2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2014 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2022 Perşembe

Çin Kutusu nedir bilir misiniz?

Çok ender olan politik mizah sinemasının usta yönetmenlerinden Luis Estrada'nın 2014 yapımı 'The Perfect Dictatorship' filminde medya sektörünün kullandığı bir methoddan bahseder; Çin Kutusu.
Tanım olarak da şöyle ifade eder: gizlenmesini ya da arka plana atılmasını istediğiniz bir haberi, başka bir sansasyonel haber ile örtbas edip, halkın ilgisini yeni habere kanalize etmek. Sorulması gereken ise şudur: Gizlenen haber ne?



İlk olarak 1999 yapımı 'La ley de Herodes' filmiyle tanıdığım Yönetmen/Senarist Luis Estrada, o filmde olduğu gibi 2014 yapımı bu filmde de Meksika'nın yozlaşmış siyasilerini konu alıyor. 1999 daki filminden farklı olarak bu kez bu yozlaşmaya medyanın nasıl çanak.tuttuğunu ve hatta medyanın yozlaşmasının siyasetin yozlaşmasından da önde ve önemli olduğunu vurguluyor. Tabi tüm bunları retorik anlatım diliyle anlatmıyor. Meksika halkı da Türkiye halkı gibi bu yozlaşma gerçeğine aşina olduğu için daha çok komedi diliyle içersinde bulundukları traji-komikliği gösteriyor. Yolsuzlukları ve uyuşturucu baronlarıyla meşhur olan Eyalet Valisinin bir medya grubuyla anlaşarak kendisini ülke başkanlığı yarışına sokmasını istiyor. Geçmişte işlediği ve hatta hala işlemekte olduğu suçları unutturmak için ülkedeki mevcut 'ölüm, katliam, çete savaşları vb' gibi sıradanlaşmış(!) suçlar ile halkın ilgisini çekemeyeceklerini anladıklarında kendi olayını kendileri oluşturur. Halkı vicdanen yakalayabilecek, dedikodusu bol olabilecek ve her bireyin kendine has teori ve görüşünün olabileceği türden bir haber tam da Çin Kutusu için bulunmaz bir nimettir. Ve bir çocuk kaçırma olayı organize ederler. 

Tozcu eyalet valisini 'la ley de Herodes' filminde de başrolü oynayan Damian Alcazar oynarken, anlaştığı medya grubunun yöneticiliğini ise geçtiğimiz hafta finalini yapan Better Call Saul'ün sevilen karakteri Lalo Salamanca'yı canlandıran Tony Dalton oynuyor.

14 Şubat 2016 Pazar

The One I Love: Kusursuz bir öteki

Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.


Film bir çift olan iki karakter üzerine kurulu ve çok ufak roller dışında bu ikiliden başkası yok filmden. Bu ikili, evliliklerinde ciddi bir çıkmaza giren Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elizabeth Moss). İletişimsizlik ve duygusal uzaklık ilişkilerini neredeyse işlevsiz hale getirmiştirleri sırada çift terapistlerinin önerisiyle hafta sonu için izole bir kır evine gidiyor. Amaç, gündelik hayattan uzaklaşarak yeniden bağ kurmaktır.

Başlangıçta bu kaçamak umut verici görünüyor: birlikte yemek yapılıyor, sohbet ediliyor, eski yakınlık yeniden filizleniyor. Ancak kısa süre sonra özellikle evin misafir bölümünde tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor. Gerçeklik algısı bozuldukça, Ethan ve Sophie kendilerini yalnızca ilişkileriyle değil, kendi kimlikleriyle de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir labirentin içinde buluyor. Film, bu noktadan itibaren sıradan bir evlilik krizini metafizik bir sorgulamaya dönüştürüyor.

The One I Love’ın merkezinde 'ideal partner' fikri yer alıyor. Film şu soruyu soruyor:
İlişkilerde sevdiğimiz kişi gerçekten karşımızdaki insan mıdır, yoksa onun hayal ettiğimiz versiyonu mu? Günümüz modern dünyasında ilişkiler giderek performansa/gösteri sanatına dayalı hale geldiğinden insanlar yalnızca başkalarına değil, partnerlerine karşı da daha iyi, daha eğlenceli, daha anlayışlı bir versiyon sergileme baskısı altında oluyor. Filmdeki alternatif karakterler, tam olarak bu beklentilerin cisimleşmiş hali. Daha neşeli, daha ilgili, daha arzulayan ve daha problemsiz.

Ancak bu kusursuzluk, aynı zamanda insan olmanın temel şartı olan çatışmayı, kusuru ve sürekliliği ortadan kaldırıyor. Film bu noktada romantik ideali yerle bir ediyor. Çünkü mükemmel versiyonlarla kurulan bağ, gerçek bir ilişki değil; geçici bir tatmin ve kaçış alanı oluyor. Bu yönüyle The One I Love, modern bireyin ilişkilerde yaşadığı temel çıkmazı görünür kılıyor: İnsan, sevdiği kişiyi değil; sevdiği kişinin kendisine hissettirdiği duyguyu sevmekte.


Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.

7 Aralık 2014 Pazar

Transcendence: Zihnin Web'e Aktarımı

Transcendence, sinemada sıkça rastlanan 'teknoloji korkusu' anlatılarından biri gibi görünse de, yüzeyin altında daha karmaşık ve huzursuz edici sorularla ilgilenmeye çalışan bir film. Christopher Nolan filmlerinin görüntü yönetmeni olarak tanınan Wally Pfister’ın ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan film, insan bilincinin dijital ortama aktarılması fikrini merkeze alarak yapay zeka, tanrısallık, yas ve kontrol temalarını aynı potada eritmeye çalışıyor. 

Transcendence (Evrim), yapay zeka alanında çalışan ünlü bilim insanı Will Caster’ın (Johnny Depp), insan bilincini makineye aktarmayı hedefleyen çalışmalarıyla başlıyor. Will ve eşi Evelyn (Rebecca Hall), bilinçli bir yapay zeka yaratma fikrine tutkuyla bağlı. Ancak bu çalışmalar, teknolojiyi insanlık için bir tehdit olarak gören radikal bir grubun saldırılarına hedef oluyor. Will, radyasyonlu bir kurşunla vuruluyor ve kısa süre içinde öleceğini öğreniyor.

Ölüm kaçınılmaz hale geldiğinde Evelyn ve Will’in yakın dostu Max (Paul Bettany), Will’in bilincini deneysel bir süper bilgisayara yüklüyor. Fiziksel bedeni ölen Will, dijital bir varlık olarak 'yaşamaya' devam ediyor. Ancak bu yeni varlığın gerçekten Will olup olmadığı, yoksa onun yalnızca bir kopyası mı olduğu sorusu filmin merkezindeki gerilimi oluşturan temel unsur olarak duruyor. Dijital Will giderek daha güçlü hale geliyor, doğayı ve insan bedenini dönüştürebilen nanoteknolojiler geliştiriyor ve küçük bir çöl kasabasında adeta tanrısal bir merkez kuruyor. Bu süreçte film, insanlığın kurtuluşu ile mutlak kontrol arasındaki ince çizgide dolaşıyor.


Transcendence’in temel meselesi, teknolojinin insan bilincini aşarak onu dönüştürmesi değil; bu dönüşüm karşısında insanın neyi kaybettiğidir. Film, 'yüklenen' bilincin gerçekten bir insan olup olmadığını bilinçli olarak muğlak bırakıyor. Bu belirsizlik, yapay zekanın değil, insanın sınırlarına dair bir sorudur: Bir insanı insan yapan şey beden midir, hafıza mıdır, yoksa başkalarıyla kurduğu etik ilişkiler mi?

Film aynı zamanda yas ve inkar üzerine kurulu. Evelyn’in dijital Will’e duyduğu bağlılık, bilimsel bir meraktan çok, kaybı kabullenemeyen bir eşin çaresizliğini yansıtıyor. Bu yönüyle Transcendence, klasik bir 'bilim insanı kibri' hikayesinden ziyade, sevilen birinin ölümünü kabullenememe halinin teknolojik bir alegorisi olarak da okunabilir.

Ancak film, teknolojik tehdidi kişiselleştirerek meseleyi daraltıyor. Sorun, birkaç 'yanlış karar veren' bilim insanı ya da kontrolden çıkan bir süper bilinç gibi sunuluyor. Oysa filmin arka planında çok daha rahatsız edici bir fikir dolaşıyor: İnsanlığın asıl problemi teknolojinin zorla dayatılması değil, konfor uğruna ona gönüllü teslimiyetidir. Bu fikir film boyunca sezdirilse de, hiçbir zaman yeterince derinleştirilmiyor.


Yönetmen Wally Pfister, görüntü yönetmenliğinden gelen bir isim olarak filmini görsel açıdan son derece kontrollü ve temiz bir estetikle sunmuş. Çöl kasabası Brightwood, steril laboratuvarlar ve doğanın yeniden inşa edilişi, insan eliyle yaratılmış bir cennet hissi veriyor. Nano-botların yağmurla birlikte gökyüzünden inişi, İncil referansları ve 'yaratım' metaforlarıyla da açıkça besleniyor.

Ancak bu görsel bilinç, dramatik anlatıya aynı ölçüde yansımıyor. Pfister’ın yönetimi, fikirleri göstermek konusunda başarılıyken, karakterlerin iç dünyalarını hissettirmekte yetersiz kalıyor. Johnny Depp’in performansı bilinçli bir mesafelilik taşısa da, bu mesafe karakteri gizemli olmaktan çok duygusuz bırakıyor. Filmin asıl duygusal yükünü Rebecca Hall ve Paul Bettany taşıyor. Buna rağmen anlatı, onların yaşadığı etik ve duygusal çatışmaları derinleştirmek yerine hızla bir küresel tehdit senaryosuna evriliyor.


Transcendence, büyük fikirler peşinde koşan, samimi ama kararsız bir film olsa da vermek istediği fikir ve uyarısında bulunduğu tehditten dolayı değerli gördüğüm bilim kurgu filmleri arasına girmeyi hak eden bir film. Gerçek anlamda bir bilim kurgu olarak insanlığın zihinsel ve etik geleceğini sorgulamak isterken, sonunda alışıldık 'teknoloji tehlikelidir' kolaycılığına yaslanıyor olsa da. Film ne yapay zekayı tam anlamıyla bir tehdit olarak konumlandırabiliyor ne de onu insanlığın doğal evriminin bir parçası olarak kabul edebiliyor, filmin sorunu da burada yatıyor.

Transcendence, izleyicisini ikna eden bir cevap sunmuyor, ama doğru soruları sormaya yaklaşıyor. Belki de filmin asıl trajedisi budur: İnsan bilincinin makineye aktarılmasından çok, bu kadar büyük bir fikrin anlatı cesaretinin yarısında terk edilmesi. Yine de fikir odaklı bilim kurguyu özleyen izleyiciler için Transcendence, tüm kusurlarına rağmen ciddiye alınmayı hak eden, huzursuz edici bir deneme olarak yerini korur. Ayrıca oyuncu kadrosu da oldukça geniş: Johnny Depp, Rebecca Hall, Morgan Freeman, Paul Bettany, Cillian Murphy, Kate Mara...
Puanım: 7/10

31 Aralık 2013 Salı

Cristian Bale Asasıyla Geliyor


Russell Crowe'un Nuh olmasını Cristian Bale görüyor ve bahsi arttırıp Musa oluyor.






Ridley Scott'ın yönettiği, Cristian Bale'in karşımıza Hz.Musa olarak çıkacağı Exodus filmi 2014 aralıkta vizyonda. Bu da filmden ilk kare.