James Cameron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
James Cameron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2010 Pazartesi

Travis - James Cameron - Ahmet Ulucay




Travis :

Yaklaşık 170 gün olmuş, bazı düşüncelerimle burayı işgal etmeyeli. Sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay'ın vefatından dolayı yazdığım dışında, son yazımı 24 Eylül' de yazmışım. Bazı nedenlerden ötürü ara vereceğimi blog yazarlarına söylemiştim ama okuyuculara pek bir şey deme fırsatım olmamıştı, bunun için özür herkesten. "Bu süre zarfında anlatacağın çok şey birikmiştir" gibisinden bir darlama ile gelmeyin kapıma, sanırım hiçbir şey yok. En azından sinema adına bir şey yok. Arda kalan Ahmet Ulucay üzüntüsü ve Avatar filmi izlenimleri var sanırım sadece.

James Cameron :

Taa 11 aralık 2008 de yazmışım Avatar filmini merakla beklediğimi. James Cameron'un yine bir şeyler deneyeceğini, sinemaya yine farklı bir şeyler katacağını duyduğumda heyecanlanmıştım. Günler geçmekte, filmin dedikoduları artmaktaydı. Efektin denenmemişine uzanacak, bilgisayar ile insanı bir karede tutacak ve bunu üstün görüntüde sunacak üzerine de 3d efekt verecek, tüm bunları stüdyo çalışması içerisinde çekecekti. "Oha, ilah değil ya lan bu James Cameron" şeklinde karşılamıştım tüm bu dedikoduları. Günler yine geçmekte, bu sefer dedikodular yerini filmin tanıtım videolarına bırakmaktaydı. Dedikodulardan bazılarını görmüş ama tamamının gerçekleştiği bir kare görmemiştim henüz tanıtım videolarında. Ya onlar sadece birer dedikoduydu ya da James Cameron son vurgunu bize filmde yapmak istiyordu. Sony Cinealta kamerasına Canon lensleri yerleştirdi, işine koyuldu..

Ve film..

Film gelmeden bütçe raporları geldi kulaklara. 237 milyon dolarlık bir maliyeti ve bunun ekseriyetinin de reklam gideri olduğu söylenmişti. Stüdyo filminde stüdyo giderlerinden fazla reklam gideri yapamazsın, bu yüzden bütçe kısmı doğru olsa da reklam yüzdesi kısmının yanlışlıgını buradan çiziyorum.( merak edenler için: 237 milyon dolar harcandı dedik. peki geriye ne bıraktı? Sadece Amerika'dan 720 milyon dolar, İngiltereden 89 milyon pound, Rusyadan 86 milyon dolar kazandığını söyleyebilirm. Dünya genelinde ise yine kendi filmi olan Titanic'in 1,8 milyar dolarlık rekorunu kırdı ve 2,6 milyar dolar ile zirveye oturdu.).Ardından filmin kendisi geldi. Kimisi avatar adlı animasyonun sinema versiyonunu bekliyor, kimisi en pahalı film diye ultra atraksiyon bekliyordu. Kimisi ise popüler olmuş-olacak bu filmi izlemekten kendini cahil bırakmak istemediğinden almış biletini geçmiş sinemanın en ön saflarına farklı beklentiler içerisinde filmi bekliyordu. Kimisi ise sadece 3d gözlükler için iyi bir deneme olacağını düşünüyor, o gözlüklerle fotograflar çekip feybukuna yerleştirmeyi düşünüyordu. Filmin yapısını ve sunacaklarını bilenlerin sayısı ise az gibiydi. Nitekim bunlar filmi izlemeden filme hayran olmuş kitleydi. Sahnede ne olacaksa olsun çevrede bu filmin fanatikliğini üstlenecekti (Tüm bunlar filmin bilet kuyruğunda edinen izlenimlerdir.). Fanatiklik kısmı olmasa da kısmen ben de bu güruh içerisinden sayılabilirdim açıkcası. Film hakkında sağlam tüyolar edinmiş ve James Cameron'un istediğini yapabilecek bir yönetmen oldugu düşüncesini de kafama yerleştirmiş olduğumdan herhangi bir endişe duymamaktaydım. Beklentilerim sadece ekranda sizin de gördüklerinizdi. Fazlası değil. Beklediğim gibi de oldu. Her şeyiyle. Profili için fotoğraf çektirmeler dahi:)


Film için aldığım yorumlar arasında en garibime gideni "filmin görüntüsü ve efekti güzeldi. Ama onları çıkarınca geriye bir şey kalmıyor. Hem ben böyle bilimkurgu filmlerini sevmiyorum, daha çok avrupa sineması". Hani ne beklentisi için gittiğini de bilememiş. Belki filmin özmamulü konusundan öte o sunduğu görsel denemeydi? hani Nuri Bilge'nin o fotografik görüntüsüne hayrandın, burdan da çıkmaz mı bir şeyler? Ki tam anlamıyla görüntünün savunmasını yapmayacagım, bu içeriğindeki konusuna da haksızlık anlamına gelir. Dünyalıların uzaylılar ile savaşı tarzında benzeri sunuları olabilir ama burda bir de tabiat ana vurgusu vardır. Ki daha önce yeryüzünün gezen canlıları ile sabit canlıları arasında bağın olduğu vurgusunun Avatar'daki kadar güzel anlatımını görmedim, konu ve sosyal mesaj isteyenlere de bu yeter gibime geliyor. Bazı filmler türünden dolayı sevilemeyebilir, daha dogrusu her izleyici her tür filmi beğenmeyebilir. Ama bu o türdeki filmin kötü olduğu anlamına gelmez, gelmemeli. Kendini komediye adamış birine zikzen Nuri Bilge'yi beğendiremezsin. Filmin güzelliği bu yüzden görecelidir. Ama yönetmenin başarısı bu kadar da göreceli değil, matematiksel işlemlere dayanarak da hesaplanması neredeyse mümkün olan gerçeklikltedir. Güzel olan her filmin yönetmeni de iyidir anlamı çıkmaz bu yüzden. Senaryosu güzeldir, çekimi kolaydır, kadrosu iyidir, yönetmenin kendi becerisini ortaya koyacak bir tarzda değildir, ama film iyidir aynı zamanda. Bu mümkün. Lider Galatasaray'ın başındaki Rijkaard ile ona kafa tutan Bursa'nın başındaki Ertuğrul Sağlam ın uğraş ve çabasındaki fark gibi. (blogta spor yazarı ortega varken ne haddime benim bu konuda yorum yapmam:)

işte bu noktada James Cameron'u ayıran bir ekstrası vardır. O kişilerden ziyade hayal mahsülü bilgisayar efektleriyle çalışmıştır. Görmediği o sanal kodlamaları da yönetmiştir. Stüdyo içerisinde ve Hawaii yağmur ormanlarında çekimler yaparken oyuncularının yanında bir de uçan karakterler düşünerek çekmiştir. Olmadı, baştan çekelim gibi bir şansa da pek sahip olmamıştır bu yüzden olmamıştır. Karşına bir insan konulduğunda ona söyleceklerinin duygusu ile boş bir havzaya bakarak söylediklerin arasında bir fark olsa gerek. Çekimin zorluğunu kavramak için Avatar filminin stüdyo çekimi kamera arkasına bir göz atılsın istiyorum.

Avatar'ın yüceliğinden yahut güzelliğinden bahsetmedim ya da bahsetmek istemedim yazımda. James Cameron'un yönetmenliğindeki başarısıydı değinmek istediğim ve film öncesi beklentide bulunduğum nokta. Yukarda da dediğim gibi filmi beğenmemek gibi bir varsayımla girmedim sinemaya, çünkü benim izlemek istediğim film değil, James Cameron'du. Oscar ödüllerinde kendisini dinlemek pek nasip olmadı ama Bafta'da dedeği gibi "biz teknolojiyi filme yerleştirirken uzun zaman harcadık. Ama Avatar'dan sonra bu teknolojiyi denemek isteyenler için süre kısalacak çünkü öğrenim-öğretim aşamasında biz vardık". İyi bir de prodüktör ayrıca, 2 filmiyle 4,4 milyar dolar box office başka kim toplar bilinmez.

Oscar ödüllerinden önce "En iyi film" ödülünü alır mı bilemem ama "En iyi yönetmen" ödülünü kesin almalı düşüncemi de buradan açıklamış da oldum. olmuştur umarım ealtürk:)
Akademi'nin verdiği kararlar her zaman tartışılmıştır. Kararları tartışmak ya da görüş belirtmek istemiyorum bu yüzden. Ama şunu hepimiz biliyoruz ki, bu seneki adaylar arasından gelecek senelere kalan Avatar ve James Cameron olacaktır.

Ahmet Uluçay :

Ufak da olsa tekrardan yaad etmek istiyorum Ahmet Uluçay'ı. Çünkü o, tek uzun metrajlı filminde sadece kendinden değil bir çok sinemaseverden bahsetmiştir. Eski bir dondurmam kaymak hikayesidir onunki. Sinemayı paranın değil yüreğin çektiğini düşündüren bir yapı ile donatmıştır tüm hedeflerini ki nitekim öyle oldugunu gün geçtikçe görüyoruz. Artık fikirleri beyan etmek, yapıların reklamını yapmak eskisi kadar zor ve külfetli değil. Yeter ki ürün kendini gösterebilsin.

Bir önceki yazıda ealturk'un de bahsettiği gibi yüksek maliyetli hollywood filmlerine itiraz olarak doğmuş olan Fransız yeni dalga akımını sevdiğini söyleyen bizler, neden Türkiye'deki bu dalga girişimine sahip çıkmazlar? Neden henüz kendi sinemamızın benimsemektense "ben fransız godart'ın, ispanyol pons'un hayranıyım" sözlerinden kurtulamıyoruz. Oturup size milliyetçi saçma söylemlerde bulunmayacağım, ama dışlanan geçmişe tekrardan bir bakılsın.(Dvd'leri çıktığı gibi dış ülkelerce sipariş edilen Altın Çocuk serisine de bakılabilir örnek olarak).

Üst tarafta dünyanın en büyük bütçeli filminden bahsedip aşağıda sinema para değil yürek işi dememin tezatlık doğuracağını düşünenler yanıldıklarını da düşünsünler. Her iki tür yapı için harcanan paradan bağımsız kaldığımdan bir tezat oluşacağını düşünmemekteyim. Zira harcanan -az yada çok olan- paradan ziyade çıkan esere bakılması taraftarıyım.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Terminator

"Direnişçi olmak istiyorsan, önce onu haketmelisin."


Savaş Artık Başladı !

Çıkacağı günü sabırsızlıkla beklediğim fakat tamamen duygusal nedenlerden ötürü biraz geç de olsa ,bir arkadaşın “hadi izleyelim” deyişi üzerine **, izleyebildiğim bir film oldu kendisi. Terminator Salvation’ı , serisinin son filmi diye mi, yoksa bundan sonraki “the end begins” serisinin açılış filmi diye mi adlandırsam bilemedim. Çünkü Terminator filmleri arasında –herne kadar benzer görünse de - hem hikaye olarak hem yapım olarak hem de yönetmenlik olarak ciddi farklar var. Bundan sonra çekilmesi planlanan Terminator filmleri de tamamlandıktan sonra, tüm seriyi 3 bölüme ayırıp kendi içinde bi üçleme yapabiliriz ki bu üçlemeyi de şöyle şekillendirebiliriz.

1- The Terminator ve Terminator II – The Judgament Day
2- Terminator III – Rise of The Machines
3- Terminator Salvation ve gelecek olanlar

Neden böyle bir ayrıma gittiğimizi şöyle izah edelim.


Terminator 1 ve 2 ‘nin en büyük özelliği yönetmeninin James Cameron oluşu idi. Sadece yönetmeni değil, bunun yanında senaristliğini de yaptı. Hikayesi ona aitti ve gelişen zaman gösterdi ki hikaye hep onun kaldı. Gelecekte insanların makineler ile savaşının olacagına değinmiş, makineleşmedeki ilerlemeye dikkat çekmiş ama ara ara dokundurduğu bu savaştan bizlere görüntüler sunmamıştı (çok az bir rüya izletti, o kadar). Görsellikten kaçıp hikayeye odaklanmamızı mı istemiş yoksa görselitenin getirmiş olacağı mali külfetin altına elini mi koyamamış ya da koyacak bir yapımcı mı bulamamış bilemiyorum. Ama son derece sade Terminator filmleri sundu bize. Güzelliği ise hep o sadeliğinde kaldı. 1’in üzerine eklentiler getirerek bizleri civadan meydana gelmiş daha da güçlü bir üretimin eseri T-1000 ile tanıştırdı.


İkinci kısmı ise tek başına bir film oluşturuyor, Terminator: Rise of The Machines. Diğerlerinden ayrılma nedeni ise mantalitesi. Yönetmen Jonathan Mostow , James Cameron’un hikayesini aldı ve bizlere ekstra sunacağı bir şeyler de eklemeden sunmaya çalıştı. Ne James Cameron’ın kaçtığı görseliteye bulaşabildi, ne de hikayeye başka bir bakış açısı getirerek fikirsel zenginliğe yol açabildi. İzlediklerim arasında en çöpü diye nitelendiriyorum. Belki izleyeceklerim arasında bile. İçinde her nekadar ilk 2 filmin Terminator’ü Arnold Schwarzenegger olsa da bu filmin tutmaması bize şunu ispatlamış oluyordu; Terminator, Arnold Schwarzenegger‘in değil, James Cameron’un filmi.


Üçünçü kısımda ise 2009 yapımı Terminator Salvation ve bundan sonra gelecek olan “ The End Begins” serileri var. Genel anlamda Terminator’ü James Cameron öncesi ve sonrası diye basit bi iki grup oluşturarak ayırabilirdik. Ama Salvation’ı , Rise of The Machines’den ayıran yerler var. Kendinden fikirler ve görüntüler. James Cameron’un uzak durduğunu söylediğimiz görseliteye bu filmde yakınlaşmaya çalışılmış ve önceki filmlerde bizlere savaşın vehametini tam anlatılamadığını düşündüklerinden olsa gerek, daha geniş bir savaşı ve alanı kapsamışlar. Diğerleri gibi dünyaya gelen bir-iki terminator yok bu sefer. Ordusunu dünyaya yerleştirmiş ve giderek büyümekte olan Skynet var karşımızda. Sadece daha sıcak savaş sunduğu için mi farklı peki? Hayır. Bunun yanında farklı bir terminator ile tanıştırıyor bizi. İnsanlardan mı yoksa makinelerden mi olduğu anlaşılamayan, kalp atışları ile yaşayan yarı insan - yarı terminator Marcus Wright abimiz.

Film John Connor’dan ziyade Marcus üzerinden dönen yapıda oluşturulmuş. Marcus’un bu özelliğinin üzerinden giderek insanlar ile makineler arasındaki farklara ara ara değinilmiş. Bu noktada Judgment Day geliyor aklımıza. T-800 e genç John Connor’ın gülümseme – ağlama tanımlarının yapması ve onun yapaysı duyguları. Salvation’ da ise bu farklılık tek bir bedende Marcus’ta toplatılarak ifade edilmeye çalışılmış.

Bu eklentilerin yanından mantıksal hatalar da mevcut. Kendisine yapılanın acısını çıkartmak için sen Marcus’u yola gönder, ardından onun yapılışını ve kişilerden alması gereken intikamını bizlere sunma. Olmadı. Ya intikamdan bahsedilmemeliydi ya da intikam yoluna gidilmeliydi (kısmi intikam var sadece). Yanan vucudundan da görüldüğü üzere ,kalbi de olsa, Marcus robot ağırlıklı bir yapıya sahip ama koparılmış bir çip ile idare edebiliyor, durmuş olan kalbi 2 yumruk ile yerine gelebiliyor bu da yetmezmiş gibi bir de kalp ameliyatı gerçekleştiriyor. Devam edelim, en basitinden asıl görevi yok etmek olan – görevi ismi ile kaim- terminatorun Kyle Reese’i (kendisi J.Connor'un babası oluyor) öldürmek yerine esir almaları. Sorguya çekip direnişin LA ayağını çökertmek istiyorlar sanki. Bana "sen de neleri zorluyorsun" diyenler de olabilir ama diğer Terminator serilerini tekrar izlemeye davet ediyorum ben de onları. T-1000in önüne geleni öldürdüğü o filmi.

Herneyse; kısacası ben yine de sevdim Salvation’ı. Serinin 3. filmi Rise of the Machines ile düşen beğeniye yukarı doğru bi ivme kazandırdığını düşünüyorum. Daha önceki yazımda görmek istediğimi belirttiğim savaştan bizlere sahneler sunduğu için en azından (beni kırmayan yapımcılara selam olsun). Senaryonun amacı Marcus’u öldürmek yerine yaşatmak olsaydı sıradaki filmde güzel bir karakter izleyebilrdik. Marcus’u oynayan Sam Worthington’a da kucak dolusu sevgi.

Dip not serzenişi: Sanki Batman The Dark Knight filminden fırlayıp koşa koşa gelmiş bir Cristian Bale var karşımızda. Hala Batman karakterinden kurtulamamış, Kısık ve kasvetli konuşmalarına devam ediyor. Bu ses tonuyla daha bi karizma olduğunu düşünüyorsa shame on you diyorum burdan kendisine. Filmin başındaki sahnelere “here” ve “one” deyişi ne o öyle. Hele bir de ilerki yerlerin birinde “who are you” deyişi var, burda aklınıza eğer batman filminden “where are they?” deyişi gelmiyor ise 2 filmi de tekrar izleyin derim ben. Kendisine burdan rahat ol, bize robotlardan farklı olduğun insansı yönlerini göster be adam serzenişi de yapalım.

** kendisi izlemiş olduğu halde bana “hadi izleyelim” deyip sinemada eşlik eden arkadaşa da burdan selamı çakıyorum.

Terminator 1 & 2'nin önceki yazısı

10 Ocak 2009 Cumartesi

Sci-Fi aka "Sir Ridley Scott & James Cameron"



Bilim-Kurgu tarzının bu iki efsane yönetmeninin, sinema tarihine geçmiş filmleri üzerinden iki fenomene bakış açılarını yorumlamayı düşünüyorum bu yazıda: "Alien" ve "Android". Yani onların hikayeleri gelecekte, bizim hikayemiz 80'lerde geçiyor. (Bu yazıya Steven Spielberg'i dahil etmememin sebebi Sci-Fi tarzındaki eserlerine karşı nefret beslememden öte (ki besliyorum), buradaki karşılaştırmalarda konu edilen filmlerin tarzının "ibnemsi Sci-Fi/Comedy" değil "Sci-Fi/Thriller" olmasıdır. Yine pek sevdiğim Star Wars da kategori dışı olduğu için yazı dahilinde değil.)


(Uyarı: Alien, Aliens, The Abyss, Terminator, Blade Runner filmleri hakkında spoiler içerir! Yirmi yıllık filme de artık spoiler alsam ne yazar derseniz, okuyun, ehhehe)

Hikaye Ridley Scott'ın 1979 yapımı Alien filmiyle başlıyor. Bu filmin devamı niteliğindeki Aliens filmini ise James Cameron 1986 yılında çekiyor. Ridley Scott'ın filminde "alien" karakteri duygudan yoksun, hayatta kalmayı ve yayılmayı amaçlayan iğrenç (ki bu iğrenç sanat eserinin yaratıcısı H.R.Giger'e buradan şapka çıkartıyorum) bir parazit, bir virüs olarak karşımıza çıkarken, James Cameron'un "alien" karakteri, duyguları olan, kendi doğası buyunduruğunda hareket eden fakat türüne karşı vicdan sahibi bir yaratık, bir komünitenin parçası olarak ekranda beliriyor. Tabii bu sadece devam filminde senaryoya yeni birşeyler katılması amacıyla yapılmış diye düşünebilirdik, sadece bu iki filmden James Cameron'un uzaylı fenomenine bakış açısının Ridley Scott'ınkinden farklı olduğunu iddia edemezdik... eğer üç sene sonrasında The Abyss filmiyle insanoğluna çiçek uzatan sevimli uzaylımızla tanışmasaydık. Belli ki, Cameron devam filmi niteliğindeki Aliens'ta tutarlılığı bozmamak adına mevcut karaktere istediği düzeyde müdahale edememiş, sonrasında senaryosunu da kendisinin yazdığı The Abyss projesinde bu fenomene olan gerçek yaklaşımını özgürce sunmuştur.

Bu iki ustanın "android" fenomeni konusundaki yaklaşımları ise aynı oranda belirgin değildir. Alien filmindeki Ash isimli android bir makinadan ibaretken, Aliens'daki Bishop değer yargıları olan bir android izlenimi verir. Sonrasında Ridley Scott, 1982 yapımı Blade Runner filminde makineleri, insan olma arzusuyla yanıp tutuşan objeler olarak betimlerken, bu sefer de James Cameron 1984 yapımı Terminator ile, insandaki 'özgür irade' faktörüne hiç de imrenmeyen savaş makinaları yaratmıştır.

İşte böyle sevgili okuyucu. Yazı bitiyor, peh. Bu ustaların ikisine de bu filmler için Oscar vermediler. Zamanı gelmemişti, o yüzden sanırım. Yıllar sonra James Cameron aşk filmi yapınca aldı üç Oscar'ı birden. Ridley Scott, Gladiator'ü yaptı, yine alamadı. O da onun yerine 'Sir' ünvanı aldı. Bu arada Sci-Fi teriminin açılımı "Sciyim Finalleri" şeklinde olmalıydı bence. Neyse, iyi seyirler.

11 Aralık 2008 Perşembe

James Cameron


33 sene, 17 yönetmenlik.. tamamı da film yönetmenliği değil bir de, aralarında dizi ve TV programları da var. 3 filmi aralarından ayırsak da diğerlerini sallasak ne kaybeder acaba James Cameron? bence pek fazla bi şey değil. Bu 3 film Aliens, Terminator 1 -2 ve ona 3 oscar birden kazandıran, tüm zamanların en fazla kazandıran filmi Titanic. Titanic' e lafım yok ama o kadar oscar hakedip de alamayanların yanında tek bir filmden 3 oscar almış bir yönetmen gördüğümde içim burkulmuyor da değil hani.

Ama bu 3 filme bakıldığında ne kadar da büyük biri olduğunu da gösteriyor bize. Terminator filmi hayranı olaraktan kendisine ayrı bir sevgim de var. 2009 un sonlarında çıkacağı düşünülen Avatar filmi ise seneye en çok izlemek istediğim filmler arasında ilk sıralarda.

--------------------
Titanic (1997)
Terminator 2: Judgment Day (1991)
The Terminator (1984)
Aliens (1986)

Terminator: makine savaşları başlasın artık..

A Space Odyssey filminde makineler ile insanlar arasındaki savaş 2001 olarak gösterilmişti. bu filmde daha ileri bir tarihe atılmış.2025. Önce bu güzel haberle başlayayım:)

insanlar ile makineler arasında bir savaş korkusu teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan bir düşüncedir. İnsanlar bu senaryoyu gözünde canlandırır ve çok da korkarlar.. Fakat bu hazin sonla bizi tanıştırmak için de alabildiğine gayret sarfederler.. "makineye bir beyin yapabilirsek bir insan gibi düşünür ve insandan daha doğru hamleler yapar, hatta insanla savaşsa insanı yener" diye bi düşünce sonrası "o zaman bu beyni yapmalı ve bizi yenmeliler" diyerek mi gelişiyor bu yöndeki teknolojik gelişmeler bilmiyorum. Ama böyle bir sonu ben de beklemiyor değilim:)

Usta yönetmen James Cameron' un yazıp yönettiği gerek bilimkurgu gerekse devam filmleri arasında önemli bir yere sahip bu filmde makine adamı Arnold Schwarzenegger, insanların kurtacılığını da anne rolüyle Linda Hamilton, çocuğu rolünde ve ilerde biz insanların komutanı olacak olan Edward Furlong oynuyor.. Terminator 1ve 2 de makineler ile insanlar arası savaştan bahsedilse de savaş görüntülerine yer verilmemiş. Gelecek serilerde biraz savaş görsek hiç de fena olmaz;)
((Bu filmi begenenlere "Terminator: The Sarah Connor Chronicles" dizisini de önermeden geçemeyeceğim.. ))

----------------------------
The Terminator: I need your clothes, boots and your motorcycle.
Cigar Biker: You forgot to say please...
---------------------------
John Connor: We're not gonna make it, are we? People, I mean.
The Terminator: It's in your nature to destroy yourselves.
John Connor: Yeah. Major drag, huh?
----------------------------
John Connor: You just can't go around killing people.
The Terminator: Why?
John Connor: What do you mean why? 'Cause you can't.
The Terminator: Why?
John Connor: Because you just can't, OK? Trust me on this.

Titanic: Batan geminin batmayan aşkı..

Sen 14 dalda aday ol, 11 ini kazan, sonra gelip ben sana burda laf atayım..olmaz öle bi şey.. bi şey de yazmıcam ama..biliyoruz sizi ve hikayenizi.. hoşsunuz, güzelsiniz..
-------------------
Jack: Goodbye!
Fabrizio: You know somebody?
Jack: Of course not! That's the point! Goodbye, I'll miss you!
Fabrizio: Goodbye! I'm gonna never forget you!
------------------
Rose: Teach me to ride like a man.
Jack: And chew tobacco like a man.
Rose: And spit like a man!
Jack: What, they didn't teach you that in finishing school?