François Truffaut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
François Truffaut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


 Sinema her geçen yıl biraz daha evriliyor. Görüntünün elde edilmesiyle başlayan macera bugünlerde salt görüntünün yetmediği bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu dönüşüm ve gelişim hikayelerinde sinema üzerine edilecek her kelamın bağlandığı noktalardan biri de Fransız Yeni Dalga akımı olacaktır. Günümüz sinemasında hatrı sayılır bir yere sahip olan Fransız Sinemasının kurtuluş hikayesini başlatan bu akımın öncülerinden François Truffaut da muhakkak bu hikayelerin baş kahramanını oynayacaktır.

Esasında her şey Truffaut’un sinema izleyicisi olarak kendini ifade edebileceği bir dönemde Andre Bazin ile tanışması ile başlar. Andre Bazin’in yardımlarıyla film eleştirmenliğine başlayan Truffaut sinemaya o kadar gönül vermiştir ki bir röportajında Orson Welles’in ünlü yapımı Citizen Kane için sarf ettiği cümle ünlü yönetmenin sinema sevgisine ışık tutar;

“Yurttaş Kane’i ilk izlediğimde, hayatımda hiç kimseyi bu filmi sevdiğim gibi sevmediğimden emindim.”

Sinema eleştirmenliği ile yapımların daha yakınında olan Truffaut finansal desteği de sağladıktan sonra zaman zaman kendi hikayelerini zaman zaman da roman uyarlamalarını sinemaya aktarmaya çalışmıştır. 1959 yılında çekmiş olduğu ilk uzun metrajlı filmi Les Quatre Cents Coups  da Fransız Yeni Dalga Akımının ilk ve en önemli yapımı özelliğini taşır.

400 Darbe filmiyle başladığı Antoine Doniel karakteri Truffaut’un alter egosunu oluşturur. Doniel’in filmlerde yaşadığı sıkıntılar Truffaut’un  geçmişinden kesitler sunar. Aile içi geçimsizlik zorlu geçen çocukluğu ve sonrasında düzensiz ilişkilerin yarattığı etkiler hepsi kişiliğinin evrilmesini sağlar. İlişkilerinde sıkıntılar yaşayan Doniel, Truffaut’un uzak durduğu sosyal çevresine atıflar içerir.  Öyle ki Fransızca dışında bir dil konuşamayan Truffaut Fahrenheit 451’in çekimleri için bulunduğu Londra’da otelden sadece sete gitmek için ayrılmıştır.

Hayatın dramının da bir zevk verdiğine inan Truffaut bu nedenle gerilim filmlerine çok önem verir. Amerikalı yönetmen Hitchcock’u sevmesinin bir nedeni olarak da bunu gösterir. Kendisini ve filmlerindeki karakterleri imkansız durumlara sokma, korkunç acıların eşiğine getirme eğilimine sahip olduğunu belirtir. Sinemanın gerilimine tutulan Truffaut’un en çok anlatmayı sevdiği konu ise aşk hikayeleridir. Jules et Jim ile başlayan aşk odaklı filmler diğer yapımlarında da farklı boyutlarda kendini gösterir. Truffaut için aşk tüm insanlığın ortak paydası ve insancıl bir özelliktir. Beyazperdede erotizmden her zaman kaçınan Truffaut için seksi olan çıplaklık değil, kıyafetlerdir. Aşk filmlerinde genel olarak bir birliktelikten ziyade aşkın hissiyatına göndermeler yapmaktadır ve Truffaut sinemasında aşk konusunu oluşturan öğeler; o adam, o kadın ve ötekidir. Usta yönetmen kendisine yöneltilen aşk filmlerine ağırlık verdiği iddialarına da şu şekilde cevap verir.


“Şöyle bir fikrim var;iki ayrı yönetmenden Kwai Köprüsü’nü  yapmasını isterseniz, aynı filmi çekeceklerdir. Ama Bried Encounter’ın konusunu önerdiğinizde, ikisi de kesinlikle farklı filmler çekecektir. Aşktan bahsetmek daha büyük yetenek ister ve insanı sırf bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar.”

Öteki insanları anlatmayı seven Truffaut L’enfant Sauvage filminde ormanda yetişmiş olan bir çocuğun sosyal topluma uyumunu beyazperdeye aktarmaya çalışmıştır. Aynı şekilde Adele H. filmiyle de Victor Hugo’nun kızı Adele’nin bir aşkın peşinden koşuşunu anlatarak toplum normlarının dışındaki karakterlere yoğunlaşmıştır. Zira 400 Darbe filminde anlattığı yarı biyografik hikayelerde bilindiği üzere kendisi de bir öteki insandır. Yalnızlığı da en çok öteki insanlara yakıştırır. Karakterlerin sorunlarının üzerine tek başına gitmeleri onların seyirci ile arasına bir şey girmesini engeller. Seyirci karakterlerle bağdaşlık kurmaktadır. Erkek karakterlerini de korunmaya muhtaç birer anti kahraman edasıyla yapımlarına taşır. 400 Darbe filminde Doniel sonrasında da Fahrenheit  451 yapımında Oskar Werner, Jules et Jim filmi ve L’enfant Sauvage. Zira özellikle aşk mevzusunda erkeklerin hiçbirşey bilmediklerini dile getirirken kadın karakterleri bu nedenle daha güçlü gösterdiğini belirtmiştir.

Truffaut filmlerinin başarısını seyircinin tepkisiyle ölçmeyi doğru bulmaktadır zira filmleri halk için yapmıştır. Eğer bir komedi filmi gerektiği kadar ilgi çekmiyorsa ve en basit haliyle halk sinemadan keyifli ayrılmıyor ise onun için film başarısız olmuş demektir. Filmlerin konu ve içerik itibariyle belirli görevleri vardır ve bu nedenle de içerik ve anlatım karakterlerden daha önemlidir.Gerçek hayattan alıntılar ile film yapmanın doğru olduğuna inanan Truffaut için Hitchcock gibi usta yönetmenlerin sonunu getiren olay James Bond gibi hayali kahramanların yapımların önüne geçen aksiyonlu anlatımlarıdır. Seyircinin ilgisinin bu yöne kayması ile gerçek dünyadan hikayeler anlatmaya özen gösteren gerilim ve aşk ustası yönetmenler daha geri plana itilmiştir.
Yönetmenlik kariyeri boyunca 21 tane uzun metrajlı film çekmiş olan Truffaut için sinema varolduğu dünyadan  soyutlanmak anlamına gelmiştir. Zira Truffaut için film çekmek gerçekleri beyazperdeye aktararak gerçeklikten kaçışı temsil eder.

Son olarak Truffaut’un kişisel beğenilerini göz önüne alırsak;
En çok sevdiği film; Citizen Kane (Orson Welles)
En çok sevdiği filmi;  Les Quatre Cents Coups
Çektiğine pişman olduğu film; La Mariee etait en Noir
En çok sevdiği yönetmenler;  Jean Renoir ve Alfred Hitchcock


"İnsanlar filmlere yönetmen olduğunda başka,eleştirmen olduğunda başka bir gözle bakıyor.Mesela Yurttaş Kane'i her zaman sevmiş olmama rağmen,onu kariyerimin farklı aşamalarında farklı biçimlerde sevdim.Bir eleştirmen olarak izlediğimde,özellikle hikayenin anlatılma biçimine hayran kaldım...Yönetmen olarak teknikle daha fazla ilgiliydim...Sıradan bir izleyici gibi davranılınc film bir ilaçmış gibi kullanılır:İzleyici hareketle büyülenir ve seyrettiğini analiz etmeye çalışmaz.Öte yandan,bir eleştirmen onbeş satırda film özeti çıkarmak zorundadır.Bu da insanı filmin yapısını kavrayıp beğenisini mantıklı cümlelerle ifade etmeye zorlar."


Ünlü fransız yönetmen François Truffaut yapımlara farklı gözlerden baktığıyla ilgili bir eleştiriye cevap verirken.

*Agora kitaplığından çıkmış olan François Truffaut adlı eserden alıntılanmıştır.

2.Dünya savaşı sonrası faşizmin izlerini silmeye çalışan İtalya'da 'yeni gerçekcilik' hareketleri bu savaşın etkilerinden fazlasıyla yararlanmıştır.İtalyan sinemasının öncülüğünü yaptığı sinemada farklılık anlayışından feyzalan bir diğer akımda savaş sonrası Hollywood sinemasının esiri olmuş olan fransız yapımlarına karşıt hareket olan Fransız yeni dalga akımıdır.1951 yılında Andre Barzin tarafından yayımlanmaya başlamış olan 'Le Cahiers du' isimli sinema dergisi genç yönetmenleri etrafında toplamıştır.Bu dergide sinemanın sorunları ve bu sorunlara çözümler bulmak amacıyla makaleler yayımlayan Jean Luc Godard, Jacques Rivette,François Trruffaut,Claude Chabrol gibi isimler zaman içinde Fransa ve Avrupa sinemasına yön veren isimler olmuşlardır.Peki nedir bu yeni dalga akımı?

Fransız sinemasının içinde bulunduğu karmaşadan da destek alarak dönemin büyük bütçeli akademik yapımlara tepki olarak doğmuştur.Yeni dalga hareketinde daha hızlı film çekimleri,daha hafif kamera kullanımı,özenli sahne ışıklandırmalarından kaçınma ve sinema için önemli olan dış çekimlere yönelme akımın görüntünün yakalanması ve sunulması adına getirdiği yeniliklerdendi.Çekim teknikleri dışında senaristler tarafından titizlikle yazılan diyaloglardan,ünlü aktörlerin mimikleriye hayat bulan sahnelerden arındırılmış bunun yerine sahnede rastlantıların kabul edildiği,çekimlerde doğaçlamaya yer verilen,amatör oyuncuların doğal tepkilerine yer veren yapımlar ortaya çıkmıştır.Bu yapımlar ucuz düşük bütçeli olarak kabul edilebilicek,seyircinin alışılagelmiş olarak kabul ettiği klişelere başvurmayan eserlerdir.Bunların dışında yeni dalga akımının belli başlı bir kuramı veyahut bir sloganı yoktur.Sinemada reddettikleri ve savundukları bazı ilkeler vardır.Yeni akım hareketinin Fransa'da tutmuş olmasının en önemli etkenlerinden biri de dönem yönetmenlerinin genç,yeni bir nesil olması ve bu yönetmenlere en önemli sinema yorumcularından Andre Barzin'in destek vermiş olmasıdır.Birer klasik haline gelmiş filmlerin çıktığı bu dönemde Francois Truffaut ve yeni dalga akımının en önemli eserlerinden olan Les Quatre Cents Coups (Les 400 Coups)'dan biraz bahsetmek gerek.


Francois Truffaut sinemayı izleyerek öğrenen,ailesiyle ilgili problemleri olan 1948 yılında tanıştığı Andre Barzin'in manevi oğlu olan ve bildiği herşeyi Barzin'e borçlu olduğunu söyleyen ve söylemle kalmayıp 27 yaşında yönetmenliğini yaptığı ilk uzun filmi Les Quatre Cents Coups'u ona adayan yenilikçi,hümanizm görüşünden hiç bir yapımında ödün vermeyen bir yönetmendi.Jean-Pierre Leaud karakter oyuncusu olarak Les Quatre Cents Coups dahil olmak üzere beş ayrı filminde Antoine Doniel karakterini canlandırmıştır.La Amour a 20 Ans (1962),Baisers Voles (1968), Domicile Conjugal (1970),L’amour En Fuite (1970).Antoine Doniel karakteri yönetmen için önemlidir.Çünkü F.Truffaut Les Quatre Cents Coups'ta bir nevi kendi hayatından kesitler sunmuştur.Bu dönemle ilgili de "hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz" demiştir.Yönetmenin bir diğer önemli eseri de blogda daha önce bahsi geçmiş olan Fahrenheit 451'dir.Ray Bradbury'nin romanından sinemaya aktarılmış olan yapım yönetmenin en bilindik eseridir.

Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Les Quatre Cents Coups'da 1Olu yaşlarındaki Doniel'in öncelikle okul yaşantısına sonrasında ise aile ile ilişkisine ve ev yaşantısına göz atıyoruz.Filmin ilk sahnelerinden itibaren hissettiğimiz birşey var o da Doniel için işlerin iyi gitmediğidir.Hayatında belli aksaklıkların olduğu yadsınamaz bir hale geliceğini okul ve aile kurumlarının Doniel için nasıl işlediğinden anlıyoruz.Okul kurumu öncelikle pek yabancısı olmadığımız bir şekilde seyrediyor.Öğretmenin herşeyden üstün tutulduğu,bilginin öğrencinin istekleriyle değil sadece kurumun ve öğretmenin verdikleriyle sınırlı olduğu,geleneksel bir yapıya sahip olan,şiddetin öğrenmenin esas tetikleyici olduğuna inanılan ve bu bilince sahip görevini layıkıyla yerine getiren bir öğretmen.Birazda bu yüzdendir öğretmenin göremiyeceği anlarda elden geldiğince ortaya konan haşarı çocuk davranışlarının nedeni.Bireyi en başından tutsak etmeye mahkum ederseniz kontrolünüzde olmadığı an elden uçup gitmesi kaçınılmazdır.Hele ki aile içinde işler iyi gitmiyorsa ve okul artık öğrencinin yuvası olmuşsa yetişen neslin sorunlu olması yönetimsel yanlışların sonucudur.Daha da önemlisi yaftalanmış bir öğrencinin başarıya gittikçe uzaklaştırılmasıdır.Bu okulda bizimde gördüğümüz öğretmenin başarısız olan öğrenciye bakışının sabit olduğudur.Hayata tutunmaya çalışan Doniel'in de okulda kaybedilmesinin esas nedeni de budur.Evde işlerin iyi gitmeye başladığı anda okuma hevesi,Balzac sevgisi onun güzel bir kompozisyon yazmasına vesile oluyor lakin takdir edileceği yerde kopya çektiğini söyleyen bir öğretmen varsa okulda nasıl bir gelecek için uğraş verebilir ki?

Doniel:Doğruyu söylesem de bana inanmıyorlar, bu yüzden yalan söylemek kolayıma gidiyor.

Okul kurumu dışında Doniel'in içinde bulunduğu hayattan kaçmasını tetikleyen bir diğer etkende ailedir.Öncelikle bir bireyin hayata atılmaya hazır olduğu esas kurum ailedir.Doniel'in evdeki konumu ise okuldakinden beterdir.Sorumluluk almayan bir üvey baba,Doniel'i sahiplenmeyen ve her daim onu azarlayan bir annenin olduğu ailede çocuktan nasıl bir gelişim beklenebilir ki?Küçük çocuğa verilen okul harçlığının bile surata vurulduğu,en küçük hatada sorgusuz sualsiz cezanın devreye girdiği,tehditlerin bininin bir para olduğu sorumsuz bir aile yapısı.Yapılan hataların nedeni yoktur ebeveynler sadece sonuca kitlenmiş durumdadır.Dinleyen olmadığı için,derdiğini dile getiremediği için de okuldan kaçmak,sinemaya gitmek Doniel'in sorunlardan kaçış şeklidir.Rastlantı üzerine annesini sokakta başka bir adamla yakın bir halde görmeside süreci hızlandıran bir olay olmuştur.Varlığının rahatsız ettiği,sevgi adı verilen duygusundan zerre nasibini almamış bir aile içinde durmanın mantıksızlığını kavradığında henüz bir çocuktur.Olgunların dünyasına atılmak isteyen bir çocuk.Doniel okumak yerine para kazanmak isteyen,ailesiyle yaşamak yerine denizlere açılıp gemici olmak isteyen bir çocuk olmuştur.Bu çocuğun hayatı içinde bulunduğu düzenden kaçmak üzerinedir.

Truffaut'un kişisel otobiyogrofisinden kaleme alıp yönettiği Les Quatre Cents Coups döneminin sinema diline yerinde eleştiriler yapmakla birlikte,sinemada yeni bir dönem açmasıyla büyük bir önem taşır.

- Neden 451 de 813 ya da 121 değil?
- Fahrenheit 451 kitap kağıdının yanmaya başlama sıcaklığıdır.
- bir şey daha sormak istiyorum.
- devam et.
- itfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?
- "ateşi söndürmek " mi ? kim söyledi bunu sana?



Tarihini vermediği bir geleceği konu edinen ama ülkemizde aslında çoktan yer etmiş olan bir dönemi kısmen de olsa anlatan, sistem ve sosyal eleştirilerle bezeli bir film Fahrenheit 451. Kitapların yerini Tv’nin aldığı; insanları asosyal yaptığı, okuduklarıyla onları mutsuzluğa hatta intihara sürüklediği için yasaklandığı bir dönem bu( bize pek de yabancı değil). Yazarın kitabı yazdığı dönemde internet olmadığı için bu eleştiriyi sadece TV bazında yapmış ki şuan olsa sanırım Tv’ye de şükredebilirdi.

Filmin ana karakteri Guy Montag (Oskar Werner) bir itfaiyeciyi canlandırmaktadır. Fakat bildiğimiz türden değil o dönemin itfaiyecilik mesleği. Amacı çıkmış olan yangını söndürmekten ziyade, kitapları yakarak yangın çıkarmaktır. Böylelikle hem insanları kitapların vermiş olduğu huzursuzluktan(!) korumuş hem de onların gözünü sisteme karşı bir nevi korkutmuş olduklarını düşünürler. Çünkü sistem onların koşulsuz kendilerine tabi olmasını, sadece kendi kanallarında gösterilene inanmalarını, düşünmemelerini, hareket etmemelerini istemektedir.


- Bunun dışında Montag iş dışında neler yapar?
- Çok bir şey yapmaz, efendim. Çimleri biçer.
- Peki ya kanun bunu yasaklarsa?
- Sadece büyümelerini izler, efendim.

Montag da sistemin istediği düşüncelere sahip en sadık üyelerinden biri. Ki bu sadakati sayesinde terfi bile beklemektedir. Ondaki değişimler komşusu Clarisse ile başlar. Clarisse, diğer komşularının aksine evinin çatısında anten barındırmayan, izlemekten çok okumayı tercih eden, “kabul” yerine “durun biraz” deyip düşünebilen bir yapıyı temsil ediyor. Aksi karakterde ise Montag’ın karısı Linda var ki Linda’yı oynayan da Clarisse’yi oynayan kişi, Julie Christie'dir. Sanırım bu durum ile Montag’ın durumunun daha izah edilebilir olacağı düşünülmüş. Tercih konusunda aralarındaki birçok farkın yerine sadece kültürel ve sosyal açıdan farklılıklara odaklanılması istenmiş olabilir.


"Yaktığın kitapları hiç okudun mu?"


Montag’daki değişimi başlatan kıvılcım ise Clarisse’nin ona sorduğu bu soru üzerine başlıyor. Soruya ilk cevabı kesinlikle hayır olmuştur. Nedenleri vardı elbet. Birincisi onlar saçmaydı ki kendisine söylenen de buydu ve o da itaat etmişti, ikincisi yasaktı onları okumak. Montag da kanuna bağlı bir devlet memuru olmanın gereksinimleriyle hiç ilgilenmemişti. Tek bakındığı çizgi romandan da öte sadece fotoğrafları barındıran bir gazeteydi. Her şey görsele indirgenmiş, yazısal bazda olanlar minimum oranda tutulmuş ve bu sayade halkın okuma eylemine karşı yetersiz kalınması istenmiştir.

Fakat daha sonra Montag bu sorunun üzerine gitmiş ve yakması gereken kitaplardan birini alarak okumaya başlamıştır. Bu andan itibaren Montag artık eski Montag değildir. Olanı sorgulayan, yaptığı işten huzursuzluk duyan biri haline geliyor. Eskiden yaktığı kitapların kapağını açmaya bile korkan Montag okumaya daha iştahlı bir hale bürünüyor. Bunu da en güzel şu ifade ile açıklıyor : " Bilmediğim çok şey var. Öğrenmem lazım."


Diğer bilimkurguların aksine ,mevcut ya da gerçekleşecek durumdan duyduğu rahatsızlığın fazla oluşundan olsa gerek, mesajını gözümüze soka soka işleyen, hatta mesajından öte de bir şey anlatmak istemeyen bir yapıya sahip. Ray Bradbury' nin yazdığı bu romanı Francois Truffaut 1966 yılında sinemaya uyarladı. Filminden hareketle yazıyı yazdıysam da eserin aksi yönünde bir tavsiye vermek yanlış olacagından öncelikle kitabı okumanızı öneririm. Yok ben almayayım diyenlere de izlemelerini. ( affet beni R.Bradbury )

Bu arada böyle bi esere sahip yazarın, kitabının sinemaya uyarlanması için izin vermesi, kitabında bahsettiği konu ile bir çelişki yaşamaz mı? Bu bi ironi midir? Yoksa bir yenilgi mi?