Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
11 Şubat 2026 Çarşamba
Marty Supreme: Amacın Takıntı Hali
1 Kasım 2025 Cumartesi
The Smashing Machine
Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.
Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.
Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor.
24 Kasım 2017 Cuma
Good Time
Filmin yönetmenleri olan Benny Safdie ve Josh Safdie kardeşlerin filmografisine baktığımda oldukça sinemanın içinde olduklarını görüyoruz. Oyunculuk var, kısa ve uzun metraj filmler var, senaristlik var. Ne iş olsa yaparım diyen birileri gibi duruyor. (Ki bu filmde yönetmenlerden biri oyunculuk da yapıyor (Benny Safdie).) Ama kendilerinin ilk defa uzun metraj filmlerini izlediğim Good Time filminde, işlerini iyi de yapmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bu ikiliyi takibe aldığımı belirtip filme geçiyorum.
Film, zihinsel engelli olan Nick Nikas'ın (Benny Safdie) bir terapi seansıyla başlıyor. Abisi olan Connie (Robert Pattinson) kardeşini koruduğuna inansa da onu kötü planlanmış bir banka soygununa sürüklüyor. Kısa sürede fiyaskoya dönüşen bu soygunda zihinsel olarak sorunu olan küçük kardeş Nick yakalanıyor ve Rikers Island'a gönderiliyor, abisi Connie ise kaçıyor. Bu noktadan sonra Good Time, tek gecelik bir kaçış ve kurtarma hikayesine dönüşüyor. Connie, Nick'i hapisten/hastaneden kurtarmak istese de, yaptığı her hamle durumu düzeltmek yerine daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Film ilerledikçe anlatı, bir soygun filminden çok, zincirleme hatalar silsilesine dönüşen bir kaosa evriliyor.
Filmde ana aksiyon kaçış. Bu kaçış yalnızca polislerden değil, sonuçlardan ve sorumluluktan da kaçışı içeriyor. Connie, sürekli olarak bedel ödememeye alışmış bir karakter olarak bu kaçışların baş faili. Film, bu alışkanlığı Connie üzerinden beyaz erkek alışkanlığı olarak gösteriyor. Çünkü Connie'nin karşılaştığı hemen herkes (göçmen, siyahiler, kadınlar), Connie'nin çıkarları doğrultusunda araçsallaşıyor. Aynı zamanda Amerika'nın görünmez adaletsizliklerine de bakış getiriyor. Suçlu ile mağdurun, güçlü ile güçsüzün kolayca yer değiştirdiği bir sistem eleştirisi de barındırıyor.
Benney Safdie ve Josh Safdie, seyirciyi bu filmi izlerken yormaya ant içmiş. Kasıtlı yapılan bu tarz, amacına uygun olarak izlerken gerçekten yoruyor. Ancak bu yorgunluk bir şikayet olarak algılanmasın, aksiyonun bir parçasıymış gibi bir yorulma, filmi izleyiciye yaşatan. Kameranın çoğu zaman karakterlerin yüzüne yakın olması, izleyiciye de kaçacak, bakacak başka bir alan bırakmıyor. İster istemez o karakteri yakınında hissediyorsun. Connie karakterini canlandıran Robet Pattinson'ın performansı ise bu yapının merkezinde duruyor ve bu yükü benim de beklemediğim bir şekilde rahatlıkla kaldırıyor. Alacakaranlık serisi yüzünden uzak durduğum bir oyuncu iken beni ters köşe yapıyor.
Özetleyecek olursam, Good Time izleyiciyi iyi hissettirmeyi amaçlamayan, aksine yormayı hedefleyen ve bunu başaran bir film. Ahlaki ders vermiyor, rahatlatıcı ya da motive edici konuşmuyor. Bunun yerine seyirciyi Connie Nikas'ın zihninde ve bedeninde dolaştırıp onu yoruyor. Bunun yanında filmin benim için kazanımı takibe alacağım 2 yönetmen ve geçmişin bendeki algısını yıkmayı başarmış olan Robert Pattinson oluyor.







