ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2026 Salı

Mayday: Soğuk Savaştan Daha Soğuk Bir Film

Nostaljiyi bir anlatı aracına dönüştürmekle eski filmlerin tanıdık numaralarını yeniden kullanmak arasında önemli bir fark bulunuyor. John Francis Daley ve Jonathan Goldstein’ın yönettiği Mayday, ikinci seçeneğe fazlasıyla yaklaşıyor. Gösterişli aksiyon sahneleri, popüler müzikler ve Ryan Reynolds’ın alışıldık mizah anlayışı ilk bakışta eğlenceli bir maceranın habercisi gibi görünüyor. Ne var ki film ilerledikçe bütün bu unsurların sağlam bir hikayeyi desteklemekten çok, senaryonun eksiklerini örtmeye çalıştığı hissediliyor. Sevdiğim insan Kenneth Branagh bile kurtarmaya yetmiyor.


1987 yılında, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru geçen hikayede, kuralları esnetmekten çekinmeyen Amerikalı savaş pilotu Troy Kelly’nin (Ryan Reynolds) gizli bir görev sırasında Sovyet topraklarında düşürülmesiyle ana hikaye başlıyor. Kendini düşman hattının gerisinde bulan Troy, emekli KGB ajanı Nikolai Ustinov’un (Kenneth Branagh) eline geçiyor. Ancak Nikolai, alışılmış Sovyet ajanı profilinden oldukça uzak bir karakter olarak karşıma çıkıyor. Amerikan kültürüne hayranlık duyan, Top Gun filmini tekrar tekrar izleyen ve bir gün McDonald’s hamburgerinin tadına bakmayı düşleyen Nikolai, Troy’nin beklenmedik kurtarıcısına dönüşüyor. İkili, peşlerindeki Sovyet güçlerinden kaçarken birbirlerine güvenmeyi öğrenmek ve Amerika’ya ulaşmanın bir yolunu bulmak zorunda kalıyor. Böylece casusluk gerilimi, yol macerası ve aksiyon komedisi arasında gidip gelen bir hikaye başlıyor.

Filmin merkezinde, birbirine düşman olarak yetiştirilmiş iki insanın ortak noktalarını keşfetmesi fikri bulunuyor. Nikolai’nin Amerika’ya duyduğu hayranlık, Troy’nin kendi ülkesine ilişkin sarsılmaz inancıyla karşı karşıya geliyor. Bu karşıtlık üzerinden milliyetçilik, ideolojik ön yargılar ve ülkelerin kendilerini ahlaki açıdan üstün görme eğilimleri üzerine bir şeyler söyleme fırsatı doğuyor. Özellikle Troy’nin Amerikan değerlerini sorgulamadan savunmasıyla Nikolai’nin Sovyet sisteminden duyduğu hayal kırıklığı arasında kurulabilecek ilişki, filmin en ilgi çekici damarlarından birini oluşturuyor. Ne yazık ki senaryo bu fikirleri derinleştirmek yerine, iki tarafın da aslında birbirine benzediğini hatırlatan yüzeysel bir uzlaşmayla yetiniyor. Karakterlerin düşünsel dönüşümleri, yaşadıkları olayların doğal bir sonucu olarak gelişmekten çok, filmin vermek istediği mesajı doğrulamak için devreye giriyor. Üstelik 1980’lerin kültürel atmosferi, dönemin siyasi gerilimlerini anlamlandıran bir arka plan olmaktan ziyade, Top Gun göndermeleri ve tanıdık şarkılarla süslenmiş nostaljik bir dekor işlevi görüyor.


Mayday’in en belirgin sorunu, karakterlerini ve hikayesini sürekli tanıdık kalıpların içinde tutması. Ryan Reynolds’ın canlandırdığı Troy, esprili replikleri ve kendine güvenen tavırlarıyla oyuncunun önceki rollerinden aşina olduğumuz bir karaktere dönüşüyor. Reynolds’ın mizahi enerjisi, özellikle Kenneth Branagh’la karşılıklı sahnelerinde zaman zaman işe yarasa da karakterin gerçek bir kişiliğe kavuşmasını engelliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu sözlü atışmaların tekrara düşmesi, ikilinin başlangıçta eğlenceli görünen dinamiğini giderek yorucu hale getiriyor. Buna karşılık Branagh, Nikolai’nin tuhaflıklarını yalnızca bir komedi unsuruna indirgemeden karaktere sıcaklık ve insani bir boyut kazandırıyor. Amerikan kültürüne duyduğu hayranlığın ardında yatan yalnızlığı ve kendi ülkesinden kopuşunu hissettirebildiği anlarda filmin duygusal ağırlığını tek başına taşıyor. Maria Bakalova’nın canlandırdığı Anna ve David Morse’un hayat verdiği Troy’nin babası gibi yan karakterler ise yeterince geliştirilmiyor. Özellikle aile bağları, aidiyet ve kişinin ülkesine duyduğu sevginin iktidara itaat etmekle aynı şey olmadığı fikri, daha güçlü bir dramatik anlatıya dönüşebilecekken hikayenin kenarında kalıyor.

Bazı sahnelerin, hikayenin önüne geçecek kadar dikkat çekici bir enerjisi olduğunu söylemeliyim ama. Özellikle Nikolai’nin aksiyonun merkezine yerleştiği dövüş sahneleri, Branagh’ın alışılmış oyunculuk çizgisinin dışına çıkarak beklenmedik ölçüde eğlenceli bir performans sergilemesini sağlıyor. Otomobil kovalamacaları ve Moskova sokaklarında yaşanan büyük ölçekli çatışmalar da filmin teknik açıdan iddialı anları arasında yer alıyor. Ancak bu görsel hareketlilik, her zaman etkileyici bir sinema deneyimine dönüşmüyor. Bazı kamera geçişlerinin yapaylığı ve bilgisayar destekli görüntülerin belirginliği, aksiyonun inandırıcılığını zedeliyor. Daha önemlisi, sahneler arasındaki akıcılık ne kadar başarılı olursa olsun, senaryonun tahmin edilebilirliği değişmiyor. Film, görsel açıdan ne kadar hareketlenirse hareketlensin, karakterlerin karşılaşmalarından doğabilecek daha özgün ve şaşırtıcı olasılıkları değerlendirmekte isteksiz davranıyor.



Sonuç olarak Mayday, iyi fikirlerin ve yetenekli isimlerin bir araya gelmesinin tek başına iyi bir film ortaya çıkarmaya yetmediğini gösteriyor. Daley ve Goldstein, aksiyon komedisinin ritmini yönetme konusunda becerilerini sergileseler de bu kez Game Night ve Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves gibi yapımlarında yakaladıkları yaratıcılığı aynı ölçüde ortaya koyamıyor. Kenneth Branagh’ın enerjik performansı ve yer yer etkileyici aksiyon sahneleri, filmi bütünüyle başarısız olmaktan kurtarıyor; fakat karakter derinliğindeki eksiklikler, zayıf siyasi alt metin ve sürekli kendini hatırlatan 1980’ler nostaljisi, anlatının etkisini sınırlıyor. İzlerken bazen eğlendiğimi kabul ediyorum, fakat jenerik başladığında geriye kalan şey güçlü bir hikayenin izinden çok, daha önce defalarca karşılaştığım sahnelerin cilalı bir toplamı oluyor. 

Puanım: 5,5/10

13 Ekim 2026 Salı

Dead Souls: Gogol'un Ölü Canlar'ı Vahşi Batıda

Jude Law'ın oynadığı bilimkurgu filmi olan Repo Men'i izlemek için çıktığım yolda, Alex Cox diye bir yönetmenin filmi olan Repo Man filmini izlemişliğim var. Bilinçsizce izlediğim ilk filmiydi. Ve şimdi son filmi Dead Souls ile hem yönetmen, hem de oyuncu olarak yine karşımda. Dostoyevski'ye izafe edilen "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık." sözündeki Gogol olan Nikolay Gogol’un 1842 tarihli Ölü Canlar romanını Amerikan sınırlarına taşıyan Alex Cox, ölülerin isimlerini bile kazanç kapısına dönüştüren bir düzen üzerinden sömürünün, ırkçılığın ve insan hayatının metalaşmasının izini sürüyor.


Alex Cox, politik öfkeyi kara mizah ve biçimsel başkaldırıyla birleştiren, ana akım sinemanın ticari beklentilerine mesafeli duran birisi. Ne var ki eleştirel bir tavra sahip olmak, bu tavrı her zaman etkili bir sinema deneyimine dönüştürmeye yetmiyor. Dead Souls, yönetmenin yıllardır savunduğu düşünceleri sürdürürken bu düşüncelerin anlatıyı zaman zaman gölgede bıraktığı bir yapım olarak beliriyor. Ancak Cox’un sinema anlayışını kavramak için Repo Man’e dönmek gerekiyor. 1984 tarihli bu kült film, Los Angeles’ta yaşayan genç bir adamın hikayesini bilimkurgu, punk kültürü ve absürt komediyle birleştirmişti. Tüketim kültürünün, bürokrasinin ve sıradan hayatın anlamsızlıklarını anlatım biçimine taşıyan film, toplumsal düzene karşı çıkmayı bir yaşam biçimi olarak ele alıyordu. Dead Souls ile Repo Man arasında onlarca yıllık bir mesafe bulunsa da ikisinde de yerleşik değerleri sorgulayan bir mizah anlayışıyla karşılaşıyoruz. Ancak Repo Man’de başkaldırı karakterlerin dünyasından kendiliğinden doğarken Dead Souls’ta politik mesaj daha doğrudan kuruluyor ve dramatik yapının önüne geçiyor gibi duruyor.

Filmin kısaca özetine geçecek olursak; 1890 yılında Arizona’daki küçük bir sınır kasabasına gelen Strindler (Alex Cox), şık kıyafetleri ve nazik tavırlarıyla çevresindekilerden ayrılan bir tip. Yabancı oluşu her halinden belli yani. Kasabanın yöneticileriyle, şerifle ve varlıklı toprak sahipleriyle ilişki kurduktan sonra alışılmadık bir teklifte bulunuyor: Çalıştırdıkları ya da topraklarında yaşamış ölü Meksikalı işçilerin isimlerini satın almak istiyor. Kimliği ve amacı hakkında farklı cevaplar veren Strindler, kasabanın sarhoşlarından Borracho’nun eşliğinde görüşmelerini sürdürüyor. Bu tuhaf alışveriş, giderek hem yabancının niyetini hem de kasabanın ahlaki çürümüşlüğünü açığa çıkarıyor.


Dead Souls’un çıkış noktası, Nikolay Gogol’un 1842’de yayımlanan aynı adlı romanı. Kitaba bir bakış atacak olursak ;eserin merkezindeki Pavel İvanoviç Çiçikov, nüfus kayıtlarında hala hayatta görünen fakat gerçekte ölmüş serflerin haklarını toprak sahiplerinden satın alan biri. Dönemin vergi ve mülkiyet sistemi içinde bu insanlar, kağıt üzerindeki varlıkları sayesinde ekonomik bir değer taşıyor. Çiçikov ise bu kayıtları kullanarak zenginlik ve toplumsal saygınlık elde etmeyi amaçlıyordu.

Gogol’un hicvi, dolandırıcılık hikayesinin ötesine geçerek bürokrasiyi, çıkar ilişkilerini ve toplumsal yükselme arzusunu sorguluyor. Ölülerin isimleri etrafında gelişen olaylar, yaşayanların ahlaki durumunu açığa çıkarıyor; resmi kayıtlar gerçekliğin kendisinden daha önemli hale geliyor.

Alex Cox, bu temel fikri Amerikan tarihine taşıyor. Rusya’daki serflerin yerini sömürülen Meksikalı işçiler, toprak sahiplerinin yerini ise kasabanın yöneticileri ve yerel güç odakları alıyor. Çiçikov’un ekonomik fırsat olarak gördüğü ölüler, Strindler’ın elinde devlet kayıtları ve göç politikalarıyla bağlantılı verilere dönüşüyor. Bu nedenle filmi doğrudan bir uyarlamadan çok, Gogol’un hiciv anlayışını Amerikan toplumuna uyarlayan serbest bir yorum olarak değerlendirebiliriz.

İki eser arasındaki temel fark, eleştirinin kapsamı ve yönünde ortaya çıkıyor. Gogol, çok sayıda karakter üzerinden Rus toplumunun farklı zaaflarını ele alırken; Alex Cox, daha sınırlı bir mekanda kapitalizmi, ırkçılığı ve göçmen karşıtı politikaları hedef alıyor. Bu değişiklik filme güncel bir anlam kazandırıyor; ancak karakterlerin derinleşmesini ve toplumsal eleştirinin farklı katmanlarının gelişmesini sınırlıyor.


Filmin en güçlü yanı, insan hayatının ekonomik faydayla ölçüldüğü bir düzenin ulaştığı noktayı göstermesi. Strindler’ın ölü işçilerin isimlerini satın alması, ilk bakışta anlamsız ve komik bir girişim gibi görünüyor. Fakat bu alışverişi mümkün kılan, kasabanın Meksikalı işçileri zaten sömürülebilir ve gözden çıkarılabilir insanlar olarak kabul etmesi. İşçiler, yaşarken emekleriyle, öldükten sonra ise isimleri ve kayıtları üzerinden sömürülmeye devam ediyor.

Strindler’ın davranışları, kasabadaki diğer karakterlerin tutumlarından bütünüyle ayrılmıyor. Karşılaştığı insanlar da ölülerin isimlerini paraya çevirmekte sakınca görmüyor. Böylece yozlaşma tek bir dolandırıcının kişiliğine indirgenmiyor; onun girişimini mümkün kılan toplumsal düzen sorgulanıyor.

Bu eleştiri, göçmenlik ve ırkçılık meselesiyle birleşiyor. Ölü Meksikalıların isimlerinin ekonomik bir işleme konu olması, yaşayan göçmenlerin de devletin gözünde kimlik kayıtlarına ve istatistiklere indirgenmesini çağrıştırıyor. Cox, 19. yüzyılın Amerikan sınırını anlatırken günümüzün göç tartışmalarına göndermede bulunuyor. Devlet ve yerel iktidar, insanları korumak yerine onların varlığını denetlemek ve çıkar sağlamak için işleyebiliyor. Böylece insanın hayatta olup olmaması bile sistemin ondan ne elde edebileceğine bağlı bir ayrıntıya dönüşüyor.

Bununla birlikte Cox, politik eleştirisini çoğunlukla açık biçimde ortaya koyuyor. Bu tercih filmin tavrını netleştirirken izleyicinin kendi sonuçlarına ulaşabileceği alanı daraltıyor. Sorun, filmin ne söylediğini bilememesi değil; düşüncelerini zaman zaman dramatik keşif duygusunun önüne geçirecek kadar doğrudan ifade etmesi.


Alex Cox’un Strindler’ı canlandırması, filmin dikkat çekici tercihlerinden biri. Çünkü Strindler, hikaye ilerledikçe kendi çelişkileri olan bir insandan çok yönetmenin politik düşüncelerini taşıyan bir figüre yaklaşıyor. Kasabanın diğer sakinleri, abartılı özellikleri ve çıkarcı tutumlarıyla gerçekçi bireylerden çok toplumsal tipler olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım Gogol’un hiciv geleneğiyle uyumlu olsa da karakterlerin derinliğini sınırlıyor.

Bağımsız yapım koşulları, Western türüne duyulan sevgi ve yerleşik anlatı kalıplarını bozma arzusu filme özgünlük kazandırıyorsa da anlatısal dağınıklığı artırdığı da bir gerçek. Cox, beklenmedik sapmalarla izleyiciyi şaşırtırken bunları her zaman ana hikayeyle bütünleştiremiyor. Anlatılmak istenen fikir güzel, ancak bunun sunumu ve yapay oyunculuğu beklentinin çok çok altında. Bu filmi, yönetmenin politik sinemasını özetleyen, Amerikan tarihini güncel göç tartışmalarıyla ilişkilendiren cesur bir veda olarak görebiliriz belki de. 

Bu nedenle filmi ne yalnızca başarısız bir yapım ne de kusursuz bir politik manifesto olarak değerlendirebiliyorum. Repo Man’de absürtlüğün içinden kendiliğinden doğan başkaldırı, burada zaman zaman önceden belirlenmiş bir düşüncenin açıklanmasına benziyor. Cox’un itirazı güçlü kalırken sinemasal karşılığı aynı ölçüde güçlenemiyor.


Toparlayacak olursam; Gogol’un Rus toplumuna yönelttiği hicvi Amerikan sınırına taşıyan Alex Cox, geçmişle bugün arasında rahatsız edici bir bağ kuruyor ve ırkçılığın, bürokratik şiddetin değişen biçimlerle varlığını sürdürebildiğini hatırlatıyor. Buna karşın filmin parçalı anlatısı ve politik mesajını fazla açık etmesi, kötü ve yapay oyunculuğun olması filmi bütünsel olarak aşağı çekiyor. Yine de Dead Souls, ana akımın dışında kalmayı göze alan ve kendi itirazlarından vazgeçmeyen bir yönetmenin dünyasını yansıtması bakımından dikkate değer. Yönetmenin yanlışlıkla izlediğim ilk filmi Repo Man'in ardından, bilinçli izlediğim bu son filmiyle kendisine veda ediyorum.

Puanım: 5,5/10

29 Eylül 2026 Salı

The Wizard of Lies: Fon Krizi, Madoff Üzerinden Anlatılabilir mi?

Şu an gündemi meşgul eden Fon Krizi ile beraber sıkça anılan bir isim var; Barnie Madoff. Bir HBO yapımı olan ve Robert De Niro'nun baş rolünü oynadığı The Wizard of Lies filmi, Madoff'un sisteminin nasıl kurulduğunu, işlendiğini ve nasıl çöktüğünü anlatıyor.

Ponzi
sistemi nedir? Bizdeki Fon Krizi ile Madoff arasındaki benzerlik nedir? Filmi de içine katarak biraz anlatalım.


Bir Ponzi sistemi basit anlamda şöyle işler: yeni gelen yatırımcının parası eski yatırımcıya ödenir; sistem büyüdükçe gerçek bir yatırım başarısı varmış gibi görünür. Örneklendirmek gerekirse; Sisteme ilk olarak A kişisi 10 lira yatırıyor olsun. Daha sonra gelen B kişisi de 10 lira yatırıyor olsun. Sistem A kişisine 12 lirası olduğunu söylüyor. A kişisi de kazancı olan 2 lirayı çekmek istediğinde; sistem, B'den gelen paradan A kişisine 2 lira veriyor. Sistemin çalıştığını gören A kişisi, sisteme daha çok para koyuyor ve çevresine anlatarak yeni yatırımcılar topluyor. Madoff'un yaptığı da tam olarak buydu. 

Madoff'un sistemi onlarca yıl sürdü. ABD hükümetinin daha sonraki tespitlerine göre yatırım danışmanlığı operasyonu en azından 1970'lerden itibaren devasa bir Ponzi düzeni olarak işledi ve Aralık 2008'de çöküş sırasında 4.000'den fazla yatırım hesabında yaklaşık 65 milyar dolarlık görünen bakiye bulunuyordu. Gerçekte ise kasada kalan para yalnızca 300 milyon dolar civarındaydı. Yani var olduğuna inanılan para ile gerçekte var olan para arasında uçurum var. Bizdeki olayda zikredilen 25 milyar dolar da, Madoff siteminde var olduğuna inanılan 65 milyar dolar gibi şişirilen taraf. Gerçek vurgunun bu rakamdan düşük olduğu kesin, ancak ne kadar olduğu soruşturma sonunda ortaya çıkacak.

Robert De Niro / Bernie Madoff

Peki Bernie Madoff bu sistemi nasıl kurdu? Güven ile. Geçmişte, ABD'nin en büyük borsalarından biri olan NASDAQ'ın başkanlığını yapmış olması Madoff'un en büyük sermayesi olan güvenin altlığıydı. Kurduğu sistemin çökmesi ise bu güvenin sona ermesi ile olmadı, çünkü son ana kadar kendisine hala güveniliyordu. Onu asıl çökerten 2008 yılında gerçekleşen büyük ekonomik krizdi. Kriz ile nakit ihtiyacına düşen yatırımcıları, Madoff sisteminde gözüken paralarını çekmek istediklerinde Madoff sonunun geldiğini anlamıştı. Çünkü bir Ponzi sisteminde çarkın dönmesi için sisteme sürekli yeni para girişi olması gerekiyordu. Sadece para çıkışının olduğu yerde Ponzi çökmeye mahkumdur ve öyle de oldu.

Bernie Madoff'un yakalanması, oğullarının ihbarı üzerine oluyor. 2008 krizi sonrası sisteminin çökeceğini fark eden Madoff, çocuklarına aslında bir dolandırıcı olduğunu, bize yatırılan paralarla hiçbir işlem yapılmadığını söylüyor. Çocukları da aldıkları bir fikir üzerine babalarını ihbar etmeleri gerektiğini, yoksa kendilerinin de suçlu ilan edileceklerini anlayınca ihbar ediyorlar. Belki de bu da oyunun bir parçasıdır bilinmez ama çocuklarından Mark, babasının tutuklanmasının ikinci yıl dönümünde, 2010 yılında evinde kendisini asarak intihar ederken, diğer oğlu Andrew ise 2014 yılında lenfomadan öldü. 

Toplamda Madoff olayı yüzünden 4 intihar yaşandı. Benzer vakalar ülkemizde de görünmez umarım.


Peki Bizdeki Fon Krizi de Bir Ponzi Dolandırıcılığı mı?

Türkiye'deki Fon Krizi olayının, Madoff'un Ponzi sistemiyle birebir aynı olduğunu söylemek için elimizde yeterli veri yok henüz. Ponzi sisteminde paranın karşılığına başka bir menkul değer konmaz, sadece rakamlar vardı. Ancak Fon Krizinde toplanan paranın karşılığında hisse senetleri ve fonlar bulunuyor. Peki sıkıntı nerede? Hisse fiyatlarının şişirilmiş olmasında. SPK'ya göre bazı fonların, piyasada az miktarda işlem gören hisselerde yaptığı yoğun alım-satımlar, şirketlerin gerçek ekonomik değerleriyle açıklanamayacak ölçüde büyük fiyat hareketleri yaratmıştı. Yani bu hisselerde tek tük alım/satım yapılmış ve onu satan da alan da bu fonun kendisi. Bu işlemi de günlerce yüksek fiyattan yapınca, hisse fiyatı her gün giderek artıyor. Yatırımcısına da "işte sizin paralarınız bu hisselerde" deniyor.

İki olayda da benzer şey; likidite yani nakit paranın olayın merkezinde bulunuyor oluşu. Özellikle bu fonların portföyünde bulunan fiili dolaşımı düşük hisselerin satılması gerektiğinde, piyasada yeterli alıcı bulunamıyor. Çünkü ederinin çok çok üzerinde bir fiyatı var. Çok miktarda satış yapılması da fiyatı hızla aşağı çekeceğinden kendi şişirdikleri hisselerden çıkış gerçekleştiremiyorlar. Bu sebeple de fondaki parasını çekmek isteyenlere para yok çekiliyor. Tabi basına yansıdığı şekilde Fatma Betül Sayan gibi olay patlak vermeden çıkılmışsa ne ala. 


Biraz da filme bakacak olursak, Barry Levinson'ın yönettiği The Wizard of Lies'ın hikayesinin büyük bölümü Bernie Madoff'un (Robert De Niro) tutuklanmasından sonrasında geçiyor. Oğulları Mark (Alessandro Nivola)ve Andrew (Nathan Darrow), babalarının gerçekleri itiraf etmesinin ardından onu yetkililere bildiriyor ve kendilerini ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Eşi Ruth (Michelle Pfeiffer) ise çok daha karmaşık bir pozisyonda kalıyor. Bir tarafta elli yıldan uzun süredir birlikte olduğu kocası, diğer tarafta çocukları.

Filmin en etkili tarafı burada ortaya çıkıyor: Madoff'un kurduğu sistem çöktüğünde yalnızca para kaybolmuyor. İnsanların birbirleri hakkındaki bilgileri de geçersizleşiyor. Mark'ın yaşadığı yıkım bunun en güçlü örneği. Babasına duyduğu güven, aynı zamanda kendisine dair algısını da parçalıyor. Çünkü babasının yıllarca kendisinden sakladığı şey yalnızca finansal bir suç değil; Mark'ın kendi hayatını üzerine kurduğu gerçeklik. Ve bunun sonucunda da olaydan 2 sene sonra intihar ediyor. Dolayısıyla Madoff'un en büyük kaybı para değil. Kendisini iyi bir baba ve saygın bir aile reisi olarak görmesini sağlayan hikayenin çökmesi.

Filmin güçlü oyunculuklarına rağmen önemli bir zayıflığı var: Madoff'un mağdurlarına yeterince yaklaşmıyor. Milyarlarca dolarını kaybeden yatırımcıların filmde ikincil konumda kalıyor. Madoff'un ailesinin yaşadığı trajedi elbette dramatik. Fakat aynı zamanda bir paradoks yaratıyor: Film, dolandırıcının ailesinin yaşadığı acıyı ayrıntılı biçimde gösterirken, dolandırıcılığın gerçek mağdurlarını arka plana itiyor. Böylece seyirci zaman zaman Madoff ailesine, özellikle Mark ve Ruth'a, Madoff'un yatırımcılarından daha fazla yaklaşmış oluyor; mağdurlardan çok, Barnie Madoff'un geride bıraktığı ailesine üzülüyor.


Her iki olayda da mağdurlar yatırım yaptıkları bu sistemlere fazlasıyla güveniyor. Kazancı yüksek gözüktüğü sürece, insanlar söylenen rakamların gerçekliğini sorgulama ihtiyacı hissetmiyor. Her ülkede, her an finansal olarak çarpılmaya hazır bir kitle var. Soyanlar değişse de ülkemizde soyulanların profili değişmiyor. Ya çok kısa yoldan zengin olmayı hayal edenler ya da yasal çerçevedeki banka faizlerinden kaçınmaya çalışanlar. Mevcuttaki Fon Krizi'ni ise diğerlerinden ayıran bir özellik var. Ve o da bu dolandırıcılığın için de devletin kurumlarının ve şahıslarının da olması. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı ün düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak Bourdain’in sonraki hayatına dair bir tanışıklığı olmayan benim gibiler üzerinde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, 1978’de Culinary Institute of America’dan mezun olduktan sonra birçok New York restoranından çalıştı. Ancak onu şef olarak asıl tanımlayan ve kariyerinin en önemli mutfak durağı 1998’de executive chef olduğu Brasserie Les Halles oldu. Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential kitabı ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.


Anthony Bourdain'i tanıyanların filme puanı elbette biraz fazla olacaktır ama onu tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah Einbinder) Camp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

17 Eylül 2026 Perşembe

The End of Oak Street: Dinozorlar Var ama Spielberg Yok

David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street filmi, 1980'lerin güvenli ve huzurlu görünen mahallelerinden birini dinozorların istilasına açıyor. Fikir eğlenceli, hatta kağıt üzerinde yaratıcı görünüyor. Fakat film ilerledikçe, bu potansiyelin yerini yapaylık ve fazlasıyla tanıdık sahneler alıyor. Baş rollerde yer alan Anne Hathaway ve Ewan McGregor israfı da cabası.


Ewan McGregor ve Anne Hathaway'den oluşan kadroya, Spielberg'den bu yana özlenen dinozorları da katınca ortaya merak edilen bir film çıkıyor. Fikrin oluşum sürecini bu bakımdan olumlu karşılıyorum ama sunma kısmı sıkıntılı. Bunu filmden biraz bahsederek açayım. Ama çok da bahsetmeyeceğim, zira filmi sevmediğimi de baştan belirtmiş olayım.

Platt ailesi dışarıdan kusursuz bir Amerikan ailesi gibi görünürken içeride ciddi sorunlar yaşayan bir aile. Greg (Ewan McGregor)  işini kaybediyor, Denise (Anne Hathaway) evliliğinden ve hayatından uzaklaşmayı düşünüyor, çocuklar ise anne babalarının arasındaki gerilimin farkına varıyor. Tam bu sırada mahallede garip doğa olayları yaşanmaya başlıyor ve Oak Street kendisini tarih öncesi dinozorlarla çevrili bir dünyanın içinde buluyor. Aile, kendi problemlerini bir kenara bırakıp hayatta kalmaya çalışıyor.

Yönetmen Mitchell'ın banliyö hayatının güvenlik yanılsamasını dinozorlarla bozması filmin dikkat çekici taraflarından biri. Başlangıçta huzur veren evler, bahçeler ve çıkmaz sokaklar kısa sürede tehdit alanlarına dönüşüyor. Ancak bu fikrin altında yatan metaforun yeterince geliştirildiğini düşünmüyorum. Ailenin iç çatışmaları ile dışarıdaki felaket arasında anlamlı bir bağ kurulmaya çalışılıyor fakat bu ilişki çoğu zaman doğal değil, özellikle tasarlanmış hissi veriyor.


Dinozorların tasarımları, CGI'ın bazı sahnelerdeki dijital hissi, yaratılan dünyanın inandırıcılığını zedeliyor. Oyunculara bol miktarda fondöten sürerek onları geçmişe yolladığını düşünmemeli bir yönetmen. Dinozorlara vuran yapaylık oyuncuların yüzünde de belli oluyor çünkü. Yine de oyuncular arasında Anne Hathaway biraz öne çıkıyor. Denise karakterinin aile, evlilik ve kendi hayatına ilişkin sıkışmışlığını filmin en inandırıcı duygusal çizgisine dönüştürüyor. Ewan McGregor ise daha silik kalıyor. Ayrıca senaryonun karakterleri sürekli yeni bir tehlikenin içine sokması, bir süre sonra gerilim yaratmak yerine tekrar duygusu oluşturuyor. Zaman yolculuğunun nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklamaların yüzeysel kalması da filmin bilimkurgu tarafını zayıflatıyor. 

Filmin temel problemi ise kendi kimliğini bulmakta zorlanması. Spielberg'e yapılan göndermeler o kadar belirgin ki Mitchell'ın önceki filmlerinde gördüğümüz özgün ve huzursuz edici sinema dilinin yerini nostaljik bir blockbuster anlayışı alıyor. Film zaman zaman eğlendiriyor, bazı dinozor sahneleri keyif veriyor, ancak beklenen heyecanı sürekli olarak üretemiyor.


Özetle The End of Oak Street, iyi bir fikirden yola çıkan fakat bu fikrin hakkını vermekte zorlanan bir film. Gerilim ve özgünlük konusunda beklenen performansı gösteremiyor. Dinozorların mahalleye gelmesi başlı başına ilgi çekici olabilir, fakat bu kadar büyük yaratıkların bile filmi gerçekten heyecanlandırmaya yetmemesi, The End of Oak Street'in en büyük sorunu. Tavsiye niyetine son sözüm; izlemeyin olur. İzleyecekseniz de pek bir beklentiniz olmasın, zaman öldürün. Ama böyle öldürecek bir şeyiniz kalmadıysa bununla öldürün.

Puanım: 5/10

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Tuner

Navalny belgeseliyle Oscar kazanan belgesel yönetmeni Daniel Roher'in ilk uzun metraj filmi Tuner'ı ilk gördüğümde aklıma ilk gelen film Darius Marder'in yönettiği ve Riz Ahmed'in de başrol olarak oynadığı Sound of Metal filmi gelmişti. Kaybolan bir ses yetisi üzerine inşa edilen bir dram beklentisinde iken bir suç filmi karşıma çıktı. Kötü mü peki bu, bence değil.

Filmin ana karakteri olan Niki White (Leo Woodall), New York’ta piyano akort ederek hayatını sürdüren, olağanüstü bir işitme yeteneğine sahip genç bir adam. Ancak hiperakuzi* nedeniyle gündelik sesleri bile dayanılmaz biçimde algılıyor. Bu nedenle kulaklıkları ve kulak tıkaçları onun hayatının ayrılmaz parçaları. Yanında çalıştığı Harry Horowitz (Dustin Hoffman) ise patronundan çok daha fazlası. Niki için bir baba figürü ve aileden biri. Harry’nin sağlık sorunları ve ortaya çıkan masraflar, Niki’yi beklenmedik bir seçime itiyor. Piyano akort ederken geliştirdiği hassas işitme yeteneğinin kasaları açmakta da işe yaradığını fark edince, kendisini suç dünyasının içinde buluyor.

Tuner'ın çıkış fikrini iyi buluyorum. The Dark Knight filminde Joker'in çok sevdiğim bir repliği olan "If you're good at something, never do it for free (Eğer bir şeyde iyiysen, onu asla bedava yapma)" düsturu üzerine bir fikir desek yeridir. Bir piyano teknisyeninin kulağını kasa açmak için kullanması hem basit hem de sinemaya çok uygun bir fikir bu yüzden. Üstelik Niki’nin yeteneği aynı zamanda onun laneti. Duyduğu her şeyi diğer insanlardan çok daha yoğun algılıyor. Bu rahatsızlık filmde yalnızca karakteri farklılaştıran bir özellik olarak kullanmıyor, gerilimin temel unsuru da oluyor.


Bu sebeple filmin en güçlü tarafı beklentide ses tasarımı. Kasa açma sahnelerinde mekanizmanın çıkardığı en küçük sesin büyütülmesi, izleyiciyi doğrudan Niki’nin zihnine taşıyor. Normalde fark etmeyeceğim bir gürültünün onun konsantrasyonunu bozabileceğini hissediyorum. Böylece gerilim yalnızca 'kasayı açabilecek mi?' sorusundan kaynaklanmıyor. Niki’nin kendi duyularına ne kadar hakim olabileceği de filmin bir parçasına dönüşüyor. 

Niki karakterine can veren Leo Woodall da bu yapının merkezinde oldukça iyi duruyor. Niki işini yaparken kendine güvenen, insan ilişkilerinde ise sürekli tökezleyen bir karakter. Woodall bu çelişkiyi abartmadan oynuyor. Niki’nin yanlış kararlarına rağmen ondan tamamen kopmamayı sağlıyor.

Dustin Hoffman’ın Harry’sinin Niki ile arasındaki ilişki, filmin suç tarafına geçmeden önce kurduğu en sağlam duygusal bağ. Hoffman fazla çaba göstermeden karaktere sıcaklık katıyor. Niki’nin Ruthie (Havana Rose Liu) ile ilişkisi de benzer biçimde filmin yalnızca bir yan hikayesi olarak kalmıyor. Havana Rose Liu’nun canlandırdığı Ruthie, Niki’nin olmak isteyip olamadığı hayatı temsil ediyor: müzikle bağını koparmayan, hedefleri olan ve geleceğini bunun üzerine kuran biri. Aralarındaki romantizmin doğal ilerlemesi, filmin daha sakin bölümlerini de değerli kılıyor.


Ne var ki film suç tarafına ağırlık verdikçe özgünlüğünü biraz kaybediyor. Lior Raz’ın canlandırdığı Uri, kaba kuvvetten çok manipülasyonla hareket ettiği için ilginç bir karakter; fakat Niki’nin suç dünyasına girişinden sonra olayların nereye gittiğini tahmin etmek pek zor değil. Tuner'ın problemi burada ortaya çıkıyor: Filmin fikri özgün gibi ama hikayesi değil.

Bu durum özellikle son bölümde daha belirginleşiyor. Film başta karakterlerini özenle kurarken finale doğru daha standart bir suç gerilimine dönüşüyor. Bazı gelişmelerin sonuca ulaşmak için fazla kolaylaştırıldığını hissediyorum. Final de bu yüzden filmin geri kalanına göre aceleci duruyor. Niki ve Ruthie’nin ilişkisine ya da Niki’nin içinde bulunduğu ahlaki çıkmaza biraz daha fazla zaman ayrılması hikayeyi daha olgun ve dolgun hale getirebilirdi.


Tüm artıları ve eksileri bir araya getirip bir sonuç çıkarmam gerekiyorsa eğer Tuner, kusursuz bir suç filmi değil. Hatta zaman zaman elindeki çok iyi fikri daha tanıdık bir hikayeye teslim ediyor. Ama ses tasarımı, Leo Woodall’ın başarılı performansı, Dustin Hoffman’ın kısa ama sıcaklığı sayesinde kolayca izlenebilen ve keyif veren bir film. En büyük hayal kırıklığı; çok daha iyi olabileceğini sürekli hissettirmesi ama bunu yapamaması.

Puanım: 6,5/10

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Carolina Caroline: Suç Yolda Düzülür

Sinemanın en eski hikayelerinden biri şu: Aşkın, özgürlük arzusunun ve suçun aynı yolda buluştuğu, iki insanın dünyadan kaçarken giderek kendi sonlarına yaklaşması. Bonnie and Clyde’dan Badlands’e, True Romance’dan Natural Born Killers’a ve Thelma & Louise'e uzanan bu gelenek, romantizmle şiddeti, özgürlük duygusuyla yıkımı yan yana getiriyor. Carolina Caroline da bu tanıdık damar üzerinden ilerliyor. Dinner in America filminin de yönetmeni olan Adam Rehmeier’in bu filminde, eski filmi ile karşılaştırılabilecek unsurlar da bulunuyor.


Filmin isminde de merkezinde de, Teksas’ta bir benzin istasyonunda çalışan, küçük kasaba hayatından sıkılmış Caroline (Samara Weaving) bulunuyor. Rutin bir yaşantısı olan, babasıyla yaşayan ve uzun zamandır görmediği annesine dair eksik bir hikayeyi içinde taşıyan Caroline’ın hayatı, istasyona gelen bir yabancı olan Oliver’la (Kyle Gallner) karşılaşmasıyla değişiyor. Oliver’ın benzinlikte yaptığı küçük bir dolandırıcılık hilesi (ki bu para bozdurma dolandırıcılığını biz 2000 yapımlı Arjantin filmi Nine Queens'ten de (Nueve Reinas) biliyoruz.) Caroline’ın dikkatini çekiyor. Ancak Caroline’ın ilgisi yalnızca onun dolandırıcılık becerilerine yönelmiyor. Oliver’ın temsil ettiği başka bir hayat fikrine de kapılıyor. Çok geçmeden ikili birlikte yola çıkıyor ve küçük dolandırıcılıklarla başlayan macera, giderek daha ciddi suçlara dönüşüyor. Güney Amerika’nın eyaletleri boyunca ilerleyen bu kaçışın altında ise yalnızca para kazanma arzusu değil, geçmişlerinden kurtulma ve kendilerine başka bir hayat kurma isteği yatıyor.

Filmin temel meselesi aslında suçtan çok kaçış. Caroline için küçük kasaba, sıradanlık ve terk edilmişlik duygusuyla özdeşleşiyor. Oliver ona yalnızca sevgiyi değil, hareket etme imkanını da sunuyor. Bu nedenle Caroline’ın Oliver’a duyduğu çekimi yalnızca romantik bir tutku olarak okumak bana eksik geliyor. Çünkü Oliver, Caroline’ın hayatında bir insan olmanın ötesine geçerek bir çıkış kapısına dönüşüyor. Onunla birlikte olmak, Caroline açısından başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmak anlamına geliyor.

Bu noktada film, Amerikan rüyasının daha karanlık bir yüzüne de yaklaşıyor. Caroline ve Oliver daha iyi bir hayat kurmak için çalışmak, beklemek ya da sisteme uyum sağlamak yerine istediklerini doğrudan ele geçirmeyi tercih ediyor. Para onlar için çoğu zaman asıl hedef bile değil. Dolandırıcılık ve soygun, birlikte yaşadıkları heyecanın bir parçasına dönüşüyor. Bir bakıma suç işlemek, ilişkilerinin ortak dili haline geliyor. Bu nedenle ikilinin yolculuğunu yalnızca suça sürüklenen iki sevgili biçiminde değerlendirmek yerine, birbirlerinin arzularını büyüten iki insanın hikayesi olarak okumayı daha anlamlı buluyorum. Suça sürüklenen yolculuk tanımına daha uygun olan film mesela Thelma and Louise.


Caroline ve Oliver başkalarına zarar veren işler yapıyor, dolayısıyla onları masum romantik kahramanlar olarak görmek mümkün değil. Fakat film onları tek boyutlu suçlulara da dönüştürmüyor. Özellikle Oliver’ın Caroline’a yaklaşımında gerçek bir şefkat hissediliyor. Caroline da Oliver’ın etkisi altına giren edilgen bir genç kadın olarak çizilmiyor. Tam tersine, daha ilk karşılaşmalarından itibaren bu dünyanın içine girmeye istekli olduğunu görülüyor. Oliver ona bir kapı açıyor evet, ama Caroline o kapıdan kendi isteğiyle çoktan kırıp içeri giriyor. Küçük bir kasabadan ilk kez çıkıp, suç piyasasına karşı oluşan bu hevesin altı çok da dolu değil açıkçası.

Oliver ile Caroline arasındaki bu durum, filmi Bonnie and Clyde, Badlands, Natural Born Killers, ve benzeri 'kaçak aşıklar' anlatılarından ayıran önemli noktalardan birini oluşturuyor. Söz konusu filmlerde aşk çoğu zaman şiddet, saplantı, narsisizm ya da toplumsal yabancılaşmayla çok daha sert bir ilişki kuruyor. Carolina Caroline ise daha mütevazı ve insani bir yerde duruyor. Buradaki suç ortaklığı, ilk aşamalarda neredeyse sevgililerin birlikte oynadığı bir oyun. Onları izlerken zaman zaman yaptıkları şeyin tehlikesini unutuyor, yalnızca birbirlerinden duydukları heyecanı görülüyor. 

Ne var ki filmin hikaye açısından en büyük zaafı da yine burada bulunuyor. Carolina Caroline, türün yol haritasını fazla yakından takip ediyor. Oliver’ın ortaya çıkışı, Caroline’ın kasabadan ayrılması, küçük suçların giderek büyümesi, polisin peşlerine düşmesi ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeleri fazlasıyla açık biçimde gösteriyor. Filmin finalindeki gelişmelerin şaşırtıcılığından çok duygusal etkisine güveniliyor. Bu yönetmen açısından oldukça iddialı bir güven. Çünkü finalde o duygusal etkiyi seyirciye veremeyecek ise, geriye koca bir türün sıradan bir tekrarı kalma riski var.


Buna rağmen film, karakterlerine biraz yatırım yaptığı için bu tanıdık hikayeyi bütünüyle sıradanlaştırmıyor. Özellikle Caroline’ın dönüşümü dikkat çekici. Filmin başında küçük kasabanın sıkışmışlığından kurtulmak isteyen genç kadın, Oliver’ın yanında suç işlemeyi öğrenirken kendisini yeni bir kimliğin içinde buluyor. Siyah peruk, güneş gözlüğü ve silah, onun değişimini görsel olarak da belirginleştiriyor. Ancak asıl dönüşüm dış görünüşünde değil, yaptıklarının sonuçlarını fark etmeye başlamasında gerçekleşiyor. Başlangıçta eğlenceli görünen suçlar ağırlaştıkça Caroline’ın vicdanı da hikayenin içine daha fazla giriyor. Caroline’ın annesiyle karşılaşması ise filmin geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkisini belirleyen önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor. Annesinin ona ve çevresine olan tavrını gördüğümüzde, Caroline’ın yıllardır içinde taşıdığı boşluğun bir buluşmayla kapanmayacağını anlıyoruz. 

Filmin atmosferi anlatının geleneksel yapısını önemli ölçüde destekliyor. Hikayenin belirsiz bir 1990’lar Amerika’sında geçmesi; telefon kulübeleri, gazeteler, eski arabalar, müzik kutuları, yol kenarı mekanları... Müzik kullanımı da bu atmosferin önemli bir parçası. Country ve folk-rock parçaları yalnızca dönemi belirtmek için kullanılmıyor; Caroline ve Oliver’ın yaşadığı özgürlük yanılsamasını da güçlendiriyor. Yol, araba, motel, bar ve sıcak yaz geceleriyle birleşen müzikler filmi zaman zaman bir suç dramasından çok hüzünlü bir Amerikan yol şarkısına yaklaştırıyor. Filmin bende en fazla etki bıraktığı unsuru müzikler desem yalan olmaz.


Yönetmen Adam Rehmeier’in önceki filmi Dinner in America ile bu film arasındaki ilişki de önemli kanaatimce. İki film tür olarak birbirinden oldukça farklı görünse de Rehmeier’in sinemasında ortak bir damar hissediliyor: toplumun kenarında kalmış, sıradan hayatın kendilerine sunduğu seçenekleri yeterli bulmayan karakterler. Dinner in America'da da karakterler kendi dünyalarının dışında bir aidiyet arıyor. Orada punk kültürü ve asi kimlik üzerinden kurulan bu arayış, Carolina Caroline'da yolculuk, suç ve romantik ilişki üzerinden şekilleniyor.

İki film arasındaki en belirgin ortaklık ise uyumsuz karakterlere duyulan ilgi. Rehmeier, kusursuz kahramanlar yaratmak yerine toplumun normlarına tam olarak yerleşemeyen insanlarla ilgileniyor. Ancak iki filmin enerjisi aynı değil. Dinner in America daha saldırgan, daha komik ve daha anarşik bir tona sahipken Carolina Caroline biraz daha olgun, daha romantik ve daha melankolik ilerliyor. Dinner in America'nın kendiliğinden gelişen, yer yer kaotik yapısının karşısında Carolina Caroline'de daha klasik bir tür anlatısının disiplinini var.

Bu nedenle Carolina Caroline'ı yönetmenin önceki filminin seviyesine ulaşamayan bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün olsa da bunu filmin başarısızlığı olarak görmüyorum. Aksine, Rehmeier’in kendi sinemasındaki bazı temel ilgileri bu kez başka bir türün içine taşıdığını düşünüyorum. Dinner in America'daki gençlik öfkesi burada yerini kaçma arzusuna bırakıyor. Oradaki karakterlerin dünyaya karşı çıkışında bulunan enerji, burada iki insanın dünyadan birlikte uzaklaşma çabasına dönüşüyor. Yani fikrini, başka bir türde yoğuruyor yönetmen Adam Rehmeir.


Ama yine de bu filmi okuyabilmek için yol/suç/aşk tema türünün yukarıda saydığım filmlerini ve bu yönetmenin Dinner in America filmini bilmek gerekiyor. Ondan sonra Carolina Caroline filmi, hem yönetmene göre, hem de türe göre değerlendirip mukayese edilebilir duruma geliyor. Bu türün referans filmleri oldukça sağlamken bu filmin de onlar arasında yer edinmesi oldukça zor görünüyor. Dinner in America ile kıyasladığımda ise yine bir tık alta koyuyorum bu filmi. Ama yine de izle geç bir film için izlenebilirliği olan bir anlatısını olduğunu da söylemeliyim.

Puanım: 6/10

21 Ağustos 2026 Cuma

The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz

The Invite, önceki aylarda bloga konuk ettiğimiz, Cesc Gay’in kendi tiyatro oyunundan uyarladığı 2020 tarihli İspanyol yapımı The People Upstairs (Sentimental) filminin Amerikan versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini Olivia Wilde'ın yaptığı bu versiyonu, hazır malzemeye Hollywood komedisini, yetişkin ilişkilerinin huzursuzluğunu ve cinsel özgürlük tartışmalarını ekliyor ve ortaya ilk bakışta arsız bir yetişkin komedisi gibi görünen, ancak giderek evlilik, yabancılaşma, arzu ve değişim ihtiyacı üzerine ciddi sorular soran bir film çıkıyor. 

Öncelikle The Invite filminin kendisini, daha sonra da uyarlandığı film olan The People Upstairs ile olan farklılıklarını konuşalım. Sonra da tüm olanları Pep Guardiola'nın boşanmasına bağlayacağım.

The Invite filminin merkezinde Seth Rogan'ın canlandırdığı Joe ve filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Olivia Wilde'ın canlandırdığı Angela bulunuyor. Uzun süredir evli ve tek çocuklu olan bu çift, dışarıdan bakıldığında düzenli ve konforlu bir hayat sürdürüyor gibi görünme potansiyeline sahipse de, bu düzenin altında biriken mutsuzluk, kırgınlık ve iletişimsizliğin mevcut olduğu ilk sahnede bize yansıtılıyor. Üst kattaki komşuları Pina (Penelope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) geceleri duyulan cinsel hayatları ise kendi evliliklerinin sessizliğini bu çifte hatırlatıyor. Angela, üst komşularını akşam yemeğine davet ediyor. Başlangıçta amaç yalnızca tanışmak gibi dursa da Pina ve Hawk’ın gelişiyle birlikte konuşmalar beklenmedik biçimde cinsellik, evlilik, özgürlük ve arzular etrafında şekilleniyor. Dört kişinin aynı apartman dairesinde geçirdiği birkaç saat, her çiftin kendi hayatıyla ve özellikle kendi ilişkisiyle yüzleştiği bir psikolojik sınava dönüşüyor.

Filmin en ilginç tarafı, cinselliği hiçbir zaman yalnızca cinsellik olarak ele almaması. Pina ve Hawk’ın açık ilişkileri, rahat tavırları ve geleneksel ilişki kalıplarına mesafeleri, ilk etapta Joe ve Angela’nın sıkışmış evliliğinin karşısına konulan bir özgürlük modeli gibi görünüyor. Pina, Angela’nın sahip olmak istediği öz güveni, rahatlığı ve bedeniyle kurduğu ilişkiyi temsil ediyor. Hawk ise Joe’nun kaybettiği öz güvenin ve hayatındaki tutkunun karşısında duran, kendinden fazlasıyla emin bir figür olarak beliriyor. Böylece iki çift arasındaki fark yalnızca cinsel hayatları üzerinden değil, hayata ve kendilerine bakışları üzerinden de kuruluyor.


Fakat The Invite bu karşıtlığı basit bir 'özgür çiftler mutlu, muhafazakar çiftler mutsuz' denklemine dönüştürmüyor. Ancak bu duruşun filmin orijinal İspanyol versiyonunda daha keskin olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü devamında gördüğümüz Pina ve Hawk’ın özgürlük iddiasının altındaki kırgınlıklar, özgürlerin de içeride mutsuz olabileceği duygusunu tam veremiyor. Kendini özgür, bilinçli ve modern olarak tanımlayan insanların da kendileri hakkında yanılabileceği fikri birazcık belirginleşiyor. Aynı şekilde Joe ve Angela’nın sorunları da yalnızca cinsel hayatlarının durağanlığından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, birbirlerini gerçekten görmeyi bırakmış olmaları. Bu görüntüden çıkarma olayı her ne kadar direkt aşkı öldürüyor diyemesek de tutkuyu öldürdüğü kesin. Yakın zamanda gündeme gelen Pep Guardiola'nın ayrıldığı eşi hakkında konuştuğu videoyu bu bağlamda yeniden izlemenizi öneriyorum. (Video). (Alternatif Video)

Bu noktada film, uzun süreli ilişkilerin en acı taraflarından birine dokunuyor: İnsanların birbirinden nefret etmeye başlamasından ziyade, birbirlerine karşı duydukları özenin yavaş yavaş ortadan kalkması. Joe ve Angela’nın tartışmaları çoğu zaman büyük meselelerden değil, yıllar içerisinde biriken küçük kırgınlıklardan doğuyor. Bir iltifatın neden daha önce söylenmediği, kimin kimi dinlemediği, kimin kimin ihtiyaçlarını fark etmediği gibi küçük görünen ayrıntılar, ilişkinin asıl enkazını oluşturuyor. Film burada oldukça tanıdık bir gerçeği yakalıyor: Bazı ilişkileri büyük kavgalar değil, nezaketin ve merhametin evden çekilmesi bitiriyor.


The Invite’ı The People Upstairs ile kıyasladığımda ise en önemli avantajının, hikayenin temel yapısını korunurken, karakterleri ve görsel dili Amerikan bağımsız sinemasının tonuna göre yeniden şekillendirmesi olduğunu düşünüyorum. Cesc Gay’in filminde tiyatro kökenli yapının ağırlığı hissediliyor. Ancak Amerikan versiyonunda sunum daha belirgin bir sinema diliyle ele alınıyor. 35 mm film kullanımı, apartmanın farklı bölümlerinin karakterlerin psikolojik mesafelerini gösterecek şekilde değerlendirilmesi ve aynalarla oluşturulan bölünmüş görüntüler, hikayeyi tiyatro çekiminden ayırıp ona sinematografi katan unsurlar.

Buna karşılık uyarlama olmanın getirdiği bazı problemler de hissediliyor. Hikayenin temel çatısı zaten oldukça sağlam olduğu için Amerikan versiyonunun yapması gereken en önemli şey, karakterleri ve duygusal çatışmayı daha derin hale getirmek oluyor. Film bunu biraz başarıyor. Her ne kadar Angela karakterini pek irdelemese de Joe, Hawk ve Pina karakterlerine biraz derinlik katılıyor geçmişlerinden bahsedilerek.

The Invite, en iyi olduğu anlarda ilişkilerin ne kadar acımasız, komik ve tanıdık olabileceğini gösteriyor. Dört insanın birbirlerinin açıklarını bulması, savunmaya geçmesi, kendilerini haklı çıkarmaya çalışması ve sonunda yıllardır söylemedikleri şeyleri söylemesi gerçekten güçlü. Ve bence filmin en büyük problemi de burada ortaya çıkıyor.  Çünkü final bölümü, bu sert yüzleşmenin ardından daha umutlu ve yumuşak bir duygusal çıkış arıyor. Bu tercih bazı izleyiciler için tatmin edici olabilir. Fakat filmin orijinal versiyonunda ulaştığı dürüstlük düşünüldüğünde, bana biraz fazla güvenli zemin geliyor. Özellikle büyük yüzleşmenin ardından gelen bazı duygusal vurgular, filmin daha önce kurduğu keskinliği ve samimiliği törpülüyor. Woody Allen'ın "mutlu son isteyen Hollywood filmi izlesin" sözü burada da haklı çıkıyor. Yine de finalin bütünüyle başarısız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü film burada 'her şey düzeldi' demek yerine ilişkilerin değişmesi gerektiğini kabul ediyor. 


Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine. 

Olivia Wilde’ın Angela performansı ise daha kontrollü başlayan ve giderek açılan bir çizgi izliyor. Angela’nın evliliğinde ve hayatında sıkışmış hissettiğini, Pina’ya duyduğu hayranlık üzerinden anlamaya başlıyoruz. Pína’nın özgüveni ve cinsel rahatlığı, Angela’nın bastırdığı taraflarını görünür hale getiriyor. Wilde özellikle karakterin cinsellik konuşulmaya başladığında yaşadığı korku, merak ve heyecan arasındaki geçişleri iyi yansıtıyor. Ancak bu yansıtmaları yaparken kaçtığı aşırıcılık onu dünden meraklıymış gibi gösteriyor. Yeni ortamı öğrenmeye çalışan bir ev kadını değil de, ortamı zaten bilen ama kendisini gizleyen, imkanını bulduğu ilk anda olaya hızlıca dahil olan bir sinsiymiş gibi.

Penelope Cruz ise filmin en renkli oyunculuklarından biri Pina başlangıçta neredeyse kusursuz bir özgür ruh gibi görünüyor. Cinsellik konusunda rahat, kendine güvenen, başkalarının hayatını yorumlamaktan çekinmeyen ve Joe ile Angela’nın geleneksel kaygılarını biraz küçümseyen biri. Ve Pina’nın başkalarını çözümlemekte gösterdiği becerinin kendisini çözümleme konusunda aynı ölçüde başarılı olmaması, filmin bir diğer konusu.

Edward Norton’ın canlandırdığı Hawk’ı ise bu dörtlünün en kontrollü görüneni. Eski itfaiyeci, sakin tavırlı, öz güvenli gibi davranıyor. Norton bu kendinden emin görüntünün altında giderek çatlamaya başlayan başka bir adam olduğunu hissettiriyor. Özellikle karakterin ciddi monologlarında oyuncunun komedi ile kırılganlık arasındaki geçişleri oldukça etkili. Hawk’ın bütün o rahat ve modern görüntüsünün aslında belirli ritüeller ve kişisel anlatılarla ayakta tutulduğunu fark ettiğimizde karakter de daha anlamlı hale geliyor. Tüm bunlar Edward Norton'un botokslanmış suratını görmezden gelmeyi başarabilirseniz açığa çıkıyor.


Olivia Wilde’ın yönetmenliği de filmin konuşulacak yönlerinden birini. Olivia Wilde, tiyatro kökenli hikayeyi sinemalaştırmaya çalışırken kamerayı sürekli hareket halinde tutuyor. Kadrajları bölüyor, karakterleri görüntünün kenarlarına sıkıştırıyor, kapı ve pencerelerden yararlanıyor, aynaları kullanarak karakterler arasındaki bölünmeleri görselleştiriyor. Bu tercihlerin bazıları gerçekten etkili. Özellikle apartmanın fiziksel yapısını kullanarak karakterlerin birbirlerine ne kadar yakın oldukları halde duygusal olarak ne kadar uzak kaldıklarını göstermek, filmin temasını görsel düzleme taşıyor.

Ancak ilk yarıda bu yaklaşım zaman zaman fazlasıyla müdahaleci hale geliyor. Hikaye zaten kendi içinde yeterince gergin ve klostrofobik bir yapıya sahipken, kamera açıları ve görsel oyunlar bu hissi gereğinden fazla vurguluyor. Aynı sorun müzik kullanımında da ortaya çıkıyor. Yay ağırlıklı müzikler bazı sahnelerde gerilimi başarıyla yükseltse de, özellikle filmin erken bölümünde duyguyu karakterlerin ve oyuncuların yaratmasına izin vermek yerine ne hissetmemiz gerektiğini açık biçimde bize söylüyor. "Duyguyu senaryo ve oyunculuklar ile veremiyorum, alın müzik ile edinin" demek oluyor bu. Ama film ilerledikçe Olivia Wilde bu aşırılıklardan geri duruyor. Kamera ve müzik karakterlerin önüne geçmekten vazgeçtiğinde, filmin asıl gücü ortaya çıkıyor: oyuncular!


Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.

Orijinal versiyonu olan The People Upstairs filmi ile kıyasladığımda orijinal versiyonunu daha çok sevdiğimi de belirteyim. Bunun başlıca sebebi onu daha önce izlemiş olmam da değil. Ana hikayede olmayan ama bu filme bir Hollywood dokunuşu olarak katılmış sahneleri filmin genel anlatısına uygun bulmamış olmamın da bunda etkisi var. Amerikan versiyonunun kadrosunun daha iyi olduğu tartışmaya kapalı ancak kadronun sergilediği oyunculukları kıyasladığımızda, orada tartışma başlar.

Puanım: 6,9/10

Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.