1997 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1997 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2009 Cumartesi

Good Will Hunting


Diyaloglarıyla her daim hatırlanıcak bir film Good Will Hunting.Kendisine en çok yakışan rolde Robin Williams(Sean),önemli projelere henüz imza atmamış genç Matt Damon(Will),aktörlüğünü hiçbir zaman beğenmediğim Ben Affleck.Senaryosunu Ben Affleck ve Matt Damon birlikte yazmış,Gus Van Sent'de yönetmiştir.Ayrıca nedir bu Ben Affleck ile Matt Damon kankalığı nedenini bilen varsa bize de çıtlatsın.Onca filmde birlikte rol almak yetmiyor,senaryo yazarlığını da yapıyorlar.Diyalog ve konuşma baya uzun ama kesmeye,kısaltmaya kıyamadım.


Sean
: Sana sanat soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın.Michelangelo hakkında çok şey biliyor musun? Çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin ama Sistine Kilisesi'nin kokusunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. Görmedin...
Sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. Belki bir iki kere yatmışsındır da ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.Zorlu bir çocuksun.
Sana savaşı sorsam Sheakspeare'den bahsedersin, değil mi? "Bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar." ama hiç savaş görmedin. En yakın dostunun kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin.
Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin.
Tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin.Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun.Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı.Her şeye rağmen,kansere rağmen. Bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun.Doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun.
Gerçek kayıp ne bilmiyorsun.Çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin.Birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
Sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. Ürkek bir velet görüyorum ama sen bir dahisin.Bunu kimse inkar edemez.Kimse senin derinliklerini anlayamaz.Sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsunHayatımı yorumladın.
yetimsin değil mi?
Sırf Oliver Twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim?
Bu seni anlatır mı? Şahsen umurumda bile değilsin. Senden bir şey öğrenemem.Sen kim olduğunu anlatmak istemezsen sırf kitap okudum diye seni anlayamam.
Anlatırsan ben varım ama sen istiyor musun?
söyleyebileceklerinden korkuyorsun.
Sıra sende şef.




Will: Sen daha 1.sınıftasın değilmi?Marxsist bir tarihçinin kitabını bitirmiş olmalısın. Doğal olarak gelecek ayda James Lemon'u savunacaksın.Ondan sonra Virginia ve Pensilvania'nın 1940larda girişimci ve kapitalist bir sisteme sahip olduğunu savunacaksın.
2.yılda seni burada gordon boodun devrim öncesi hayali ve askeri hareketlerin sermaye birikimindeki rolü konusundaki düşüncelerini anlatırken dinleyeceğiz yoksa yanılıyormuyum?
Harwardlı: Aslına bakarsan hayır çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras ....(Will araya girer)
Will: Çünkü bu servet birikimindeki toplumsal farklılığı ve özellikle miras olayını gözardı etmiştir.Evet bunu Weekersten aldın.Serbest bölge çalışmaları sayfa 98 öyle değilmi?
Evet bende okudum.Sadece okuduklarınımı tekrarlarsın yoksa bir fikrin varmı? Bunları kendi fikrinmiş gibi söyleyerek bir kaç kızı kolay yoldan etkileyebilirim mi sanıyorsun.Bu kızları etkilemek senin fikrinmi yani?Biliyomusun senin gibi adamlar aradan 50 yıl geçtikten sonra bu hayatta iki önemli şey olduğunun farkına varırlar dostum.
1-Sakın yapma!
2-150 bin dolar harcayarak aldığın eğitimi 1,5 dolarlık kütüphane pasosuyla da alabilirsin.
Hardwardlı:Evet ama benim diplomam ne olacak?Biz kayak tatiline gittiğimizde sen çocuklarıma dadılık yapacaksın.
Will:Olabilir ama en azından bir gerzek olmayacam.

6 Ocak 2009 Salı

Gadjo Dilo : Çingeneleri farkedin...

İzlediğim en ilginç filmlerden, çünkü farklı bir kültürle tanıştırıyor bizleri, çingenelerle. Neresi farklı? her gün sokakta görebiliriz onları diyebilirsiniz. Onların öyküsünü, genzine öküz kaçmış gibi boğuk sesiyle konuşan çağla şikel* ve çingene aksanını, cümleye "abe" diyerek başlamaktan ibaret sanan usta oyuncu (!) alişandan* izlediğimiz için gerçekte onların ne gibi bi yaşamları olduğunu, toplumdan ne denli uzaklaştırıldıklarını bilmememiz doğal.
Fransa'dan Romanya'ya giden bir genç.. Amacı ölen babasının en sevdiği şarkıcı olan Nora Luca'yı bulmak. Ama bundan daha fazlasını buluyor. Çingeneleri buluyor, onların yaşamını ve bir de aşkı.

Film boyunca yüzümüzde bir tebessüm oluşuyor nedense, başroldeki Stephan'nın daima gülümsemesinden de değil üstelik. Daha sıradışı bulduğumuz için belki de o hayatı. "Tamam artık hüzünlenecez sanırım" derken bu sefer de Tutti frutti te kelas** giriyor devreye ve oluşmaya başlayan o hüznü geçici de olsa almayı başarıyor. Geçici diyorum, çünkü çingenelerin yaşamı göründüğü kadar eğlenceli-çalgılı değildir. Beyaz tenli bizlerin, sadece eğlence amaçlı kullandıkları çingenelere ne denli yaklaştığımızı filmin tek bir karesi bile açıklamaya yetiyor : filmin sonunda köyde olanları İsidor'a anlatmaya giden Stephan'nın, masadaki o Gadjoları*** gördükten sonraki bakışı... Asıl gerçeği farkedişi , o tek kare, bizim de bazı şeyleri farkına varmamızı sağlıyor. Çünkü artık Gadjoların eğlence olarak gördüğü müziklerin ardındaki hüznü biliyoruz.
Filmi izleyin, ardından bize çiçek satmak için uğraşaduran çingelerin hayatını, hükümetin dönüşüm(!) adındaki projeyi tekrar düşünün.

Dönüşümü yaşamış olan filmin yönetmeni Tony Gatlif' in ağzından dinleyelim ya da..

"Kentsel yenilemeyle ilgili bu sistemi çok iyi biliyorum. Romanya'da, İspanya'da hep aynı şeyi yaptılar. İnsanları evlerinden, yıllarca yaşadıkları yerden ayırdılar. Herkes biliyor ki ben de Roman kökenliyim, tüm dünyayı dolaşıyorum. Ama at arabasıyla değil... Arkamda hep gazeteciler oluyor. Tüm Romanların durumunu biliyor ve anlıyorum. Bu olanların aynısını Romanya'da kendi gözlerimle gördüm. 1990'da İspanya'da, Sevilla'da da bir temizleme harekâtı yapıldı. Binlerce yıldır orada yaşayan binlerce insanı şehrin 20 kilometre dışına taşıdılar. Ama şimdi yönetim çok pişman. Çünkü Romanlar orada işsiz kaldılar, hastalıklar baş gösterdi. Bir halkın düzenini bozarsanız, ki onlar arkadaşları, akrabalarıyla, komşularıyla dayanışma içinde yaşayan bir halk, bir sürü problemin çıkacağı aşikârdır.
Lütfen biraz insani olsunlar Romanlara karşı. Lütfen bunu görsünler, anlasınlar. Dünyanın her tarafında Romanlar var, onlar olmazsa medeniyet olmaz. Romanlar önyargıların kurbanıdır. Şimdi dünya bunu anlamaya başlıyor. Bu semtte yaşayan Romanlar Türk, ama onlar aynı zamanda dünyadaki Romanların bir parçası. Tüm dünyada kardeşleri var. Yapılması gereken bu semtin, burada yaşayan insanlarla yenilenmesi... Şu anda burada gördüklerim çok üzücü ama şaşırtıcı değil ne yazık ki... İstanbul 1940'lı yıllarda savaşı yaşamadığı için diğer Avrupa kentlerinin aksine tarihi yapısını koruyabildi. Bu şehir sadece gökdelenlerden, oluşan bir yer değil. Sulukule de bu tarihi dokunun bir parçası. Üstelik bu dokunun korunması turizm açısından da yarar sağlayacak..."
----------------------------------
*"özel isimlerde büyük harf kullanılır" kuralı hala geçerlidir.
** filmin müzikleri için tıklayın.
*** Gadjo: çingene olmayan, yabancı
( sulukuleyi iyi bilen hacitokankoli arkadaşımızın bu konu hakkındaki serzenişi için tıklayın )

29 Aralık 2008 Pazartesi

Funny Games: Gergin oyunlar..

Ölümcül Oyunlar diye Türkçeleştirildi ülkemizde. kelime anlamı olarak da Eğlenceli Oyunlar anlamı çıkıyor. Ben ise Gergin Oyunlar diyorum. 2 gencin, zamansız misafirleriklerinde ev sahipleriyle olan ilginç oyunları, o oyuna istemeden dahil olan ev fertleri kadar, ekran başındaki bizleri de oldukça gerdiğinden bu ismi daha uygun buluyorum kendimce. "Madem gergin, neden Funny Games adı konmuş peki?" diyebilirsiniz. Ama misafirler oldukça eğleniyorlar, belki de bundandır:) Film baştan sona geriyor da diyemem hani. Filmde seyirciyle olan diyaloglar, arada bir kameraya bakıp göz kırpmalar, önceki filmine olan göndermeler bizi sevindiren hareketlerdi. Ama bunlara rağmen geriliyorum abi işte.
Filmin yönetmen koltuğunda, Zeki Demirkubuz'a benzerliği ile ( ya da Demirkubuz ona benziyor, ama ortada benzerliğin olduğu kesin ) Michael Haneke, oyuncu kadrosunda ise Ulrich Mühe, Susanne Lothar ve Benny's Video filminin ufaklığı Arno Frisch var.
Film 1997 yapımı, 10.yılı şerefine 2007 yapımı bir de ingilizce versiyonu çekildi. Belki de maruzatını -aptal- amerikalılara anlatmanın tek yolu bu olduğunu düşündüğü içindir.
Tabiki ilkini beğenenlerdeniz, her ne kadar ikincisinde güzel kızımız Naomi Watts oynasa da.
(filmdeki karakterlerin yine Anna ve Georg adında olduğunu söylememe gerek yok sanırm.)
-----------------
Anna: He only wants to have a game.
Peter: Funny game.
-----------------
Georg: Why are you doing this to us?
Paul: Why not?
-----------------
Anna: Why don't you just kill us?
Peter: You shouldn't forget the importance of entertainment.
-----------------
Paul: Okay, let's play another game. It's a guessing game.
Paul:What is this?
George: It's a golf ball.
Paul: Correct! It's a *golf* ball... But why do I have it in my pocket? Hm? The lady knows why. Because... Well?
Paul: Well?
Peter: Because you didn't hit it.
Paul: Correct! Because I didn't hit it! And *why* didn't I hit it?
Peter: Because something stopped you.
Paul: Correct. Because I had to test the club in another way.
Anna:Where is he?

12 Aralık 2008 Cuma

Hayat güzeldir,her şeye rağmen...

İkinci dünya savaşı dönemi yahudilerini anlatan bir başka film. ama bunu diğerlerinden ayrı kılan bi özelliği var. yaşama sevinci aşılıyor olması.
Yahudi ırkına olan baskıcı rejimin olumsuzluklarını çocuğuna hissettirmemeye çalışan oğulsever bir baba.. her olumsuzluğu oğluna ayrı bir kılıfla anlatan, onun olayları farketmemesi için çabalayan bir baba.
Yönetmenliğini Roberto Benigni'nin yaptığı bu filmde yine baba rölünde Roberto Benigni, anne rolünde Nicoletta Braschi ( ki bu 2 sinin birlikte bir de Kar ve Kaplan filmi vardır ) çocuk rolünde bu filmden 3 sene sonra Gladiator'un de oğlu olmuş olan Giorgio Cantarini..
3 de oscarı vardır bu filmin..
------------------------------
Giosué Orefice: I didn't like the train.
Guido: [to his son] Me, neither. We'll take the bus back, okay?
Guido: [to the Nazis] Did you hear that? We're taking the bus back!
----------------------------
Guido: The prize is... the prize is...
Eliseo Orefice: A tank.
Guido: Yes! Yes, the prize is a tank.
Giosué Orefice: I already have one.
Guido: No, a real one.
Giosué Orefice: A real tank?

11 Aralık 2008 Perşembe

Titanic: Batan geminin batmayan aşkı..

Sen 14 dalda aday ol, 11 ini kazan, sonra gelip ben sana burda laf atayım..olmaz öle bi şey.. bi şey de yazmıcam ama..biliyoruz sizi ve hikayenizi.. hoşsunuz, güzelsiniz..
-------------------
Jack: Goodbye!
Fabrizio: You know somebody?
Jack: Of course not! That's the point! Goodbye, I'll miss you!
Fabrizio: Goodbye! I'm gonna never forget you!
------------------
Rose: Teach me to ride like a man.
Jack: And chew tobacco like a man.
Rose: And spit like a man!
Jack: What, they didn't teach you that in finishing school?