Pelin Esmer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pelin Esmer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

11'e 10 Kala: Kaybolmamak için Biriktirmek

Bu ay düzenlenecek olan İstanbul Film Festivalinde yeni filmi İşe Yarar Bir Şey gösterilecek olan Pelin Esmer'in bir önceki filmi olan 11'e 10 Kala filminden bahsetmek istiyorum. Hal ve gidişatımda bir değişiklik olmaz ise dönüşecek olduğum kişinin anlatıldığı filmden. Yönetmenin kendi amcasını anlattığı bir belgeselinin filme dönüştürülmüş hali bu. Yani kurgusal bir karakter yok, gerçek bir kişi var karşımızda. Hem de karakteri yine kendisi oynuyor. 

O zaman şu soru ile başlayalım: İnsan neden biriktirir? 


Bir eşyayı saklamak, aslında bir anıdan vazgeçmemek midir, yoksa geçmişi bugüne zincirlemenin başka bir yolu mu? Raflarda üst üste yığılan gazeteler, çekmecelere sığmayan kartpostallar ya da artık kimsenin kullanmadığı küçük nesneler… Hepsi, bir hayatın sessiz tanıkları gibi birikir. Ama bu birikim, ne zaman bir tutku olmaktan çıkıp bir yük haline gelir? 11’e 10 Kala, tam da bu sorunun etrafında dolaşırken, eşya ile hatıra arasındaki ince çizgiyi incelikli bir şekilde sorgulayan bir film olarak karşıma çıkmıştı.

Film, İstanbul’da yaşayan yaşlı bir koleksiyoner olan Mithat Esmer ile apartmanın kapıcısı Ali (Nejat İşler) arasında geçiyor ekseriyetle. Yıllar boyunca gazetelerden dergilere, saat parçalarından çeşitli objelere kadar sayısız şeyi biriktiren bu adamın düzeni, yaşadığı binanın kentsel dönüşüm sürecine girmesiyle sarsılıyor. Ancak film, bu çatışmayı yalnızca fiziksel bir mekan meselesi olarak ele almıyor; aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarına açılan bir kapı haline getiriyor. Spoilere kaçmadan söylemek gerekirse, hikaye ilerledikçe iki karakterin birbirine yaklaşan ama aynı zamanda ayrışan dünyalarını izliyoruz.

Filmin en güçlü yanı, biriktirme eylemini yalnızca bireysel bir alışkanlık olarak değil, daha geniş bir bağlamda ele alması. Koleksiyoncu Mithat Bey'in eşyalarla kurduğu ilişki, aslında zamanla ve kayıpla kurduğu bir bağa dönüşüyor. Her nesne, unutulmamak için verilen küçük bir mücadele gibi duruyor. Bu yönüyle film, hafıza, yalnızlık ve modernleşme gibi temaları derinlemesine işliyor. Kentsel dönüşümün yarattığı baskı ise yalnızca fiziksel bir değişim değil; aynı zamanda geçmişin silinmesi ve bireysel hafızanın tehdit altına girmesi anlamına geliyor. 


Karakterler üzerinden ilerleyen anlatı, özellikle iki ana figürün karşıtlığıyla güç kazanıyor. Mithat Bey, içine kapanık, takıntılı ama bir o kadar da kırılgan bir figür. Onun dünyası, dışarıdan bakıldığında kaotik görünse de kendi içinde son derece tutarlı bir düzen barındırıyor. Kapıcı Ali ise daha pragmatik, gündelik hayatın gerçekleriyle yüzleşen bir karakter. Bu iki farklı bakış açısı, film boyunca hem bir çatışma hem de bir tamamlayıcılık yaratıyor.

Oyunculuklara baktığımda, Mithat Bey'in performansından çok da bir şey beklememek gerekiyor. Zira kendisi bir oyuncu değil, karakterin kendisi. Ancak karakterin yaşlı oluşu, oyununcunun toleransını arttırıyorve bazı oyuncu hatalarının üzerini de örtüyor. İkinci karakter olan kapıcı Ali'ye can veren Nejat İşler ise bence rolün hakkını veriyor. Nejat İşler'in, kazanmış değil de bu hayatı kaybetmiş olan rolleri daha iyi kotardığını düşünüyorum. Artık öyle bir imaj bıraktığı için mi bilmiyorum, çok daha ikna edici olduğu kanaatindeyim.


Elbette film kusursuz değil. Anlatımın yer yer fazla durağan hale gelmesi, özellikle daha dinamik bir hikaye bekleyen izleyiciler için zorlayıcı olabilir. Ayrıca bazı temaların fazlasıyla örtük bırakılması, filmin mesajını daha doğrudan almak isteyenler için mesafe yaratabilir. Ancak bu tercihlerin bilinçli olduğu ve filmin genel estetiğiyle uyumlu ilerlediği de açık. Güçlü olduğu noktalar ise bu zayıflıkları büyük ölçüde dengeliyor: özgün atmosferi, derinlikli temaları ve karakter odaklı anlatımıyla film, kendisini yakalayan izleyiciyi kolay kolay bırakmıyor.

Benim şahsi olarak içinde bir nebze kendimi bulduğum bu film, 11’e 10 Kala, bittiğinde geriye yalnızca bir kişinin hikayesi değil, aynı zamanda şu soru kalıyor: Biz gerçekten eşyaları mı biriktiriyoruz, yoksa onlar mı bizi tutuyor? Vazgeçilemeyen o eşyanın kendisi mi yoksa o eşyanın kişide bıraktığı mı? Terk edilemeyen şey o duygunun ta kendisi ve bu duygu için o eşyaya muhtaç oluşumuz mu? O eşyanın yokluğunda zamanla tükenip gidecek olan o duyguların, o hatıraların yoksunluğu mu bizi korkutan? Şunun da farkındayım. Biriktirilen her eşya koca bir yük ile duruyor olduğu yerde.