Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2026 Salı

The Wizard of Lies: Fon Krizi, Madoff Üzerinden Anlatılabilir mi?

Şu an gündemi meşgul eden Fon Krizi ile beraber sıkça anılan bir isim var; Barnie Madoff. Bir HBO yapımı olan ve Robert De Niro'nun baş rolünü oynadığı The Wizard of Lies filmi, Madoff'un sisteminin nasıl kurulduğunu, işlendiğini ve nasıl çöktüğünü anlatıyor.

Ponzi
sistemi nedir? Bizdeki Fon Krizi ile Madoff arasındaki benzerlik nedir? Filmi de içine katarak biraz anlatalım.


Bir Ponzi sistemi basit anlamda şöyle işler: yeni gelen yatırımcının parası eski yatırımcıya ödenir; sistem büyüdükçe gerçek bir yatırım başarısı varmış gibi görünür. Örneklendirmek gerekirse; Sisteme ilk olarak A kişisi 10 lira yatırıyor olsun. Daha sonra gelen B kişisi de 10 lira yatırıyor olsun. Sistem A kişisine 12 lirası olduğunu söylüyor. A kişisi de kazancı olan 2 lirayı çekmek istediğinde; sistem, B'den gelen paradan A kişisine 2 lira veriyor. Sistemin çalıştığını gören A kişisi, sisteme daha çok para koyuyor ve çevresine anlatarak yeni yatırımcılar topluyor. Madoff'un yaptığı da tam olarak buydu. 

Madoff'un sistemi onlarca yıl sürdü. ABD hükümetinin daha sonraki tespitlerine göre yatırım danışmanlığı operasyonu en azından 1970'lerden itibaren devasa bir Ponzi düzeni olarak işledi ve Aralık 2008'de çöküş sırasında 4.000'den fazla yatırım hesabında yaklaşık 65 milyar dolarlık görünen bakiye bulunuyordu. Gerçekte ise kasada kalan para yalnızca 300 milyon dolar civarındaydı. Yani var olduğuna inanılan para ile gerçekte var olan para arasında uçurum var. Bizdeki olayda zikredilen 25 milyar dolar da, Madoff siteminde var olduğuna inanılan 65 milyar dolar gibi şişirilen taraf. Gerçek vurgunun bu rakamdan düşük olduğu kesin, ancak ne kadar olduğu soruşturma sonunda ortaya çıkacak.

Robert De Niro / Bernie Madoff

Peki Bernie Madoff bu sistemi nasıl kurdu? Güven ile. Geçmişte, ABD'nin en büyük borsalarından biri olan NASDAQ'ın başkanlığını yapmış olması Madoff'un en büyük sermayesi olan güvenin altlığıydı. Kurduğu sistemin çökmesi ise bu güvenin sona ermesi ile olmadı, çünkü son ana kadar kendisine hala güveniliyordu. Onu asıl çökerten 2008 yılında gerçekleşen büyük ekonomik krizdi. Kriz ile nakit ihtiyacına düşen yatırımcıları, Madoff sisteminde gözüken paralarını çekmek istediklerinde Madoff sonunun geldiğini anlamıştı. Çünkü bir Ponzi sisteminde çarkın dönmesi için sisteme sürekli yeni para girişi olması gerekiyordu. Sadece para çıkışının olduğu yerde Ponzi çökmeye mahkumdur ve öyle de oldu.

Bernie Madoff'un yakalanması, oğullarının ihbarı üzerine oluyor. 2008 krizi sonrası sisteminin çökeceğini fark eden Madoff, çocuklarına aslında bir dolandırıcı olduğunu, bize yatırılan paralarla hiçbir işlem yapılmadığını söylüyor. Çocukları da aldıkları bir fikir üzerine babalarını ihbar etmeleri gerektiğini, yoksa kendilerinin de suçlu ilan edileceklerini anlayınca ihbar ediyorlar. Belki de bu da oyunun bir parçasıdır bilinmez ama çocuklarından Mark, babasının tutuklanmasının ikinci yıl dönümünde, 2010 yılında evinde kendisini asarak intihar ederken, diğer oğlu Andrew ise 2014 yılında lenfomadan öldü. 

Toplamda Madoff olayı yüzünden 4 intihar yaşandı. Benzer vakalar ülkemizde de görünmez umarım.


Peki Bizdeki Fon Krizi de Bir Ponzi Dolandırıcılığı mı?

Türkiye'deki Fon Krizi olayının, Madoff'un Ponzi sistemiyle birebir aynı olduğunu söylemek için elimizde yeterli veri yok henüz. Ponzi sisteminde paranın karşılığına başka bir menkul değer konmaz, sadece rakamlar vardı. Ancak Fon Krizinde toplanan paranın karşılığında hisse senetleri ve fonlar bulunuyor. Peki sıkıntı nerede? Hisse fiyatlarının şişirilmiş olmasında. SPK'ya göre bazı fonların, piyasada az miktarda işlem gören hisselerde yaptığı yoğun alım-satımlar, şirketlerin gerçek ekonomik değerleriyle açıklanamayacak ölçüde büyük fiyat hareketleri yaratmıştı. Yani bu hisselerde tek tük alım/satım yapılmış ve onu satan da alan da bu fonun kendisi. Bu işlemi de günlerce yüksek fiyattan yapınca, hisse fiyatı her gün giderek artıyor. Yatırımcısına da "işte sizin paralarınız bu hisselerde" deniyor.

İki olayda da benzer şey; likidite yani nakit paranın olayın merkezinde bulunuyor oluşu. Özellikle bu fonların portföyünde bulunan fiili dolaşımı düşük hisselerin satılması gerektiğinde, piyasada yeterli alıcı bulunamıyor. Çünkü ederinin çok çok üzerinde bir fiyatı var. Çok miktarda satış yapılması da fiyatı hızla aşağı çekeceğinden kendi şişirdikleri hisselerden çıkış gerçekleştiremiyorlar. Bu sebeple de fondaki parasını çekmek isteyenlere para yok çekiliyor. Tabi basına yansıdığı şekilde Fatma Betül Sayan gibi olay patlak vermeden çıkılmışsa ne ala. 


Biraz da filme bakacak olursak, Barry Levinson'ın yönettiği The Wizard of Lies'ın hikayesinin büyük bölümü Bernie Madoff'un (Robert De Niro) tutuklanmasından sonrasında geçiyor. Oğulları Mark (Alessandro Nivola)ve Andrew (Nathan Darrow), babalarının gerçekleri itiraf etmesinin ardından onu yetkililere bildiriyor ve kendilerini ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Eşi Ruth (Michelle Pfeiffer) ise çok daha karmaşık bir pozisyonda kalıyor. Bir tarafta elli yıldan uzun süredir birlikte olduğu kocası, diğer tarafta çocukları.

Filmin en etkili tarafı burada ortaya çıkıyor: Madoff'un kurduğu sistem çöktüğünde yalnızca para kaybolmuyor. İnsanların birbirleri hakkındaki bilgileri de geçersizleşiyor. Mark'ın yaşadığı yıkım bunun en güçlü örneği. Babasına duyduğu güven, aynı zamanda kendisine dair algısını da parçalıyor. Çünkü babasının yıllarca kendisinden sakladığı şey yalnızca finansal bir suç değil; Mark'ın kendi hayatını üzerine kurduğu gerçeklik. Ve bunun sonucunda da olaydan 2 sene sonra intihar ediyor. Dolayısıyla Madoff'un en büyük kaybı para değil. Kendisini iyi bir baba ve saygın bir aile reisi olarak görmesini sağlayan hikayenin çökmesi.

Filmin güçlü oyunculuklarına rağmen önemli bir zayıflığı var: Madoff'un mağdurlarına yeterince yaklaşmıyor. Milyarlarca dolarını kaybeden yatırımcıların filmde ikincil konumda kalıyor. Madoff'un ailesinin yaşadığı trajedi elbette dramatik. Fakat aynı zamanda bir paradoks yaratıyor: Film, dolandırıcının ailesinin yaşadığı acıyı ayrıntılı biçimde gösterirken, dolandırıcılığın gerçek mağdurlarını arka plana itiyor. Böylece seyirci zaman zaman Madoff ailesine, özellikle Mark ve Ruth'a, Madoff'un yatırımcılarından daha fazla yaklaşmış oluyor; mağdurlardan çok, Barnie Madoff'un geride bıraktığı ailesine üzülüyor.


Her iki olayda da mağdurlar yatırım yaptıkları bu sistemlere fazlasıyla güveniyor. Kazancı yüksek gözüktüğü sürece, insanlar söylenen rakamların gerçekliğini sorgulama ihtiyacı hissetmiyor. Her ülkede, her an finansal olarak çarpılmaya hazır bir kitle var. Soyanlar değişse de ülkemizde soyulanların profili değişmiyor. Ya çok kısa yoldan zengin olmayı hayal edenler ya da yasal çerçevedeki banka faizlerinden kaçınmaya çalışanlar. Mevcuttaki Fon Krizi'ni ise diğerlerinden ayıran bir özellik var. Ve o da bu dolandırıcılığın için de devletin kurumlarının ve şahıslarının da olması. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı ün düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak Bourdain’in sonraki hayatına dair bir tanışıklığı olmayan benim gibiler üzerinde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, 1978’de Culinary Institute of America’dan mezun olduktan sonra birçok New York restoranından çalıştı. Ancak onu şef olarak asıl tanımlayan ve kariyerinin en önemli mutfak durağı 1998’de executive chef olduğu Brasserie Les Halles oldu. Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential kitabı ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.


Anthony Bourdain'i tanıyanların filme puanı elbette biraz fazla olacaktır ama onu tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

31 Ocak 2026 Cumartesi

I Swear: Kraliçe'ye Küfreden Adam

Bir insan düşünün ki Kraliçe Elizabeth içeri adım attığı an ona “F.ck the Queen” diye küfrediyor; beş dakika sonra ise aynı düzen, aynı tören, onu kraliyet nişanıyla onurlandırıyor. Kirk Jones’ın gerçek bir hikayeden uyarlan I Swear filmi, John Davidson’ın tourette* sendromuyla mücadelesini ve bu mücadeleyi aktivizme dönüştürmesini anlatıyor. Sıcak, samimi ve yer yer komik bir karakter portresi sunuyor. Ancak bu duygusal tonun altında fazlasıyla güvenli, risk almaktan kaçınan bir anlatı yapısı da saklı.


Film, yetişkin John Davidson (Robert Aramayo) Britanya İmparatorluğu'nun verdiği nişanlar içerisinde en yüksek üçüncü nişanı olan MBE (Member of the Most Excellent Order of the British Empire - Britanya İmparatorluğu'nun En Mükemmel Nişanı Üyesi) madalyasını almak üzere saraya gittiğinde, Kraliçe 2.Elizabeth'in de bulunduğu salonda ettiği bir küfürle açılıyor. Buradan 1980’lerin ortasına geri dönüyor ve genç John’un okulda başlayan tiklerini, ailesinin onu anlamakta zorlanışını, sosyal hayatta maruz kaldığı şiddeti ve giderek içine kapanışını izliyoruz. Yetişkinliğinde ise bir arkadaşının annesi olan eski psikiyatri hemşiresi Dottie’nin (Maxine Peake) onu sahiplenmesiyle John’un hayatı değişiyor. Toplum merkezinde iş bulmasını, diğer tourette* hastalarıyla buluşmasını ve sonunda bir kampanyacıya dönüşmesini izliyoruz.

Ancak tüm bu temalar, çoğu zaman didaktik bir tona kayıyor. Hikayenin gerçek hayattan geliyor oluşu güçlü bir avantaj olsa da, film çoğu sahnesini izleyiciye durumu açıklamak üzerine kuruyor; bu da dramatik yoğunluğu zaman zaman törpülüyor. Tourette’in karmaşıklığına dair önemli noktalara değiniliyor olsa da, özellikle karanlık anlar fazla melodramatik, umutlu sahneler ise fazla parlatılmış geliyor.


Robert Aramayo’nun performansı ise tüm bu yumuşatılmış çerçevenin ötesine geçen asıl güç unsuru. Davidson’ın tiklerini taklit etmek yerine karakterin mizahını, kırılganlığını ve direncini yakalayan bir oyunculuk sergiliyor. Ancak oyunculuğun bu kadar öne çıkması, yönetimin ve kurgunun yetersiz kaldığı anları daha belirgin kılıyor. Film, anlatısal açıdan güvenli alanından hiç çıkmıyor; risk almak yerine görece konforlu bir  biyografi filmi çizgisini izliyor.

I Swear, samimi niyeti ve etkileyici başrol performansıyla izleyiciyi kolayca kendine çeken, iyi hissettiren bir biyografi filmi diye toparlayabiliriz.. Ancak gerçek bir hayat hikayesinin sert köşelerini tıraşlayan, fazla düzgün ve fazla tahmin edilebilir yapısıyla da sınırlı bir sinemasal etki bırakıyor. John Davidson’ın ilham verici mücadelesi elbette güçlü bir hikaye; fakat film bu gücü sinemasal derinlikle pekiştirmek yerine güvenli ve cilalı bir anlatının içine hapsediyor. Yine de Aramayo’nun performansı ve filmdeki birkaç sahici an, I Swear’ı duygusal olarak karşı konulmaz kılmayı başarıyor. İzlenimi de kolay bir film olduğunu belirtebilirim.


*Tourette sendromu (TS), nöro-gelişimsel bir bozukluk olarak tüm dünyada tanınan ve tik (motor ve vokal tikler) ile karakterize edilen bir durumdur. Dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalara göre Tourette sendromunun genel çocuk ve ergen popülasyonunda görülme oranı yaklaşık %0.3–%1 civarındadır, yani her 1000 çocuktan ortalama 3–10’unda bu sendroma rastlanabilir. Bu yaygınlık, yetişkinlerde daha düşük olup yaklaşık %0.01 civarındadır.

Dünya genelinde Tourette sendromu hemen her coğrafyada rapor edilmiş olup kültürel ve sosyo-ekonomik farklara rağmen belirtileri ve temel özellikleri benzer. Türkiye’de ise Tourette sendromunun yaygınlığına dair sayısal veriler ülke çapında kapsamlı bir çalışmayla henüz net olarak belirlenmemiş. Ancak akademik kaynaklarda, Tourette sendromunun genel nüfusta nadir görülen bir bozukluk olduğu, 10 000 kişi içinde yaklaşık 2–5 kişide görüldüğü ve buna dayanarak Türkiye nüfusuna uygulandığında 20 000–32 000 civarında bireyin Tourette sendromlu olabileceği tahmin edilmektedir (bkz. DergiPark). Bu bağlamda eğitim ortamındaki Tourette sendromlu öğrenci sayısının da birkaç bin dolayında olduğu tahmin ediliyor.

1 Kasım 2025 Cumartesi

The Smashing Machine

Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.


Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.

Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.

Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.


Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor. 

27 Şubat 2025 Perşembe

Better Man: Robbie Williams

Afişi ilk gördüğümde benim de aklıma Maymunlar Cehennemi filmi gelmişti. Ama değil. 2003 yılında Number One Tv ekranlarında dönen Feel şarkısının klibiyle tanıdığım Robbie Williams'ın filmi. Kendisinin filmde bir maymun olarak resmedilmesinin de bir sebebi var elbet.


Better Man filmi, 1990larda Take That adlı bir boy-band ile ismini biraz duyuran ve gruptan ayrıldıktan sonra solo olarak müzik hayatına devam eden ve bu noktada giderek efsaneleşen Robbie Williams'ın hayatını anlatıyor. Take That zamanlarını pek bilmesem de solo yükselişine 2003 yılında çıkardığı Feel şarkısından itibaren takip edip gözlemleyebildiğim bir isim kendisi. Solo yükselişi adına kendisine teklif edilen Queen solistlik teklifini de reddetmiştir. Efsane sanatçı Freddie Mercury'nin yerine gruba gelen kişi diye anılmaktansa Robbie Williams olarak tanınmayı yeğlemiş ve bunu da başarmış.

Michael Gracey'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu film, alışılmış kalıplarını kıran anlatıya sahip bir biyografi. İzleyiciye sadece Robbie Williams'ın müzikal başarılarını değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını de gösteriyor. Bunu da farklı bir metotla; baş rolü, kendisine çok benzeyen veya aşırı makyajlarla kendisine zorla benzetilmeye çalışan bir aktörle değil, bir CGI maymunun canlandırmasıyla yapıyor. İlk bakışta tuhaf bir tercih gibi görünse de bu yaratıcı kararın alt metninde Robbie Williams'ın kendisini bir "performans maymunu" olarak görme hissi yatıyor. Gerçek hayatta Williams, sahne de sürekli ilgi ve onay peşinde koşan biri olarak, kendisinden uzaklaştığını ifade ediyor. Yönetmen de bu içsel çatışmayı görselleştirmek için bu yolu seçmiş. Film boyunca Williams'ın sahnedeki enerjik kişiliği ile özel hayatındaki kırılganlığı arasındaki uçurum, maymun imgesi sayesinde daha belirgin hale geliyor.

Özellikle baba-oğul ilişkisinin işlendiği sahneler izleyicide derin bir etki bırakabilir. Babasının evi terk ettiği sahnede çalan Feel şarkısını yıllardır dinlememe rağmen bu kez farklı gözükmesinin başka bir açıklaması olamaz. Filmin sonunda baba-oğul beraber sahne alması bazı eleştirmenler tarafından fazla iyimser bulunmuş. Ama bilmedikleri bir şey var ki bu sahne kurgusal değil, yaşanmışlık barındırıyor. Filmde olması hikayesel bir tercih değil, biyografik bir zorunluluk. Yine de film zaman zaman biyografi türünün klişelerine kapılmaktan kurtulamamış. Başarı-düşüş ve tekrar yükseliş döngüsü bir süre sonra tahmin edilebilir hale geliyor. 


CGI için yeşil ekran önünde hareket yakalama teknolojisiyle canlandırılan maymun karakteri,  Jonno Davies'in performansıyla kayda alınıyor. Ama seslendiren ise Robbie Williams'ın kendisi. Bunun yanında filmde kendisi gördüğümüz kişiler kendisini The Little Death filmiyle sevdiğim Damon Herriman ve keşke daha fazla izleyeni ve konuşanı olsa dediğim dizi Inside No:9'un usta oyuncusu 3 Bafta ödüllü Steve Pemberton. Ama yine de filmde öne çıkan bir oyunculuk performansı yok. Bu da filmin eksisi. Bir eksilerinden biri de filmin bilerek tercih ettiği soluk, grenli görsellik. İzleyiciye kasvetli bir hava sunan bu tercih, mizahi bir yaklaşım ile dramatik anlar arasındaki geçişlerde dengesizlik yaratıyor.


Film, Robbie Williams'ın müziğini tanımayan izleyiciler için bir hayran kazanma amacı gütmüyor. Bunun için bir karaktere hayranlık duyulmasını gerektirecek herhangi bir olay da yaşanmıyor. Ancak filmin yine bir etki yaratması düşünülüyor olsa gerek ki 2025 yılında konser turlarını hızlandırmış sanatçı. Bu tur çerçevesinde 7 Ekim 2025 günü Yenikapı etkinlik alanında da geniş katılımlı bir konser verecek. Fiyatı şimdilik 3000-7000 TL arası değişen bilenler şu an satışta. İlgilenenler bilet alımı için bu sayfadan ayrılıp Biletix, Bubilet ve Biletinial sitelerine gidebilirler. 

7 Kasım 2024 Perşembe

The Apprentice: Adam Kazandı

Yeniden başkan seçilen Donald Trump'ın gençliğindeki sıçrayış döneminin ve bu sıçrayışta kendisine mentörlük eden Roy Cohn ile olan ilişkilerinin anlatıldığı The Apprentice filminin zamanlaması manidar bulunmuştu. Seçim öncesi vizyona sokularak seçmende Trump aleyhine bir algı yaratılmak isteniyor söylentileri dolaştı. Bizim Amerikanlaşmaya çalıştığımız, onların ise Orta Doğulaştığı bir dönemde bilmedikleri bir şey olabilir; Orta Doğu insanı gücü sever, güce tapar. Ve bu film Trump'ı oldukça güçlü gösteriyor.


Filmin seçim öncesi gösterime girmesi, ekseriyetle Demokrat parti destekçilerinden oluşan Hollywood'un siyasi bir hamlesi olarak görüldü. Trump'ın iktidara gelirken "ne pahasına olursa olsun, kazan" stratejisini, onun yeniden başkan olduğunda ne ölçüde illegalize ( ve hatta şeytani) olabileceğini, filmde onun yaptığı 'manipülasyon, saldırganlık ve inkar üzerine kurulu' bir yükseliş hikayesi ile gösteriliyor. 'Yeniden kazanması durumunda bu tarz yöntemlere yeniden başvurabileceği' endişesinin oluşması da isteniyor olabilir. Filmin direkt bu amaçlarla seçimlere müdahele edebileceği öngörülmüş müdür bilmiyorum, ancak öyle bir şey varsa da bu amaç ters tepki vermiş olabilir. Bunun yegane sebebi de Roy Cohn'un yarattığı bir lider tasviri.

Donald Trump'ın, Roy Cohn'dan derin şekilde etkilendiğini ve onun öğrettiği strateji ve taktikleri kendi hayat ve iş stratejilerinde kullandığını film bize gösteriyor. İkilinin tanışmaları esnasında Roy Cohn'un Trump'a söylediği "başarılı olmanın 3 kuralı"nı, filmin sonlarında Trump'ın kendi ağzından, sanki kendi edindiği kurallarmış gibi aktarıldığını görüyoruz.  Bir lider olma yolunda başarılı olmanın Roy Cohn'a göre 3 kuralı şunlar:

  1- Saldırı,Saldırı,Saldırı (Attack, Attack, Attack): Cohn'un ilk tavsiyesi asla geri adım atmamak ve sürekli saldırıda olmaktı. Bir sorun ya da suçlama ile karşılaşıldığında hemen karşı saldırıya geçmeyi öneriyor. Bunu, Trump'ın medyada veya sosyal medyada kendisine yapılan eleştirilere verdiği cevaplarda görüyoruz. Ki bu agresifliği ülkeler arası diplomaside de araç olarak kullanıyor.

 2- İnkar ve Suçlamaları Kabul Etmeme (Admit Nothing, Deny Everything): Cohn, kendisine yapılan ve ispat edilmemiş hiçbir suçlamayı ya da isnadı kabul etmiyor. Birçok erkek sevgilisi olmasına ve AIDS'ten hayatını kaybetmiş olmasına rağmen son nefesine kadar eş cinsel olduğunu inkar da etmiştir hatta. Bu yaklaşım, Trump'ın birçok skandal dava sürecinde de sahnedeydi. İspata kavuşup hüküm konulana kadar ve hatta hüküm verildikten sonra bile inkar politikasına sıkı sıkıya bağlı kaldığına geçmiş senelerde şahit olduk.

 3- Her Durumda Zafer İlan Et (Claim Victory, Never Admit Defeat): Her ne kadar Roy Cohn'un bu tavsiyesi 'başarısız olsan dahi, başarılı olduğun tarafı öne çıkar' düşüncesi üzerine kurulu olsa da, Trump bu tavsiyeyi kendince biraz yontmuş ve eli yükseltmişti. Sonuç olarak 2020 yılı seçim sonuçlarında başarısız olduğunda mutlak zaferini ilan etmiş ve bu söylem sonucunda Kongre Baskını olayları vuku bulmuştu. 


Filmin kendisine bakacak olursak, yönetmen koltuğunda geçtiğimiz sene Holy Spider filmiyle kendisinden biraz daha fazla söz ettiren İran'lı yönetmen Ali Abbasi oturuyor. Filmografisine pek de uymayan bir tonda ve yönetmenin tarzı için farklı bir film olmuş. Ancak yönetmenin ırkını ve tarzını kenara koyacak olursak, iyi yönetilmiş bir yapım diyebilirim. Ancak kopukluklar var ve bunun sebebi daha çok senaryo üzerinde.

Film 2 ana bölümden oluşuyor diyebiliriz. İlki, Trump'ın henüz çaylak ve baba parasıyla piyasada yer edinmeye çabaladığı dönemde Roy Cohn ile tanıştığı ve ondan 'killer (kazanan)' olmayı öğrendiği kısım. İkilinin ilişkisinde Roy Cohn'un aşırı kaplan olduğunu, muhabbeti ve kararları domine eden taraf olduğunu görüyoruz. Ancak ikinci bölümü oluşturan Trump'ın Cohn'u ardında bırakarak kendi yükselişini tamamlamasını anlatışına geçildiğinde, iki dönem arasında kopuk bir sıçrayış göze batıyor. Trump'ın ne zaman "ben artık oldum, Roy Cohn'a ihtiyacım yok" olgunluğuna eriştiğini izleyici olarak pek kavrayamıyoruz. Bu kopukluk da anlatıyı biraz zayıflattığı gibi, bu filmin anlatısında tamamlayıcı unsur görevi gören Roy Cohn'un etkisinin tam anlamıyla anlaşılamamasına da neden oluyor. Ortaya bir yaratık koyup, yaratıcısı ile olan ilişkilerini tam layıkıyla bağlayamaz ve ondan kopuşunu nedenselleştiremez isen, ne yaratıcı (Roy Cohn) önemli oluyor ne de yaratıcının yaratmış olduğu yaratık (Donald Trump). Kaldı ki filmin adı The Apprentice, yani Çırak. Yani Usta- Çırak ilişkisi. (Pek tabi bu ismin seçilmesinde bir zamanlar yayında olan Trump'ın yarışmasının isminin bu isimde olması nedeni de var)

Filmin oyunculuğuna bakacak olursak iki muhteşem performans görüyoruz. Trump'ı canlandıran Sebastian Stan, genç Trump'ın dinamizmini iyi yansıtıyor ve onun kendi kabuğuna sığmayan öz güvenini izleyiciye kolay aktarıyor. Roy Cohn'u canlandıran Succession dizisiyle tarafı olduğumuz Jeremy Strong da dik ve güçlü Cohn'u da, hasta ve bitkin Cohn'u da güzel yansıtmış. Fiziksel benzerlik makyaj ile sağlanmış iken, konuşma tarzı olarak da gerçek Cohn'a benzemeye çalışması, oyunculuk performansından biraz götürmeler yapmış ama. Benzer bir konuşma özenmesi Trump'ı canlandıran Stan'de de var ancak onu bunu başarıyla kotarmış. Jeremy Strong bu konuda ısrarcı olmayıp kendi ses tonuyla devam etmeliydi. 


Toparlayacak olursam, yönetmen Ali Abbasi, ABD seçimlerine bir müdahale amacı gütmediğini söylese de, öyle olduğunu düşünenler var. Ancak her ne şekilde düşünülürse düşünülsün, bu filmin Trump'a eksi değil, artı yazacağını filmi izleyenler ve az biraz da ABD vatandaşlarının zihniyet olarak yaklaştığı orta doğu insanını tanıyanlarca anlaşılacaktır. Ve belki de seçimin sonucuna bakıldığında, oluşan farkın nedenlerinden biri de bu filmdir.

22 Şubat 2024 Perşembe

The Iron Claw: Soyisim Laneti! mi acaba?

McDonalds'ın kuruluşunun anlatıldığı The Founder filminde, kurucu kardeşlerden Dick McDonald (Nick Offerman), kendilerini satın alan Ray Kroc'a (Michael Keaton) şu soruyu sorar:
Sana her şeyi gösterdik. Tüm sistemi ve sırlarımızı. Neden sadece fikirlerimizi alıp kendine bir yer açmadın?
Ray Kroc şöyle cevap veriyor:
McDonalds'ı özel yapan şey sadece sistemi değil. Kilit nokta isim. O muazzam isim; McDonalds! Bu isme sahip birisi hayatı boyunca hiçbir zaman itilip kakılamaz.

Von Erich ailesinin de soy isimlerine bir takıntısı var. Fotoğrafta temsil edilen 4 kardeşten ikisi intihar ederek, diğeri hotel odasında şüpheli şekilde, fotoğrafta bulunmayan bir kardeş de henüz 5 yaşındayken hayatını kaybediyor. Kendini dövüşe adamış bir baba tarafından yine dövüşe adanan 4 çocuğunun gerçek hikayesinin anlatıldığı The Iron Claw filminde ilk fatura sonradan edindikleri soy isimleri olan Von Erich'e kesiyor. Peki öyle mi?


Sean Durkin'in yönettiği The Iron Claw filmi, Amerikan güreş dünyasına 1980lerde damga vurmuş Von Erich ailesinin trajikomik bir portresini sunuyor. Ailenin gerçek yaşam hikayesinden esinlenen filmde partıltılı ve şöhretli güreş hayatlarının sahne arkasında ne kadar toksik ve dramatik bir halde olduğunu bizlere gösteriyor. 

Filmin anlatımı tüm aileyi kapsasa da daha çok odak noktası büyük abi Kevin Von Erich oluyor. Zac Efron'un ustalıkla canlandırdığı Kevin, babaları Fritz Von Erich'in baskıcı yönlendirmeleriyle ve aile içi bazı dinamiklerle başa çıkmaya çalışıyor. Bu hikayeyi daha çok Kevin'in dünyasından bakıyor oluşumuzun nedeni, aileden hayatta kalan tek ferdin kendisi oluşu tabi ki. 

Yönetmen Sean Durkin her ne kadar güreşin ringlerdeki parıltısı ile geri plandaki ailenin dramı arasındaki tezatlığı hissettirerek izleyiciye aktarmış olsa da, anlatımda bazı zayıf noktalara ya da fokuslanacak mevzuda biraz sapmalara neden olmuş.  Kardeşler arasındaki bağın daha derinlemesine işlenilmesi ve aile içindeki o rekabetçi ortamın daha iyi yansıtılması hikayedeki zayıf noktaları oluşturuyor. Fokustaki hata ise tüm bu yaşananların sanki bir soy isim lanetiymiş gibi yansıtılması ve geriye kalan tek aile ferdinin sadece bu konuda öz eleştiri yapmasıydı. Oysa asıl neden  baba Fritz Von Erich'in baskıcı toksik kişiliği.


Baba Fritz Von Erich (Holt McCallany) de eski bir amerikan güreşçisi. Kendisinin alamadığı dünya şampiyonluklarını eve getirmenin yolu olarak sahip olduğu 4 erkek çocuğunu gören bir baba. Ve bu uğurda sert ve maskülen bir disiplinle, çocuklarını da birbiri ile rekabet ettirip, onlardan kendilerinin en iyi performansını bekliyor. Bu beklenti çocuklar üzerinde bir baskı oluşturuyor, psikolojik sağlıklarını bozması yetmezmiş gibi, aile bağlarını da zedeliyordu. Zira hepsinin tek bir amacı vardı, babalarının favori çocuğu olmak.  Aile içi oluşan vu rekabet ve babalarının favori çocuğu olma çabaları kardeşler arasındaki rekabeti arttırıyor ve ilişkileri zayıflatıyor. Zayıflayan ilişkiler kopuk aile içi iletişime sebep oluyor ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan psikolojik sorunlar çözülemez hale gelip çocukların yaşamlarına son vermesiyle sonuçlanıyor. Tüm bunlar olurken tek lanetin babaları Fritz'in, babasının soyismi yerine annesinin soyismiyle anılmak istemesine bağlayamazsın.   


Zac Efron, Kevin Von Erich rolünde fiziksel ve duygusal olarak inandırıcı bir performans sunuyor. Film için vücut geliştirmesinin yanı sıra yüz hatlarını genişletmek için botoks yaptığı öne sürülse de bu olay doğru değil. Yakın zamanda evinde geçirdiği bir kaza sonucu çenesinin kırıldığını ve bu yüzden geçirdiği operasyonlar sonucu yüz hatlarında değişim oluştuğunu kendisi ifade ediyor. Tüm bunların yanında gösterdiği oyunculuk performansı ile seneye oscarın adaylarından olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. 

Diğer yandan kendisine Emmy ödülü kazandıran son dönemin iyi dizilerinden The Bear'den  ve Shameless'tan tanıdığımız Jeremy Allen White da filmde karşımıza sonradan çıksa da güzel bir oyunculuk sergilemiş. 

Sonuç olarak The Iron Claw filmi, her ne kadar daha önceki yıllarda izlediğimiz The Wrestler filmindeki yönüyle olmasa bile amerikan güreş dünyasının karanlık bir portresini sunuyor. Karakter gelişimi ve duygusal derinlikleri biraz yoksun olsa da görsel anlamı güçlü ve etkileyici oyunculuk performansıyla kendisini izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Soyisim laneti gibi gereksiz mistik unsurlardan ziyade aile içindeki baba zorbalığına odaklanılsaymış daha leziz ve bir o kadar da derin bir film karşımıza çıkacakmış. Tüm bunlara rağmen film şimdiden 2025 oscar ödüllerinde en iyi film dalına aday diyebiliriz. Kazanıp kazanmayacağını bu sene çıkacak olan Dune Part Two, Joker: Folie a Deux, Gladiator 2 ve diğer olası adayları izledikten göreceğiz.

28 Temmuz 2023 Cuma

Oppenheimer: Tarafını Seç

Vizyonda iki büyük bütçeli film var. Biri Barbie, diğeri ise Oppenheimer. Bir nevi 'tarafını seç' tadında rekabet halindeler. Bir taraf rengarenk bir hayatın içinde karanlığı sunarken, diğer taraf bütünüyle karanlık. Sonuç aynıya çıksa da giriş kısmı için seçimini Oppenheimer'dan yana yapanlardanım. Tabi ki bunun başlıca nedeni yönetmeninin Christopher Nolan oluşu. 

Christopher Nolan'ın Oppenheimer filmi, ilk atom bombasının yapım sürecini anlatıyor. Beklentiler daha çok Nolan'ın bu patlamayı nasıl görselleştireceği olsa da bambaşka bir portre çıkıyor karşımıza. Atom bombasının yarattığı görsel dehşetten çok, insanların yüzünde biriken duyguların izini süren bir film olmuş. Oppenheimer'ı canlandıran Cillian Murphy'nin donuk, içe çöken bakışları bu sebeple filmin en çok kullanılan görselleri arasında. Bir bomba kadar içi boşaltan bu bakışlar belki de kendisine bir oscar da kazandırabilir. 

Film, yalnızca tarihsel bir biyografi değil, kararların birbirine çarpıp yeni bir patlama yarattığı zincirleme bir metafor. Flashback'ler, ani görüntüler, hayal ile gerçek arasında gidip gelmeler, hem atomun parçalanmasını hem de Oppenheimer'ın ruhundaki çatlamaları yansıtıyor. Suya düşen bir su damlasının büyüyen halkaları gibi, Oppenheimer'ın her hamlesi, her ilişkisi ve her duruşu bir yıkımı tetikliyor. Matt Damon'ın canlandırdığı General Groves'un askeri pragmatizmi, Emily Blunt'ın hayat verdiği Kitty Oppenheimer'ın kadın zekası, Robert Downey Jr'ın müthiş dönüşümüyle hayat bulan Lewis Strauss'un ezikliği, kıskançlığı ve bitmeyen intikam arzusu. Filmin belki de en acımasız yüzleşmesi Strauss'un hikayesinde gizli: ortalama bir adamın, gahinin gölgesinde kalmasının yarattığı küçük ama yıkıcı bir öfke.

Tüm bu yapı içinde Oppenheimer, belki de Nolan'ın en olgun filmi. Yönetmenin önceki filmlerindeki zamansal kurgu oyunları, bu kez matematiksel kurgu ile gerçek bir insanın karmaşık yapısına ayna tutmak için kullanılıyor. Film kimi zaman çok katmanlı klasik filmlerin ruhunu taşısa da en nihayetinde kendine has bir ritmi, kendine has bir ağırlığı var. Belki de bu yüzden bu film, bir biyografiden çok, insanlık hali üzerine bir sorgulama getiriyor. Hepimiz, görünmeyen bir mahkeme huzurunda kendi kararlarımızla yargılıyoruz Oppenheimer'ı. 

11 Mart 2022 Cuma

Flee: Bir Kimlik Arayışı

Flee, yüzeyde bir mülteci hikayesi gibi görünse de, yönetmen Rasmuusen'in kurduğu dünyada aslında 'kimlik' ile 'güvenlik' arasındaki kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Sınırların ne kadar keyfi olduğunu hatırlatarak başlıyor; bir çizgi, bir kadar, bir imza... Kimileri içeri alınıyor, kimileri dışarıda bırakılıyor. Ama bu görünmez çizgilerin açtığı yaralar yıllar boyunca kapanmıyor. Flee, işte tam da bu yaranın içinde yaşayan birinin hikayesini anlatıyor.

Baş karakterimiz Amin'in hikayesini, Amin'in anlatıları üzerinden izliyoruz. Amin'in kanepeye uzanıp tavana bakarken anlattıkları, sadece bir hatırlama değil, aynı zamanda yıllarca bastırılmış acının, sürgünün ve utancın içten bir çözülüşü oluyor. Ve bu anlatılar resmedilirken filmde kullanılan animasyonun tonu, çocuksu yalınlığı ile travmanın karanlık ağırlığı arasındaki uyumu bize güzel sunuyor. 

Hikayeler anlatıldıkça coğrafya genişliyor ama umut daralıyor. Kabil'den Moskova'ya, oradan Baltık kıyılarına kadar uzanan bu yolculuk,mülteci olmanın yalnızca bir göç hareketi olmadığını, bir kimlik parçalanması olduğunu açıkça gösteriyor. Amin'in ailesinden kopuşu, defalarca ölümle burun buruna gelişleri, insan kaçakçılığının insafsızlığı ve Rusya'da sıkışıp kalmış binlerce mültecinin görünmezliği... Tüm bu olanlar, Rasmussen'in zekice kurguladığı animasyon-arşiv görüntüsü birleşimi sayesinde hem somutlaşıyor hem de daha da gerçek oluyor. 

Filmin en önemli sahnelerinden biri ise Amin'in cinsel kimliğini keşfetme sürecinin işlendiği kısım. Afganistan'da adı bile olmayan bir yönelim, göç yollarının tehlikesi ve yeni bir ülkede farklı bir kültürün dayattığı utanç... Amin'in Jean Claude Van Damme'nin posterine duyduğu çocukça hayranlıktan, yetişkinliğinde 'iyileşmek' için ilaç istemesine uzanan çizgi, homofobinin farklı coğrafyalarda nasıl görünüm alabileceğini gösteriyor. Bu sebeple filmin bu sahnesi, Flee'yi yalnızca politik özgürlük hikayesi değil, aynı zamanda kişisel özgürleşme hikayesi pozisyonuna da getiriyor.


Flee animasyonu, mülteci, kimlik, hafıza ve sevgi üzerine söylenmiş en samimi sözlerden birisi. Finalinde, Amin'in geçmişten bugüne taşınan ağır gölgeleri arasından, nihayet ışığın sızabildiğini görüyoruz. Filmde hem kayıpların hüznü, hem de yeni bir hayat kurmanın sessiz sevinci var. Filmden bana kalan soru ise şu oluyor: Bir insanın,  kendisini gerçekten güvende hissedebilmesi için ne kadar uzağa gitmesi gerekiyor?

7 Ocak 2022 Cuma

Belfast: Bir Çocuğun Gözünden 1969

Oyuncu olarak Harry Potter (Gilderoy Lockhart) ve Tenet (Sator) filmlerinden de tanıdığımız Kenneth Branagh'in yönettiği Belfast filmi, yönetmenin otobiyografik eseri niteliğinde. 1969 yılında (9 yaşında iken) başına gelen olayları kendi gözüyle ve de siyah-beyaz olarak aktarıyor. 


1960 Belfast / Kuzey Irlanda doğumlu olan yönetmen Kenneth Branagh, 
tarihe 1969 Kuzey İrlanda Sorunları ( The Troubles ) olarak geçen Katolik - Protestan çatışmalarının ortasında buluyor kendisini. Yönetmenin 9 yaşındaki halini Buddy ismiyle canlandırıyor. Buddy'nin ailesi her ne kadar Protestan olsa da, bulundukları muhitte azınlık kalan Katoliklere karşı oldukça ılımlı, inancın sadece bireysel bir durum olduğunu içerlemiş ve kişileri insan ölçeğiyle değerlendiren yapıdadır. Bu yüzden ne kendilerini bu kavgaya taraf kılmış, ne de çocuklarının taraf olmasına müsade etmektedir. Ailenin bu sebeple vermesi gereken bir karar var, kalmak ya da göç etmek.

Tüm bu mezhep ayrılıklarının yaşandığı ve buna aile içi sorunların da eklendiği filmde, yine de yüzümüzü güldürmeyi başarıyor Buddy. Ailesiyle olan ilişkisi ve içinin tomurcuklanmasına sebep olan platonik aşkına olan sevgisi hala yaşam umudunu serpiştiriyor bizlere. Bir yağma olayında elinde kalan çamaşır deterjanını annesine götürüp azar işittiğinde bile bize gülümseme bırakıyor "ama biyolojik bu" diyerek.

C serisi Panavision kamera ile siyah-beyaz çekilmesi, bu filmi renksiz olarak tanımlamamız için değil, olayların ve olaya konu olanların aslında siyah-beyaz kadar ayırt edici taraflarda oluşunu görmemiz için diye düşünüyorum. Çünkü film boyunca 1969 yılı Balfast'ı siyah beyaz gösterilirken, filmin yegane renkli kesimlerinin o dönemi anlatmayan tiyatro ve sinema sahnelerinin olmasının başka bir izahını bulamıyorum. Şimdiden birçok ödül alan ve Oscar'ın öncüsü olan Altın Küre'de de 6 dalda aday olan Balfast filminin müziği de yine Balfast'lı olan bir diğer efsane Van Morrison'a ait. 


Kuzey İrlanda Olayları

Kuzey İrlanda'dan göçlerin arttığı bu dönemde, göç edenler yalnızca bulunduğu yörede azınlık kalmış ve zulüm görmüş kesimden kişilerden ibaret değil. Baskın mezhepten olup bu kavgayı anlamsız görenler de göç etmeyi bir seçenek olarak değerlendirmiş. 1969da başlayıp 30 sene süren bu iç karışıklıkta 4000 e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce kişi ise göç etmek zorunda kalmış. Nüfusunun yarısını oluşturan Katoliklerin arkasında, nüfusunun ekseriyeti Katolik olan ve bağımsızlığını 1916 yılında kazanmış olan İrlanda Cumhuriyeti var. Nüfusun diğer yarısını oluşturan Protestanların arkasında ise İngiltere. Ve bu çatışmaya diğer ülkelerden, özellikle Amerika Birleşik Devleti'nden gelen dış yardımların da körükleyici etkisi önemli rol oynuyor. Çatışmalarda büyük destekçi rolünde olan Amerika'nın ikna edilmesinden sonra nihayet bu kanlı olaylar son buluyor. Konu ile alakalı 3 farklı youtube videosu da bırakıyorum aşağıya.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Bohemian Rhapsody: Freddie Mercury Dirildi

Efsanevi Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury gibi popüler kültür tarihinin en aykırı, en özgünleştirici figürlerinden birini merkeze alan Bohemian Rhapsody filmi, paradoks oluşturacak seviyede bu aykırılığı törpüleyen, hatta yer yer disipline eden bir bakış açısı sunan bir film. Ortaya müzikal anlamda bir çoşku ve yükseliş veren, ancak Freddie Mercury'nin içsel ve politik derinliğini ıskalayan, 'iyi yapılmış ama eksik' bir  biyografi filmi çıkmış. 


Film, Queen'in 1985'teki efsanevi Live Aid performansıyla açılıyor ve zirve olan bu anın gerisine dönerek, Farrokh Bulsara'nın Freddie Mercury'ye dönüşüm hikayesini anlatıyor. Londra'da mütevazı bir yaşam süren, Parsi kökenli bir göçmen çocuğu olan Freddie'nin Smile grubuyla yollarının kesişmesi, Queen'in kuruluşunu ve kısa sürede kültürel bir fenomene dönüşmesini izliyoruz. Film boyunca grubun müzikal başarıları, iç çatışmaları, Freddie'nin (Rami Malek) Mary Austin (Lucy Boynton) ile ilişkisi, yalnızlığı ve AIDS teşhisine uzanan süreç kronolojik olarak anlatılıyor.

Film temelde Freddie Mercury'nin dönüşümünü ve yükseliğini anlatsa da, dönüşümde ve müzikal başarısında sebebi olan öteki'liğine, yani göçmen kimliğine, sahne personasına, özellikle cinsel tercihine değinmekten kaçınıyor. Aksine, çoğu zaman bu anları bir 'kriz' veya 'sapkınlık' olarak sunuyor. Cinsel kimliği Freddie'nin en sorunlu noktalarından biri olarak duruyor. Tercihi, onu giderek yalnızlaştıran, hepten ötekiye ittiren ve ölüme doğru çeken ana unsur olarak gösteriliyor. 

Her ne kadar yönetmen Bryan Singer olarak anılsa da filmi tamamlayan Dexter Fletcher oluyor. Filmin iki ayrı yönetmeninin olması, filmi iki ayrı parçaya da bölüyor ve tonda keskin sapmalar yaşanıyor. Filmin en güçlü anları kuşkusuz sahne performansları. Live Aid sekansının neredeyse birebir yeniden inşası, teknik açıdan etkileyici olduğu kadar Queen severler için de duygusal bir kısım. Şüphesiz bunda en büyük katkı da Freddie Mercury'i canlandıran Rami Malek'in performansı. Görüntüsüyle, kişilik yapısıyla adeta bu rol için doğmuş.  Mercury'nin sahnedeki enerjisini, jestlerini ve karizmasını büyük bir titizlikle ve benzerlikle ekrana yansıtıyor.


Bohemian Rhapsody, Freddie Mercury'i bir ikon olarak yüceltirken, onu birey olarak anlamaya yeltenmeyen, Freddie'nin kendisi kadar cesur olamayan bir film olmuş. Queen fanlarının filmin konser sahnelerini nostaljik ve güzel bulacağını, ama Freddie sahneden indikten sonraki kısımlarından nefret edeceğini ve filme küfür edeceğini düşünmekteyim. Freddie'nin müziklerini ödünç almışlar film için, ama onun ruhu yok. Onun için fazlası gerekiyor.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Molly's Game: Jessica Chastain Yine Sahnede

Geçen sene bloga Miss Sloane filmiyle konuk olan Jessica Chastain, bu kez Molly's Game filmiyle karşımızda. Yine dik, kararlı ve kazanma odaklı güçlü bir kadın olarak. Gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film izleyiciyi yalnızca yeraltı poker dünyasının cazibesiyle değil, aynı zamanda bu dünyanın ardındaki psikolojik, sosyal ve ahlaki gerilimlerle de yüzleştiriyor.


Aaron Sorkin’in kaleminden genellikle hızlı konuşan, keskin zekalı karakterler çıkıyor. Molly's Game de tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyor: kelimelerin silah gibi kullanıldığı, zekanın en büyük güç olduğu ve kontrolün her an el değiştirebildiği bir evren. Tıpkı Jessica Chastain'in geçen seneki filmi Miss Sloane gibi. Ona da birazdan değineceğiz.

Filmin merkezinde yer alan Molly Bloom ise yalnızca bir karakter değil; aynı zamanda güç, hırs ve kırılganlık arasında gidip gelen modern bir anti-kahraman. Ancak bu parlak yüzeyin altında, zaman zaman tökezleyen bir anlatı ve kendi zekasına fazla güvenen bir yönetmenlik yaklaşımı da kendini hissettiriyor. 

Film, eski bir olimpik kayak sporcusu olan Molly Bloom’un (Jessica Chastain) geçirdiği talihsiz bir kaza sonrası hayatının tamamen değişmesiyle başlıyor. Los Angeles’a taşınan Molly, tesadüfler sonucu yeraltı poker dünyasına adım atıyor ve kısa sürede bu dünyanın en güçlü isimlerinden biri haline geliyor. Zenginler, ünlüler ve tehlikeli figürlerin katıldığı yüksek bahisli oyunları organize ederek büyük bir servet ve ün kazanıyor.

Fakat bu yükseliş uzun sürmüyor. Film, Molly’nin FBI tarafından tutuklanmasıyla çerçevesi içerisinde, geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir yapı içinde anlatım yapıyor. Molly’nin avukatı Charlie Jaffey (Idris Elba) ile kurduğu ilişki, anlatının duygusal ve etik merkezini oluşturuyor. 


Molly’s Game, yüzeyde bir başarı hikayesi gibi görünse de, aslında güç ve kontrol üzerine sunulan bir hikaye. Molly, erkek egemen bir dünyada kendi kurallarını koyarak yükseliyor. Ancak bu güç, aynı zamanda onu daha büyük risklerin ve tehditlerin içine çeken unsur oluyor. Film, başarının yalnızca zeka ve çalışkanlıkla değil, aynı zamanda etik seçimlerle de şekillendiğini vurguluyor bu noktada.

Bir diğer önemli tema ise kimlik. Molly, hayatı boyunca kendini kanıtlama ihtiyacı hisseden bir karakter. Özellikle de baskıcı babasının gölgesinde büyümüş olması, onun motivasyonlarının asıl kaynağı konumunda. Poker masası, bu anlamda yalnızca bir oyun alanı değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, manipülasyonun ve insan doğasının sergilendiği bir sahne. Film, bu dünyanın cazibesini gösterirken, aynı zamanda onun ne kadar yıkıcı olabileceğini de gözler önüne seriyor.



Aaron Sorkin’in yönetmenlik tarzı, büyük ölçüde senarist kimliğinin gölgesinde kalıyor. Film, diyaloglara o kadar bağımlıdır ki, görsel anlatım çoğu zaman ikinci planda kalmış. Hızlı, yoğun ve zekice yazılmış diyaloglar etkileyici olsa da, sinemanın görsel potansiyelinin tam anlamıyla kullanılmadığı hissi doğuyor.

Buna rağmen Sorkin’in anlatı yapısını kontrol etme becerisi göz ardı edilemez. Zamanlar arası geçişler, karmaşık hikaye örgüsü ve karakterler arası dinamikler iyi dengelenmiş. Ancak filmin bazı anlarında ,özellikle finalde, duygusal yoğunluk yapay bir şekilde yükseltiliyor. Bu da anlatının doğallığını zedeliyor. Sorkin, güçlü bir hikaye anlatıcısı; fakat yönetmen olarak keşfetmesi gereken kendi sınırları olduğu hala ortada.



Jessica Chastain, Molly Bloom karakterine olağanüstü bir enerji ve derinlik kazandırmış. Onun performansı, filmin en güçlü yönlerinden biri. Hızlı konuşma temposu, keskin zekası ve kontrolcü yapısıyla Molly, izleyiciyi sürekli olarak etkisi altında tutuyor. 

Bu performansı, Miss Sloane filmindeki Elizabeth Sloane karakteriyle karşılaştırmak oldukça anlamlı. Her iki karakter de son derece zeki, stratejik ve erkek egemen alanlarda var olmaya çalışan kadınlar. Ancak Sloane daha soğuk, hesapçı ve duygusal bağlardan kopuk bir figürken; Molly daha insani, daha empatik ve içsel çatışmalar yaşayan bir karakter. Sloane kazanmak için her şeyi göze alırken, Molly’nin belirli etik sınırları var. Bu da onu daha trajik ve daha gerçek kılıyor.



Molly’s Game, zekice yazılmış diyalogları, güçlü oyunculuk performansları ve ilgi çekici hikayesiyle dikkat çeken bir film. Özellikle Jessica Chastain’in performansı filmi taşıyan en önemli unsur. Ancak film, kendi parlaklığının gölgesinde kalan bazı eksiklikler de barındırıyor.

Sonuç olarak, eğer Miss Sloane filmini izlemiş ve beğenmişseniz bu filmi de sevecek, bu filmi daha önce izlemiş ve beğenmişseniz de Miss Sloane filmini seveceksiniz denilebilir.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Ölümden Sonra Hayat

Freddie Mercury ve Michael Jackson...
Bu ikili, öldükten sonra bir araya geliyor.




İki efsane isim 1983 senesinde bir araya gelip stüdyoya girerler. Fakat albüm çıkarma işlemi başarısızlıkla sonuçlanır. Ama rivayet odur ki ikilinin beraber söylediği 3 şarkı kayıda alınmış ve bu senenin Eylül ayında piyasaya çıkacakmış. Haberi doğrulayan ise Queen grubunun efsanevi gitaristi Brian May. 
Merakla bekliyoruz.