade ama akılda kalıcı ve performansın şarkı ritmiyle uyumlu olduğu sahne showları gerekli. Geçen senenin kazananı Nemo'nun The Code şarkısının sunumunda kullandığı dev bir dönen disk performansı bu sade ve etkileyiciliğe güzel bir örnek. 

Ulusal Esintiler: Azıcık Etnik, Çokça Pop

Ülkelerin yöresel folk müzik unsurlarını modern pop ile harmanlaması hem ülke müziğinin tanıtımına, hem de kitleye farklı bir haz vermesine sebep oluyor. Bütünüyle folk müzikten oluşan şarkılar beğenilse de geniş kitleye hitapta zorluk yaşıyor. 2024'te Ermenistan adına yarışan Ladaniva'nın Jako şarkısı buna örnek. Güzel bir parçaydı ama bütünüyle ermeniydi. Nitekim orta sıralarda kaldı.

Medya ve Tanıtım: Yarışma, Sahnesinden Önce Başlar

Her ödül organizasyonunda olduğu gibi bu yarışmada da bilinirlik önemli. Medyada daha önce yer edinmiş isimlerin halk oylamasında avantajı olabiliyor. Özellikle sosyal medyada önceden viral olmuş isimler ve şarkılar yarışma gecesi daha fazla ön planda oluyor. 

Ülke İmajı: Sevilmeyenlerden Olmayın

Bölgenin içinde bulunduğu siyasi konjonktür elbetteki bu yarışma için de önemli. Temsil edilen ülkenin sevilmese de en azından nefret edilmeyen bir ülke olması gerekiyor. Katılmaları yasaklanmış olsa da en iyi şarkıyı yapıp gelseler bile Rusya'nın kazanabileceği bir yarışma değil mesela. O sebeple ülke liderlerinin o sene içerisinde çok pot çok kalp kırmamış olması da gerekiyor. Bunun yanında birbirine sadık, her halükarda sana 12 puan verecek komşuluklar da önemli. Kemik puanlar bunlar. Üzerine de yukarıdaki maddeler eklenirse, gelsin sana birincilik. En azından ilk 3 garanti diyorum. 


Bu senenin Öne Çıkan Şarkıları:

Peki bu senenin adayları nasıl ve yukarıdaki kriterlerin kaçta kaçına sahipler. Öne çıkan birkaçına bakalım.

İsveç: Kaj - Bara Bada Bastu

Sözlerinin ingilizce olması dışındaki yapısal kriterleri en fazla yerine getiren parça bu, dolayısıyla ilk 3ü en garanti şarkı olabilir. Orta ritmle başlayıp, sonra yükselen ve biraz ritmi düşürüp tekrar yükselten ritm grafiğine en uygun şarkı bu gözüküyor. Şarkı ismini nakarat kısmında sıklıkla kullanıldığı için seyirciye eşlik etmelik malzeme de sunuyor. Bu sebeple kazanması yüksek muhtemel şarkıların başında geliyor.

Fransa: Louane - Maman

Geçen sene Slimane - Mon Amour adlı slow parçayla yarışmaya katılan ve 4. olan Fransa bu sene de slow ezgilerden devam edip ritmi bir tık daha arttırmış. O geçen sene kaldığı yerden yukarı doğru bir hamle yapacaktır. Ölüsü ilk 4.

Hollanda: Claude - C'est La Vie

Fransızca sözle yarışan bir diğer şarkı da bu. İngilizce'den sonra ekmeği en çok yenen ikinci dil. Fransanın şarkısının arkasında kalacaktır ama yine üst sıralarda yeni var. Geçen sene final öncesi diskalifiye edilen Hollanda için yine de bir can suyu olur.

Avusturya: JJ - Wasted Live

Geçen sene Ukrayna'nın Teresa & Maria şarkısı ile doldurulan Soprano tonu bu sene JJ dolduruyor diyebiliriz (ancak bir erkek ile). Geçen sene 3. olan bu segment, bu sene Ukrayna'nın başarısını yakalayamaz gibime geliyor. ama standart bir Avusturya sıralamasına göre üst sıralarda olacağı garanti.

Sürprizler

Bazı ülkelerin standart sıralamasından üstte olacağın düşündüğüm parçalar var. Kazansalar şaşırmayacağım, ama standart sıralamalarının altına düşerlerse şaşıracağım şarkılar bunlar.

Malta: Miriana Conte - Serving

İngilizce yazılan bu şarkı hem hareketli hem de K-pop izleri taşıyor. Bu sebeple gençlerden oy alabileceğini düşünüyorum.

Arnavutluk: Shkodra Elektronike - Zjerm

İngilizce dilini kullanmasa da ritm kuralına uyan şarkılardan biri. Bu sebeple üst sıraları rahatlıkla alacaktır.

Estonya: Tommy Cash - Espresso Macchiato

Şarkıyı dinlediğimde gözümde şimdiden bu şarkının kullanıldığı reels videoları belirdi. Yarışmada iyi bir derece alacak ve şarkı reels videolarında karşımıza çıkacak türden. Şimdiden hazır olun.

2025 in KAZANANLARI

Avusturya - 436 Puan ( JJ - Wasted Love )
İsrail - 357 Puan ( Yuval Rafael - New Day Will Rise )
Estonya - 356 Puan ( Tommy Cash - Espresso Macchiato )
İsveç - 321 Puan ( KAJ - Bara Bada Bastu )
İtalya - 256 Puan ( Lucio Corsi - Volevo Essere Un Duro )
Yunanistan - 231 Puan ( Klavdia - Asteromata )
Fransa - 230 Puan ( Louane - Maman )
Ukrayna - 218 Puan ( Ziferblat - Bird of Pray )
Arnavutluk - 218 Puan ( Shkodra Elektronike - Zjerm )
İsviçre - 214 Puan ( Zoe Me - Voyoge )
Finlandiya - 196 Puan. ( Erika Vikman - Ich Komme )
Hollanda - 176 Puan ( Claude - C’est La Vie )



"Downpressor Man", baskıcı, zalim ve adaletsiz yöneticileri veya sistemleri eleştiren, hesap ve yargı gününün kaçınılmaz mutlak oluşunu anlatan bir protesto şarkısıdır. Kutsal kitaplardaki kıyamet günü anlatılarıyla da bağlantılı olan şarkıda, zalimlerin dağlara, denizlere ve güneşe kaçmaya çalıştığı ancak hiçbir yerde kurtuluş bulamadığı anlatılır. 


Şarkının kökeni geleneksel folk müziğine dayanıyor. Zaman içinde Bob Marley de dahil farklı sanatçılar tarafından da yorumlanan şarkıyı popüler eden ise Jamaikalı reggae sanatçısı Peter Tosh olmuş. 1977 yılından yayımlanan Equal Rights albümünde en bilinen versiyonu bulunuyor. Ancak benim için en sevdiğim versiyonu geçtiğimiz senelerde kaybettiğimiz İrlandalı sanatçı Sinead O'Connor versiyonudur. Dinlemek için..

"Downpressor" kelimesi, İngilizce'deki "oppressor"(zalim, baskıcı) kelimesinin Jamaika Patois'ine uyarlanmış haliymiş. Şarkının teması; baskıcı, zalim, adaletsiz yöneticileri veya sistemleri eleştiriyor ve bu kişilerin nihayetinde yaptıklarının hesabını vereceği ve kaçacak yer bulamayacaklarını anlatıyor. 

Şarkı, İncil'deki kıyamet günü anlatılarıyla da bağlantılıdır. Dini ve toplumsal adaletin kaçınılmaz olduğu fikrini yansıtıyor ki benzer hesap günü tasavvuru Kur'an'da da mevcut. Şarkı sözlerinde zalimlerin denize, dağlara ve güneşe kaçmaya çalıştığını ama hiçbir yerde kurtuluş bulamadığı şu sözlerle anlatır:

"When you run to the sea
The sea will be boiling All along that day
You gonna run to the rocks
The rocks will be melting
You can run but you can't hide
You gonna run to the LordBeggin' to hide you"


Şarkının bu sözleriyle anlatılan bu sonuçsuz kaçış İncil'de şöyle geçiyor;

“O zaman yeryüzünün kralları, büyükleri, komutanları, zenginleri, güçlüleri, köleleri ve özgür olanları, hepsi mağaralara ve dağların kayalarına saklandılar. Dağlara ve kayalara seslenerek, ‘Üzerimize düşün! Bizi tahtta oturanın yüzünden ve Kuzu’nun gazabından gizleyin!’ dediler. Çünkü onların büyük gazap günü geldi ve kim dayanabilir?” VAHİY 6:15-17

Yine devamında Vahiy 20:12-13 te " Kitaplar açıldı ve her biri yaptıklarına göre yargılandı" diyor.

Benzer kıyamet ve hesap günü anlatısı Kur'an'da şöyle yer alıyor;

“Sakın Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O, sadece onların cezalandırılmasını, gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” İbrahim 42.

Ve bir başka yerde de; 

“İnsan o gün, ‘Kaçacak yer neresi?’ der. Hayır, hayır! Sığınacak hiçbir yer yoktur.”  Kıyamet 10-12.


Özetle; Downpressor Man, baskıcı güçlerin ve zalimlerin kaçınılmaz ilahi adaletle birgün muhakkak yüzleşeceğini anlatan, hem müzikal hem de ideolojik anlamda önemli olan, günümüz adalet arayışı mücadelelerinde de kullanılan önemli bir şarkıdır. Sözlerini genelde İncil'ki kıyamet anlatısından almış olsa da kutsal kitaplara inanan kadar, dünyevi adalet mekanizmasına inanan kişilerce de bu hesap gününün dünyada da kaçınılmaz olduğu umuluyor. Aslolan da odur, dünya meselesinin hukuku, dünyada görülmelidir. 

31 Mayıs 2010'daki Harbiye konserinde Bob Dylan'ı canlı izlememin üzerinden 15 yıl geçmiş. A Complete Unknown filminde Timothee Chalamet, o gün sahnede olan Bob Dylan'dan daha fazla Bob Dylan. Ve tüm zamanlarda en çok dinlediği 3 sesten biri Bob Dylan olan benim için, güzel bir dinleti sundu. En İyi Film dahil toplamda 8 dalda Oscar'a aday olan bu film, Bob Dylan'ın 1961-1965 yılları arasındaki sanat yolculuğunu konu alıyor. 

James Mangold'un yönetmenliğini yaptığı A Complete Unknown filmi, Bob Dylan'ın sanat döneminin ilk evrelerine odaklanıyor. Bob Dylan'ı tüm boyutlarıyla anlamaya yönelik bir keşif olmaktan çok, onun bir fenomen olarak yükselişine ve dönemin kültürel atmosferine duyulan hayranlığı konu alıyor. 1961-1965 yılları arası gibi spesifik bir alana odaklanırken, Dylan'ın iç dünyasına erişmek yerine, onun bu yıllar arasındaki sahne personasını anlatıyor. O yüzden daha geniş tarihli bir biyografi filmi isteyenleri 2007 yapımı ve zengin oyuncu kadrolu I'm not There filmine buyur ediyorum. Ama Bob Dylan için yapılmış en iyi yapımlardan biri bence usta yönetmen Martin Scorsese'nin çektiği No Direction Home belgeseli diyebilirim. O belgesel de 1961-1966 yılları arasındaki müzik kariyerini ve folk müziği değiştirme evresini anlattığı için şu anki A Complete Unknown filmine daha yakın bir anlatıya sahip. Kısaca bu film, No Direction Home belgeselinin canlandırılmış versiyonu diyebilirim.

Filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterilen Timothee Chalamet, Dylan'ın sahnedeki duruşunu, vücut dilini ve o kendine has vokal stilini büyük ölçüde başarıyla yansıtıyor. Özellikle Dylan'ın gitarı ve mızıkasıyla olan enstrümantal uyumu rahatlıkla performe edebilmiş. Bu rolün hakkını verebilmek için 5 yıl boyunca gitar ve müzik eğitimi aldığı söyleniyor ve evet, filmdeki seslendirilen şarkıların hepsi Timothee Chalamet'in kendi sesiyle söylenmiş. Dylan'ın müzik dna'sını bu önceden çalışmışlıkla başarılı şekilde izleyiciye aktarırken, gerçek kişiliğine dair pek bir şey açığa çıkarmıyor. Yani Bob Dylan'ın kafasında neler dönüyor, hangi konuda ne düşünüyor, bunu öğrenemiyoruz. Bu bilinçli bir tercih de olabilir, neticede filmin adı 'a complete uknown', yani 'tamamen bilinmez'


Filmin en büyük başarısı, dönemin müzik sahnesinin ruhunu yakalamakta yatıyor. 1960'ların başındaki Newport folk sahnesi, yeşil parkaları ve entelektüel sohbetleriyle yaşayan bir dünya olarak resmedilirken, Dylan'ın bu dünyayı nasıl şekillendirdiği ve kendisinin de nasıl şekillendiğini gösteriyor. Ama tüm bunlar olurken biz yine Dylan ne düşünüyor bilemiyoruz. Edward Norton'un hayat verdiği Pete Seeger ve Monica Barbaro'nun başarılı şekilde canlandırdığı Joan Baez gibi karakterler, Dylan'ın etrafındaki kültürel etkileşimleri görmek açısından önemli. Dylan'ın folk müzikten elektrik gitara geçişi de filmin ana eksenlerinden biri ve bu dönüşümün nasıl tepki yarattığını gördüğümüz sahne, filmin dramatik doruk noktalarından birini oluşturuyor.

Filmde seslendirilmek için tercih edilen şarkılar da dönemin politik ruhunu yansıtıyor. Ve aynı zamanda Dylan'ın sanatsal evrimini sıralıyor. Seslendirilen şarkılardan bazılarını not düşecek olursak;

Song to Woody - Bob Dylan'ın müzikal idolü Woody Guthrie'ye bir saygı duruşu niteliğinde olan bu şarkı, Dylan'ın ona olan hayranlığını temsil ediyor. Ki filmde Bob Dylan'ın saygı ve sevgi duyduğundan emin olduğumuz tek kişinin de Woody Guthrie olduğunu görüyoruz.

The Times They Are a-Changin' - Dönemin toplumsal eğilimini ve gençliğin yükselen sesini simgeleyen bu şarkı, eski kafalılara 'artık devir değişiyor' sesini yükselten ve bunu gençlere de marş yaptıran bir eser. Politik olarak zamanın artık değiştiğini vurguladığı gibi, kendisinin ve sanatının da değişeceğine çakılan bir işaret niteliğinde aynı zamanda.

Master of War - Soğuk savaş döneminin gerginlikleriyle birlikte Dylan'ın protest müziğe olan katkısını vurgulayan şarkılardan biri. Filmde, bu şarkının sözleriyle dönemin politik atmosferi arasında paralellik kuruluyor.

Don't Think Twite, It's All Right - Bob Dylan'ın duygusal dünyasına dair ipuçları veren bu parça, özellikle ilişkileri ve bireysel özgürlüğü ele alışıyla -veya vurdum duymazlığını- film anlatısı içerisinde önemli bir yer tutuyor. 

Maggie's Farm - Bob Dylan'ın geleneksel folk müziği terk ederek elektronik müziğe geçişinin simgesi olarak kullanılıyor bu şarkı.

Like a Rolling Stone -  Elektro müziğe geçişte halkı verdiği tepkinin tavan yaptığı bu şarkı sahnesi -ki benim en sevdiğim müzik anlarından biridir- filmin en top noktası oluyor. No Direction Home belgeselinde izlemeye doyamadığım Newport Folk Festival sahnesinde bu şarkının seslendirildiği kısmı bire bire yakın bir benzerlikle harika sahnelemiş Timothee. Sırtı seyirciye dönükken 'Play it fuckin loud' dedikten sonra seyirciye dönüp şarkıya başlaması benim 2 saati aşan film süresi boyunca en çok beklediğim sahneydi. 


2007 yapımı I'm Not There filminden bahsetmişken, o film (i'm not there) ile bu (a complete unknown) filmin karşılaştırmasını da yapayım bir ölçüde. O filmde Bob Dylan'nın çok yönlü karakteri ele alınırken, bu film daha kısıtlı bir dönemin sanatsal atmosferini yansıtıyor. O filmde Bob Dylan'ın müziğinden çok onun kimliği ile ilgileniliyor iken, bu filmde kişiliğine dair en ufak bir bilgi yok. O filmin izleyeci tarafından anlaşılması daha zor iken, bu film ise daha basit bir anlatım sunuyor. I'm Not There filmde Bob Dylan'ı canlandıran isimler listesi oldukça kabarıktı; Christian Bale, Heath Ledger, Ben Whislaw, Richard Gere ve Cate Blachett. Her biri Bob Dylan'ın farklı dönemini anlatıyor. En beğenilen performansı ise yine ne hikmetse 1961-1965 dönemine denk gelen kısmı canlandıran Cate Blachett idi. Bir kadının bir erkeği canlandırdığı en başarılı performanslardan biridir. Bu filmde ise tek bir Bob Dylan canlandırması var ve o da Timothee Chalamet'e ait. O da bu işin fazlasıyla hakkını vermiş gözüküyor.


Sonuç olarak, A Complete Unknown filmi Bob Dylan'ı anlamaya çalışan bir film olmaktan çok, onun etrafındaki mitolojiyi ve dönemin popüler kültüründeki yankısını ele alan bir yapım. Yönetmen James Mangold, kesinlikle Bob Dylan'ı çözmeye, onu anlamaya çalışmıyor. 1961-1965 arası dönemi belgesel olarak sunan No Direction Home belgeselinin canlandırmasını yapmış adeta. Bu sebeple biyografi türüne sıkı sıkıya bağlı kalıp sanatsal riskler alıp yorumlar katmaktan sakınmış. Timothee Chalamet'in etkileyici performansı, aday olduğu En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde iddialı bir konuma taşıyor bana göre. Alırsa şaşırmam, hatta tüm adayları izlemiş biri olarak bence en hak edeni. (Gelecekten not: aday olduğu 8 daldan da eli boş döndü. En İyi Erkek Oyuncu ödülünü The Brutalist filmiyle Adrien Brody'e kaptırdı.)

Türkiye'de verdiği konserinden bahsetmişken o kısmı da açayım. Bob Dylan 1989, 2010 ve 2014 yılı olmak üzere İstanbul'da 3 kez konser verdi. 2010 tarihli konserine katılım sağladım ve beklentim çok yoktu yaşından ötürü. Ki beklendiği gibi de oldu. Amaç ustayı görmek, ona olan saygı duruşunu yapmaktı. Bu sebeple 2014 yılındaki konserine gitmedim. Ama 83 yaşında olmasına rağmen konserleri bırakmış değil. 2025 yılı konser takvimi de bir hayli kalabalık. Yolunuz düşerse göreceğiniz şey ne yazık ki piyano başında oturmuş, mırıldanan bir adam olacak. Ama yine de hayran hayran o azmine bakacaksınız. Biz baktık. 1989'daki konserine gidenler kadar şanslı değildik belki de. Aynı tarihte az ötede Gülhane parkında konser veren İbrahim Tatlıses'i tercih etmeyip, Harbiye'de Bob Dylan'ı seçen o 4000 koca yürekli insanı tebrik ediyorum.



Sayılarla Rock'n Coke 2011


  • 24 yabancı, 36 yerli grup olmak üzere 350’den fazla müzisyen katıldı.
  • İki gün boyunca 45 bin kişi katıldı, toplam 7256 adet çadır kuruldu.
  • 400 dönümlük festival alanında sahne ve çeşitli çadırlar için 12 bin metrekarelik toplam alan ayrıldı ve 9 bin 800 metrekarelik taban kuruldu.
  • Festivalin gerçekleşmesi için yaklaşık 10 bin kişi çalıştı.
  • 17 bin noktadan serinletme yapıldı.
  • 7500 metrelik çit kullanıldı.
  • Festivalin telefon, internet ve bankacılık hizmetleri için 30 km kablo döşendi.
  • 600 kişilik Jandarma ekibi çalışmalara destek verdi.
  • 200 bin litre içecek tüketildi, 80 ton buz kullanıldı.


The Kooks
Festival öncesi pek reklamı yapılmasa da grup için gelen özel dinleyiciler vardı. Bu konuda kendilerine haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Canlı performansının stüdyoya oranla daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.

Duman
Hepimizin bildiği Duman işte. Biraz durgunlardı sanki.

Motörhead - " we are motörhead, we play rock n roll"
1998 yılında Türkiye'de konser vermek istemiş fakat ancak 50 bileti satıldığından konser iptal edilmişti. O zamanlar gruba pek ilginin olmamasından mıydı yoksa dönemin sıkıntısından mıydı bilinmez ama bu konserde dinleyicisi vardı. Motörhead tshirtlü ergenleri de es geçmemek gerek, Motörhead'in bu konseri de iptal edilmemişse bunu onlara borçluyuz. Kendilerinin dinleyicisi olmadığımdan bu yorumu yapmak pek doğru olmaz ama sanırım pek de iyi değillerdi konserde. Seyirciyle pek reaksiyona girişemediler. Bateristin uzun solusunu sıkılarak dinlerken tınının birden darbuka ritmine dönüşmesi seyircinin tempo tutmasına neden oldu. Sanırım bu ağır işler bize göre değil, biz hala darbuka milletiyiz.


Limp Bizkit
Cumartesi gününün hatta kanımca tüm festivalin en iyi performans gösteren grubuydu. En çok seyirci toplayanıydı da denebilir. Fred'in konseri showa dönüşütürmesindeki üstün başarısı seyirci ile olan karşılıklı etkileşimi arttırdı ve bu da konserin her daim canlı geçmesini sağladı. Seyirciyle bol konuşmaları kimilerince "zamana oynuyor" gibi yorumlar alsa da, bu iletişim sonucunda dinleyicilerin sıkılmamasını sağladı. Bir ara sahneden atlayarak seyircinin arasında şarkı söylemesiyle, kızların omuzlara alınmasını istemesiyle, mikrofonu alıp sallamasıyla (!) , "you are craazzy maaann!" leriyle , dansıyla, müziğiyle, piçliğiyle....


Bu arada Radyo Eksen' e de teşekkürlerimi iletirim.


2010 Mart’ında dinleyicilerin büyük beğeniyle ödüllendirdiği ‘'Fotoğraflarda...’’nın ardından Vera, yeni şarkısı ‘’Yaz Rüyası’’yla karşınızda!

2004 yılında Denizli’de üyeleri henüz birer lise öğrencisiyken kurulan Vera, bugüne dek 3 demo albüm, 2 EP ve pek çok single yayınladı. 2009 Şubat’ında yayınlanan ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ ve 2010 Mart’ına denk gelen ikinci EP’leri ‘’Fotoğraflarda’’yı takiben Dream TV’de yayınlanan Yüxexes programının AR-GE bölümünde yer alan Vera, dinleyici kitlesini ciddi manada genişletmeyi başardı.

Sahne aldığı organizasyonların ilgiyle takip edilen gruplarından biri olan ve Boğaziçi Üniversitesi Taşoda Konserleri, Bronx Pi, Peyote, Dogzstar başta olmak üzere alternatif müzik için önemli mekanlarda sahne alan Vera, gördüğü rüyaların en güzelini sizinle paylaşmaktan gurur duyuyor.

Vera’nın yeni şarkısı Yaz Rüyası, sizin için.


Ücretsiz download için;
www.yazruyasi.com

"Konserin en güzeli, ücretsiz olanıdır."

Artık "Ali Teküntüre" yoksa da biz grubu o varken sevmiştik. Hala sevilesi, hala dinlenesi. Dinlemeyenler için tadımlık, dinleyenler için ise etkinlik. Konser ücretsizdir, bilin istedim.


28 Ekim Perşembe - Saat : 22.00
Nublu@Babylon
Jurnal sok. no.4 Asmalımescit, Beyoğlu/İst.

Ricochet ; Çağrı Küçükay, Onur Güven, James Hakan Dedeoğlu, Erol Arman ve Taylan Turan'dan oluşan bir topluluk, ve adı RİKOŞE diye okunuyor. "The Burning On"e adlı albümleri Peyote Müzik altında Mayıs ayında yayınlandı. Albümün kayıt ve miksi Replikas'tan tanıdığımız Barkın Engin'e ait. Grup elemanları 'The Burning One'ın öncesinde epeyce bir süre boyunca solo projeler üzerinden gitmiş ve 2009'da Ricochet adı altında tekrar bir araya gelerek müziklerine devam etme kararı almışlar.


Albümden bahsetmek gerekirse... Gerçekten çok taze ve heyecan verici bir albüm. Birbirinden farklı 10 güzel şarkıdan oluşuyor, ve albümü 2. kez dinlememe rağmen hala fon müziği değil, kendini dinleten şarkılardan oluşan bir albüm bu. Öyle ki, bir kitapçıda arkadaşımla buluşmadan önce zaman öldürürken kulağıma takıldı, ve hemen almama sebep oldu. Albümün tatlı vokalleri, bazı şarkılarda The Notwist'i, bazı şarkılarda ise Piano Magic'i hatırlatıyor ancak güçlü davullar ve gitarlar bu etkiyi kırarak albümü bambaşka, eşsiz bir atmosfere bürüyor.

Uzun lafın kısası Ricochet, 30 Temmuz'da Peyote sahnesinde olacak. Terli ve sıkıcı bir Ağustos öncesi İstanbul'un başına gelebilecek en güzel şeylerden biri olarak bu geceyi kaçırmayın derim.

Merih Akman,
http://vogonjeltz.tumblr.com

Dedikodular (!) gerçek oldu. Bob Dylan 31 Mayıs Pazartesi günü İstanbul'da konser veriyor.

24 Haziran 1989 daki konserinden tam 21 yıl sonra yeniden İstanbula geleceği söyleniyor. Söyleniyor dediğim de sadece bir twitter postuydu. Ama doğruymuş. Tarihi tutmasa da geleceği tuttu. 31 Mayıs günü Cemiz Topuzlu'da konser verecek.

Son konserlerindeki performanslara bakılırsa bir nevi kefen parası toplamaya geliyor da denebilir. Eski Bob Dylan videolarını izleyip de gaza gelmeyin, beklentiyi arttırıp hayal kırıklığına uğramayın derim. Ama ölüsü de yeter, gidilir... Gidiniz...


Habere biraz da sinema katalım. Konserden önce yapılması gerekenler


Hadi iyi seyirler film ve konser için


"New Zealand’s fourth most popular guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo." Bu Flight of the Conchords grubunun kendini tanımlamasıdır.
Kimdir peki bunlar?
Jemaine Clement ve Bret McKenzie adlı Yeni Zelandalı iki gencin 1998de kurdukları gruplarıyla öncelikle 2002de ülkelerinde sahneye çıkarak başlayan hikayeleri ülke çapında meşhur olduktan sonra BBCnin de dikkatini çekti ve bunun sonucunda ikili 2005 yılında BBC radyo 2de kendi programlarını yapmaya başladı.Grubun radyo programının İngiltere sonrası ABD de ilgi çekmesi üzerine HBO tarafından 2007de yaz dönemi için Flight of the Conchords'un dizileri çekildi.



İkili dizide aslında bir nevi kendilerini oynuyorlar.Yeni Zelandadan Birleşik Devletlere gelip Flight of the Conchords adlı gruplarıyla konserler verip ünlü olmaya çalışan Bret ve Jemaine'nin başından geçen absürd olaylar dizinin esas konusu.İkili dışında grubun menajeri Murray,grubun tek hayranı olan Mel ve tefecide çalışan arkadaşları Dave dizinin yan rollerini oluşturuyor.Dizide konuya adapte edilmiş olan şarkılarına ayaküstü çektikleri mini kliplerde çok hoş.Gülme efektinin olmaması ve bildiğimiz alışık olduğumuz sit-comlar gibi izleyiciyi -işte espri geliyor- beklentisine sokmaması,dev bütçeli akıl almaz binbir kurgunun döndüğü yapımlardan daha basit bir kurguya sahip olması işlerinin tutmasında büyük etken.Yaptıkları işi bir nevi bağımsız film tadında müzikal dizi olarak da tanımlayabiliriz.Bret ve Jemaine yaptıkları işte o kadar çok eğleniyorlar ki fransızca bilmeden yaptıkları fransızca şarkı nasıl bir güvene sahip olduklarının ayrıca göstergesi.

Dizi de ayrıca Yeni Zelanda üzerinden yapılan Amerikan toplumuna eleştiriler de gayet yerinde.Zira bize gösterilen toplumun göçmenlerden uzak kaldığı bir nevi kahramanlarımızın dışlandığı.Gruptan ayrılan Bret'in sadece tabela taşıma işi bulması aynı şekilde göçmen olan arkdaşları Dave'in tefeci de çalışıyor olması göçmenlerin ekomonik açıdan dışlanmasına dikkat çekiyor. (bknz; çoğu Amerikan yapımı dizi ve filmde taksici veya market işletenlerin göçmen olması)Zira sosyal açıdan da Yeni Zelandalı olmaları ve İngilizceyi aksanlı kullanmaları da onlar için bir sorun fakat bunların eğlenceli absürd olaylar içinde bir şekilde anlatılıyor olması sonucu pek göze batmıyor.



İlk sezonun beklenenden fazla başarı getirmesi sonucu 2.sezonu da çekilen Flight of the Conchords'un 3.sezon çekimleri için albüm çalışmalarının bitmesi bekleniyor.Grubun ayrıca 2008 yılında en iyi komedi albümü olarak 'Distant Future' ile kazandıkları Grammy ödülü de var.

Grup hakkında bir nevi bilgi olması için en çok sevilen şarkılarından Business Time'ın dizide kullanıldığı sahnenin videosu -----> tıkla

Hali hazırda onu tanıyanınız pek yoktur belki de. Ama yakında herkesin en azından bir kez de olsa bir şarkısını dinleyeceğini ve seveceğini sanıyorum. Şimdilik Myspace üzerinden paylaşsa da yakın gelecekte onu daha farklı ortamlarda da görebiliriz. Lastfm'de de görün diye grup da açtım, bi bakın, beğenin, takibe alın. Pişman olmayacaksınız.

Myspace Adresi

Lastfm Grubu