Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2026 Salı

Anniversary: Günümüzün En Olası Distopyası

Son film yazım olan Heel (Good Boy)'un da yönetmeni olan Jan Komasa, bir sene içerisinde 2 film çekti. O sebeple peş peşe iki filmini yazıyor oluşum garipsenmesin. Konu yine sosyolojik, bir Jan Komasa filmi olması bunun yeterli, ancak bu kez sorun ulusal, hatta belki küresel seviyede. Sadece bir fikir tohumunun, ne derece büyüyüp kitleleri etkisi altına alabileceğini bize gösteren, demokrasiyi demokrasi ile vuran bir düşüncenin filmi Anniversary


Jan Komasa’nın Anniversary filmi, ilk bakışta bir aile kutlamasının etrafında şekillenen sıradan bir dram izlenimi yaratıyor. Ancak bu yüzeysel bakış, daha ilk sahnelerden itibaren çatlamaya hazır bir kabuğu andırıyor. Yönetmen, seyirciyi bilinçli olarak önce konfor alanına davet ediyor; ardından bu alanı sistematik biçimde parçalayarak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir çözülmenin içine sürüklüyor. 

Filmin kısaca özeti; Washington D.C. yakınlarında yaşayan Taylor ailesinin 25. evlilik yıl dönümü kutlamasıyla başlıyor. Akademisyen olan Ellen Taylor (Diane Lane) ve bir restoran işletmecisi olan Paul Taylor'ın (Kyle Chandler) görece ayrıcalıklı ve düzenli hayatı, çocuklarının bir araya gelmesiyle tamamlanmış gibi görünüyor. Ancak bu birliktelik, oğulları Josh’un (Dylan O'Brien) sevgilisi Liz’in (Phoebe Dynevor) gelişiyle sarsılıyor. Çünkü evin müstakbel gelini olan Liz, anne Ellen’ın eski bir öğrencisi ve beraber yaşadıkları akademik bir çatışmanın izlerini taşımakta. Ve bu karşılaşmayı kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürmektedir. Zaman içinde Liz’in yazdığı politik manifesto (The Change) büyük bir toplumsal harekete dönüşürken, aile içindeki ilişkiler de paralel biçimde çözülmeye başlıyor. Film, beş yıllık bir zaman diliminde gerçekleşen buluşmalar üzerinden hem ailenin hem de ülkenin dönüşümünü izleyiciye aktarıyor.

Anniversary’nin temel meselesi, otoriterliğin yalnızca politik bir rejim biçimi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal bir süreç olduğudur. Film, ideolojilerden çok bu ideolojileri besleyen duygulara—özellikle aşağılanma, dışlanma, güç arzusu ve aidiyet ihtiyacına—odaklanıyor. ( Nefret ve dışlanma ile beslenen güç arzusunu, yönetmenin önceki filmlerinden The Hater'da da izlemiştik). Liz karakteri bu anlamda yalnızca bir 'kötü' figür değil, aynı zamanda modern otoriterliğin nasıl doğduğunu gösteren bir örnek. Film, faşizan düşüncenin bir hastalık gibi yayılmasını metaforik bir düzlemde ele alırken, bu yayılımın yalnızca kamusal alanda değil, en mahrem alan olan aile içinde de nasıl kök saldığını gösteriyor. Aile, burada toplumun bir mikrokozmosu olarak işlev görüyor. Bireysel ihanetler, suskunluklar ve çıkar ilişkileri, daha geniş bir politik çöküşün küçük ölçekli yansımalarına dönüşüyor.


Anniversary’yi yalnızca bir film olarak değil, modern kültürün ve güncel siyasal düşüncenin içinde  oldukça kritik bir yerde durduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü film, klasik distopyalardan farklı olarak uzak bir gelecek hayali kurmuyor. Aksine bugünün politik gerilimlerini neredeyse doğrudan bugünün içine yerleştiriyor. Bu yönüyle modern kültürdeki yeri, bir temsil üretmekten çok bir 'yansıtma' yapmak oluyor.

Black Mirror gibi teknolojik kaygılardan beslenen örneklerin aksine, Anniversary odağı tamamen siyasal ve toplumsal çözülmeye çeviriyor. Bu da onu daha tehlikeli ve daha sarsıcı kılıyor. Çünkü film, kötülüğü soyutlaştırmıyor. Onu aile, aşk, kariyer ve gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Böylece modern kültürdeki 'politika özel alandan ayrı tutulabilir' yanılsamasını doğrudan hedef alıyor. Nitekim film boyunca baba Paul karakterinin politikayı masaya getirmeme ısrarı, modern liberal toplumların en kırılgan noktalarından birine işaret ediyor. Siyasetin gündelik yaşamdan soyutlanabileceği fikrine.

Mevcut siyasal düşünce açısından bakıldığında ise film, ideolojiler arası bir tartışmadan çok, iktidarın doğasına dair bir analiz sunmuş. Film, sağ-sol ayrımından ziyade şu soru etrafında karakter çeşitlendirmesini ve şekillendirmesini yapıyor: İnsanlar neden otoriter yapılara yönelir?

Bu soruya filmin, otorierleşen iki karakteri olan Josh ve karısı Liz üzerinden cevap verecek olursak;
  • Aşağılanma ve başarısızlık duygusu
  • Aidiyet ihtiyacı
  • Güç ve kontrol arzusu
Liz, görüşleri dolayısıyla önce Ellen tarafından aşağılanmış ve sonra da üniversite tarafından dışlanmış birisi iken, kocası Josh da kardeşleri tarafından zorbalanan, işe yaramaz görünen biri konumundaydı. Ele geçirdikleri bu güce tapmalarının geçmişinde yatan nedenlerine baktığımızda karşımıza bunlar çıkıyor. 


Filmi yapımsal olarak ele aldığımızda, Polonyalı yönetmen Jan Komasa’nın yönetmenliği, tiyatral bir yapı ile sinemasal gerilim arasında gidip gelen bir denge kurmaya çalışmış gibi duruyor. Bunun nedeni filmin büyük ölçüde tek bir mekana (Taylor ailesinin evine) bağlı kalması gösterilebilir. Aile evi olan bu mekan zamanla bir güven alanından baskı ve paranoya mekanına dönüşüyor. Bu tercih, hem aile içi çatışmaları yoğunlaştırıyor hem de dış dünyadaki politik dönüşümün iç mekana sızmasını görsel olarak somutlaştırıyor. Ancak bu yaklaşım, zaman zaman filmin anlatısını sınırlayan bir unsura da dönüşmüş. Genişleyen politik arka planın yeterince detaylandırılmaması, anlatının inandırıcılığını zayıflatırken, bazı karakter gelişimlerinin yüzeysel kalmasına da neden oluyor. Buna rağmen oyunculuk performansları, özellikle Liz ve Josh karakterlerinin dönüşümü, filmin duygusal gerilimini ayakta tutmayı başaran en önemli unsurlar.

Sonuç olarak Anniversary, kusurlarına rağmen kendisini sonuna kadar merakla izlettirebilen bir film. Anlatısal dağınıklığı ve yer yer aşırı doğrudanlaşan politik dili, filmin etkisini zayıflatsa da, ortaya koyduğu tablo, günümüz dünyasına dair bir uyarı niteliği taşıyor. Film, bir distopya anlatısı olmaktan çok, mevcut gerçekliğin olası bir uzantısı gibi hissettirdiği ölçüde rahatsız edici. 

24 Mayıs 2025 Cumartesi

The Assesment: Çocuk Sahibi Olmak İçin Sertifika Gerekmeli (mi?)

Amerikalı felsefeci Hugh LaFollette, "Licensing Parents" adlı makalesinde oldukça radikal bir öneride bulunmuştu: Tıpkı araba kullanmak, silah taşımak ya da doktorluk yapmak gibi, ebeveynliğin de belirli bir ehliyete, yani bir sertifikaya bağlanması gerektiği.
Peki bu ne kadar doğru, ne kadar etik ve hatta ne kadar demokratik? The Assessment filminin bazı cevapları var. 


Fleur Fortune'nin bu ilk uzun metrajlı filmi, estetik ve de duygusal olarak buz gibi bir geleceği resmediyor. Sınırlı kaynaklar gerekçe gösterilerek gerçek hayvanların yasaklandığı, çocukların yalnızca "sertifikalı" çiftlere verildiği bir distopyayı bize çiziyor. Tüm yaşamın organikliği ve kaosu sterilize edilip algoritmik formüllere dönüştürüldüğü bu gelecekte bilim ile uğraşan bir çifte, Mia ve Aaryan'a misafir oluyoruz.

Mia (Elizabeth Olsen) geçmişin bitkisel dünyasını yeniden formüle edip, daha kısıtlı kaynaklarla laboratuvar bitkileri üreten bir bilim insanı iken, eşi Aaryan (Himesh Patel) gerçek hayvanların yasak olduğu bu dünyada eski hayat dostlarımızı simüle etmeye çalışan diğer bir bilim insanı. Organik olarak değilse de sentetik şekilde eski dünyayı yaşatmayı amaçlayan bir çift. Ancak her ikisinin de yapay şekilde tatmin olamadığı bir konu var; çocuk sahibi olmak. Fakat bunun için devletten izin almak zorundalar.

Bu noktada filme Virginia dahil oluyor. Virginia (Alicia Vikander), çocuk sahibi olmak isteyen ebeveynlerin başvurusu sonrası devlet tarafından eve gönderilen bir "gözlemci". 1 hafta boyunca aile ile birlikte kalan, onları mülakata alan, ev hayatını ve hatta seks hayatını inceleyen ve kendisinin de 'çocuk' olarak dahil olduğu bir 'role play' ile onların ebeveyn olarak çocukların yarattığı sorunlara karşı yaklaşımlarını test eden bir tür denetmen. Alicia Vikander'in Ex Machina'daki robot rolüyle hafızalara kazınan oyunculuğu, bu filmde Virginia karakteri ile rahatsız edici derecede kontrollü oluşuyla pekişmiş. Ex Machina'daki rolünden daha soğuk durduğu için Virginia bir insan mı yoksa sistemin surete bürünmüş bir algoritması mı, uzun bir süre emin olunamıyor. Takındığı tavır, sadece Mia ve Aaryan'ı değil, izleyiciyi de sürekli sınayan bir güç, bir tehdit oluyor. Çünkü ebeveynlik izni, sadece onun iki dudaklarının arasında.


Ebevenylik Sertifikası

The Assessment filmi, insanları çocuk sahibi olmadan önce bir haftalık bir gözlem sürecine tabi tutan bir distopik bir sistemde geçiyor dedik. Peki bu ne kadar distopik? Ve hatta ütopik? Ütopik diyorum, çünkü olması gerekenin bu olduğunu düşünen ve savunan görüşler var. Giriş kısmında bahsettiğim Hugh LaFollette bunlardan biri. 

LaFollette'ye göre ebeveynlik, hem birey, hem de toplum için yüksek risk barındıran bir sorumluluk, tıpkı araba sürmek gibi. Kötü ebeveynliğin çocuğun gelişimine ve toplum sağlığına ciddi zararlar içerebileceğini ve bu yüzden devletin, riskli faaliyetleri düzenlediği gibi, ebeveynliği de düzenlemesi gerektiğini savunuyor. Yalnız da değil. Bir diğer Amerikalı felsefe hocası Michael T. McFall yazmış olduğu 'Licensing Parents: Family, State and Child Maltreatment' adlı kitabında, çocuk istismarı sorunuyla en iyi şekilde nasıl başa çıkabileceğini ele alırken çeşitli politika seçeneklerini inceledikten sonra nihayetinde ebeveynlere lisans verme politikasının en doğru çözüm olduğunu savunuyor. 

Tüm bu görüşlere eleştiriler tabi ki var. En basitiyle bu, temel insan haklarına aykırı bulunuyor. Üreme hakkı, çoğu anayasal sistemde temel bir insan hakkı olarak tanımlanıyor. İkinci bir neden ise ayrımcılığa açık kapı bırakıyor oluşu. Karar verici mekanizmanın belli bir siyasi, etnik, dini grubu destekleyecek ve onların üremesine müsaade edip, diğerlerine etmeyerek demografik bir dizayna girişebileceği endişesini taşıyor oluşu. Bu risk ile dünya Hitler zamanında yüzleşmişti. Hitler de ari ve sağlıklı bir ırk yaratma fikriyle sağlıklı ve beyaz Alman olmayan kişilerin itlafını(!) ve kısırlaştırılmasını istemiş ve bunu geniş bir çapta da uygulamıştı. 


Tekrar filme dönersek, The Assessment görsel diliyle Alicia Vikander'in daha önce oynadığı Ex Machina filmini andırıyor olsa da ondan daha çok renk paletini ve simetriyi barındırıyor. Oyunculuklara baktığımızda Aaryan karakterini canlandıran Himesh Patel sürekli şaşkın bakışlarıyla ortada dolanırken Mia karakterini canlandıran Elizabeth Olsen daha fazla duygusal çeşitliliğe sahip oyuncu olarak sunumunu yapıyor. Ama alkışın en büyüğü tabi ki Virgina karakterine can veren Alicia Vikander'e gidiyor. Soğuk ve ciddi duruşunu film boyunca korusa da arada onu güldürmeyi başarabildikleri zamanlarda attığı minik gülüşler bizlerin de yüzümüzün gülmesine sebep oluyor.

Finalde film, sistemi eleştirenlere bir çözüm sunmak yerine onları sistemin dışına atıyor. İzleyici açısından da filmin finali tıpkı sistemin kendisi gibi, bir son sunmak yerine kontrolü elden bırakıyor, soruları seyircinin kucağına bırakıp kaçıyor. İyi de ediyor. 

10 Nisan 2021 Cumartesi

Little Fish: Hatıralar Giderse Geriye Ne Kalır?

Little Fish'i bundan 2 sene önce izleseydik bize oldukça distopik ve bilim kurgu gelebilirdi. Ancak hala etkisini derinden hissettiğimiz küresel bir pandeminin içinden geçerken, Little Fish neredeyse tanıdık bir duygunun sinemaya aktarımı gibi geliyor. Maskeler, hastane kuyrukları, belirsizlik ve sürekli tetikte olma hali… Bunların hepsi artık yabancı değil. Ancak film, bizim yaşadığımız gerçekliğe paralel bir korku öneriyor: Ya sadece sağlığımızı değil, anılarımızı da kaybetseydik? Tam da bu düşüncenin yarattığı tedirginlikle Little Fish, izleyiciyi büyük felaketlerden çok, sessizce silinen hatıraların yarattığı boşlukla yüzleştiriyor ve bugünün dünyasında izlenince etkisini katlayan bir hikayeye dönüşüyor.


Filmin merkezinde Emma (Olivia Cooke) ve Jude’un (Jack O'Connell) ilişkisi yer alıyor. Emma bir veteriner kliniğinde çalışan, hayatın küçük detaylarına tutunan bir kadın. Jude ise geçmişinde bağımlılık olan ama hayatını yeniden kurmaya çalışan bir fotoğrafçı. Tanışmalarıyla başlayan bu ilişki, dünyanın dört bir yanına yayılan ve insanlara hafıza kaybı yaşatan bir hastalığın gölgesinde gelişiyor. Film doğrusal bir anlatım yerine zaman içinde ileri geri sıçrayarak ilerliyor; izleyiciye çiftin tanışma anlarını, mutlu anlarını ve hastalığın yavaş yavaş hayatlarına sızışını parçalı bir şekilde sunuyor. Bu yapı, yalnızca bir anlatım tercihi değil, aynı zamanda filmin ana meselesi olan hafızanın parçalanmış doğasının sinemasal bir karşılığı.

Little Fish’in asıl gücü, bilim kurgu unsurlarını bir arka plan olarak kullanıp odağını tamamen insan ilişkilerine çevirmesinden geliyor. Film, hafıza kaybını bir felaket olarak değil, gündelik hayatın içine sinsice giren bir tehdit olarak ele alıyor. Bir maratoncunun durmayı unutması ya da bir otobüs şoförünün aracını bırakıp yürüyüp gitmesi gibi detaylar, bu dünyanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Ancak asıl yıkım, Emma ve Jude’un ilişkisi içinde yaşanıyor. Birlikte biriktirdikleri anılar, onları 'biz' yapan şeylerdir ve hastalık bu 'biz'i parça parça silmeye başlıyor. Bu noktada film, aşkın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda ortak bir hafıza olduğunu ileri sürüyor.




Tematik olarak film, Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Memento gibi yapımlarla bir bağ da kuruyor. Ancak bu filmlerden farklı olarak daha sakin, daha içe dönük bir anlatımı tercih ediyor. Burada hafıza kaybı bir gizem ya da bulmaca değil, kaçınılmaz bir kayıp olarak ele alınıyor. Film, izleyiciye şu soruyu yöneltiyor: Eğer sevdiğiniz kişi sizi unutursa, o ilişki hala var mıdır? Ya da siz onu hatırlamıyorsanız, sevgi ortadan kalkar mı? Bu sorulara net cevaplar vermek yerine, izleyiciyi bu belirsizliğin içinde bırakıyor.

Tam da bu noktada film, sahip olduğu güçlü bilim kurgu fikrini yeterince derinleştiremiyor. Hafıza kaybına yol açan küresel salgın, son derece çarpıcı ve potansiyel olarak çok katmanlı bir anlatı imkanı sunarken, film bu fikri büyük ölçüde arka planda bırakıyor. Toplumsal çöküş, etik sorular ya da bu hastalığın insanlık üzerindeki geniş ölçekli etkileri yüzeysel geçiliyor. Anlatı neredeyse tamamen bireysel bir aşk hikayesine indirgeniyor. Bu tercih bilinçli bir sadeleştirme olarak okunabilir, ancak aynı zamanda filmin bilim kurgu tarafının tam anlamıyla işlenememesine de yol açıyor. Güçlü bir kavramsal zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini derinlemesine kazmak yerine daha güvenli bir duygusal anlatıya yaslanmayı tercih ediyor.


Filmin en dikkat çekici unsurlarından biri de oyunculuklar. Olivia Cooke ve Jack O'Connell, Emma ve Jude karakterlerine büyük bir doğallık katıyor. Aralarındaki kimya, filmin duygusal yükünü taşıyan unsur oluyor. Başlangıçta hafif ve flörtöz olan ilişkileri, zamanla yerini kaygıya ve çaresizliğe bırakıyor. Özellikle Jude’un sevdiği kadının adını hatırlamak için fotoğraflara notlar yazdığı anlar, filmin en dramatik sahneleri arasında yerini alıyor.

Yönetmen Chad Hartigan'ın, filmi büyük dramatik patlamalarla değil, sessizliklerle kurduğuna değinmiştik. Görsel dilde yumuşak ışıklar, solgun renkler ve anı hissi veren bulanık geçişler kullanılmış. Kamera çoğu zaman karakterlere çok yakın. Bakışlar, dokunuşlar ve küçük jestler ön plana çıkarılmış. Bu tercih, filmin duygusal etkisini artırır çünkü anlatılan şey büyük olaylar değil, kaybolan küçük anlardır. Senaryonun yazarı Mattson Tomlin ve filmin editör ekibi ise hikayeyi parçalı yapısıyla desteklemiş. Aynı anların farklı versiyonlarını göstererek hafızanın ne kadar değişken ve güvenilmez olduğunu güzel vurgulamış.


Sonuç olarak Little Fish, büyük anlatılar yerine küçük anların değerine odaklanan, dingin ama etkisini veren bir film olmuş. Her ne kadar temposu yer yer yavaş ve anlatımı bazı izleyiciler için fazla melankolik bulunabilecek olsa da, film sunduğu duygusal derinlikle akılda kalmayı başarıyor. 

2 Haziran 2009 Salı

Fahrenheit 451

- Neden 451 de 813 ya da 121 değil?
- Fahrenheit 451 kitap kağıdının yanmaya başlama sıcaklığıdır.
- bir şey daha sormak istiyorum.
- devam et.
- itfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?
- "ateşi söndürmek " mi ? kim söyledi bunu sana?



Tarihini vermediği bir geleceği konu edinen ama ülkemizde aslında çoktan yer etmiş olan bir dönemi kısmen de olsa anlatan, sistem ve sosyal eleştirilerle bezeli bir film Fahrenheit 451. Kitapların yerini Tv’nin aldığı; insanları asosyal yaptığı, okuduklarıyla onları mutsuzluğa hatta intihara sürüklediği için yasaklandığı bir dönem bu( bize pek de yabancı değil). Yazarın kitabı yazdığı dönemde internet olmadığı için bu eleştiriyi sadece TV bazında yapmış ki şuan olsa sanırım Tv’ye de şükredebilirdi.

Filmin ana karakteri Guy Montag (Oskar Werner) bir itfaiyeciyi canlandırmaktadır. Fakat bildiğimiz türden değil o dönemin itfaiyecilik mesleği. Amacı çıkmış olan yangını söndürmekten ziyade, kitapları yakarak yangın çıkarmaktır. Böylelikle hem insanları kitapların vermiş olduğu huzursuzluktan(!) korumuş hem de onların gözünü sisteme karşı bir nevi korkutmuş olduklarını düşünürler. Çünkü sistem onların koşulsuz kendilerine tabi olmasını, sadece kendi kanallarında gösterilene inanmalarını, düşünmemelerini, hareket etmemelerini istemektedir.


- Bunun dışında Montag iş dışında neler yapar?
- Çok bir şey yapmaz, efendim. Çimleri biçer.
- Peki ya kanun bunu yasaklarsa?
- Sadece büyümelerini izler, efendim.

Montag da sistemin istediği düşüncelere sahip en sadık üyelerinden biri. Ki bu sadakati sayesinde terfi bile beklemektedir. Ondaki değişimler komşusu Clarisse ile başlar. Clarisse, diğer komşularının aksine evinin çatısında anten barındırmayan, izlemekten çok okumayı tercih eden, “kabul” yerine “durun biraz” deyip düşünebilen bir yapıyı temsil ediyor. Aksi karakterde ise Montag’ın karısı Linda var ki Linda’yı oynayan da Clarisse’yi oynayan kişi, Julie Christie'dir. Sanırım bu durum ile Montag’ın durumunun daha izah edilebilir olacağı düşünülmüş. Tercih konusunda aralarındaki birçok farkın yerine sadece kültürel ve sosyal açıdan farklılıklara odaklanılması istenmiş olabilir.


"Yaktığın kitapları hiç okudun mu?"


Montag’daki değişimi başlatan kıvılcım ise Clarisse’nin ona sorduğu bu soru üzerine başlıyor. Soruya ilk cevabı kesinlikle hayır olmuştur. Nedenleri vardı elbet. Birincisi onlar saçmaydı ki kendisine söylenen de buydu ve o da itaat etmişti, ikincisi yasaktı onları okumak. Montag da kanuna bağlı bir devlet memuru olmanın gereksinimleriyle hiç ilgilenmemişti. Tek bakındığı çizgi romandan da öte sadece fotoğrafları barındıran bir gazeteydi. Her şey görsele indirgenmiş, yazısal bazda olanlar minimum oranda tutulmuş ve bu sayade halkın okuma eylemine karşı yetersiz kalınması istenmiştir.

Fakat daha sonra Montag bu sorunun üzerine gitmiş ve yakması gereken kitaplardan birini alarak okumaya başlamıştır. Bu andan itibaren Montag artık eski Montag değildir. Olanı sorgulayan, yaptığı işten huzursuzluk duyan biri haline geliyor. Eskiden yaktığı kitapların kapağını açmaya bile korkan Montag okumaya daha iştahlı bir hale bürünüyor. Bunu da en güzel şu ifade ile açıklıyor : " Bilmediğim çok şey var. Öğrenmem lazım."


Diğer bilimkurguların aksine ,mevcut ya da gerçekleşecek durumdan duyduğu rahatsızlığın fazla oluşundan olsa gerek, mesajını gözümüze soka soka işleyen, hatta mesajından öte de bir şey anlatmak istemeyen bir yapıya sahip. Ray Bradbury' nin yazdığı bu romanı Francois Truffaut 1966 yılında sinemaya uyarladı. Filminden hareketle yazıyı yazdıysam da eserin aksi yönünde bir tavsiye vermek yanlış olacagından öncelikle kitabı okumanızı öneririm. Yok ben almayayım diyenlere de izlemelerini. ( affet beni R.Bradbury )

Bu arada böyle bi esere sahip yazarın, kitabının sinemaya uyarlanması için izin vermesi, kitabında bahsettiği konu ile bir çelişki yaşamaz mı? Bu bi ironi midir? Yoksa bir yenilgi mi?

29 Aralık 2008 Pazartesi

Equilibrium : Artık "İsyan" etmenin zamanı geldi . . .


Equilibrium Türkçe'de eşitlik,adalet anlamına gelse de ; film "İsyan" olarak Türkçe'ye çevrilmiş.Film ; bilim kurgu -aksiyon karışımı.Kostümler ve aksiyon sahneleri "Matrix" 'i , bunun yanında kurgu ve zaman açısından da Tom Cruise 'un rol aldığı "Minority Report" (Azınlık Raporu) filmini anımsatmaktadır.Kuralların ve yasaların acımasız olduğu,yasaklı bir dünya konu alınmaktadır.Görsel olarak mükemmel bir film

Yönetmen : Kurt Wimmer
Oyuncular :
Cristian Bale (Batman:Darkknight, 3.10 to Yuma,The Prestige ) ,William Fichtner , Taye Diggs
-----------------------------
John Preston: There's no war. No murder.
Partridge: What is it you think we do?
John Preston: No. You've been with me, you've seen how it can be - the jealousy, rage.
Partridge: A heavy cost. I pay it gladly.
-----------------------------
Mary: You can't do this! You cannot do this!
John Preston: Tetragrammaton. There's nothing we can't do.
-----------------------------
Robbie Preston: Looking for something. If I were you I'd be more careful in future.
John Preston: How long?
Robbie Preston: Since mom
John Preston: And Lisa
Robbie Preston: Of course
John Preston: How did you know?
Robbie Preston: You forget. It's my job to know what you're thinking.
John Preston: And you know what I'm gonna do now.

4 Aralık 2008 Perşembe

V for Vendetta : Remember, the fifth of november...

Matrix'in senaristleri Wachowski kardeşlerin senaryosunu yazdığı bir diğer başyapıt. "Remember the fifth of november" repliğiyle akıllara kazınmış, anarşik bir film.
Maskenin arkasında kimin olduğu gözükmese de V 'yi canlandıran Hugo Weaving ve esas kızı oynayan Natalie Portman filmin akışına ve hızına uygun seçimler olmuş.. Natalie Portman'ı başka gözle görmek için bile izlenebilir:)
--------------------
Delia Surridge: You've come to kill me, haven't you?
V: Yes.
Delia Surridge: Thank God.
--------------------
V: It is to Madame Justice that I dedicate this concerto, in honor of the holiday that is sadly no longer remembered, and in recognition of the impostor that stands in her stead. Tell me Evey, do you know what day it is?
Evey Hammond: Um, November the 4th.
V: [midnight church bells ring] Not anymore. Remember, remember the 5th of November. The gunpowder, treason, and plot. I know of no reason why the gunpowder treason should ever be forgot.