Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2024 Çarşamba

La Cocina: Kaos pişiren mutfak

Tek çekimden oluşan Boiling Point filminden sonra yeni bir mutfak kaos filmi getirdim size. Onun gibi tek çekim olmasa da uzun çekimler barındıran, bir restoranın gündüz vardiyasında yaşanan olaylar bütününü ele alan filmi kısaca özetlemek gerekirse, aksiliklerle dolu en kötü iş gününüzü düşünün ve onu birkaç x ile çarpın. Karşınıza çıkacak olan sonuç size La Cocina (Mutfak) filmini verecektir. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan bu film İKSV İstanbul Film Festivalinin en iyileri arasında diyebilirim.


Film başlamadan önce bize Henry Thoreau'nun "Bu dünya bir iş yeridir" alıntısını veriyor. Dünya ve iş yeri arasında kurulacak alegori için iyi bir girizgah. New York'a henüz gelmiş 20 yaşında Meksikalı bir kızın (Estela), Times Meydanında sıfır ingilizce ile bir adres arayışıyla başlıyor film. Estela'nın aradığı mekanı bulup içeri girmesiyle biz de filme girmiş bulunuyoruz. Burası, çalışanlarının yasa dışı yollarla ülkeye gelen yeni göçmenlerden, ara yöneticilerinin izni kapmış ve sonradan vatandaş da olmuş eski göçmenlerden, müşterilerinin ise saf kan Amerikalılardan oluştuğu bir restoran, The Grill. Sınıfsal düzeni yemeği pişirenler ile o yemeği yiyenlerin kimlikleri üzerinden resmediyor. Sınıfsal farklılar sadece pasaport üzerinden de yapılmıyor. Katmanlara ayrılmış durumda mültecilerin de sınıfları. Restoran her konuda ikiye bölünerek sınıflaşıyor. Mutfak ispanyolca işletiliyorken, müşteri kısmında konuşulan dil ingilizce. Mutfak içerisindeki tek Amerika vatandaşı var ki onun da içeridekilerle kavgalı oluşu oraya ait olmadığı mesajı taşıyor. İlerde zirve yapacak olan mutfak kaosunu da yine içeride tek amerikalı sonlandırarak mesaj güçlendirilecek. 

Film tek bir vardiyada geçiyor. Ama bir önceki vardiyadan kalma sorunlarla başlıyor bu yeni vardiya. Biri kavga diğeri hırsızlık. Kavga edenler içerideki tek amerikalı ile filmimizin baş kahramanı meksika göçmeni Pedro. Hırsızlık ise önceki vardiyanın kasa sayımında eksik çıkan para. Her ne kadar baş şüpheli Pedro olsa da, o daha önemli sorunlar içerisinde buluyor kendisini. Garsonlar kısmını oluşturan kadınlar ordusundaki tek amerikalı kız olan Julia (Rooney Mara) ile yaşadıkları ilişki sorunları onun için daha mühim bir meseleye dönüşüyor ve bu noktadan sonra patlama noktası yaşanıyor. Kendisi için yaşanılmaz hale geldiğine inandığı noktada "benim rahat edemediğim yerde kimse istirahat edemez" düsturunca düzene sağlam bir başkaldırıda bulunuyor.


Filmi izleyicilere restoranın arkasındaki yoğun çalışma ortamını doğrudan hissettiriyor. Dışarda sadece sipariş verilip yemeklerin yendiği yerde, mutfak kaoslarla cebelleşiyor. Pedro için kullanılan "Pedro bir gün patlayacak ama ne zaman?" sorusu cevap bulduğunda ise mutfaktaki kaos pik yapıyor. 

Filmin olmuş kısımlarını sıralamak gerekiyorsa öncelikle oyunculuk geliyor. Pedro'yu canlandıran Raul Briones ile Julia'yı canlandıran Rooney Mara'nın oyunculukları güzeldi. Uzun çekimlerin başarılı oluşu ve tekrar çekimleri zora sokacak olan kaos sahnelerini uzun çekimlerle bize başarılı şekilde sunan yönetmen Alonso Ruizpalacios'un da hakkını vermeli. Tüm bunlarla beraber hikayedeki toplumsal eleştiri de layıkıyla resmediliyor. 

Peki, olmamışı var mıydı filmin? Tabii ki. En baştaki olmamışı filmin fazla uzun olması. Kısaltılacak veya çıkarılacak birçok sahne mevcut. Yan karakterler hikayeye fazla dahil olamıyor. Farklı zamanlarda farklı karakterlerde kafalarını hikayeye bir sokup çıkarıyor, ıslandığıyla kalıyor. Son olarak filmi bence özetleyen yine filmden bir alıntı ile yazımı sonlandırayım:
" Bize bir rüya anlatmamızı söyledin. Bunun bir kabusa dönüşmesi benim suçum değil."

21 Eylül 2022 Çarşamba

The Taste of Things: Yemekte Aşk Var

Anh Hung Tran'ın yönettiği bu filmin birçok adı var. 'The Pot-au-Feu' ilk olanı, sonra 'La passion de Dodin Bouffant' ve bizim kullanacağımız olan 'The Taste of Things'. Film, Marcel Rouuff'un 1924 tarihli bir romanından uyarlanmış. Yemek detayları ve iştah açıcı lezzetler üzerine odaklanan, yemeği paylaşma, aile ve arkadaşlık için bir metafor olan 'foodie (yemek düşkünü)' üzerine bir janra. Yemekler ilginizi çekmeyecekse de ilginizi çekecek biri var bu filmde: Juliette Binoche.


Film, 1980'lerin Fransa'sında geçiyor ve tutkulu bir gurme olan Dodin (Benoit Magimel) ile onun olağanüstü yetenekli aşçısı ve uzun süredir sevgilisi olan Eugenie (Juliette binoche) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Dodin, bütün gününü en kaliteli yemekleri düşünmek ve yemekle geçirirken, Eugenie onun yemek taleplerini yaratıcı ve içgüdüsel bir tavırla sunumluyor. Mekan olarak Dodin'in evindeki mutfakta ve yemek odasında geçiyor. Hikaye, yaklaşık 35-40 dakika süren, detaylı bir yemeğin hazırlanışını ve tüketimini gösteren, büyük ölçüde diyalogsuz bir açılış sahnesiyle başlıyor. Yönetmen Tran, bu uzun ve sakin açılışla adeta meydan okurcasına bir karar alarak, izleyiciyi karakterlerin yaptığı işi izleyerek tanımaya davet ediyor. Filmin ritmini belirleyen ton da bu sahne oluyor.

Bu sahne aracılığıyla Dodin ve Eugenie arasındaki ilişkiyi, sarf edilen sözlerden ziyade, eylemler üzerinden anlıyoruz. Yirmi yıldır beraber çalışan, mutfakta be dışında birbirinin etrafında zahmetsiz bir samimiyetle hareket eden bir ortaklıkları var. Eugenie, bu 20 yıl boyunca Dodin tarafından kendisine edilen sayısız evlenme tekliflerini reddeden bir aşçı ve aynı zamanda bir sanatçıdır. 

The Taste of Things filminde yemek hazırlama eylemi hem gerçek, hem de mecazi anlamlar taşıyor. Yemeğe gösterilen özen, karakterlerin birbirine duydukları hisleri ifade ediyor. Yemek pişirmek, onlar için bir yaratış eylemidir. Hem fiziksel gıdanın, hem de duygusal gıdanın. Duygular, kelimelerden çok yemek aracılığıyla ifade ediliyor. Hastalan Eugenie için hazırlanan bir tatlının incecik hamuruna Dodin'in özlemi katılıyor mesela. Sevgiyle pişirilmiş ve kaşıkla yenilen bir omlet, en içten bir sone kadar saf ve samimi kalıyor. 


Yönetmenin, yemek ve tenin duyusal deneyimleri arasındaki paralellikleri vurgulamasında, özellikle de bir armut tatlısından sonra Binoche'nin çıplak kalçasına yapılan çekimin incelikten yoksun bulduğumu ekleyeyim. Her ne kadar Juliette Binoche ve Benoit Magimel iyi bir oyunculuk sergilese de aralarındaki aşksal anlamda bir uyumsuzluk da seziliyor. Belki yanlış bir cast seçimidir, bilemiyorum. Ama yemek yapmak ve aşık olmak arasındaki ilişkiyi anlatan şöyle bir gerçek de var: Birisi için yemek pişirmek ile birisini sevmek arasında hiçbir fark yoktur.

26 Şubat 2022 Cumartesi

A Taste of Hunger: Mükemmellik Takıntısı

2003 yılında çektiği Reconstruction filmini izlediğimden beri takip ettiğim yönetmen Christoffer Boe'nin son filmi A Taste of Hunger (aka Smagen af Sult), yalnızca yemek üzerine kurulu bir drama değil; arzunun, hırsın ve mükemmellik takıntısının bir ilişkiyi nasıl ince ince aşındırdığının da bir hikayesi. Mutfağın oscarı olan Michelin yıldızının peşinde koşan bir çiftin, kendi hayat tariflerinin de sıkıntıda olduğuyla yüzleştiği bu film, tıpkı bir tadım menüsü 5 bölümde inceleniyor: Tatlı, Ekşi, Tuzlu, Yağlı ve Sıcak..


Film özetle, evli çift olan Carsten (Nikolaj Coster-Waldau) ve Maggi'nin (Katrine Greis-Rosenthal) Kopenhag'da işlettikleri Malus adlı restoran için Michelin yıldızı alma yolunda yaşadıklarını merkezine alıyor. Restorana gizli bir Michelin eleştirmeninin geldiğini düşündükleri bir gecede, tabaklardan birine bozuk bir malzeme girmesi büyük bir kriz yaratıyor. Aynı zamanda Carsten, karısının başka birini sevdiğini ima eden mektuplar da bulunca gece hepten bir travmaya dönüşüyor. Maggi hem evliliğini, hem de restoranını kurtarmak için bu eleştirmenin peşine düşüyor.

Filmin açılışında, Carsten'in bir sanat eserini andıran tabaklar hazırladığı sahne, izleyiciyi hemen içine çeken bir 'food porn' etkisi yaratıyor. Ancak bu estetik ve cazibe yalnızca şıklık değil, aynı zamanda çiftin dünyasına hakim olan soğukluğu da hissettiriyor. Malus'un laboratuvar gibi steril mutfağı, ilişkilerinin de ne denli steril olduğunun da bir göstergesi. Ve tüm bunların üzerinde Michelin yıldızının stresi duruyor. Bu baskı, filmin merkezindeki iki krizi tetikliyor: bozuk malzeme ve Maggi'nin yasak aşkı. Ve hikaye tadım menüsü başlıklarıyla sıralanıyor: Tatlı, Ekşi, Tuzlu, Yağlı ve Sıcak..

Flashback'lerle ilerleyen yapı, çiftin ilk tanıştıkları 'tatlı' anlardan ilişkilerinin tuzlu, ekşi ve yağlı dönemlerine uzanan bir yolculuk yaşatıyor. Ancak filmin bu bölümlerinin bazıları dramatik açıdan tam işleyemiyor. Özellikle orta kısımlarda zorla kurulan metaforlar filmden dışarıya doğru sarkıyor. Yine de iki başrol oyuncusu, bu eksikliklerin bir kısmını duygusal yoğunluklarıyla kapatıyor. Baş roller dışında kalan yan karakterler ise oldukça yüzeysel kalıyor. Christoffer Boe'nun görsel yaklaşımı ise filmin en büyük kozlarından biri. Neon ışıklarla yıkanmış sahneler, hem klak mutfak dünyasının yapay ışıltısını, hem de karakterlerin içsel boşluklarını iyi vurguluyor. 


A Taste of Hunger, büyük duygusal patlamalara yaslanan bir melodram gibi görünse de, aslında çok daha kişisel bir hikaye anlatıyor: iki insanın birlikte kurdukları bir hayalin aslında nasıl ezilebildiğini. Mükemmelliğe duyulan açlığın, hem ilişkiyi hem de bireyi nasıl tüketebildiğini. Film, kusursuz bir menü sunmasa da, hem duygulara hem göze, hem de biraz mideye hitap eden iyi bir seyir sunuyor. Mükemmellik takıntısını eleştiren bir filmin mükemmel olmasını beklemek de ironi olurdu zaten.

20 Şubat 2022 Pazar

The Worst Person in the World

Cannes'da büyük övgülere mahzar olan Joachim Trier'in son filmi The Worst Person in the World ile; 2006 yapımı Reprise, 2011 yapımı Oslo 31 August birlikte yönetmenin Oslo Üçlemesi serisi tamamlanmış oluyor. Bu filmde daha çok bireysel özgürlük söyleminin gölgesinde büyüyen bir kuşağın kararsızlıklarını, kaygılarını ve bastırılmış yaslarını merkezine alıyor. 


Film aslında 12 bölüm içerisinde Julie'nin (Renate Reinsve) hayatından birkaç belirleyici yılı anlatıyor. Bu süre içerisinde Julie; tıp, psikoloji, fotoğrafçılık gibi alanlar arasında savrulmuş, sonunda bir kitapçıda çalışan, 30 lu yaşlarında 'kim olmak istediği' sorusuna hala net bir yanıt veremeyen bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Hayatı, kendisine göre daha stabil bir hayatı olan, kariyerinde yerleşik bir çizgiye ulaşmış Aksel (Anders Danielsen Lie) ile ilişkisinde belli bir düzene kavuşmuş gibi oluyor. Taa ki karşısına, kendisi kadar kararsız ve kimliğini henüz tayin edememiş Eivind (Herbert Nordrum) çıkana kadar. Bu tanışma Julie'nin Aksel ile olan düzenini sarsıntıya uğratıyor. Film, bu iki ilişki üzerinden Julie'nin seçimlerinin bedellerini ve seçemeyişinin yarattığı boşluğu takip ediyor. 

The Worst Person in the World, yüzeyde kararsız bir kadın hikayesi gibi görünse de, özünde modern çağımızın gençlik problemlerinden biri olan toplumdaki kimliğin sürekli ertelenmesini ele alıyor. Julie'nin sorunu yalnızca neyi istediğini bilmemesi değil. Sorun, artık her şeyin mümkün olduğu bir dünyada hiçbir seçimin kalıcı hissettirmemesi. Mümkinat arttıkça yapılan tercihler önemsizleşiyor. Bu da Julie'yi tercihsiz kalmaya itiyor ve sonucunda başarı, aşk, annelik, kendini gerçekleştirme gibi beklentilerin baskısı altında kalıyor. 

Oslo Üçlemesi

Joachim Trier'in bu filmini incelerken, Oslo Üçlemesi olarak adlandırılan serinin diğer iki filmini de tekrardan gözden geçirmek gerekiyor. Bu üçleme, Oslo'yu yalnızca bir mekan olarak değil, zihinsel ve duygusal bir iklim olarak da ele alıyor. Gençlik çoşkusu, varoluşsal çöküş ve geç kalınmışlık, aynı şehirde ama farklı karakterlerin bedenlerinde yer buluyor.

Serinin ilk filmi Reprise (2006), iki genç yazar adayının hikayesini anlatıyordu. Karakterler orada iyice toylar ve hayat denen bu macerada henüz sınava tabi tutulmamışlar. Başarısızlık dahi romantize edilebilir bir ihtimal sadece onlar için.Ve bu yüzden serinin en küstah karakterleri bu filmde. Filmde zaman lineer şekilde akar ve geriden hiçbir anıya rastlamayız. Bu da karakterlerimizin henüz hayatlarını yeni oluşturmaya başladıklarını gösteriyor. Zaman sadece gelecekten oluşuyor ve gelecek hala keşfedilmeyi bekleyen bir vaat onlar için. Ancak bu vaatlerin kırılganlığı, filmin alt metninde giderek hissediliyor. Her ne kadar Reprise bu üçlemenin en çoşkulu filmi olsa da, aynı zamanda ileride yaşanacak olan hayal kırıklıklarının da tohumlarını atan film oluyor.

İkinci film ise Oslo, August 31st. Reprise'daki potansiyelin neredeyse tam karşıtında konumlanıyor bu film de. Burada gelecek bir umut değil, ağır bir yük. Bunda geçmişin bıraktığı izlerin büyük bir katkısı var. Reprise de geçmiş diye bir zaman yok iken, bu filmde geçmiş ile tanışıyoruz. Anders (Anders Danielsen Lie), bir günlüğüne şehre döndüğünde, Oslo bir hatıralar mezarlığına dönüşmüştü onun için. Filmde zamanın akışı yavaştır, durgundur. Adeta ileriye, geleceğe gitmemek için direniyor gibi. Yönetmen karakteri bile bizden kaçırıyor, çevredeki diğer konuşmaları bize dinletiyor. Bana göre bu film, üçlemenin en karanlık filmi ve aynı zamanda en güzel filmi. 

Serinin üçüncü filmi The Worst Person in the World ise yukarıda bahsettiğim iki uç arasında salınan bir ara dönem filmi gibi. Julie, Reprise filminde olduğu gibi sadece geleceği olan bir yaşama da evrilebilir, Oslo 31 August'taki gibi geçmişlere saplanmış ve geleceğe doğru yol almaktan korkan bir modele de. bu yüzden iki filmden de izler görüyoruz. Julie, Reprise'in genç karakterleri kadar serbest de olabiliyor, Oslo 31 August'taki Anders kadar yorgun da. Yönetmen bu filmde, önceki iki filme kıyasla daha yumuşak, hatta yer yer romantik tonlar da kullanıyor. Fakat melankolinin hakimiyetinin hep olması, duygusal olarak filmi Oslo 31 August'a daha yakın kılıyor diyebilirim. 


Oyuncu kadrolarına baktığımızda, üç filmde de Anders Danielsen Lie'nin olduğunu görüyoruz. Bu yalnızca bir oyuncu tercihi değil, bilinçli bir süreklilik hissi verilmek istenmesinden de olabilir. Reprise filminde gençliğin kibri, Oslo 31 August'ta yenilgiye dönüşürken, The Worst Person in the World filminde canlandırdığı Aksel karakteri, artık geçmişte kalmış bir kuşağın temsilcisi oluyor.

Tekrardan son filme dönecek olursak, The Worst Person in the World, 'en kötü insan' etiketini bir yargıdan çok, bir savunma mekanizması olarak kullanıyor. Julie kusurludur, zaman zaman bencil ve kırıcıdır, fakat film onu cezalandırmıyor ya da arındırmıyor. Aksine, büyümenin doğrusal bir süreç olmadığını, bazı insanların hayat boyu deneme yanılma halinde yaşayabileceğini, bir ileri bir geriden oluşan bir yaşamın da olabileceğini bize sunuyor. Hayatın tam olarak başladığı kesin bir anın olmadığını ve belki de hiçbir zaman tam olarak başlamayacağını da fısıldıyor. Ve işin sonunda bu belirsizliği çözmek yerine, onunla yaşamayı öğrenmenin mümkün olup olmadığını bizlere sordurtuyor.

10 Nisan 2021 Cumartesi

Little Fish: Hatıralar Giderse Geriye Ne Kalır?

Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.


Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.

Little Fish’in asıl gücü, bilim kurgu unsurlarını bir arka plan olarak kullanıp odağını tamamen insan ilişkilerine çevirmesinden geliyor. Film, hafıza kaybını bir felaket olarak değil, gündelik hayatın içine sinsice giren bir tehdit olarak ele alıyor. Bir maratoncunun durmayı unutması ya da bir otobüs şoförünün aracını bırakıp yürüyüp gitmesi gibi detaylar, bu dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak asıl yıkım, Emma ve Jude’un ilişkisi içinde yaşanıyor. Birlikte biriktirdikleri anılar, onları 'biz' yapan şeylerdir ve hastalık bu 'biz'i parça parça silmeye başlıyor. Bu noktada film, aşkın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda ortak bir hafıza olduğunu ileri sürüyor.




Tematik olarak film, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Memento gibi yapımlarla bir bağ da kuruyor. Ancak bu filmlerden farklı olarak daha sakin, daha içe dönük bir anlatımı tercih ediyor. Burada hafıza kaybı bir gizem ya da bulmaca değil, kaçınılmaz bir kayıp olarak ele alınıyor. Film, izleyiciye şu soruyu yöneltiyor: Eğer sevdiğiniz kişi sizi unutursa, o ilişki hala var mıdır? Ya da siz onu hatırlamıyorsanız, sevgi ortadan kalkar mı? Bu sorulara net cevaplar vermek yerine, izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.

Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.


Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.

Yönetmen Chad Hartigan'ın, filmi büyük dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle kurduğuna değinmiştik. Görsel dilde yumuşak ışıklar, solgun renkler ve anı hissi veren bulanık geçişler kullanılmış. Kamera çoğu zaman karakterlere çok yakın. Bakışlar, dokunuşlar ve küçük jestler ön plana çıkarılmış. Bu tercih, filmin duygusal etkisini artırır çünkü anlatılan şey büyük olaylar değil, kaybolan küçük anlardır. Senaryonun yazarı Mattson Tomlin ve filmin editör ekibi ise hikayeyi parçalı yapısıyla desteklemiş. Aynı anların farklı versiyonlarını göstererek hafızanın ne kadar değişken ve güvenilmez olduğunu güzel vurgulamış.


Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor. 

14 Şubat 2016 Pazar

The One I Love: Kusursuz bir öteki

Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.


Film bir çift olan iki karakter üzerine kurulu ve çok ufak roller dışında bu ikiliden başkası yok filmden. Bu ikili, evliliklerinde ciddi bir çıkmaza giren Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elizabeth Moss). İletişimsizlik ve duygusal uzaklık ilişkilerini neredeyse işlevsiz hale getirmiştirleri sırada çift terapistlerinin önerisiyle hafta sonu için izole bir kır evine gidiyor. Amaç, gündelik hayattan uzaklaşarak yeniden bağ kurmaktır.

Başlangıçta bu kaçamak umut verici görünüyor: birlikte yemek yapılıyor, sohbet ediliyor, eski yakınlık yeniden filizleniyor. Ancak kısa süre sonra özellikle evin misafir bölümünde tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor. Gerçeklik algısı bozuldukça, Ethan ve Sophie kendilerini yalnızca ilişkileriyle değil, kendi kimlikleriyle de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir labirentin içinde buluyor. Film, bu noktadan itibaren sıradan bir evlilik krizini metafizik bir sorgulamaya dönüştürüyor.

The One I Love’ın merkezinde 'ideal partner' fikri yer alıyor. Film şu soruyu soruyor:
İlişkilerde sevdiğimiz kişi gerçekten karşımızdaki insan mıdır, yoksa onun hayal ettiğimiz versiyonu mu? Günümüz modern dünyasında ilişkiler giderek performansa/gösteri sanatına dayalı hale geldiğinden insanlar yalnızca başkalarına değil, partnerlerine karşı da daha iyi, daha eğlenceli, daha anlayışlı bir versiyon sergileme baskısı altında oluyor. Filmdeki alternatif karakterler, tam olarak bu beklentilerin cisimleşmiş hali. Daha neşeli, daha ilgili, daha arzulayan ve daha problemsiz.

Ancak bu kusursuzluk, aynı zamanda insan olmanın temel şartı olan çatışmayı, kusuru ve sürekliliği ortadan kaldırıyor. Film bu noktada romantik ideali yerle bir ediyor. Çünkü mükemmel versiyonlarla kurulan bağ, gerçek bir ilişki değil; geçici bir tatmin ve kaçış alanı oluyor. Bu yönüyle The One I Love, modern bireyin ilişkilerde yaşadığı temel çıkmazı görünür kılıyor: İnsan, sevdiği kişiyi değil; sevdiği kişinin kendisine hissettirdiği duyguyu sevmekte.


Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Rachel Getting Married (2008)


Muhtemelen, insan doluluğunun yarattığı yalnızlaşma hissiyatı doğrultusunda kocaman harflerle sorunlar inşa ediliyor. Bunu bariz bir şekilde görmek aşırı zekanın ürünü değil elbet. Bunu yapan insan kafası, başka bir şey değil. Ya samimiyet, neşe, şen olma? Hiç biri yokmuşçasına davranır bazen insan. Ne oldum delisi olma yolunda bunlar da yaşanır, daha doğrusu. Kimi duygusunu yokmuş kabul eder, kimilerini de sevmeye sevmeye gözünün önüne koyar. Daha çok canı yansın, daha çok içerlesin, kahrından öldürsün ister insan. Hem de kendini. Buna dahil yaşamak, mekan kavramını ölesiye tatmak. Zor olanı seçiyorum dercesine kafayı kaldırmak, kolaya kaçtığını eziş büzüş beyninde yankılamak. Mekanları seçerler, ellerindedir biraz diye, zaman aramadan yerleşmeyi ad gibi bellerler ya bir de.

Nereye gider, ne yaparım. Duvarların örüldüğü minnacık evlere nasıl sığarım. İçine koyduklarıma nasıl eşya derim, sabahları uykumu alırım? Bunları düşünmekten yorulur beden. Aidiyetinin sorunları kazıklarıyla beynine doğru hücum ederken, koşmaya başlarsın. Dala, ağaç gövdelerine takılır, tozun toprağın içinde kalırsın. Şanslıysan gözüne toprak kaçmaz o ara. Dizinde aşınma izleriyle doğrulursun, sanırsın vahşi doğa, olmuş sana kaç yıldır tüm insansı dediğin ahmaklığına sahne olmuş odandır, başka bir yer değil. Kocaman kocaman sen lekeleri çıkar. Kimini ciflersin, kimini daha bir parlaklaştırırsın. Aidiyet, alır seni, tutar yakandan getirir eski aitliğine. Bir yenisi başlayana kadar gözünü ateşin parkalığına alıştırır. Göz korkutmasıdır, şeytani varlığın bu yaptığı.

Evim evim. Neresi benim yerim?
-
Rachel Gettin Married, 2008, Jonathan Demme



10 Ekim 2011 Pazartesi

Midnight in Paris



Yaşamı varoluşumuz üzerinden tanımlayacak olursak esas mesele kader olgusunu istekler varolduğu noktaya eğebilmektir. Güzel bir eş , zevk alınan bir iş ve kaliteli yaşam standardı muhakkak ki birçoğumuzun hayalini kurduğu yaşamın belirgin yönleridir. Midnight in Paris filminde bu özelliklere sahip olan Gil’in hayatını farklı bir yöne kaydırmaya başlamasını konu alır. Bu konuda Gil’in yardımcıları aşık olunacak bir şehir ve rol model olarak gördüğü sanatçılardır.

Bazı ilişkileri yaşanılabilir kılan en büyük özelliklerden biri şehir ve zaman olgularıdır. Şehirlerin insan duyguları üzerinde farklı tesirleri vardır ve muhakkak birine yaşanılabilir gelen bir şehir, bir başkası için her dönem anlamsızlığını korur. Gil ve Inez çifti için de Paris şehri her iki kalıba örnek teşkil eder.

Hollywood’un şaşalı gösterişinden ve onun samimiyetsiz gerçekliğinden nefret eden Gil’in gişe amacı güden film senaryosu yazmak yerine roman yazarı olmak istemesi ve yazdığı romanın bir çıkmaza girmesi onun duygularının evrimleşmesine neden olmuştur. Böyle bir dönemde Paris’e gelmiş olması kitabının devamı için önem teşkil etmektedir. Aşık olunabilecek şehirler listesinde bir çok kişinin tepeden sayacağı şehirlerden biri olan Paris, Gil üzerinde de olumlu duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur. Diğer yandan tatiller dışında Malibu’dan ayrılmayı düşünmeyen ve duyguardan ziyade mantık ilişkisi yaşayan Inez’in Gil ile ilişkilerin anlamsızlığı beyazperdeye çarpar. İlişkilerinde sevgiden ziyade güzellik ve kariyer odaklı bir birlikteliğe sahip oldukları ilk sahneden son sahneye kadar kendini hissettirir. Bu nedenle farklı bir şehirde ilişkilerini tartmış olmaları esas duyguların açığa çıkmasına vesile olmuştur.



Filmin göze çarpan en önemli iki detayı; kültürel egonun hissiyata karşı yenik düşmesi ve altın çağ üzerine yapılan tartışmalardır. Film boyunca kültürlü bir profesörün bilgisiyle insanları etkisi altına almaya çalışması ve alkış aldıkça yüzündeki mutluluğun beyazperdeye çarpışına tanıklık ederiz. Nitekim çoğunlukla bilginin esas amacı gösteri peygamberliği yapmaktır. Bilgiyi kendisinden ziyade başkaları için kullanan insanların bir örneğini teşkil eden Profesörün, Inez’i etkisi altına alması bilginin gücünü gösterir. Bir tablonun hangi ressam tarafından hangi yılda çizildiğine önem verenler kadar Gil gibi o tablonun yarattığı hissiyata ve resmin sahibi için ne önem teşkil ettiğini düşünenler de vardır. Profesör, Paris’i görülecek müzeler, tadılacak şaraplar olarak görürken ; Gil yağmurda yürünecek ve sokaklarında kaybolabileceği bir şehir olarak görmektedir. Bu hususta hissiyatın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Gil sokaklarında kaybolduğu şehirde gerçeküstü bir zaman diliminin içerisinde kendini bulur.

Filmin ikinci çıkış noktası ise “Altın çağ” üzerine yapılan tartışmalardır. Geçmişe duyulan özlemin esas kaynağı yaşamın tıkanıklığı ve tekdüzeliğidir. bu nedenle geçmiş her zaman daha cezbedici ve huzur dolu gelmektedir. Karmaşadan yoksun bir geçmişin muhakkak ilgi çekici yönleri vardır. Gil’in de özlemini duyduğu ve Altın çağ olarak nitelendirdiği zaman dilimi 1920li yıllardır. Zira geçmişe duyduğu özlemin belki de en göze çarpan detayı , romanının esas karakterinin sahip olduğu nostaljik eşyalar satan dükkandır. Burada Gil’in işinde varolan mutsuzluk ve romanına bir çıkış bulamaması geçmişe dair özlem kurmasını tetiklemektedir. Geçmişle ilgili düşüncelerin çoğu subjektif yargılardır zira yaşanılan zaman diliminde oluşan mutsuzluk insanı bu düşünceye itmektedir. Filmde Gil dışında bu konuyu tartışan karakterlerden E.Hemingway için Rönesans , Adriana için ise 1890lı yıllar Altın Çağın varolduğu yıllardır. Muhakkak ki yaşadığımız zaman dilimi de bir asır sonra bir çok kişi için altın çağ olarak tanımlanacaktır. Altın çağ’ı tetikleyen bir diğer olgu da rol modellerdir. Gil'in hayatında S.Fitzgerald ve E.Hemingway'in yeri çok büyüktür. Bu nedenle bu ikilinin ve daha bir çok sanatçının yaşadığı 1920li yıllar Gil’i cezbetmektedir. Altın çağ ile ilgili tartışmaları da gene Adriana ile yaptığı bir tartışmayla bitirir ve hissiyatın,duygunun altın çağ seçimindeki önemini de zamanla kavramaya başlar.



Woody Allen, Midnight in Paris filminde gerçeüstücülük ve altın çağ tartışmalarına yer vererek yapımın ilişkiden bağımsız evrimleşmesine odak noktası oluşturmuştur. Filmde Gil karakterini yaratırken kendine uygun bir karakter yaratıp, oyunculuğu Owen Wilson’a vermiş olması üstadın film karakteri olarak kendi oyunculuğunu devam ettirecek birini bulduğunu göstermektedir. Zira Owen Wilson mimikleri, şaşkınlığı, naif kişiliği ve hızlı konuşmasıyla tam olarak Woody Allen’ı canlandırmıştır. (bir tek gözlüğü eksiktir!) Filme ivedilikle monte edilen sanatçılar da yer yer hızlı bilgi akışına neden olsa da izlediğimiz bir sinema filmi olduğu için yönetmenin kısıtlı sürede buna başvurması kaçınılmazdır diyebiliriz. Adrien Brody’nin yarattığı S.Dali karakteri umarım bu filmle sınırlı kalmaz ve farklı bir yapımda daha uzun sürelerle kendisini bu rolde izleyebiliriz. Diğer yandan Hemingway karakteri ve M. Cotillard'ın oynadığı Adriana karakteri bizlere sinema perdesinden de olsa 1920li yılların havasını yaşatmıştır. Woody Allen’ın uzun süre New York üzerinden anlattığı hikayelere Avrupa’nın önemli şehirlerinde devam ediyor olması hiç kuşkusuz izleyicide farklı bir merak konusu oluşturuyor.Geçtiğimiz senelerde Londra ve Barcelona’ya bizleri aşık eden yönetmen Paris’in büyülü dokusunu da filme monte ederek izleyicinin filme bağlılığı arttırmıştır.Yeni filminin çekimleri için Roma’da olan yönetmen hiç şüphesiz bizleri yepyeni şehirlere aşık edecektir.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Bekir


Yaşamın en dramatik anlarından biri hiç kuşkusuz 'bir gülüşe aldanmak' olmuştur. Sıradan bir gülüşe 'Kader' çizilir,bir yalnızlık armağan edilir.O gülüşü her an görebilmek için bir ömür harcanır ve o gülüşün içinde 'Masumiyet' kaybedilir.Bekir olmak kolay değildir.Harcadığı ömür her yalnızlıktan arda kalanlardır.

Velhasıl Hasan Ali Toptaş Yalnızlıklar adlı eserinde "Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde." der.Kaderinin peşinde Bekir de bu söze itaat etmeye başlamıştır.Her seferinde düşerdi Uğur'un peşine şehir şehir bucak bucak.Ümidini yitirse bile Uğur'u bırakamazdı.Çünkü korkardı yalnızlıklardan.Yalnızlığın Uğur'dan ayrı kalmak olmadığını anladığında da hiç düşünmeden tetiği çekmiştir.Bekir dediğin yalnız gelip,yalnız gidenlerden.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Before The Rain


Taraf olmanın neredeyse zorunlu olacağı dönemlere doğru gittiğimizi düşünürken, neden taraf olmamak gerektiği üzerine bir film öneriyorum size. Tabi konu savaşsa... Taraf olmayıp ne yapacağız diyorsanız Alexander Kirkov'un yaptıklarına bakmak yeterli. Milcho Manchevski'nin yazıp yönettiği 1994 yapımı Yağmurdan Önce, "Sözcükler, Yüzler ve Fotoğraflar" adındaki üç hikâyeden oluşuyor. Makedonya ve İngiltere'de geçen üç hikâye filmin sonunda birbirine bağlanıyor. Alejandro González Iñárritu'nun çoklukla uyguladığı, olayların birbirine bağlandığı ve bir çember oluşturduğu, yapboz (puzzle) filmlerden. Filmde sürekli söylenen "Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir" sözü de buna bir gönderme, çünkü filmdeki bölümler zamansal olarak birbirinin içine geçiyor, doğrusal bir anlatı ile sunulmuyor. 1991-1994 yılları arasında yaşanan Yugoslavya iç savaşının, Yugoslavya gibi farklı etnik ve dini kökenlerden gelen insanların bir arada yaşadığı Makedonya'da yarattığı savaş korkusu ve ister istemez taraf olmanın getirdiği sonuçları görüyoruz. I. Dünya Savaşı'nın da başladığı bu coğrafyada aslında, savaş çıkması istendiğinde, bütün olayların başlaması minik bir kıvılcıma bakar hale gelir. Filmde savaşa dışarıdan bakan ve sadece fotoğrafını çeken bir fotoğrafçının şahsında, tüm seyirci kalanlar eleştirilmektedir. Ünlü yönetmen Theodoros Angelopuolos'un Ulysses Gaze'de yaptığı gibi aydın, sanatçı camiasına bu savaşa karşı aktif rol almadıkları için bir kızgınlık ve eleştiri de var. Filmin sonunda taraf olmanın değil, eski kardeşlik zamanlarındaki gibi davranmanın ne kadar zor olsa da yapılması gereken olduğunu, eninde sonunda ölecek olanın "Kendi çocuğu" olma ihtimalini düşündürtmüş ve öyle davranmalarını istemiştir.

Buradan sonra okuyacaklarınız film hakkında detaylı bilgi içerir, izledikten sonra okumanızı öneririm.

1- Sözcükler:
Makedonya Üsküp'te ilahi güzelliğe sahip bir köyde, tarlada ekinleri ile uğraşan rahip adayı Kiril'in yanına gelen peder, "Yağmur yağacak, sinekler ısırıyor" der. Biraz ileriyi işaret edip "Hatta orada başladı bile" diye ekler. Film boyunca beklenen yağmur, hem gelecek olayların habercisi hem de sıkıntılı havayı rahatlatacak bir kurtarıcı gibi düşünülebilir. Ayinden sonra manastırdaki odasına dönen Kiril bir yabancı ile karşılaşır. Saçları erkek çocukları gibi kesilmiş olan Zamira isimli bir müslüman kızı ile. Kiril sessizlik yemini ettiği için konuşamaz ve Zamira konuştuğunda da anlamaz çünkü ikisi farklı dilleri konuşmaktadır. Konuşamayan, konuşsa da anlaşamayan iki farklı millete aitlerdir, biri Makedon diğeri Arnavut. Ertesi gün Zamira'nın yerini, akrabalarını öldürdüğü gerekçesi ile manastıra aramaya gelen Makedonlara da söylemez Kiril. Manastır rahipleri ertesi sabah kızı bulunca Kiril'i manastırdan kovarlar. Gece olunca yola çıkan Kiril'in yanına peder Zamira'yı verir ve ayrılırken önce yalan söylediği için tokat atar, sonra da kızı koruduğu için sarılır ve iyi şanslar diler. Kiril ve Zamira manastırdan uzaklaşırlar, Kiril önce Üsküp'e kardeşinin yanına, oradan da Londra'ya ünlü bir fotoğrafçı olan amcasına gitmeyi düşündüğünü söyler. Tam "Hiç kimse seni bulamayacak" dediği anda, Zamira'nın dedesi onları ayırır ve kızı döver. Zamira'nın çobanı öldürüp öldürmediğini sorar. Bu yüzden savaş başlamasından korkmaktadırlar. Sonra Kiril'i kovarlar, kız da peşinden gider. O sırada dedesinin adamlarından biri (sonra abisi olduğunu öğreneceğimiz Ali) Zamira'yı vurur.

2- Yüzler:
Londra'da insanların en büyük derdi trafik ve hava şartlarıdır. Oysa kimse savaştan uzak ve medeni bir ülkede yaşadığı için güvende değildir. Bir restoranda yemek yerken de çıkan bir kavganın çatışmaya dönmesi sonucunda insanların yüzleri dağılabilir. Anne savaş resimlerine bakmaktadır. Açlık ve sefalet içindeki insanlara, çoklukla çocuklara ve Madonna'nın kapak resmi olacak fotoğrafına. O sırada gelen telefon ile ayrılmak istediği kocasından hamile olduğunu öğrenir. Öğlen dışarı çıktığında da ağlayan çocukların sesleri kulağındadır. Pulitzer Ödülü sahibi fotoğrafçı Alex'le bir ilişkisi vardır ve Alex Bosna'dan yeni gelmiştir, işinden istifa edip Makedonya'ya dönmek istemektedir. Anne'i de kendisiyle gelmesi konusunda iknaya çalışır. Anne Londra'da kalıp bu savaşta bir taraf tutması gerektiğini söyler.
Alex, "Barış bir istisnadır, kural değil." der. Anne Alex'teki değişikliğin sebebini sorar.
- Öğrendim ve yaşlandım.
- İki haftada mı?
- Birini öldürdüm.

3-Fotoğraflar :
Üsküp'e dönen Alexander, Mitre'nin yeğeni tarafından elinde silahla karşılanır. Eski sevgilisi Hana'yı görmek ister ama bu kolay olmaz çünkü Arnavutlar da hristiyanların kasabalarına girmesine izin vermemektedirler, birbirlerine selam vermek şöyle dursun düşmanca davranmaktadırlar. Hana'nın evine ziyarete gittiğinde Zamira'nın Hana'nın kızı olduğunu öğreniriz. Zamira'nın abisi, Ali hediyeleri verince kabul etmez, çünkü Alex onlardan biri değildir. Eve geldiğinde Anne'e bir mektup yazar. Alex Bosna'da milislerden biriyle dost olmuştur. Ona heyecan olmadığından söz edince adam esirlerden birini çıkartır ve gözlerinin önünde öldürür. Alex bunu fotoğraflar. Bu fotoğraflarla bir insanı öldürmüştür. İstifa edip memleketine dönmesinin sebebi de budur. Ertesi gün, kuzeni Bojan'ın ağılında iki kuzu doğurtan doktor kuzeni ile halklar arasındaki hüsumetten bahsederken "Burada kavga için bir neden yok." diyen Alex'e karşılık doktor "Bir neden bulurlar, savaş bir virüstür" der. Ertesi gün Bojan ölü bulunur ve doktor kuzen Alex'e şöyle der:
-İyi savaşlar dilerim. Bol fotoğraf çek.

O gece Hana Alex'ten kızı Zamira için yardım ister. Kadınlara düşkün kuzen Bojan'ı öldürdüğü iddiasıyla yakalanmıştır (ilk bölümde dedesi ile Zamira arasında geçen konuşmalarından Bojan'ın Zamira'ya saldırdığı iması çıkmaktadır) ve ağılda tutulmaktadır. "Kendi kızınmış gibi ona yardım et" der. Alex ağıldan Zamira'yı kurtardığında, kuzenleri durmasını ve kızı bırakmasını isterler. Alex onları dinlemez ve vurulur. Zamira kaçar ve manastıra saklanır. Alex yattığı yerde, son nefesini verirken, "Gökyüzüne bak yağmur yağacak!"der, belki de savaşın başlayacağını söylemek ister.


Konuk Yazar : Burcu Polat Çam

http://yasamingenisozeti.blogspot.com

21 Haziran 2011 Salı

500 Days of Summer


---Dikkat spoiler içerir---

Marc Webb'in yönettiği 500 Days of Summer'da, Summer isimli kıza umutsuzca aşık olan Tom'un hikâyesi anlatılıyor. Tom aynı işte çalıştığı Summer'dan ilk görüşte etkilenmiştir. Arkadaşlarının "biraz burnu büyük" yorumu ile ufak bir hayal kırıklığına uğrasa da Summer'ı tanıdıkça kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz. Summer farklıdır, mesafelidir ama aslında çok sevimli ve espirilidir, müzik zevkleri ortaktır, beraber çok eğlenirler ama yetmez. Onlar da "Yetmez ama evet" derler bir süre için.

Filmin başında dediği gibi bu bir aşk hikâyesi değil, "aşk" hakkında bir hikâye. Her aşk biraz karşılıksızdır. Hep bir taraf daha fazla sever. Başka bir deyişle bir taraf hep daha az sever. Eğer neden diyorsanız, filmlerde, televizyonlarda mutlu çiftler, tek taşlar, boy boy çocukları olan güzel aileler görüp aklınızdan "benim de bir karşılıklı aşkım olsa" diye geçiriyorsanız, annenize "benim niye yok, bizde neden olmuyor" diye soruyorsanız, bu filmi izleyin derim. Summer'ın Tom'un hayatına girişini (t=0 anı) 1.gün olarak alıp, hayatından ve kafasından çıkarabildiği 500. güne kadar yaşadıklarını ileri geri gidişlerle anlatıyor.

Başlarda Summer'da eksik olan Maria Puder'in de dediği gibi aşka inanmak. Fakat Maria, Raif'in aşkının büyüklüğü karşısında ona aşık olduğunu kabul etmek durumunda kalmıştı. Summer ise hissettiği boşluğu Tom'un dolduramayacağından emin olunca ayrılmaya karar veriyor. Tom hayatını geçirmeyi düşündüğü kadın tarafından neden terkedildiğini anlamaya çalıştığı ve hayatını tamamen değiştirdiği bir döneme giriyor.

Filmin müzikleri çok güzel, zaten Tom'un böyle olmasına da depresif İngiliz grupları sebep olmuş, dikkat diyelim. :)

Konuk Yazar: Burcu Polat

11 Haziran 2011 Cumartesi

Room in Rome - Ateşli Oda


Pek de yeni bir film sayılmamasına rağmen ülkemizde vizyona giriş tarihi çok da uzak geçmişe dayanmıyor Ateşli Oda'nın.Evet aslında filmin adına ilk baktığımızda Roma'da bir odadan bahsettiğini görüyoruz.Fakat geçmişteki çeşitli film adı çevirilerini düşündüğümüzde bu çevirinin nispeten başarılı bile olduğunu söyleyebiliriz.bkz. Ah Mary vah Mary ve There's something about Mary.
Gerçekten de söz konusu oda bir hayli ateşli sahnelere sahne oluyor film boyunca.Fakat tabi ki bir farklılık var o da iki aynı cinsin iki bayanın aşkını anlatıyor olması.Üstelik birbirini pek de iyi tanımayan hatta yabancı denilebilecek münasebete sahip iki bayan.
Film sadece bu yönüne bakılarak ve de ön yargıya izin vererek sadece bir lezbiyen ya da biseksüel filmi olarak düşünülmemeli.Örneğin ben bu filmi izliyorken yeni tanışmış olduğum ve karşı cinsim olan birinin yanındaydım yani bir beyfendinin yanında.
Ama o durumda çok tuhaf bir şekilde filmle kendimi özdeşleştirdim.Bana göre aşk diye tabir edilen kavramın sınır tanıyan bir kavram olmadığı (zaman,mekan,cinsiyet,tanışıklık durumu,kültür farklılığı vs.) ve de bunun gerçekten yaşanması için kafalarda yaratılan tabulardan biraz sıyrılmak gerekliliği asıl mesajı filmin.
En azından bende yarattığı hissiyat bu oldu.
Bunun en güzel açıklaması filmin sonundaki sahnede gizli.Tabi ki henüz filmi izlememiş olanların merakını katletmemek adına filmin sonunu tam olarak açıklamak istemiyorum.Ama bayrak mevzusu biraz önce bahsetmiş olduğum mesajın özünü çok iyi açıklamakta.Halen mezhep farklılığından dolayı bile "kavuşması engellenen aşıklar" türü vakalar duyduğumuzdan bu sahneyi toplumsal içerik bakımından da pek manalı buldum.
Peki ya erotik görüntüler bakımından içerik ne durumda derseniz tatmin edici olduğunu ve cidden adına yaraşır biçimde "ateşli" olduğunu söyleyebilirim.Hatta acaba oyuncular gerçekten birbirlerine aşık mı olmuşlar şeklinde düşüncelere sevkedebiliyor insanı.O denli inandırıcı.
Diğer bir ilgi çeken unsur ise odanın içine yerleştirilmiş tabloların yerleşim düzeni ve olayların bununla alakalı olması.
Mesela Eros tablosu ve oku nelere kadir bunu görebilirsiniz.
Sözün özü izleyin,hatta erotik sahneleri daha dikkatli izleyin sonra da uygulayın.Tabi sinema salonlarında daha dikkatli olun ya da bana kalırsa olmayın derdim de işte malum yasaklar..

8 Mart 2011 Salı

Biutiful

Uxbal'ın uyanamadığı sabahlar... Odada bir damla ışık yok. Ige içeri giriyor; perdeyi aralayıp camı açıyor. Zifiri karanlık olan oda bir anda aydınlanıyor. Bir kadın, o kadının tek bir eli, karanlığa gömülmüş perişan haldeki adama güneşi getiriyor. Adam uyanıp kalkmaya hazırlandığı esnada kadın da odayı terkediyor. Baştan sona acı kokan; aşkı, inancı, polisi, devleti, halkı, sözün özü her şeyi eleştiren filmde belki de tek övgü kendini burada gösteriyor. Saniyeler önce ışığın dolduğu odada, kadının ayrılmasıyla birlikte cam kendiliğinden kapanıyor ve ardından her yer siyaha bürünüyor. Nitekim, Ige bunu farkedip odaya geri döndüğünde Uxbal için güneş yeniden doğuyor. Güçlü kadını Powder Keg'de harika bir şekilde işlemişken, şimdi de neden "onlarsız olamayacağını" kusursuzca resmediyor Iñárritu.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Blue Valentine


Film posterinin altına tebeşirle iliştirilmiş “Valentine”-Sevgili yazısının ve V harflerinin kalp içine alınıp sergilendiği bir film bu, gördüğünüz üzere. "Gerçek bir aşk hikayesi" izlemek üzeresiniz ifadesiyle can bulmaya çalışıyor hem de. Korkunçlaştırmanın ya da buram buram aşk kokacak, ağlamaktan öleceksiniz demesinin bir nevi imzası gibi bir şey bu ilk görsel materyal. Yine de bir adım ileriye gidip fragman, belki filmi de izleyebilirsiniz, ne kadar ön yargıyla dolsanız da. Hem ayrıca Ryan Gosling etmeni var, pek aşık mağdur son filmlerinde. Belki de yeni bir Sil Baştan gelmektedir.

Şu satırlara devam ediyorsanız, yine muhtemelen Amerikan-aşk filmi-bağımsız yapım üçlemesinden çok fazla sıkılmamışsınız demek. Sıkılmanız için binlerce film çekmelerine rağmen hem de. Ne zaman birilerine önerilse, “ya aşk filmi bu” sözlerine maruz bırakılmak vardır ucunda. Üzülürsünüz, romantizme yanarak hem de. Amerikan filmi nasıl mıhlanmışsa dünyaya Hollywood yüzünden,  bu bağımsız piyasasının ne derece başarılı olabileceğine kimileri burun kıvırıp binlerce bahane bulabilecek veya ihtimal verilmeyecektir nasılsa. Hakları da vardır, onların geçmiş tecrübesi, bilgi insana ağırlık verir nihayetinde, bazen bulamazsınız aradığınız şeyi. 

Ancak gelin görün ki Tom Waits’i sevmemek işten bile değil, onun bir şarkısı vardı bu isimde, bir aralık da şunları söyler şarkı: “ …To send me blue valentines/ Like half forgotten dreams/ Like a pebble in my shoe…” Sadece şarkının hassasiyeti “izlemek için bir neden.” Alakası olmasa da filmle.

Aşk-meşk karışık işler. İçten duygular ve nedense dürüst bir doğa olayı adeta. İçinde kadın-erkek ilişkileri de ayrı boyut. Bunlara bir de evliliği eklediğinizde insanların çözemediği o nicedir tartışılan şeyler seriliyor pat diye. Film de bunu konu ediniyor. Ama pek çoğundan farklı olarak: en brütal haliyle, kısmi nedenselliğine dokunmadan hem de. Sudan beton etkisi gibi bir film çıkıyor karşınıza.

Yönetmen Derek Cianfrance, bütün güzelliği gitmiş bir evliliğin evini gösteriyor, baba sevgisiyle dolup taşan 5 yaşındaki çocuk ve kayıp bir köpekle. Köpek metaforu  oldukça yerinde; uzaklaşıyor huzursuz evden otoyola bırakıyor kendini. İlk etapta edinemediği özgürlük bilinci, birden vurunca bambaşka bir dünyayla karşılaşıyor. Bu da biraz o evliliği çağrıştırıyor ister istemez. Küçük kız onun yokluğunda telaşlanıyor, anne biraz daha rahat ama gene de üzülüyor, baba ise anneyi suçluyor içinden ve ağlamaklı.  Ancak evliliği kurtarmak isteyen ve boyutsal farklılığı taşıyan çift taraf var film boyu. En azından başlangıçta çift görünen bu mesele  kafamızda beklerken, flashback’lerle geçmişe dönülüyor sık sık. O ilk görüş anını, karın kelebeklenmesini, duygusal ve hormonel yoğunluğu, arama isteği öte yandan biten bir ilişkiyi, biraz huzuru, aileden kopukluğu ve kariyer istekleri odaklanıyor.

İlk zamanların güzelliği her aşkın içinden çıkılabilecek bir düzeyde. Cindy, doktor olma yolunda kararlarıyla, sevmediği bir aile düzeni içinde ve arasıra kavga ettiği bir erkek arkadaşı var. Pek sevgi dolu olduğu büyükannesiyle ilgileniyor. Bu arada adam, Dean çıkageliyor birden. İlk görüşte aşk sadece ona  vuruyor. Böylece günlerce Cindy’yi arıyor, iş arkadaşlarıyla aşk’ı tartışyor:





Yüzyılın tartışmasını yukarıdaki paragrafı destekleyerek yapacağımı düşünmenizi istemem. Enteresan bir durum, kendi anlarını özetliyor ve hem Cindy hem de Dean konusunda o kadar isabetli olmuş. Herkes için değil bu tabi ki. Film baştan sona karşılıklı aşkı anlatmadığı için, bir dönem Dean’in Cindy’ye olan sonsuz aşkını ve onu her haliyle kabullenip, hayallerinde bile olmamasına karşın evlenmesi, onunun için dayak yemesi ve sürekli fedakarlık yapmasıdır bahsedilen. Cindy ise, bunalımlı aile ortamından kaçmak, kavgalı olduğu erkek arkadaşını hayatından uzak tutmak için ve hamileliği yüzünden evlenir Dean ile. Başta belki Cindy’nin de aşık olduğunu düşünürüz, ama onunki bambaşka bir aşktır, adını ne koyarsanız koyun Dean’inki ile aynı kefeye koyulmayacak cinsten. Cindy belki de Dean’in aşkının hayranıdır ve karşılıksız sevildiği için bırakmamıştır onu. Çoğu zaman da olan budur sanırım.

Yıllar geçtikçe hayallerine ulaşamayan, sıkı aile bağlarına sahip olamayan bir aile çıkar ortaya. Sadece çocuk ve babanın sevgisi evi çınlatır, belki annenin biraz kıskançlığı örter durumu. Kavgalar yaşanır ve başta seyirci için anlamsız kavgalardır, çünkü biraz anlaşılmaz bir üslubu vardır. Cindy’nin kavgalarında kendini savunması bile son ana kadar soru işareti bırakır, çünkü film hiçbir zaman birbirlerine dayanma seviyesini doldurmaya kalkmamıştır. Özellikle Dean’i sadece seven biri olarak göstermiştir, en azından bunu Cindy’nin diğer erkek arkadaşının davranışlarından çıkarılabilir iki erkek  kıyaslandığında. Dean’in geri dönüşleri kendiyle değil, sadece aşkına olan dönüşlerdir. Burada biraz eksiklik hissedebilir izleyici. Dean’in iç dünyası sadece aşkı bulan yabancıdır.

Karşılıksız sevgi biraz da arabesk anlamıyla parayı getirmeyecektir elbette. Kadın tıp fakültesini tam olarak bitiremediği için hemşirelikte kalmıştır, adam ise günlük işler peşindedir eskiden olduğu  gibi. Bir süre sonra maddiyatın gerilimi ve yetersizliğin hissi yaşanmaya başlar. Kadın başka bir hayat beklentisine girer çünkü, adam ise hala bitmek bilmeyen o aşktan bahseder, fedakarlıklarını anlatır. Ama kadın zaten bitirdiği evliliğine bencilce üzülmektedir. Eski erkek arkadaşını markette gördüğü ve konuştuklarını bile yalanla anlatır adama. Adamsa attığı alyansını dakikasında aramaya başlar, kadının ona olan hislerini ve yaptıklarını bildiği halde.


Ryan Gosling ve Michelle Williams’ın başrolü paylaştıkları filmde, flashbacklerle renklenen ancak çoğu zaman depresif moddaki filme gidebilecek daha iyi bir ikili bulmak olanaksız olabilirmiş. Oyunculuklar o kadar taktire şayan ki, filmin nice eksikliğini unutturup neredeyse anın içine onların yüzünden binbir üzüntü ve sinirle girebiliyor insan. Geçmişteki ve şimdiki görüntüleri de, muhtemelen çoğu makyaj olsa da dikkat çekici nitelikte. Cindy’nin yıllar içinde kilo alması ve çökmesi, Dean’in saçlarının açılması filmi yıllara  yaymanın önemli bir ölçütü. 

Bu film anlatınca komik olmuyor ama aslında komik bir film olmuş.

25 Ocak 2011 Salı

Never Let Me Go


Hailsham yatılı okulu. İngiltere. Süslenmiş yeşilliklerin içinde oynayan, ders gören nice öğrenci. Naiflikleriyle, anlatılan hikayelere aldanmarıyla ve birbirlerine alay eden bir sürü çocuklar yetişiyor Madame’ın emrinde. Ciddi yasakların getirildiği okulda, aşırı sağlık denetimleri ve despotluk had safada. Burada sessizliği ve örnek davranışlarıyla bir şekilde ilgi Kathy karakterinin üzerine çekiliyor. Diğer kızlar gibi dedikodu yapmayıp, sessizce köşesine çekilen ve Ruth’un yakın arkadaşlığını yapan bilge Kathy.

Okulda sürekli sinirlenen, arkadaşları tarafından alay konusu edilip hırpalanan Tommy, yalnızlığında bulduğu Kathy sayesinde arkadaş gruplarının içinde buluyor kendini. Bu güzel giden günlerin ardından, yaşadıkları çocuksu olaylar, düşünceleriyle Ruth, asıl kahraman Kathy ve ardından Tommy, Hailsham bitene kadar beraberce geçiriyorlar günlerini. Hayatlarında önemli bir yer kaplayan öğretmenleri bayan Lucy, ‘galeri’ isminde yaptıkları resimleri toplayan yer ve fişleri ile kırık dökük eşyalar alabildikleri alanlarla ve asla sınır dışında çıkmamakla geçiriyorlar günlerini bir şekilde.

Yeni gelen gözetmen Bayan Lucy ise, çocuklara diğer öğretmenlerin yaklaşmadığı şekilde yaklaşıyor: sevgiyle. Tommy’nin mevcut sorunlarına yardımcı olmaya çalışırken, Kathy’nin yine Tommy ile ilgilenmesini destekleyerek arkadaşlıkların kurulmasına yardım ediyor bir şekilde. Ancak okul içinde yaşadığı travmatik olaylar, onu 4. Sınıflarda yaptığı duygu dolu ancak bir çoğu için kafa karıştırıcı konuşmasının ardından, yokluğa teslim ediyor kendini ve esrarengiz bir şekilde Hailsham’den uzaklaşıyor.

Bu üç arakadaşın Hailsham’den uzaklaşmasıyla amaçlarının ne olduğunu ve neden yetiştirildiği anlamaya başlıyoruz yavaş yavaş. Yine okulun ve milli sağlık kuruluşunun gözetiminde dışarıda ve dışarıyla yaşamaya başlıyorlar. Kısıtlanmış özgürlükleri ile adeta hapis hayatından kurtulmuş mahkumlar gibi şen bir şekilde yaşama adapte olmaya başlıyorlar. İçlerindeki aşk üçgeni, pornografi-esasen meraktan ve yaşanmamışlıktan gelen yaklaşımlar-, televizyon ve ilk defa çitlerin ardına çıkmaları gerçeklik algılarını oluşturuyor. Bu arada ebeveyn ve ya orijinallerini ararlarken buluyorlar kendilerini, binbir hayal kırıklığı ile.

Sürekli olarak buruk, dolayısıyla üzücü bir şekilde ilerlerken durumdan çıkma ve biraz daha fazla özgürlük arayışına gidiliyor çeşitli metoforlar eşliğinde. Zaten film her an yeni bir kapı açarken, aklımızın almadığı ve daha önce görmediği insanlık dışı eğilimlerle karşı karşıya kalıp en doğal tepkilerle izlenebilirliğini sağlıyoruz. Kathy’nin hikayesi zamanla oluştuğu hastabakıcılık karakteri ve kendi çitler içindeki yaşamı ile hızla ilerlerken kaybettiği ve aslında bıraktığı arkadaşlarını da bulduğu an kendiyle ve diğerleriyle ilgili gerçekliği yakalayabiliyor.
-
Sade bir aşk üçgenini görmekten ziyade sürekli insanlığı, varoluşu ve fedakarlığı, kendinden vazgeçmeyi ve de çeşitli garipliği barındırıyor. Bu garipliği basit cümlelere dökmek gerekirse aslında insanlığın kurtuluşu ve bilim adına yapılanların ne derece insansı olduğudur. Muhtemelen, izleyiciler için merak konusu olan taraf ise film boyu saklanan fikrin “gerçekliği” konusudur. Tüyler ürpertici, bir o kadar gerçeğe yakın olması filmin başında geçen ve ortasında vuku bulan şu cümleler: “Tıp bilimindeki devrim 1952'de gerçekleşti. Önceden amansız olan hastalıklar artık tedavi edilebiliyordu. 1967'de ortalama yaşam süresi 100 yılın üzerine çıktı.” İlkin bir mutlulukla izlerken bu cümleleri, çok da aldırış etmeden hızlıca geçiyoruz sanırım. Ama bilimin tarihindeki 1957 bizi aslında nereye götürmeli? Gizli yapılmış çalışmalara sadece insanlığın faydası için çıkıldığı aşikar, ancak ne derece insansı? Sanırım bu sorular insanlık tarihi için –yakından görmeyenler hariç- sadece cevapsız sorular olacaktır. Veya film sadece basit bir kurgu, hatta bilim-kurgudan ibaret olabilitesi daha yüksek görünüyor olabilir.

Ufak bir not: The Island filmini hatırlamanızı diliyorum.
-
Yönetmen Mark Romanek’in geçmişini genelde video klipler ve video belgesellerin tamamladığını görüp şaşırmamak gerçekten enteresan olur sanırım. Film boyunca duyulan soğukluk ve depresif tavır haliyle izleyicide de üzüntü ve endişeye mahal veriyor. Ancak filmi zileyip de, sahildeki gemi sahnesini kolay kolay silinecek türden değil. Filmin renkleri ise, “pastel”. Hah, yeni bir soluk olduğunu düşünmeyin hemen. Bu paleti de 68 İngiliz yapımı “If…” filminden çarpmış olduğunu zaten söylemiş bir röportajında.
Hali hazırda Carey Mulligan (Kathy)’ı görüp de sevmeyen insan yoktur diye düşünürken, filmde uzun uzun karakter gelişimlerinden ve başarısından, filmi götürdüğü çok açık ve durgunluğu, masumiyeti ile isteklerle ve parlak zekasıyla başrolün üstesinden gelmiş olduğu gerçekten sevindirici. Ancak burada Tommy rolünü üstlenen Andrew Garfield ise sanırım daha iyisini yapamazdı, biraz naif, pasif ve agresiflik kolay olmasa gerek. Ruth karakteri ise Keira Knightley’nin soğuk yüzünden ve dudaklarından çözümlenirken, ne kadar nefret ettiğinizi hissettiriyorsa, sanırım o da altından kalkmış.

Tabi bir de küçük halleri var filmin başlarında, özellikle Kathy’yi oynayan Izzy Meikle-Small ise gerçekten taktire şayan bir çocuk. (Özellikle, filme ismini veren şarkı sözünde yastığa sarılıp, o gencecik yaşta farklı dürtülerle şarkıyı hissetmesi, Ruth’un ruhsuzluğuyla birleşmesi.)

Kazuo Ishiguro’nun kaleminden çıkıp aslında roman olan bu film, yine kitabın filmi olmalı mı, kitap mı daha iyi, film mi gibi tartışmaları bölerken, filmden sonra muhtemelen okuma merakını geliştirebilecek türden. Mina Haydaroğlu çevirisi ile de YKY’da Türkçe’de yerini almış. 

25 Mart 2010 Perşembe

Cashback

"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."


Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.

Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.

Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.

-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.

Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.

22 Ocak 2010 Cuma

Miracle Of Giving Fool | Uyarı: Yoğun Dram

Postere aldanıp komedi filmi sanmayın, su katılmamış dram, konsantre bir şekilde özenle hazırlanmış ve bize sunulmuş. Bana yine fazla geldi, korelilerin mantığını anladım, yapacaksak adına uygun yaparız diyorlar, dramsa kağıt mendiller hazırlansın o zaman diyorlar. Ben filmin dram olduğunu biliyordum ama bilinçaltımda bu fotoğraftan ötürü az da olsa bir komedi beklentisi varmış (film bitince anladım) filmde komedi unsuru vardı ama bana göre yoktu, aklı pek yerinde olmayan karakterin hallerine gülemedim, o saflığı ve yerli yersiz gülümsemesi benim içimi acıttı daha çok :s fena çarpıldım yine. Bir daha izlemiyorum dram falan (yine dayanamayıp açacağım bir tane daha, biliyorum kendimi :d)

Filmimizde Seung ryong (Cha Tae Hyun) daha küçükken dumandan zehirlenmiş ve o günden sonra normal insanlar gibi davranamamış, dışlanmış, anlaşılmamış, bilindik "öteki" hikayesi, ama o hem arkadaşlarına hem de anne ve kız kardeşine karşı şefkatli, ilgili, düşünceli davranışlarını sürdürmede.Annesi öldükten sonra bile şu dünyada en iyi yapabildiği şeyle yani tostla geçimini sağlıyor ve kız kardeşine bakıyor (o tostlardan yiyen bir daha yedi, tarifini de vermedler :p sırmış :d) Kızkardeşi Jee In de abisiden nefret eden bir tablo çiziyor ki, izleyiciyi çok yaralıyor bu durum (ne var yani sevsen hem nasıl sevmezsin ki :s) Seung ryong ne yapsa yaranamıyor. Hayat böyle akıp giderken bir gün Ji Ho (Ha Ji Won) çıkar gelir avrupalardan, eski çocukluk arkadaşı Seung ryong'un. Seung ryong'un "öteki" sııfına geçtiği zamanlardan tanışıyorlar, aslında tanıyor desek daha doğru olur, Ji Ho malesef o günleri hatırlamakta zorlandı. O zamanlar Ji Ho piyano çalarken babasının okula armağan ettiği piyano bir yangında küle döner ve kabak da Seung ryong'un başında patlar.Böylece Seung ryong okuldan atılır ve o günden sonra da görüşmezler ama bizim deli unutmaz Ji Ho'yu, mahallenin girişinde bekler onu her gün, ve o gün bugündür. Ji Ho da artık piyano çalamamaktan muzdarip bir şekilde memleketine dönmüştür. Bundan sonrası geçmişi hatırlama, sünger çekme dönemidir. Aslında bu anlattığım yan hikaye gibi durmuyor başlarda ama filmin sonu itibariyle esas hikaye olmadığı anlaşılıyor. Daha anlatmadığım yan hikayeler de var. Film kısaca aile, arkadaşlık ve aşk üzerine. Bunların ortasında da o kocaman gülümsemesiyle Seung ryong duruyor, mucizesi de buradan kaynaklı zaten, herkesin hayatına dokunup değer katmayı becerebilen bir deli, bir "öteki" Seung ryong. "Hem o kadar aptal olup hem de mükemmel şekilde kardeşiyle ilgilenen" birisi, izlenip ders alınması gereken birisi :)



Cha Tae Hyun'un izlediğim ikinci filmidir ve çok başarılı buldum ki rolü oldukça zordu. O kadar sevdirdi ki kendini, o kirli yüzüyle ve yırtık pırtık ayakkabılarıyla çok sevdim ben onu, anlatmam imkansız :) Artık castta bu ismi gördüğümde gözüm kapalı izleyeceğim demektir. İzlemek isteyenlere önerim yanınızda mendil bulundurun ve zaten moraliniz bozuksa yanına yaklaşmayın, kendinizi iyi hissediyorsanız da birkaç gün etkisinden kurtulamayacağınız gerçeğini kabullenin öyle izleyin diyorum :)