ealturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ealturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


     Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını geçenlerde okuma fırsatı buldum. Romanın  isminin güzel olması bir yana roman boyunca böyle bir enstitütünün kurulması gerekliliğini o kadar güzel betimlenmiş ki insan bir işin gerekliliğine inana dursun çevresindeki kişileri de bunun gerekliliğine bir o kadar rahat inandırabilir. Mevzu bahis keza saatler olur, keza farklı bir olgu. Malum süreç boyunca aslolan işin gerekliliğine inanabilmek. Bilakis inanmayı bıraktığınız anda karşılaşılacak durum da roman içerisinde detaylıca işlenmiştir.
   Saatleri Ayarlama Enstitüsü bir yana, sinemanın doğuşu sayabileceğimiz dönemlerden (Metropolis 1927 ) bugüne saat ve zaman kavramı sinemanın vazgeçilmez detaylarından biri olmuştur. Bazen sembolik, bazen detay odaklı olarak yakın kadraja konu olan saatler de filmlerin bir parçası. Aşağıda aklıma ilk gelen duvar saatlerini paylaşıyorum. Hangi filmlere ait olduklarını bilen?

(1)
(2)
(3)
(4)


Her şehrin  diğer şehirlere nazaran öne çıkan ve insanları kendine çeken yönleri  vardır. Tarih için Roma’yı, eğlence için Amsterdam’ı, mimari için Floransa veya dinlenmek istiyorsanız da Ibiza gibi şehirleri seçersiniz. Bunların hepsi bir arada olsun isterseniz de halihazırda Barcelona var.

Katalan halkının şehri olan Barcelona günümüzde daha çok şehirle aynı adı taşıyan Barcelona kulübüyle özdeşleşmiş olsa da tarihi ve politik açıdan  bundan çok daha fazlasına tekabül eder. İspanya yönetim biçimiyle 17 özerk bölgeye ayrılmıştır ve Katalunya’nın başkenti Barcelona’dır. 1936-1939 yılları arasında süren  İspanya iç savaşı sırasında Madrid ile birlikte savaşın en önemli  cephelerinden biri Barcelona olmuştur. 

Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Barcelona’da şehir planlaması şehrin siluetini ve mimarisini bozmayacak bir düzene sahiptir. İspanya’nın en çok göç alan şehri özellikle Kuzey Afrikalı ve Hintli mültecilerin akınına uğramış bulunuyor. La Rambla caddesi boyunca kurulan restaurantların çoğunda Hintli ve Kuzey Afrikalı çalışanların yerel yemekleri yaptıklarını görebilirsiniz.

1.5 milyon insanın yaşadığı şehirde metronun 6 ana hat üzerinden çalışıyor olması sonucu pek trafiğe rastlamıyorsunuz. Öyle ki yerin altında bambaşka bir hayat olduğunu söyleyebiliriz. Metro ağının bu derece sıkı olması Barcelona’nın her köşesine en fazla 30 dakika içerisinde ulaşmanızı sağlıyor.


Metro ağının ana durağı da Passeig de Gracia’dır. Barcelona’daki havalanına metro ile ulaşımı da bu durak üzerinden sağlıyoruz.  El Prat Havaalanı iki ana bölümden oluşuyor ve bu iki bölüm arasında tren ve shuttle hizmeti sağlanıyor. Ryanair’in Barcelona’da etkin bir rolü olması da Avrupa’nın bilumum bölgesinden şehre ucuz tarifelerle ulaşım gerçekleştirmemizi sağlıyor. Roma’dan 20 Euro gibi bir ücretle Barcelona’ya ulaşılabilir.

Şehrin mimarisine de Antoni Gaudi’nin sıradışı mimari aklı ve becerisinin değmiş olması da turistlerin şehre rağbet etmesinin bir diğer nedeni olarak gösterilebilir. La Sagrada Familia üzerine 40 yılı aşkın bir süre çalışan Gaudi eserin sadece bir kulesi tamamlanmış iken La Sagrada Familia’nın önünde bir tramvayın altında kalarak yaşamını yitirmiştir. La Sagrada Familia’nın halen yapımı devam etmektedir ve finansman da yerel halkın desteği üzerinden sağlanıyor. Gaudi’nin notlarına sadık kalınarak yapılan planlamalara göre de öngörülen bitiş tarihi 2026’dır. Devasa bir yapı olması ve kullanılan taşların ve malzemelerin el yapımı olması nedeniyle de turistlerin büyük bir ilgisi vardır. 


Ayrıca Gaudi, Eusebi Guell adlı sanayicinin desteğini alarak Palau de Guell ve Park de Guell eserlerini de yapmıştır. Diğer önemli eserleri ise La Casa Mila ve Battlo evidir.  Özellikle Park de Guell, Barcelona’nın tepe noktalarından Natural Park’in yanına yapılmıştır ve büyük bir alanı kaplamaktadır. Şehrin tamamına hakim bir manzaraya sahiptir. Park de Guell’de görülen benzersiz mimari ve kertenkele şehrin bir nevi sembolü olmuş durumda.


Şehrin geri kalan mimarisinde de Gotik akımın izlerini görüyoruz. Özellikle de şehrin en önemli caddesi olan La Rambla ile Laietana arasında varolan Barri Gotic (Gotik Köşe) bölgesi gotik mimarinin izlerini taşır. La Rambla caddesi üzerinde sıralanan her ara sokağın da açıldığı farklı köşeler ve cezbedici mekanlar vardır. Cadde üzerinde sıralanan sokaklarda şehrin en iyi meyve ve et satıcılarına rastlayabilirsiniz. Ayrıca birbirinden farklı yapılarda publar da bu cadde üzerindeki ara sokaklarda yeralır. Cadde geniş ve sahile uzanan yapısı ile turistlerin ve satıcıların her saat doldurduğu bir alan olma özelliğine sahiptir. Caddenin sonuna geldiğinizde ise La Barcelonata bölgesi ve Akdeniz suları sizi karşılıyor olacaktır. Kasım ayı içerisinde orada bulunmuş olmama rağmen sahili oldukça temiz diyebilirim. Sahilin özellikle şehrin en önemli caddesinin bitiminde merkezi bir konumda olması ve kumsal şeridinin de  güneşlenmeye ve denize girmeye elverişli uzunlukta olmasıyla halkın yaz aylarında sahili doldurduğunu düşünmek zor olmasa gerek.


Mimaride olduğu kadar sanat alanında da önemli isimlerin durak noktası Barcelona olmuştur.  Salvador Dali, sürrealizmin babasıdır. Eserlerindeki çarpıcı ve gerçeküstü imgelemelerle ün kazanmıştır. Ayrıca Picasso da resim eğitimini bu şehirde almıştır ve her iki ressamın da adlarını taşıyan müzelere turistlerin oldukça yoğun ilgisi mevcut. İç Savaş döneminde George Orwell ve Ernest Hemingway gibi önemli yazarlar da Cumhuriyetçilerin saflarında savaşa katılmıştır. Özellikle Katalan saflarında savaşan George Orwell’ın savaş sırasında yazmış olduğu “Katalonya’ya Selam” adlı bir eseri de bulunmaktadır.               

Barcelona’da yemek kültürü de bir hayli gelişmiştir. Anavatanı Valencia olan Paella yemeği her restaurantın menüsünde vardır. Safranlı pilavın içine konulan 7 ayrı çeşit deniz mahsulünün tavada pişirilerek servis edilmesinden oluşan Paella oldukça leziz ve ağır bir yemektir. Ayrıca restaurantlarda ve publarda bulabileceğiniz mezelerin genel adı da Tapas’tır. Bir çok farklı lezzette Tapas çeşidi bulunmaktadır. İspanyolların yerel içkileri olan Sangria da Barcelona seyahati sırasında denenmesi gereken lezzetlerden biridir. Şarap, meyve parçacıkları ve soda’nın bileşiminden oluşan bu içkiye de Barcelona’da her mekanda rastlayabilirsiniz.



Yazının başında belirttiğimiz gibi Barcelona şehriyle aynı ismi taşıyan Barcelona Kulübü,  katalan halkı için bir gurur kaynağıdır. İç savaş sırasında direnişin de bir ayağı olan kulüp sonrasında İspanya’da ve Avrupa’da kazandığı başarılarla adından sıkça söz ettirmiştir. Kulübün stadı olan Nou Camp futbola ilgi duyan turistlerin şehir haritasında es geçmedikleri bir nokta olmuştur. Öyle ki Katalan halkına aitliği ile futboldan çok öte sembolik bir anlam taşıyan kulübün mottosu da “ Bir kulüpten daha ötesi” anlamını taşır.  Kulübün müzesi de görülmesi gereken yerlerden.


Şehirle ilgili dikkat edilmesi en önemli noktalardan biri de her metropol gibi Barcelona’da da sık sık turistlerin hırsızlık olaylarıyla karşılaştığıdır. Yardım amacıyla dahi yanınıza yaklaşan kişilere güvenmemek sizi her zaman tetikte ve güvende tutar.

Eğer zamanınız varsa ve kendinize bir rota arıyorsanız Barcelona mutlaka haritada işaretleyeceğiniz noktaların başında gelmeli. Şehrin atmosferi her daim kendinizi oraya ait hissetmenizi sağlıyor.

İpuçları ve Tavsiyeler ;

Şehri dolaşmak için en uygun ulaşım aracı metro. Birkaç günlük kombine metro bileti almak daha avantajlı ama bileti aldığınız saate dikkat edin zira günün son dakikalarında aldığınız bilet o günü de kapsıyor.

Eğer bira içmeyi seviyorsanız mutlaka Katalan birası olan Estrella Dam birasını deneyin. Hem ucuz hem de içtiğiniz bir çok biradan daha güzel.


La Ramblas caddesi üzerindeki  Mercat de la Boqueria Barcelona’daki en ünlü manavdır. Uğramanız tavsiye olunur.

Passeig de Garcia yakınlarındaki Garcia bölgesine de uğramadan geçmeyin. Küçük caddeler, güzel yemek ve alışveriş alanları mevcut.


Eğer Akdeniz’e kıyısı olan bu güzel şehirde deniz mahsullerini tatmak istiyorsanız da La Barcelonata’da aradığınızı bulacaksınız.

Taksim’in arka sokakları nasıl ki Tarlabaşına açılıyor ise Barcelona’da La Ramblas’ın sol tarafında El Raval bölgesi bulunuyor.  Eskiden gasp ve cinayet fazla olmasına rağmen son dönemlerde daha tekin bir yer haline gelmiştir. Hatta bu bölgede Anatolia adında bir Türk restaurantı da bulmak mevcut. Demli çaya hasret kalırsanız uğramadan geçmeyin.

Barcelona’da iken Guia del Ocio adlı gazeteyi alırsanız Barcelona’da bulunduğunuz dönemde varolan kültürel organizasyonlarla, eğlenebileceğiniz mekanlara ait bilgileri bulabilirsiniz.

Barcelona ile ilgili Eserler:
İzlenesi:
Vicky Cristina Barcelona, Woody Allen
Biutiful, Alejandro Gonzelez Inarritu
Land and Freedom, Ken Loach

Okunası:
Carlos Ruiz Zafon – The Shadow of The Wind
George Orwell –Homage to Catalonia
Jeremy Holland- From Barcelona

Dinlenesi:
Manu Chao – Rumba De Barcelona
Freddie Mercury / Montserrat Caballe –Barcelona
Brazzaville – Barcelona



İnsan ikilemlerin yol ayrımına geldiğinde  geri dönüş yollarının bir hayli uzağında kalmış demektir. Kavgalar yol ayrımının ilk durağıdır ve anlaşmazlığa varan noktada son adımlar atılır işte. Kararlılık ayrılığa iten sebeplerin ötesinde bir köye varıyorsa sonuçlar teferruattır.  Muhakkak ki ayrılık yoluna girdiğinde gurur da yapar insan çoğu kez. Keza Nader gibi. Ya da attığı adımdan geri dönemez keza Simin gibi. Ayrımlar haklılığa inanmaktır ve inanmanın diğer bir yüzü kendini yolunu çizmektir.


Geçmiş ve Gelecek Ayrımı

Geleceği düşünmek bugünü öldürür  ve Simin için bugün geride kalmıştır. Simin , filmin açılış sekansında mahkeme odasında geleceği için savaşan kadın portresi çizer.  Onun nazarında bugüne ait bir umut yoktur ve başka bir yerde gelecek umut vaad etmektedir. Herşeyi karşına almanın bir yükü vardır. Geride bırakılacak bir eş ve gerekirse bir evlat. Simin ayaklarının üzerinde durmayı her şeyden öte görmektedir.

Uzaklara gitmek arzu edilen değişimlere ve başlangıçlara her zaman tekabül etmez ve geçmişi yok saymak da her zaman kesin doğru değildir. Yaşam standartlarına inanmaz Nader, aslolan insanın standardıdır. Geçmişini öteye itemez zira geçmiş onun aslolan parçasıdır.
Nadir ve Simin geçmişin bağları ve geleceğin umudu arasına sıkışır kalır. Ortak kaygıları kızlarıdır. İyiyi ve kötüyü en yalın haliyle gören ve her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda kalan kızları. Termeh bir umudun peşinde ayrımları kapatmaya çalışan ve ilişkininin bugününü temsil eden kişidir.



İkilemler ve Gerçekler

Gerçek yalana bulandıkça temizlemesi zor olur ve ilişkilerin,olayların çarpıtılan tarafları hep örtbas edilir. Nader doğmamış bir çocuğun ölümüne sebebiyet ile suçlanırken Termeh’i kaybetmemek uğruna yalanın esiri olur. Bir yalanla yaşamak, hapiste geçireceği yıllara nazaran küçük bir bedeldir. Her insan her suçu işleyebilir yeter ki şartlar ve duygular insanı o duruma sürükleyiversin. Keza dini inancını her şeyin üzerinde tutan Razieh. Karnındaki bebeği öldüğünde eşinden korktuğu için kendi hatasıyla çocuğunu düşürdüğünü anlatamaz. Filmin bir sahnesinde Razieh’in eşi  Hodjat “ Neden karılarımızı ve çocuklarımızı hayvan gibi dövdüğümüzü düşünüyorsunuz?” diyerek önyargılara bir tekme atar fakat mevzu şiddetin açığa çıkmasından ziyade onun varolduğunu bilmek değil midir? Razieh her zaman korkunun esiri olacaktır.

Hodjat da sinirlerine hakim olamayan,parmaklıkların öte tarafını iyi bilen bir karakter. Adaleti bir kez olsun yanına aldığını düşündüğü an Nader’in bebeğinin ölümünden sorumlu olduğuna inanır. Bir yandan Nader’in hapiste yatmasını isterken diğer yandan borçlarından kurtulabilmek için kan parasını istemektedir. İkilemler arasında kalır, para her zaman tatlıdır.
Simin ise diğer karakterlerin ikilemlerinin,yalanlarının üzerinde herkes için doğru yolu bulmaya çalışan bir mekanizma gibidir. Olayların uzağında hem Nader’i n hapse düşmesini istemez hem de diğer ailenin içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını arzu eder. Nader’den Simin’i ayıran en önemli özellik budur. Nader her zaman doğrucu olmaya çalışırken bir yalanı sürdürmüştür ve haklı olduğu noktada iyiliğin ötesine taşınacak bir durum görmemektedir. Nader bencilliğin emsalidir. Simin ise doğruluklardan ziyade iyiliğin ve akılcılığın temsilidir.


Mutlak Sonuç


Uğraşlar boşa çaba sarfetmekten öteye gidemedikçe ayrılığın kapıları daha bir geniş açılır. Her adım karşı taraftan beklenir. Nader gururunun esiri olmuştur ve gururu yanınıza aldığınızda mutsuzluğun da çaresine bakmalısınız. Simin ise kırılmıştır. Eşinden çaba sarfetmesini beklemiştir. Karakter sorunları en çok da ayrılık kararı alındığında gün yüzüne çıkıyor. İkilemlerin ağına düşmüş son kişi de Termeh’tir. Onun vereceği karar kaybedilmiş bir davanın sadece sonucudur. Sonuç önemli midir? Ayrılık geldiğinde pek de değildir. Mahkeme salonu soğukluğunda bir gelecek de Termeh’i beklemektedir.


Dünya coğrafyasında her toprak esaretin bir gerçeklik ve özgürlüğün de hayal olarak kaldığı düşüncelere evsahipliği yapmıştır. Düşünceler bastırıldıkça ve insanlar din,ırk,mezhep ve düşünce ayrımcılığına uğradıkça da  bu süregelecektir.  Tarihin insanlıktan uzak sayfalarından bugünlere kalan miras ise hem edebi hem de görsel yönden çeşitlendirilmiştir. Politik ve siyasal yozlaşmların yaşandığı dönemlere ait filmleri de listelemek gerek. Halkların ideallerini ve özgürlüklerini kazanmalarının yanı sıra politik çıkarlar amacıyla derin devletin susturduğu insanların da hikayelerine göz atalım.

10- Europa (Lars Von Trier) : Trier, 2.Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasının sancılarını beyazperdeye yansıtmaya çalıştığı bu filmde olayları Amerika’dan ülkesine dönmüş olan Leopold’un gözünden izleyicilere sunar. Hiç süphesiz Almanya savaştan yenik ayrıldıktan sonra Nasyonalist eylemler ve fikirler ülkeden bir anda gitmemiştir ve Trier savaşın ardından bu fikre sahip insanların yaşadıklarına ve fikirlerini nasıl devam ettirmeye çalıştıklarına odaklanmıştır. Leopold yeni bir başlangıç yapmaya çalışan ülkesine katkı vermeye gelmiştir ve kendini nasyonal sosyalizmin bir parçası olarak bulmuştur.

 Film ile ilgili detaylı yazı : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2010/04/lars-von-trier-ve-avrupa-uclemesi.html

9- Machuca ( Andres Wood) : Bir milletin içinde varolan farklı düşünceler er yada geç siyasal alana taşınır. 1974 yılında şili’de olanlarda bu fikir çatışmaların detayıdır. Machuca; dönemin devlet başkanı Salvador Allande’den sonra hükümeti deviren ve yönetime el koyan askeri yönetimin çocuklar vasıtasıyla anlatan bir yapımdır. Yoksulluk ve sınıflar arası ayrım kendini fazlasıyla hissettirir. Öyle ki her darbede olduğu gibi Pinochet yönetimindeki Şili’de de burjuva zenginleşirken fakir halk öteden beri belli olan kaderine razı gelmeye koyulmuştur.


8-Carlos (Olivier Assayas) : Nam-ı değer Çakal Carlos’un hayatından uyarlanan yapım soğuk savaş döneminde devletlerin suikast ve düşman ülkelerde kargaşa çıkarmak amacıyla piyonları nasıl ileri sürdüklerini anlatır. 70li yılların en önemli figürlerinden olan Carlos eylemlerini düşüncelerinden ziyade ait olduğu topluluğun çıkarları amacıyla yürütüyordu. Bu nedenle birçok ülkenin ve örgütün emrinde suikastlara karışmış olan Carlos’un düşüncelerini, yükselişini ve çöküşünü üç ayrı bölümde anlatan yapım yakın tarihte gerçekleşen bir çok olayın da arkaplanına ışık tutar.


7- All the President's Men (Alan Packula) : 1970li yılların başında Birleşik Devletler’de patlak vermiş olan Watergate skandalını takip eden iki gazetecinin olayın başlangıcından sonuna kadar olayları takiplerini konu alır. 5 hırsızın bir daireye girmesi gibi küçük bir detayla başlayan olaylar, bu girişimin arkaplanı yüzeye çıkınca dönemin başkanı Nixon’ın görevinden istfa etmesine kadar varmıştır. İki gazetecinin olay sürecindeki idealleri ve derin devletin onları yıldırmaya çalışmasına rağmen bıkmadan görevlerinin sorumluluğunu yerine getirmeleri  takdire şayandır.

6-Hunger  (Steve McQueen) : Tarihin insanlıktan uzak kalan sayfalarında özgürlük kazanılan bir hak olarak tanımlanır. IRA örgütü de yıllarca İrlanda halkının özgürlüğü adına eylemler yapmıştır.  1972 yılında IRA mahkumları İngiliz hapishanelerinde sarfettikleri ölüm oruçları ve hak talepleri başarısızlıkla sonuçlanır. Verilen üniformaları giymeyen ve banyoya girmeyi reddeden mahkumlar işkencelerden geçirilir. İlerleyen dönemlerde mahkumlardan Bobby Sands’in parlementoya girmesi de Margaret Theatcher’ın geri adım atmasına yol açmamıştır. Bobby Sands’in ölüm orucunu safhalarıyla anlatan filmin sonlarına doğru var olan 17 dakikalık sekans da sinema tarihin en başarılı sahnelerindendir. 

5- Bloody Sunday (Paul Greengrass) : 30 Ocak 1972 tarihi İngilizler için her zaman bir utanç kaynağı olacaktır zira tarihin bu sayfasında ; insan hakları adına yürüyüş yapmak isteyen Katolik İrlandalı halkın şehirde güvenliği sağlamakla yükümlü olan askerler tarafından kurşunlanması yazılıdır. Dönemin faal terör örgütü IRA bu olaylardan sonra hem şiddetini hem de nüfusunu arttırmıştır. Etki-tepki mekanizamasının en önemli örneklerinden biri olan kanlı pazar günü beyazperdeye de yalın bir gerçeklikle aktarılmıştır. Tamamına yakını omuz kamerasıyla çekilen film belgesel tadı vermektedir.

4- Viva Zapata! (Elia Kazan):  1900lü yılların başında Meksika’daki devrimi Emiliano Zapata’nın yaşamı üzerinden anlatan bu yapımda öncelikle diktatör Diaz ve sonrasında general Huerta’nın kontrolündeki askeri birliklerin halkla çatışmasını mercek altına alır. Siyasal düşüncelerden ziyade toprağın kavgasını yapan Zapata ve halkı yıllarca toprakları için savaşmışlardır. Devletin başında olan her bireyin reform sözü verdiği bu filmde Zapata da devlet başkanlığının halktan soyutlanmaya yol açtığına tanıklık etmiştir. Marlon Brando’nun Zapata rolüyle efsaneleştiği bu yapım dönemin Meksika’sına ve halkın gayelerine ışık tutar.

 3-La battaglia di Algeri (Gillo Pontecorvo) : Cezayir’in kurtuluş harekatını anlatan yapım 1950lerde Fransız sömürgesi olan Cezayir’de özgürlük kıvılcımlarının nasıl ortaya çıktığını ve sonrasında gelişen olayları konu alır. Cezayir Direniş Örgütü (FLN)’nün kolonileşmeye karşı verdikleri direniş sonrasında konuyu birleşmiş milletlerin gündemine taşımları, Fransız hükümetinin Cezayir’deki FLN üyelerine yaptırımları çok çarpıcıdır. Devrim başlatmak ve onu devam ettirebilmek zordur. İstiklal nidalarıyla yükselen devrimin sesi yakın zaman içinde Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasına önayak olmuştur. 

2-Land and Freedom(Ken Loach):  Dünya tarihinde diktatörlükle yönetilen her toprak başkaldırışa gebe kalmıştır. İspanya’da 30lu yıllarda Franco yönetiminde de yaşanan olaylar gibi. Franco yönetimindeki faşist diktatörlüğe karşı gelmeye çalışan ve kaderine razı olmayan halk gerilla yöntemiyle ordu ile savaşa girmiştir. 3 yıl süren savaşın faşizme direniş tarafını Cumhuriyetçilerle aynı safta savaşan David Carr üzerinden anlatan Ken Loach İspanya iç savaşı ile ilgili en çarpıcı yapımı bizlere sunmuştur. Filmde David’in savaş anıları önemli bir yer tutar. Özellikle ideallerin ters düşmesi ve dostlukların dahi çıkar çatışmasına dönmüş olması İspanya’nın yaşadığı buhranı daha yakından anlamamıza vesile olur.

1-Z (Costa Gavras): Yunanistan’da 1963 yılında yaşanan bir olaydan kurgulanan yapım derin devlet ve yargının işbirliğine atıflarda bulunur. Z; Barışcıl milletvekili Lambrakis’in hükümetin yandaşı olan faşist insanlar tarafından öldürülmesinden sonra gelişen olaylar ve Lambrakis’in ölümü ile ilgili davayı konu alır. Soruşturmanın her safhasında  derin devletin olaya müdahil olması ve suçluların aklanmaya çalışılması konu hükümetin çıkarları olduğunda demokrasinin işlevsizliğini ortaya koyar. Costa Gavras’ın yönettiği film ayrıca 1969’da ayrıca en iyi film Oscarını da kazanmıştır.


Sanatın her dalında olduğu gibi sinemada da aynı sonuca varan fakat farklı yönlerden ilerleyen binlerce yapım vardır. Kimi yapımlar görselliği önde tutarken bizim mevzu bahis edeceğimiz tek mekana bağlı filmlerde ise genel olarak diyalog ve anlatım odaklı yapımlar öne çıkar. Genel olarak aksiyondan uzak izleyicinin düşünceleriyle anlam katabileceği  küçük bütçelerle ve az oyuncu ekibiyle çekilen bu filmlerin en nadide örneklerinden bir top 10 listesi çıkaralım.

10- Exam: Kapitalizm şirketlerin eline kozları verdikçe sömürülen insanoğlu ve sisteme bir şekilde dahil olmak isteyen insanların savaşı yüzyılımızın en büyük kimlik bunalımıdır. Her geçen sene insan özünden kopan varlığımızı sınayan şirketlere nasıl teslim olduğumuzu gözler önüne seren filmde sınav ile çalışan seçen bir şirketin sınava katılanlara sorduğu soru ve sonrasında gelişenleri anlatır. Bilindik sınavlardan farklı olan bu sistemin tek bir kazananı olacaktır ve hepsinin en önemli dayanağı akıllarıdır.

9- The Breakfast Club:  Birbiriyle herhangi bir bağı olmayan 5 tane lise öğrencisinin disiplin cezası nedeniyle cumartesi gününü okulda geçirmeleri üzerinden ilerleyen yapım grup psikoterapisinin en nadide anlatımlarındandır. Gruptaki kişilerin farklılıklarının anlatımı ile başlayan film günün sonunda birbirlerinden sebepsiz nefret eden insanların belirli ortak paydalarına eğilmeleriyle şekil alır. Filmden akılda kalan en önemli repliği ise ; "When you grow up,your heart dies"

8- Buried: Devletlerin savaşlarının bedelini her zaman insanlık öder. Irak’taki Amerikan işgalinin kahramanlık anlatmayan yapımlarından Buried’da diri diri gömülen bir Amerikan askerinin tabuttan kurtulma savaşını anlatır. Gerilimin fazlasıyla hissedildiği bu yapımda Amerikan askerinin çırpınışları,hayalkırıklıkları ve anlık ümitlerinin; Irak semalarında toza toprağa karışmasına tanıklık ederiz.

7-My Dinner with Andre:  İki eski arkadaşın bir akşam yemeği için buluşmasını ve burada ettikleri muhabbeti konu edinen yapım tamamen ikili arasındaki diyaloğa bağlı ilerler. Felsefe,yaşam ve daha nice konunun açıldığı bu akşam yemeğinde muhabbetin mahiyeti ve konuların çekiciliği bizlere masanın bir köşesinden kendimize yer ayırtma isteği uyandırır.

6-The Sunset Limited: İntihar etmek özgürlük müdür? Din var mıdır ve ruhumuz kurtarılabilir mi? Hayatının büyük bölümünü suçlu olarak geçiren inançlı bir birey ile intihar etmesine izin vermediği karamsar profesörün din ve yaşam eksenli tartışmalarını konu alan Sunset Limited zıtlıklar üzerinden ilerler. Eğitimin akılcılığı ile dinin cahilliğinin birer kapışması gibidir. Karamsarlığın beyazlığı ile iyimserliğin siyahlığının saflarından her biri kendine göre mutlak doğrudur. Bu tartışmanın bir sonucu yoktur ama mutlak kazananı izleyicilerdir.

5- Moon : İnsan hiç yaşamadığı bir hayatı özleyebilir mi? Hiç tanımadığı insanları sevebilir mi? Moon filmi bu gerçekler ışığında ilerleyen bir yalnızlık filmidir. Kimliğini keşfeden ve insanlık için hiçbir öneminin olmadığını fark eden bir bireyin bunu kabullenmesini anlatır. İhtimaller dışında varolan bir hayatın seçimleri silmesiyle şekillenir. Dünyadan milyonlarca kilometre  uzakta “hiç yaşamamış olmak” zordur.

4- Dial M For Murder :  İntikam her zaman en doğru zamanı kollayarak gerçekleştirebilen profesyonel bir iştir. Tony de eşi Margot’tan ihanetin intikamını almak için uzun süreli bir plan gerçekleştirmiştir. Planın işlevselliği diğer bireylerin performansına bağlıdır ve Tony başarısız bir cinayet planından dahi kurtulacak kadar birçok detayı düşünmüştür. Hitchcock sinemasının en önemli eserlerinden olan Dial M for Murder gerilimin ve akıl oyunlarının üst seviyelerde seyrettiği yapımlardandır.

3- The Man From Earth : Tüm insanlık tarihi karşınıza dikilse tepkiniz ne olurdu? Muhakkak merak ettiğimiz sorulacak birçok soru ve gerçekliği muallakta kalan bir çok bilgi  vardır. The Man From Earth tüm zamanlarda bulunmuş olan bir insanın son yerleşim yerinden ayrılmadan önce arkadaşlarına kendi durumunu açıklamasıyla başlar. Aklın ve mantığın olasılığını dahi reddetiği bir önermeyi gerçek kılabilecek tek şey sorular ve cevaplardır. Merak edilen her sorunun cevabı dünyalı dostumuzda saklıdır.

2-Rear Window: Hitchcock sinemasının bir diğer şaheseri olan Rear Window ise görev sırasında bacağı kırılan bir fotoğrafçının pencereden komşularının hayatlarına dahil olmasıyla başlar. Hayattan bir parça eksik kalmasının boşluğunu diğer insanları gözetleyerek kapatmaya çalışır. İşinde olduğu kadar gözetlemek konusunda da detaylara odaklanan Jeff bir cinayetin tanığı olur.

1-12  Angry Men:“Hiç kimse görmek istemeyen bir insan kadar kör olamaz”
Bazı olayların mutlak doğruları yoktur ve yargılama hükmü vermek için olayı her iki yönden incelemek gerekir. Bunlar dışında hüküm vermek oldukça basit ve adalatten uzak kaçmaktır. 12 Angry Men bir insan hayatını harcamanın tek bir hükme bağlı olduğu bir davada insanların nasıl bencil olduğunu gözler önüne süren bir yapımdır. Tek bir jürinin suçluyu anlama yoluna gitmesi ve diğer jürileri karşısına alarak olayı tamamen incelemeye çalışmasıyla yön bulan yapım munazara tekniğini  uygulayan  en iyi filmlerden biridir.. Tartışmaların zaman zaman sertleştiği,fikir ayrlılıklarının mantıksal doğrularla cevaplara döndüğü filmde Henry Fonda da performansıyla ölümsüzleşmiştir.


Filmle ilgili daha detaylı inceleme : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2009/06/12-angry-men.html


İnsan,silah ve tekrar insan. Kadraj üçünü kaldıramaz venamlunun ucundaki insan mutlaka kadrajdan çıkmak zorunda kalır. Ölüm kazanır.

Peki bu sefer namlunun ucunda kim var Vinz? Silahımızı kimedoğrultuyoruz? Her sinirlendiğimizde hıncımızı alacak birilerini bulmamız mıgerekiyor? Polisler,ırkçılar ve sistemin yanlışları. Her zaman sorun halinegetireceğimiz birileri vardır. Polisler evin etrafındadır,dazlaklar için iki sokak ötesi yeterlidir ve anlaşamadığımız bir dolu insan var. Peki esas sıkıntı dolu silahla adam olunuyormu Vinz? Öldürmeye yakın olan ölüme de bir o kadar yakındır. O silahın belindeolmasının bir nedeni de bu değil midir? Eğer eğitim alsaydın silahı belinetakanın sen değil her gün küfrettiğin dünya düzeni olduğunu da fark ederdin Vinz.Bu düzen senden hem ölmeni hem de öldürmeni bekliyor. Sen de bu düzenden her sıkıldığında silahınasarılıyorsun bir nevi oyunu bozmak istiyorsun ama bir gün içinde düzeni silahlakim değiştirebilmiş ki Vinz?


Özgüven önemlidir,saygınlık önemlidir ve belinde SmithWesson var ise her ikisine de kolay yoldan ulaşırsın. Bilirim Taxi Driver filmini de çokseversin. Her sabah aynanın karşısında Traviscilik oynayarak meşhur repliği hayatına kazıdığını dabilirim. Belki de günün birinde repliği kullanmayı da düşünüyorsundur. Mermileriyle kötüleri yenen anti-kahraman Bickle. Toplumun dışlanmışı olduğu için mi Travis'i kendine yakın buluyorsun yoksa banliyöde yaşayan her çocuğun rol idolü Travis midir? Silahlar böyle filmlerde çok işe yarar da Paris de başına sadece dert açar bunun farkında değil misin Vinz? Silah ölümün kokusunu alır ve sen bugün olduğundan farklısın.


Her zora sıkıştığında belinde silah taşıyor olmanın özgüvenivar Vinz. Peki bir silahla kaç kişiyi öldürebilirsin? Polisleri yok edebilirmisin? Peki ya ırkçıları? Geçinemediğin insanları bile yok edemezsin Vinz. Ayrıcaiyi polisleri ne yapıcaksın? İntikam silahla mı alınır? Değişmesi gerekenininsanlar değil de olgular olduğunun farkına ne zaman varıcaksın? İnsanlarıöldüren silah değil gene insanlardır ve karamsarlığı da insanlar getirir.Dünyanın kötülükleri de biziz Vinz. Dünyanın bizim olduğunu zannediyorsun değilmi? Oysaki dünya sahipsiz ve biz sadeceişgalcileriz. İyi ve kötü huylarımızla. Keşke elindeki silah kötülülüklere ateşedebilseydi. Şiddeti silahla yok edebilmek ironik geliyor değil mi? Peki ırkçılığıyok edebilsek Vinz? Gecenin bir yarısı sırf renginden dolayı arkadaşlarınasaldırılması seni silahına yöneltiyor değil mi? Haksız olmadığın gerçekler varama ölüm haklılığı korur mu? Paris banliyölerindeki polislerle lüks semtlerinpolisleri bile aynı değil Vinz. Bunun sen de farkındasın. O silahla keşke toplumsalsınıfları da yok edebilsek. Lafı açılmışken kapitalizme de silahınla ateşedebilir misin? Zira bilirsin eşitsizliğin ucu oraya kadar gidiyor ve onu dabizler yarattık ve ancak bizler öldürebiliriz. Şimdiye kadar her şey yolundadediğimiz her olgunun önüne geçmen gerekiyor.


Elinde Smith Wesson’ı tutuyorsun ve gördüğün gibi ateşedilebilecek bir çok olgu var. Mermilerin hepsine yetmeyebilir ama insanlığıöldürmekten daha değerli değil midir Vinz? Ama gerçek şu ki olguları yokedemedikçe birbirimize daha çok saldırıyoruz. Düzeni kıramadıkça çarpıştığımızrenklerimiz,dillerimiz ve sınıflarımız oluyor. En sonunda ise küfürler saçarak silahı birbirimize doğrultuyoruz. Oyunun sonunda yeri geliyor senölüyorsun, yeri geliyor ben ölüyorum ve mutlaka o mermiyi insanlık yiyor.


Önce bir özet vardır. Dünyanın vazgeçilmezleri,yüklerimiz,geridebırakılanlar ve Melankoli. Sonrasında yıkım. Bir de bu saydıklarımızın detaylarıvardır. İnsanı melankoliye götüren ve sonunda yıkımın nedeni olan detaylar.Detaylar Justine’de saklıdır, yıkım Claire’a saklanır. Sonsuzluk ise aklınmağarasında gizlidir.

Bol miktarda spoiler içerir.

Justine

Açılış sekansında düğünlerine limuzin ile giden Michael veJustine çiftinin mutluluklarına tanık oluruz. Herşey olması gerektiği gibidirve yaşadıkları aksaklık dahi onların moralini bozmayacak cinstendir. Fakatgökyüzündeki değişimin evreleri aynı gece Justine üzerinde de etki yaratmıştırve babasının dediği gibi hayatındaki en mutlu geceyi geçiren Justine bir andayalnızlığın ve yıkımın pençesine düşmüştür. Melankoli gezegeni yaklaştıkcaJustine’in melankoli hastalığı artmaktadır.

Herşey Justine'da açığa çıkan melankoli hastalığı ile başlamıştır. Düğün gecesi ve gece boyunca yaşanılanlar insanın her daimkendi emelleri uğruna hareket ettiğini açığa çıkarır. Örneğin; ajans patronudüğüne ve çifte ilişkin konuşma yaparken reklam sloganını aramaktadır. Diğeryandan Justine’in anne ve babası kızlarının mutluluğu üzerinden bitmiş olanevliliklerinin kavgasına devam etmektedir. İlgi odağı olma sorunsalı geceboyunca ön planda olan her bireyde zaman zaman belirir. Keza düğününorganizatörü olan Claire gecenin mahvedildiğini düşünür ve bunu bir hakaretolarak algılarken eşi düğün masraflarını karşılayarak cömertliğini gözler önünesürmektedir. Kurtarılamayacak burjuva ahlakının örnekleri gece boyunca gerilimeneden olmaktadır. Gecenin belli normlara göre ilerlemesi ise tamamen duygudanyoksundur. Zira burjuva kanadı duygudan ziyade zarafetin ve ihtişamınpençesindedir. Ayrıca kadın karakterler tekrar tekrarkötülüğün başlangıcı olarak sunulur. Zira Justine ve annesi gerilimin anakaynaklarıdır. Diğer yandan Michael ilk bölümün tek iyi olgusudur. İyiliği vesaflığı ilk bölümde sembolize eden tek kişidir.


Clarie

İnsanlar yardım etmenin verdiği huzurun yanı sıra başkainsanların kendilerine muhtaç olmasından da güç alırlar. Clarie böyle birkarakterdir. Kardeşi Justine’in ruhsal ve fiziksel yönden düştüğü çöküntüesnasında ona yardım ederek kendi ruhunu tatmin etmektedir. Kibiri elden bırakmadan,modernizmin başrolünü oynadığı bir hayatta kişisel buhranların içine düşmüştür.Melankoli gezegeninin yaklaşmasındandolayı hayatından endişe etmektedir lakin görüyoruz ki endişe ettiği hayatınelle tutulur bi yanı bulunmamaktadır. Baskıcı bir karakterin eşine ve çevresinedayatmaları çerçevesinde geçen birhayatın izleri vardır.
İkinci bölümde Claire; yapay modern yaşamın aklın vedoğaüstü olaylar karşısındaki çaresizliğini simgeler. Justine insanınyalnızlığını hiçbirşeyin kurtaramıyacağını düşünür ve yokoluşa kendini hazırlamıştırzira hepimiz öleceğiz ve yalnızlığınpençesine takılmış durumdayız. Bu nedenledir ki Justine düğün gecesi estetikyaşamdan kendini soyutlamış, aklın ve mantığın doğrultusunda melankolihastalığına tutulmuştur. Tüm insanlığın melankolisini Justine yaşar. Claire isesadece kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışarak sonsuzluğa ulaşmaya çalışmaktadır.


Mutlak Son

Melankoli gezegeninin yaklaşıyor olması bir metafordur.Mutlak sona insanlık gene kendi elleriyle ve düşünceleriyle ulaşacaktır.Metaforun kullanılması insanın kendi hayatı adına yapacağı endişeyi gözlerönüne sunmak amacıyla planlanmıştır. Böylece son sekans insanın yalnızlığından soyutlanıpsonsuzluğa ulaşmasını hedef alır. Claire; Justin ve oğluyla birliktemalikanenin bahçesinde tahta parçalarından mağara kurarak bir nevi Platon'unmağarasına giriş yapmıştır. Bu son sahnede de sembolize anlatımı tercih edenTrier böylece insan yalnızlığının soyut yaşamdan ayrıştırılarak ancak aklın vemantığın mağarasında sonsuzluğa ulaşabileceğini bunun dışında insan soyunun yokolmaya mecbur olduğunu anlatmaya çalışmıştır.





Yaşamı varoluşumuz üzerinden tanımlayacak olursak esas mesele kader olgusunu istekler varolduğu noktaya eğebilmektir. Güzel bir eş , zevk alınan bir iş ve kaliteli yaşam standardı muhakkak ki birçoğumuzun hayalini kurduğu yaşamın belirgin yönleridir. Midnight in Paris filminde bu özelliklere sahip olan Gil’in hayatını farklı bir yöne kaydırmaya başlamasını konu alır. Bu konuda Gil’in yardımcıları aşık olunacak bir şehir ve rol model olarak gördüğü sanatçılardır.

Bazı ilişkileri yaşanılabilir kılan en büyük özelliklerden biri şehir ve zaman olgularıdır. Şehirlerin insan duyguları üzerinde farklı tesirleri vardır ve muhakkak birine yaşanılabilir gelen bir şehir, bir başkası için her dönem anlamsızlığını korur. Gil ve Inez çifti için de Paris şehri her iki kalıba örnek teşkil eder.

Hollywood’un şaşalı gösterişinden ve onun samimiyetsiz gerçekliğinden nefret eden Gil’in gişe amacı güden film senaryosu yazmak yerine roman yazarı olmak istemesi ve yazdığı romanın bir çıkmaza girmesi onun duygularının evrimleşmesine neden olmuştur. Böyle bir dönemde Paris’e gelmiş olması kitabının devamı için önem teşkil etmektedir. Aşık olunabilecek şehirler listesinde bir çok kişinin tepeden sayacağı şehirlerden biri olan Paris, Gil üzerinde de olumlu duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur. Diğer yandan tatiller dışında Malibu’dan ayrılmayı düşünmeyen ve duyguardan ziyade mantık ilişkisi yaşayan Inez’in Gil ile ilişkilerin anlamsızlığı beyazperdeye çarpar. İlişkilerinde sevgiden ziyade güzellik ve kariyer odaklı bir birlikteliğe sahip oldukları ilk sahneden son sahneye kadar kendini hissettirir. Bu nedenle farklı bir şehirde ilişkilerini tartmış olmaları esas duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur.



Filmin göze çarpan en önemli iki detayı; kültürel egonun hissiyata karşı yenik düşmesi ve altın çağ üzerine yapılan tartışmalardır. Film boyunca kültürlü bir profesörün bilgisiyle insanları etkisi altına almaya çalışması ve alkış aldıkça yüzündeki mutluluğun beyazperdeye çarpışına tanıklık ederiz. Nitekim çoğunlukla bilginin esas amacı gösteri peygamberliği yapmaktır. Bilgiyi kendisinden ziyade başkaları için kullanan insanların bir örneğini teşkil eden Profesörün, Inez’i etkisi altına alması bilginin gücünü gösterir. Bir tablonun hangi ressam tarafından hangi yılda çizildiğine önem verenler kadar Gil gibi o tablonun yarattığı hissiyata ve resmin sahibi için ne önem teşkil ettiğini düşünenler de vardır. Profesör, Paris’i görülecek müzeler, tadılacak şaraplar olarak görürken ; Gil yağmurda yürünecek ve sokaklarında kaybolabileceği bir şehir olarak görmektedir. Bu hususta hissiyatın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Gil sokaklarında kaybolduğu şehirde gerçeküstü bir zaman diliminin içerisinde kendini bulur.

Filmin ikinci çıkış noktası ise “Altın çağ” üzerine yapılan tartışmalardır. Geçmişe duyulan özlemin esas kaynağı yaşamın tıkanıklığı ve tekdüzeliğidir. bu nedenle geçmiş her zaman daha cezbedici ve huzur dolu gelmektedir. Karmaşadan yoksun bir geçmişin muhakkak ilgi çekici yönleri vardır. Gil’in de özlemini duyduğu ve Altın çağ olarak nitelendirdiği zaman dilimi 1920li yıllardır. Zira geçmişe duyduğu özlemin belki de en göze çarpan detayı , romanının esas karakterinin sahip olduğu nostaljik eşyalar satan dükkandır. Burada Gil’in işinde varolan mutsuzluk ve romanına bir çıkış bulamaması geçmişe dair özlem kurmasını tetiklemektedir. Geçmişle ilgili düşüncelerin çoğu subjektif yargılardır zira yaşanılan zaman diliminde oluşan mutsuzluk insanı bu düşünceye itmektedir. Filmde Gil dışında bu konuyu tartışan karakterlerden E.Hemingway için Rönesans , Adriana için ise 1890lı yıllar Altın Çağın varolduğu yıllardır. Muhakkak ki yaşadığımız zaman dilimi de bir asır sonra bir çok kişi için altın çağ olarak tanımlanacaktır. Altın çağ’ı tetikleyen bir diğer olgu da rol modellerdir. Gil'in hayatında S.Fitzgerald ve E.Hemingway'in yeri çok büyüktür. Bu nedenle bu ikilinin ve daha bir çok sanatçının yaşadığı 1920li yıllar Gil’i cezbetmektedir. Altın çağ ile ilgili tartışmaları da gene Adriana ile yaptığı bir tartışmayla bitirir ve hissiyatın,duygunun altın çağ seçimindeki önemini de zamanla kavramaya başlar.



Woody Allen, Midnight in Paris filminde gerçeüstücülük ve altın çağ tartışmalarına yer vererek yapımın ilişkiden bağımsız evrimleşmesine odak noktası oluşturmuştur. Filmde Gil karakterini yaratırken kendine uygun bir karakter yaratıp, oyunculuğu Owen Wilson’a vermiş olması üstadın film karakteri olarak kendi oyunculuğunu devam ettirecek birini bulduğunu göstermektedir. Zira Owen Wilson mimikleri, şaşkınlığı, naif kişiliği ve hızlı konuşmasıyla tam olarak Woody Allen’ı canlandırmıştır. (bir tek gözlüğü eksiktir!) Filme ivedilikle monte edilen sanatçılar da yer yer hızlı bilgi akışına neden olsa da izlediğimiz bir sinema filmi olduğu için yönetmenin kısıtlı sürede buna başvurması kaçınılmazdır diyebiliriz. Adrien Brody’nin yarattığı S.Dali karakteri umarım bu filmle sınırlı kalmaz ve farklı bir yapımda daha uzun sürelerle kendisini bu rolde izleyebiliriz. Diğer yandan Hemingway karakteri ve M. Cotillard'ın oynadığı Adriana karakteri bizlere sinema perdesinden de olsa 1920li yılların havasını yaşatmıştır. Woody Allen’ın uzun süre New York üzerinden anlattığı hikayelere Avrupa’nın önemli şehirlerinde devam ediyor olması hiç kuşkusuz izleyicide farklı bir merak konusu oluşturuyor.Geçtiğimiz senelerde Londra ve Barcelona’ya bizleri aşık eden yönetmen Paris’in büyülü dokusunu da filme monte ederek izleyicinin filme bağlılığı arttırmıştır.Yeni filminin çekimleri için Roma’da olan yönetmen hiç şüphesiz bizleri yepyeni şehirlere aşık edecektir.



"Hayat yağmurda yürümeye benzer.Saklanıp korunabilirsin,ya da ıslanırsın."

Tercihler üzerinden gidecek olursak; Hesher yaşama boyun eğmenin ve olanları kabullenmenın, yaşama olan öfke ile çekişmesini beyazperdeye yansıtır.Bu çekişmenin yan faktörü de Hesher karakteridir ve mutlak sonuca olumlu etki etmektedir.

Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler adlı öykü kitabınıokuyanlar bilirler.Ebeveynlerini erken yaşta kaybeden çocukların hayat yolundayedikleri ilk tekmeye olan hınçlarını ele alır.Hesher filminde de anakarakterimiz erken kaybeden çocuklardan biri olan TJ. İntikam yüklü bir bombagibi bir şeylerden hıncını almak istemektedir,kaybı büyüktür ve bununlayüzleşmesini bilmektedir. Kendisine saldıranlara karşı da geri adım atmayarakbabasının acıyla yüzleşmede olan başarısızlığını gölgelemeyeçalışmaktadır.Belki de kendi acısını yaşayamamaktan daha zor olanı aynı acıyıçeken birine yardım etmek zorunda kalmaktır. Bu acı kendisiyle külüstüre dönmüşarabaları ile bir bağ oluşturur. O araba ki geçmişe olan tek bağlantısıdır.Ziraher şey o arabaya binmekten ibaretti.En son orada çocuk olmuştu ve çocukluğu daarabanın içinde yitip gitmiştir.

TJ ve babasının hayatlarına etki eden insan rolünde iseHesher karakterini görüyoruz. Hesher her insanın bir dönem olmayı arzuladığıbir karakterdir. Vurdumduymazlık,başıboşluk ve özgürlük. Hesher içinden geleniyaşamanın ete kemiğe bürünmüş halidir.Filmin başında Nicole (Natalie Portman) karakteri TJ’e yardım ettikten sonra "sana yardım etmeseydim bütün gün kendimi kötü hissederdim.Haberlerde otoparkta senin ölü bulunduğun haberini aldığımı düşünsen.Bunu kendimi için yaptım.Çünkü bencilim.Özür dileri,ben böyleyim." demektedir. İyiliğin kişiselrahatlığa yardımcı olması amacıyla yapılması rahatsız edicidir. Fakat Nicolebunu gayet doğal bir şekilde söylemekten gocunmamaktadır. Hesher’in ise iyilikkavramı yoktur. Kendi doğruları anlıktır ve iyiliğin içinde kötülükte barınıyorolabilir. Hesher karakteri anlam olarak sadece yaşamaktadır ve yeri geldiğinde insanla yardımcıolmaktır.Bu nedenle nefret edilebilecek hatta nefret edilen bir karakter olsadahi bir sahne sonra sevilebilecek bir karaktere dönüşebilmektedir.Zıtlıklarınvaroluşunu simgeleyen Hesher her insanın zor zamanında yanında olmasınıdileyeceği bir karakter zira zorlukları aşmak için rutinliği ve acıyı geridebırakmamız gerekir.


"Sen anneni kaybettin,sen eşini kaybettin ve ben taşağımı kaybettim.Hayatta sevdiğiniz birini kaybetmek,bir taşşağınızı kaybetmek kadar acıdır ama hayat tek taşşakla da devam eder."


Hesher filminin konudan bağımsız detaylarına girecek olursakfilmin senaryo yazarının büyük bir metallica hayranı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.Film boyunca dört adet Metallica şarkısı Hesher’in diline dolanır ve filme eşlik eder.Keza filmin logosuda Metallica’nın logosundan esinlenmiştir.Geçtiğimiz seneninen flaş iki filmi olan Inception ve Black Swan’ın başrol oyuncularınınsırtladığı ve TJ rolünde Devin Brochu’nun üstün performans sergilediği Hesherçoğu yönden dramatize edilmiş bir öykünün en pozitif ve yalın anlatımıdır.


Yaşamın en dramatik anlarından biri hiç kuşkusuz 'bir gülüşe aldanmak' olmuştur. Sıradan bir gülüşe 'Kader' çizilir,bir yalnızlık armağan edilir.O gülüşü her an görebilmek için bir ömür harcanır ve o gülüşün içinde 'Masumiyet' kaybedilir.Bekir olmak kolay değildir.Harcadığı ömür her yalnızlıktan arda kalanlardır.

Velhasıl Hasan Ali Toptaş Yalnızlıklar adlı eserinde "Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde." der.Kaderinin peşinde Bekir de bu söze itaat etmeye başlamıştır.Her seferinde düşerdi Uğur'un peşine şehir şehir bucak bucak.Ümidini yitirse bile Uğur'u bırakamazdı.Çünkü korkardı yalnızlıklardan.Yalnızlığın Uğur'dan ayrı kalmak olmadığını anladığında da hiç düşünmeden tetiği çekmiştir.Bekir dediğin yalnız gelip,yalnız gidenlerden.



“Yalnızlık alıp karşına kendini,
öteki kendinlerle konuşmaktır.
Bakışmaktır,öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.
Yalnızlık,öldürmektir.”

Hasan Ali Toptaş-Yalnızlıklar


Girilen her yol,atılan her adım insanı sona yakınlaştırır ve insanoğlu sonunu en başından itibaren bilir. Oscar da olduğu gibi. Sonunu bilen insanın yapması gereken şey ise kabullenmektir.Bir nevi boşluğu kabullenmek. Boşluk unutmak demektir. Zira unutmak kabullenmenin en keskin yoludur.Oscar da boşluğu böyle keşfeder.

Saf insanların yaşam yolunda en büyük zaafları inanmak ve güvenmektir. Oscar da saf bir çocuktur. Alex’e güvenir,kardeşine güvenir,uyuşturucunun beyninde sağladığı hazza inanır. Ebeveynlerini kazada kaybetmenin yarattığı etkiyi üzerinden yıllar geçse dahi atamamış olan Oscar acılarını hafifletmek ve dünyanın üzerinde bıraktığı tahribatı silebilmek adına her uyuşturucuyu kullanır. DMT adı verilen uyuşturucu madde en büyük dostu konumundadır. Bu dünya düşündükçe bitirilecek gibi değildir ve izi silinecek bir çok olay ve bu uğurda tüttürülecek fazlasıyla uyuşturucu vardır. Bu bağlamda Oscar'ın girdiği son tribe Gaspar Noe’nin çekimleri ve Oscar’ın düşledikleriyle şahit oluruz.

Filmin ana maddesi uçmaktır. Uçmak film boyunca Oscar'ın özgürlüğünü simgeler ve Dmt adı verilen uyuşturucu madde ile Tibet’in ölüler kitabının bir kesişim noktası vardır. Ruhun bedenden ayrılması ve geçmiş ile şimdiki zaman arasında sürünceme de kalması.Hayallerle bezili bir ortam. Yaşamdan sonra Araf adı verilen boşluğun günümüz dünyasında Tokyo’da DMT tribi adı veriliyor. Oscar için farklı bir deyişle Araf’a kestirmeli uçmak denilebilir. Oscar’ın küçüklüğü,Oscar'ın sözleri ve Oscar'ın pişmanlıkları.Hepsi Boşluk’ta sonsuz defa tekrarlanan bir döngüde hareket etmektedir. Tokyo'nun kuşbakışı silüeti ve insanların Oscar sonrası yaşamları ise hayale dayalıdır. Oscar hayal ettikçe şimdiki zaman var olmaktadır.Zamanın belirli bir sınırı yoktur ve akmasını hayal ettikçe Oscar’ın hükmünde zaman döngüsüne devam eder.Geçmiş olduğu yerdedir ve her seferinde pişmanlıklar,acılar ve en saf duygular beyaz perdeye yansır. Oscar’ın boşluğunda mutluluk tanımlanmamış bir duygu. Oscar yaşama ve ölüme boşlukta kavuşur.

Gaspar Noe ilk uzun metrajlı filmi Irreversible'deki başarısının şans olmadığını Enter the Void'de fazlasıyla kanıtlıyor.Yenilikçi bir şekilde basit bir konuyu farklı çekim teknikleriyle izleyiciye sunan başarılı yönetmen,bir bakıma sinemanın hangi doğrultuda evrimleşeceğini de beyaz perdeye aktarmaktadır. 7.sanat'a geniş bir pencereden baktğımızda belli aralıklarla biçim ve şekil değiştirdiğini görürüz. En önemlisi yaşadığı dönemin etkilerini yakından hisseder.1950lerde Yeni Dalga,sonrasında gelen Hollywood’un ticari anlamda baskın olduğu dönemler,Uzak doğu ve Avrupa sinemasının adından yeniden söz ettirmesi,Dogma 95 ile Trier’in biçimsellik hareketi ve günümüzde yapımın farklılaşmasını sağlayan çekim teknikleri.Sıradan bir hikayeyi bile (Enter the Void bu mevzuya iyi bir örnektir) diğer yapımlardan daha belirgin hale gelmesini sağlayan bu teknik belli ki sinemanın değişimin en önemli yapı taşlarından olacaktır. Zira sinemada konu olarak yeni bir şeyler sunmak gittikçe zorlaşıyor ve yapımlar da konudan ziyade biçimselliğe önem verme eğilimine giriyor. Bu anlamda yönetmenlerin değeri daha çok artmaktadır. İlerleyen dönemlerde bunun örnekleri fazlalaşacaktır, özellikle de bağımsız filmlerde bu çekim tekniğinin hatrı sayılır bir yeri olacaktır.

Şiddetin dünyamızdaki yeri nedir? Veya şiddet nasıl önlenebilir?

Bu soruların her birimizde uyandırdığı bir takım anlamlar ve düşünceler elbette vardır.Her sorunun cevabı bir yerden sonra da ‘daha iyi bir dünya için’ klişesine girer.Bireysel şiddete karşı verilecek tepkiler ışığında Haevnen filmi de sorunların üzerinden geçerek çıkış yolunu aramaktadır.Şiddete karşı şiddet mi gösterilmeli veya uzlaşma mı sağlamalıyız? Önceliğin hangi soruya verildiği de mühimdir.

Afrika’da iç savaşın hükmünde mülteci olarak yaşayan insanlara tıbbi yardımda bulunan uzlaşmacı bir doktor ve bu doğrultuda yetiştirdiği oğlu Elias. Sorunun diğer kutbunu oluşturan esas kişi ise annesini kaybetmenin verdiği acıyı her daim hisseden

Christian. Soruya neden olan kişiler ise toplumun işci sınıfından bir tamirci ve iç savaşın ortasında kadınlara şiddet uygulayan bir çete lideri.

Haevnen filminde şiddeti filmin ana fikri olarak baz alırsak buna verilebilecek tepkiler yukarıda belirttiğimiz karakterlerin her birinde farklı şekillerde resmedilmiştir. Öncelikle doktor olan babadan başlarsak; aldığı eğitim ve yaşadığı kültürel çevre nedeniyle şiddetin anlamsızlığı üzerine giden bir karakterdir. Şiddet uygulayanın karşısına kelimelerle giderek şiddeti anlamsızlaştırmanın gayreti içerisindedir. Oğlu Elias’a da bunu empoze ederek idealleri uğruna ve daha iyi bir dünya için şiddet uygulayanlara karşı savaşmaya devam eder.

Diğer tarafta ise etkinin tepkiye yol açacağını düşünen ve bu nedenle şiddete karşı şiddetin gösterilmesini haklı bulan ve mutlak adaletin böyle sağlanabileceğini düşünen Christian. Ayrıca Elias’ın en yakın arkadaşı. Şiddetle ilgili düşünceleri de kendisini korumak adına karıştığı bir okul kavgasından sonra babasıyla kurduğu diyalogda saklıdır.

Baba: Ona vurduysan o da sana vuracak,bunun sonu gelmez. Anlamıyor musun? Savaşlar böyle başlar.

Cristian: Yeterince sert vurursan başlamaz. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun. Her okulda bu böyledir. Kimse bana kafa tutamaz artık.


Peki dünyamızı da okulun daha evrensel bir şekline benzetebilir miyiz? Savaşların genel olarak birer çıkar çatışmasından ortaya çıktığını düşünürsek bu manada benzetilebilir.

Lakin şu gerçek var ki dünyamızda güce sahip olan etkiyi yaratmakla kalmıyor,etkinin uzun süre diğer halkların korktuğu bir araç olarak üzerlerinde durmasını sağlıyor. Dünyanın şiddete maruz kalan tarafı Elias gibidir , zira tepki koyabilicek kadar güçlü değildirler. Bu nedenle bir gücün onları iteklemesi lazımdır. Tıpkı Christian gibi.

Geçtiğimiz sene, çocuklar üzerinden şiddeti ve intikam öğelerini beyazperdeye taşıyan Das Weisse Band ile paralellik gösteren olaylar silsilesi Haevnen filminde de vardır. Anlatım olarak ise Das Weisse Band daha çok şiddetin meşrulaştırılmasına atıflar yaparken Haevnen filminde konunun genel gidişatı sorunun uzlaşmayla çözülebiliceğini anlatmaya çalışır. Beyazperdeye şiddetin anlamsızlığına vurgu yapan onlarca kare ve kelime çarpmaktadır. Lakin belirli noktalarda örneğin şiddete karşı verilen tepkilerde zulüm görenin duygusuna da yer vererek izleyicinin de gerektiği zamanlarda bu şiddetin haklı bulmasını sağlamaya çalışmaktadır. Zira ne kadar uzlaşmaya yatarsak yatalım her birimizin şiddete eğilim gösterdiği anlar vardır.Yoksa uzlaşmacı doktorun şiddeti meşrulaştırdığı sahne, film boyunca bahsi geçen uzlaşma temelli dünya hayallerini yerle bir eder. Film bu şiddet eğilimine de böylece dayanak oluşturmaktadır. Genel itibariyle "daha iyi bir dünya" klişesine girmemeye çalışan ve mesajlardan bir bakıma uzak durmaya çalışan Haevnen belki de bu yönüyle bu seneki Yabancı Dilde Oscar ödülünü kazanmıştır.

Peki bunları bir kenara bırakıp tekrar esas soruya gelecek olursak; Şiddete şiddetle mi karşılık vermeliyiz yoksa uzlaşmaya mı çalışmalıyız?

Bahman Ghobadi ismi sinemaseverler için ”Kaplumbağalar da Uçar” filmiyle akıllara kazınmıştır. Kürt yönetmen sinemaya adım attığı ilk andan itibaren sinemayı düşüncelerini sunma açısından bir araç olarak kullanmıştır. Son filmi “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor” haricindeki tüm filmlerini Kürt kültürünü uluslararası arenada tanıtmak ve Kürtlerin kendi topraklarında mülteci olarak yaşamalarına dikkat çekmeyi istemiştir. Kendisiyle yapılmış olan bir söyleşide bu konuyla ilgili ;

“İran filmlerine benzer filmler yapmak istemiyorum. Benim tarzım farklı ve bunu filmlerimde gösteriyorum. Ben Kürt sineması olarak adlandırılabilecek filmler yapmak istiyorum. Ki bu sinema temek özelliklerini Kürtlerin hayatıyla kültüründen alır. Senaryoyu ve filmlerimi kurgularken kompozisyon olarak Kürtlerin hayatını gerçekçi olarak yansıtmaya çalışıyorum.”

Sınırsızlık

Bahman Ghobadi Kürtlerle ilgili çekmiş olduğu her filmde öncelikle sınır sorununa değinir. Sarhoş Atlar Zamanı filminde İran-Irak sınırında yaşayan Kürtlerin kaçakçılık yaparak geçimlerini sürdürmelerini ve yaşamlarını ikame ettirebilmek adına yaşadıkları sorunu ön plana taşımıştır. Aynı dili konuşan, benzer hayatlara sahip olan İran ve Irak Kürtlerinin sınıra rağmen bağlarını koparmamış olmalarını ve evlilik de dahil olmak üzere ticareti aralarında yapıyor olmaları filmin ana bileşenidir. Bir diğer filmi “Anavatanımın Şarkıları” filminde de önemli bir kürt şarkıcı olan Mirza ve oğullarının Irak-İran arasındaki sınırında yaşadıkları ve birlikte Mirza’nın eski eşi Hanareh’i aramaları konu edilir. Sınırı dağlar üzerinden kaçak yollardan aşmaları ve Mirza’nın Hanareh’in kızı olan Sinoreh’i sırtında taşıyarak sınırı geçmesi filmin son karesini oluşturur. Zira Sinoreh Kürtçe “Sınır” anlamına gelmektedir. Her iki filmin son karesini karlı dağlarda dikenli tellerden oluşan yapay sınır oluşturur. Sınırsızlığa ithaf edilen bu kareler Ghobadi sinemasında eleştirel anlamda önemli yer tutar.

Yönetmenin en çok ses getirmiş olan filmi “Kaplumbağalar da Uçar” Irak’ın Türkiye’ye yakın bir sınır kasabasında mülteci olarak yaşayan Kürtleri anlatır. Sınır olgusuyla ilgili olarak en önemli diyalog bu filmde geçmektedir. Köyün yaşlısı ile filmin önemli karakterlerinden Satelite arasında geçen diyalogda;

Kak İsmail:Bu köyde sadece otuz hane var.

Satelite: Karşı yamaçtaki evler ne oluyor?

Kak İsmail: Onlar artık Türkiye’de.Bizi ayırdılar,bazı evler sınırın öbür tarafında şimdi.

Satelite:Senin eşin öbür taraftandı, değil mi? Şimdi birer yabancısınız.

Kak İsmail: Bizi ayırdılar.

Ayrıca sınırın diğer tarafındaki Türk askerleriyle dalga geçmek ve yanındaki ağlayan küçük çocuğu neşelendirmek adına mayında kaybettiği bacağını Türk askerlerine silah olarak sallayan Kürt çocuğun sınır olgusuna tepkisi beyazperdeye yansır. Ghobadi’nin diğer bir filmi Yarım Ay filminde ise ünlü bir kürt şarkıcı olan Mamo ve oğullarının konser vermek için Irak Kürdistan’ına gitmelerini konu edinir. Bu yolculuk boyunca yaşadıkları sıkıntılar, sınır olgusunun Kürt halkı için ne anlama geldiğini vurgular. Zira çıkarılan yapay sorunlar nedeniyle yollarda geçirilen günler ve kaçak yollardan sınırı aşmaya çalışmaları Mamo’nun sınırda can vermesine neden olur. Aynı zamanda Yarım Ay filmi bölücü bir film damgası yediği için İran Sinemalarında yasaklanmıştır.

Mayınlar ve Bombalar

Ghobadi’nin filmlerinde en çok veryansın ettiği konulardan biri de mayınların varlığıdır. Zira Ortadoğu’da yaşayan 40 milyon civarı Kürdün canını en çok mayınlar acıtmıştır. Sarhoş Atlar Zamanı filminde kaçakçılık yapan babasının sınırda mayına basarak ölmesi sonucu Eyüp’ün ailenin reisi olması filmin hikayesini oluşturuyordu. Filmde geçen bir diyalogda mayınlarla ilgili;

Eyüp: Toprağın var mı?

Rebwar: Evet çok.

Eyüp:Neden ekip biçmiyorsun o zaman?

Rebwar: Her tarafta mayın var.

Eyüp: Toprağından çıkarıp atamaz mısın?

Rebwar: Hayal edebileceğinden çok fazla.

Anavatanımın Şarkıları filminde ise Halepçe katliamı sonrası Kürtlerin Irak’tan kaçışı filmin arkaplanını oluşturur.Film boyunca uçakların havada süzülmesi ve bombalanan köylerden kalıntılar, Kürtlerin bu illetten ne kadar çok çektiğine dikkat çeker. Mirza ve oğulları yolculukları boyunca mülteci kamplarını ziyaret eder ve her birinde farklı dramlar vardır. Ebeveynlerini kaybetmiş olan çocukların kaldığı bir kampta öğretmen ve öğrenci arasında geçen diyalogda;

Öğrenci: Bomba nedir?

Öğretmen: Evimizi yıkan şey.

Öğretmen bu cevabı verdiği anda arkaplanda bombalama sesleri yükselmektedir ve sonraki sahnede çocuklar kağıttan uçakları dağın yamacından gökyüzüne doğru uçurur.

Kaplumbağalar da Uçar filminde ise sınır kasabasında yaşayan, ebeveynlerini kaybetmiş olan Kürt çocuklarının mayın toplayarak hayatta kalma çabaları ekrana yansıtılır. Bir çoğunun ailesinin ölümüne neden olan mayınlardan bu çocukların ekmek paralarını çıkarmaları oldukça ironiktir. Zira mayın toplayan çocukların bir kısmı mayınlar yüzünden sakat kalmıştır. Buna rağmen yokluktan dolayı mayın toplamaya devam etmektedirler.Ayrıca Saddam sonrası bölgede çekilen ilk film olması nedeniyle de Amerikan tankları ile karaborsada satılmaya çalışılan silahlar filme eşlik eder.

Dilin ve Müziğin Önemi

Ghobadi Kürt toplumunu anlattığı her filminde Kürtçe’yi filmin dili olarak kullanmıştır. Bunda İran sinemasının kısıtlamasının olmaması da büyük etken oluşturmuştur. Zira geçmiş yıllarda Kürt yönetmen Yılmaz Güney yasal sorunlardan dolayı filmlerini Türkçe çekmiştir. Ghobadi sinemasına kadar olan dönemde Kürtleri konu alan çok az sayıda film Kürtçe çekilmiştir.Ghobadi’nin ilk amacı bunu kırmak ve sinema platformunda Kürtçeyi kullanılan bir dil haline getirmek idi. Zira genel anlamda Kürtlerin dillerini kullanabilecekleri bir alan yoktur.

Filmlerinde Irak ve İran Kürdistan’ındaki bölgelerde halkların aynı dili konuşuyor olmaları mühimdir. Zira Ghobadi dili kullanarak sınırsızlığı dile getirmeye çalışmıştır. Ayrıca yol filmlerine sıklık vererek kürt toplumunun nasıl yaşadıklarına dair bir fikir oluşturmaya çalışan Ghobadi bu yol filmlerinde müzisyenlik yapan Kürtlere yoğunlaşarak Kürt müziğinin de tanıtımını yapmıştır. Anavatanımın Şarkıları ve Yarım Ay filmleri Kürtçe şarkılarla bezenmiştir. Özellikle Anavatanımın Şarkıları filminde bomba seslerini müziğin içine işleyerek Kürtlerin yaşadıkları dramı yaşamlarına işlemiş olmalarına vurgu yapmıştır. Bu dört filmiyle Ghobadi Kürt toplumunu ve yaşamlarını her yönüyle beyazperdeye taşımıştır.

Ghobadi şuanda İran’da film çekmesi yasaklanmış bir isim."Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor" filmini çekerken çekim izni alamaması ve film İran sinemalarında yasaklanmış olması nedeniyle filmi internete sürmüştür. Film İran’da Rock,Rap vb. müziklerle uğraşan başarılı gençleri konu almaktadır. Bahman bu filmiyle de farklı bir duyarlılık örneği sergilemektedir. Zira film belgesel modundadır ve gençlerin yaşadığı sorunlar birebir yansıtılmıştır. Film sonrası gençlerden bazılarının hak ettiği değeri bulması filmin ve Bahman’ın sağlamış olduğu başarının eseridir.

Ayrıca Bahman Ghobadi ile ilgili olarak son söyleyebileceğimiz şey ise İran’da yasaklı olması ve Cannes film Festivalinde ödül almış olması bizlere yıllar önce Cannes Film Festivalinde ödül alan bir başka Kürt yönetmeni hatırlattığıdır. Tek dileğimiz ise; kaderi benzemesin, vatansızlık zor iştir.