Fantezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fantezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2026 Cumartesi

The Bride: Ve Kadın da Yaratıldı

Sinema tarihinde bazı anlatılar var ki her yeniden ele alındığında yalnızca tekrar etmez, aynı zamanda dönüştürülür. Henüz geçen sene anlatılan Frankenstein bu anlatıların en köklülerinden biridir. Ancak Maggie Gyllenhaal’ın The Bride! filmi bu mirası sürdürmekten çok onu parçalamayı ve yeniden kurmayı tercih ediyor. Bu kez hikaye, yaratıcı tarafından yaratılan canavarın da yaratıcıya dönüşüp kendisi için bir 'kadın' yaratması üzerinden anlatılıyor. Ortaya çıkan şey ise klasik bir korku anlatısından ziyade, kimlik, beden, öfke ve varoluş üzerine kurulmuş, yer yer dağınık ama kesinlikle cesur bir film. Ama? Ama'ları da var tabi.

Film, 1936 yılının Chicago’sunda, toplumun sınırlarını zorlayan bir kadın olan Ida’nın (Jessie Buckley) ölümüyle başlıyor. Dr.Frankenstein’ın 1819 yılında yaratığı Frank (Christian Bale), 117 yıllık yalnızlığına son verecek bir eş arayışıyla Chicago'ya geliyor. Yeniden Canlandırma üzerine araştırmalar yapan bilim insanı Dr. Euphronious'u (Annette Bening) bulup, ondan yalnızlığını gidermesini, kendisi için bir eş yaratmasını istiyor. Yakın tarihte ölmüş olan Ida'nın bedeni, bir müdahale ile yeniden hayata döndürülüyor ve 'The Bride (Gelin)' ortaya çıkıyor. Ancak bu yeniden doğuş bir bütünlük değil, bir parçalanma getiriyor. Gelin artık Ida değildir; ama tamamen yeni biri de değildir. Bu belirsizlik, filmin temel sorusunu oluşturuyor: Bir beden yeniden yaratıldığında, içindeki öz de yeniden mi doğar, yoksa geriye sadece parçalanmış bir kimlik mi kalır?

Filmin en güçlü taraflarından biri, bu soruları doğrudan olay örgüsüyle değil, karakterlerin ağzından dökülen repliklerle işlemesi. I don’t think that’s (Ida) my name anymore (ismimin artık Ida olduğunu sanmıyorum) gibi bir cümle, yalnızca bir karakterin kimlik krizini değil, kimliğin sabit ve değişmez bir şey olmadığı fikrini de açığa çıkarıyor. Benzer şekilde Frank’in yalnızlıktan doğan arzusu, korkudan çok yalnızlık üzerine kurulu bir canavar anlatısı yaratıyor. Gelin’in öfkeyle söylediği What, are you gonna cut my tongue out too?(Ne, dilimi de mi keseceksin?) gibi replikler ise filmin en açık politik damarını oluşturuyor. Burada mesele yalnızca şiddet değil, aynı zamanda susturulma ve ifade hakkıdır. Filmin bir başka dikkat çekici cümlesi olan “There is nothing left to do now but live (Artık yaşamaktan başka yapacak bir şey kalmadı)” ise anlatıyı varoluşsal bir düzleme taşıyor. Yaşamın anlamı sorgulanırken, yaşamanın bir zorunluluk olarak sunulması filmin karanlık tonunu derinleştiriyor.

Bu noktada film, A Cyborg Manifesto kitabı ile birlikte okunduğunda çok daha katmanlı bir anlam kazanıyor. Donna Haraway’in ortaya koyduğu siborg kavramı, Gelin karakterinde somutlaşıyor. Gelin ne tamamen doğaldır ne de tamamen yapay. Ne sadece bir beden, ne de yalnızca bir fikir. Ölü bir bedenden doğuyor, bilimle yeniden can buluyor ve başka bir sesin -Mary Shelley’nin- yansımasını taşıyor. Bu anlamda o, doğa ile kültür, beden ile teknoloji arasında bir yerde konumlanan hibrit bir varlıktır. Haraway’in ikilikleri yıkma çağrısı da filmde açıkça karşılık buluyor; insan ve canavar, kadın ve erkek, yaşam ve ölüm arasındaki sınırlar sürekli bulanıklaşıyor. Gelin bu sınırların hiçbirine tam olarak ait değildir ve bu yüzden politik bir figüre dönüşür.

Filmin merkezinde yer alan bir diğer güçlü tema ise kadın öfkesidir. Gelin, klasik anlamda bir 'kurban' ya da 'ideal kadın' değildir. Kontrolsüzdür, taşkındır, hatta zaman zaman anlaşılmazdır. Bu özellikleriyle Haraway’in tarif ettiği gibi 'temiz' bir özne değil, çelişkilerle dolu bir siborg figürüdür. Film, kadının bastırılmış deneyimlerini ve susturulmuş sesini görünür kılarken, bunu düzenli ve ölçülü bir anlatımla değil, bilinçli bir kaosla yapıyor. Bu kaos, bazı izleyiciler için yorucu olsa da, filmin söylemek istediği şeyle doğrudan bağlantılıdır: bastırılan şey geri döndüğünde düzenli olmaz.


Filmin senaristi ve yönetmeni, kendisini daha çok kamera önünde görmeye alıştığımız Maggie Gyllenhaal. Taze yönetmen bu filmi, gotik korkudan kara mizaha, gangster filminden müzikale kadar birçok tür arasında dolaştırıyor. Bu geçişler filmi özgün ve tahmin edilemez kılarken, aynı zamanda anlatının bütünlüğünü de zayıflatan etken oluyor. Her ne kadar yönetmen özgün olmak adına iyi niyet ortaya koymuş ve farklı bakış açıları katmışsa da, hikayede derinlik oluşturmada ve hikayenin altını doldurmada eksiklikler yaşadığı bariz. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Frankenstein filminde canavarın yaratılışındaki zorlukları, deneme yanılmaları, başarısızlıklara rağmen yıllarca süren çalışmaları izlemiştik. Bu filmde ise Gelin'in yaratılması anlık oluyor. Hali hazırda bir makine varmış ve tuşa basınca ölü kişi yeniden can buluyormuş hissi filmi bu noktada karikatürleştiriyor. Filmde karakterlerin sürekli uzun ve didaktik konuşmalar yapması da alt metnin gücünü zayıflatıyor. Özellikle Gelin’in  monologları bazı izleyiciler için yorucu ve abartılı bulunabilirse de neyse ki bunu yapan Jessie Buckley olunca idare ediyor. 

Jessie Buckley demişken hazır, oyunculuklar filmin en güçlü dayanaklarından biridir. Bu sene Hamnet filmindeki olağanüstü performansı ile Oscar kazanan Jessie Buckley, Gelin karakterine hayat verirken kontrolsüzlük ile kırılganlık arasında gidip gelen bir performans sergiliyor. Onun yorumu, karakterin dağınık yapısını taşımayı başarıyor ve Jessie Buckley'in psikopat bir kadın rolünü de başarıyla canlandırabildiğini görüyoruz. Christian Bale ise Frank karakterinde daha içe dönük, neredeyse utangaç bir yalnızlık sunuyor ve bu da filmin duygusal dengesini sağlıyor. Bu iki performans, filmin zaman zaman dağılan yapısını bir arada tutan en önemli unsurlardan biri. Ve tabi bazı sahnelerde karşımıza çıkan ve yönetmenin de kardeşi olan Jake Gyllenhaal'ın da filmde olduğunu not düşelim.

Tüm bu yönleriyle The Bride! hem beğenilen hem de eleştirilen bir film olarak öne çıkıyor. Cesur, özgün ve risk alan yapısı, güçlü oyunculukları ve görsel dünyasıyla takdir toplarken, dağınık anlatımı, fazla açıklayıcı diyalogları ve derinleştirilmeyen bazı temalarıyla eleştiri alabilir. Ama tam da bu kusurları onu ilginç kılabilir. Bu film, klasik bir hikayeyi yeniden anlatmak yerine onu bozmayı, parçalamayı ve yeniden kurmayı seçiyor. Gelin karakteri bu sürecin merkezinde yer alırken, ne tamamen kadın, ne tamamen insan, ne de yalnızca bir canavar. O, sınırları ihlal eden, tanımları reddeden ve varoluşuyla rahatsız eden bir figür. Belki de filmin en büyük başarısı burada yatıyor: izleyiciyi memnun etmek yerine onu huzursuz etmeyi seçmesi. Çünkü bazı hikayeler toparlanınca değil, parçalanınca güzeller.

1 Aralık 2025 Pazartesi

Frankenstein: Modern Prometheus

Guillerme del Toro'nun yıllardır hayalini kurduğu Frankenstein uyarlaması nihayet can buldu. Yönetmenin filmografisindeki en olgun filmi diyebileceğim bu filmde; klasik bir hikayeyi yeniden anlatmanın ötesine geçerek, hem radikal derecede kişisel, hem de görsel açıdan büyüleyici bir sinema deneyimi sunuyor. Daha önceki uyarlamalarından daha farklı, daha özgün ve en önemlisi daha güzel. 


Film her ne kadar Mary Shelley'nin 1818 tatihli romanına bir anlamda sadık kalsa da, Del Toro'nun özgün dokunuşlarıyla 1850'lerin Viktorya dönemi atmosferinde yeniden şekilleniyor. Arktik'te geçen açılış bölümünde, ölümün eşiğindeki Victor Frankenstein (Oscar Isaac), onu takip eden yaratığın (Jacob Elordi) pençesinden kaçarken bir gemi mürettebatı tarafından kurtuluyor. Tabi yaratıktan kurtarmanın bedelini ağır ödüyorlar. Fakat Victor'u korumakta kararlı olan gemi kaptanı, Victor Frankenstein'ı kamarasına alıyor ve başlıyor Victor burada kendi trajik hikayesini anlatmaya. Çocukluğunda kaybettiği annesinin ölümünden sonra ölümü saplantı haline getirişini ve bu saplantının onu insan bedenini yeniden canlandırma fikrine itişinin hikayesini.

Okulda yaptığı bir sunum sırasında sergilediği çalışması ilgi görmese de onu ilginç bulan biri çıkıyor. Zengin bir silah tüccarı olan Harlander'ın (Christoph Waltz) desteğiyle çalışmalarına hız veren Viktor, savaş alanlarından topladığı ceset parçalarıyla bir 'insan' yaratıyor. Fakat yaratığın özgür iradesi ve kırılgan bilinci ortaya çıktığında, Victor'un 'Tanrı rolü' üzerindeki tüm hakimiyeti alt üst oluyor. Yaratık, varoluşunun anlamını aramak isterken dışlanıyor, istenmeyen ilan ediliyor. Ve bu noktadan sonra 'yaratıcı' ile 'yaratık' arasındaki çekişme başlıyor. 


Bu çatışma bize 'gerçek canavar kim?' sorusunu sordurtuyor. Elordi'nin canlandırdığı yaratık, ilk anda bebek gibi meraklı, masum ve duyarlı. Bu bakımdan önceki uyarlamalarda bulunan yaratıkların çoğundan farklı bir 'yaratık' olarak karşımıza çıkıyor. Yarı dilsiz canavar klişesini, merakıyla kırıp okuyan, yazan, düşünen ve empati kuran bir varlığa dönüşüyor. Elordi'nin oyunculuğu, karakterin önce bebeksi saflıkla dünyayı keşfedişini, ardından toplumun ve yaratıcısının reddiyle yaşadığı kırılganlığı iyi yansıtıyor. Zihnimize kazının standart Frankenstein canavarını canlandıran Boris Karloff'tan bu yana yaratığın en insani, en sempatik temsili şu anki. (1994 yapımlı uyarlamasında bu canavarı Robert de Niro'nun da canlandırdığını not düşeyim.) Fakat toplumun ön yargıları ve Victor'un reddiyle bu sempatik canavar giderek canavara dönüşüyor, hatta canavar olmaya itiliyor ve mecbur bırakılıyor. 

Bu yaklaşım filmin genel tonunu da etkiliyor. Frankenstein, korku öğeleri barındırmasına rağmen esas olarak bir trajedi olarak işleniyor. Del Toro, korkuyu değil hüznü, şiddeti değil merhameti merkeze alıyor. Yaratığın, 'yaşamak zorunda bırakılmış' olması, filmin en sarsıcı duygusal eksenini oluşturuyor. Filmde ara ara değinilmeye çalışılan baba-oğul metaforu da bu duygunun gölgesinde kalıyor. Victor Frankenstein kendi babasıyla yaşadığı travmatik ilişkinin izlerini, farkında olmadan kendi yarattığı varlığa taşıyor. Yaratık da tıpkı Victor'un çocukluğundaki gibi sadece sevgi bekliyor ama karşılığında bir terk edilmeyle yüzleşiyor.

Del Toro'nun görsel dünyası bu duygusal yapıyı destekleyen en önemli unsurlardan biri. Gotik mimari, Viktoryen dönem detayları filmin estetik kimliğini oluşturuyor. Setlerin büyük ölçüde fiziksel olarak inşa edilmiş olmaları, filme dijitalden uzak, somut ve ağır bir atmosfer kazandırıyor. Bununla birlikte bu estetik yoğunluk bir eksikliği de ortaya çıkarıyor. Çünkü görsel güzellik, korku ve gerilim hissini bastırıyor. Yani filmin sunumunun 'fazla güzel' olması, rahatsız ediciliğini sönümlüyor. Bu da korku ve gerilim beklentisinde olan izleyicileri boşa düşürüyor.


Filmin anlatısal yapısı üçe ayrılıyor. İlki, prelude dediğimiz, asıl anlatıya girmeden önce yer alan açılış sahnesini oluşturan gemi sahnesi. ikinci olarak Victor'un hikayesi ve son olarak da yaratığın hikayesi. Hikayedeki anlatımın güçlendiği kısım ise, perspektifin yaratığa devredildiği kısımla başlıyor. Yaratığın dünyayı keşfedişi, doğayla kurduğu ilişki, kör adamla yaşadığı dostluk ve okuma-yazmayı öğrenmesi, filmin en insani ve en dokunaklı kısımlarını oluşturuyor. Bu anlatısal tercih, seyircinin empatisini tamamen tersine çeviriyor. Artık merkezde Victor Frankenstein değil, yaratılan ve kendisinden ölüm nimeti alınmış, varoluşsal acılar taşıyan bir bilinç var.

Frankenstein'ın önceki uyarlamalardan farkı ve üstünlüğü tam da bu noktada ortaya çıkıyor. 1930 yapımı James Whale'in yönettiği Frankenstein (1930) filminde, hafızalara kazının canavar görselini canlandıran Boris Karkoff'un oyunculuğunda canavar, korku duygusunu etrafına saçıyordu. Kenneth Branagh'ın yönettiği ve Victor Frankenstein'ı da canlandırdığı 1994 yapımı Frankestein filminde ise, Robert de Niro'nun canlandırdığı yaratık öfke merkezliydi. Ancak Del Toro'nun bu filminde Jacob Elordi'nin canlandırdığı yaratık, masum bir bebeklikten, meraklı bir çocukluğa, oradan ihanete ve öfkeye kadar ilerleyen bütüncül süreçte, tüm duyguları yaşıyor ve izleyicide yaşatıyor. 

Filmdeki göndermeler bu tematik derinliği daha da zenginleştiriyor. Mitolojik düzlemde Victor Frankenstein açıkça Prometheus figürüyle ilişkilendiriliyor. Tanrı'lardan ateşi çalan Prometheus gibi, Victor da bilgiyi ve yaratma kudretini çalıyor. yaratım-günah-ceza döngüsü film boyunca işleniyor. Dinsel göndermeler, özellikle Hristiyan anlatısı üzerinden kuruluyor. Yaratığın çarmıha gerilişi, 'yeni Adem' olarak konumlandırılması ve melek-şeytan ikiliği bu çerçevede okunabilir. 


Toparlamam gerekirse, Guillermo del Toro'nun Frankenstein'ı, 'canavar nasıl yaratıldı?' sorusundan fazlasını soran, 'bir yaratılan/çocuk neden terk edilir?' sorunu da ekleyen bir film. Korkudan çok insani, dehşetten çok hüzünlü, bilimden çok etik ve duygusal bir yaklaşım sunuyor. Gerçek canavarın görüşünüşte değil, davranışta saklı olduğunu bize göstermesi açısından ders veriyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde, bu film; hem yönetmenin sinemasında hem de modern uyarlamalar arasında en zarif ve en hüzünlü yaratık anlatılarından biri olarak öne çıkacaktır. 

29 Ağustos 2025 Cuma

The Life of Chuck: Bir İnsanın Ölümü = Bir Evrenin Sonu

Stephen King'in 'If It Bleeds' kıtabında yer alan kısa bir öyküden uyarlanan The Life of Chuck, 39 yaşında sıradan bir muhasebeci olan Charles Krantz (Chuck)'ın hayatını geriye doğru 3 bölüm halinde anlatıyor. Bıraktığı tat ile Big Fish filmini hatırlatıyor. Tim Burton'ın filminde masalın büyüsü var iken bu filmde geri sayımın melankolisi var. Ancak her iki film de "bir insanın ölümü, aslında bütün bir evrenin ölümü" fikrinde birleşiyor.


Filmin ilk bölümü, dünyadaki düzenin yavaş yavaş çökmeye başlamasıyla açılıyor: internetin çöküşü, elektriklerin kesilişi, doğal felaketler.. Bu kaosun ortasında, insanların karşısına her yerde beliren "39 harika yıl için, Teşekkürler Chuck" yazılı billboardlar ve reklamlar çıkıyor. Buraya kadar bir bilimkurgu filmi bizi bekliyor desek de aslında olan bir ölüm. Chuck'ın (Tom Hiddleston) 39 yıllık hayatı sona ererken tüm kozmoz da sona eriyormuş gibi sunuluyor. Bu, bireyin ölümüyle bir evrenin de yok oluşunu eşitleyen bir perspektifin sinemasal karşılığı. Big Fish filminde de Edward Bloom'un ölümü yalnızca bir bireyin değil, onun yarattığı bütün masalsı evrenin de sonuydu. Her iki filmde de ölüm, biyolojik bir sona işaret etmekten çok, bir yaşanmışlığın, bir zihin aleminin, bir belleğin çöküşü olarak konumlanıyor diyebiliriz.

İkinci bölüm, filmin kalbini oluşturuyor. Filmin en çok konuşulan sahnesi; Chuck'ın bir sokak davulcusuna eşlik edip kendinden geçerek dansa başladığı ve yine oradan geçmekte olan Janice'in (Annalise Basso) ona eşlik ettiği sahne. Chuck'ın ölüme en yakın olduğu o yaşlarda bile hayatın küçük bir anında bulunabilecek saf sevinci bu dansta yakalıyor. Sebebini o an kendisi bilmese de ya da bunu dillendirmese de cevabının belleğinde gizli olduğunu bir sonraki bölümde görüyoruz. 

Üçüncü ve son bölümde ise Chuck'ın çocukluğuna gidiyoruz (ki çocukluğa gidiş Big Fish filminde de vardı). Ebeveynlerinden ayrı olan Chuck'ı, kendisine matematiği öğreten büyükbabası (Mark Hamill) ve kendisine dans etmeyi öğreten büyükannesi yetiştiriyor. Chuck'ın kaderini şekillendiren kayıpların ve travmaların anlatıldığı bu bölüm ile finale gidiliyor. Ancak filmin kapanışı duygusal bir final gibi dursa da ani ve tatmin etmeyen bir bitiş izlenimi de veriyor. Hızlıca dürülüp paketlenmiş ve servis edilmiş gibi. Oysa Big Fish filminde net ve duygusal bir kapanış vardı. 

Oyuncu kadrosu filmin güçlü yanlarından biri. Chiwetel Ejiofor, ilk bölümdeki melankolik öğretmen rolünü iyi oynuyor. Oynadığı karakteri Marty'nin şaşkınlığını, çaresizliğini ve korkusunu ayrıldığı eşi olan Felicia (Karen Gillan)'a iyi şekilde aktarıyor. Filmin ikinci bölümünde ortaya çıkan ana karakterimiz Chuck'ı canlandıran Tom Hiddleston ise filmin kalbindeki dans sahnesiyle, sınırlı olan rolüne ve ekran süresine rağmen filme kapak olacak bir performans sergiliyor. Star Wars'tan sevdiğimiz Mark Hamill ise üçüncü bölümde bilge ve asi bir dede rolünün hakkında iyi geliyor.

Estetik açıdan film, bilimkurgu ve fantezi öğeleri barındırsa da aslında türler arasında gezinerek kendine özgü bir kimlik kuruyor. Kimileri için bu türler arası geçiş, duygular arası geçişe kolaylık sağlasa da; kimileri için de dağınık bir seyir keyfi sunuyor olabilir. 

The Life of Chuck, seyirciyi bölen filmlerden biri olacaktır. Bazısı tarafından, hayatın değerini anlatan güçlü bir hatırlatma olarak sevilecek; bazısı tarafından ise boş bir duygusallık yaftası vurulup es geçilecek. 


Yönetmen Mike Flanagan'ın önceki filmleri korku türü ağırlıklı iken, bu filmde daha kişisel ve daha şiirsel bir anlatı sunmuş. Bu da onun 'istesem farklı işler de çıkarabilirim' deme şekli olsun. Ancak filmin sonu kısmında yaptığı acelecilik belki de onu bir oscar heykelciğinden edecek. Heykelciğe ulaşması zor görünse de En İyi Film dalında aday olacağına kesin gözüyle bakıyorum şimdiden. Önümüzde daha Ekim Kasım ayları duruyor iken peşin konuşmak gibi olacak ama hadi bakalım. Yine Uyarlama Senaryo dalında ve En İyi Kurgu dallarında adaylıkları olacaktır. Ve belki bir de Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinden, Mark Hamill'in iyi oyunculuğu hatrına. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (26/08/25) bugüne (28/08/25) 14'ü açlıktan 147 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !

2 Eylül 2024 Pazartesi

After Life (1998): Bir Koreeda filmi

"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum." Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı bu cümle ile başlıyor. İlk sayfada hatta ilk cümlede sizi bir süre alıkoyan bir giriş. Bu cümle, yaşandığı esnada fark edemediğimiz, belki de sıradan ve geçiştirilen anların varlığını geç farkedişimizin pişmanlığını içeriyor. Koreeda bu filminde herkesin o "ân"ını arıyor. "Öldükten sonra yaşamak zorunda bırakılacağınız tek bir anı olsaydı, o ne olurdu?" sorusunu sorarak. 

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda'yı bu yıl üçüncü kez yazıyorum. 2023 yapımı son filmi Monster filminin ardından, 2008 yapımı Still Walking i yazmıştım. Ve şimdi daha eskilerine giderek 1998 yapımı After Life filmi için buradayız. Koreeda, fikirleri olan ve fikirlerini olabildiğince basit yollarla ifade edebilen bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösterdi bana. "Bir adaya düşseniz, yanınıza alacağınız  3 kitap/film/kişi ne olurdu?" sorusundaki bahsi yükseltip "yanınıza yalnızca tek bir ânı almanızı" istiyor. 

Filmin hikayesinden bahsedecek olursak, ölen insanların toplandığı ara bir kampta kendilerinden 1 hafta içerisinde, hayatta iken yaşamış oldukları bir ânı seçmeleri isteniyor. Sonsuza dek saklayacakları ve buna değecek bir anıyı. 1 hafta sonunda da After Life tesisindeki ekip, seçilen o anıları kısa filmleştirip kendilerine izletiyor ve sonra da onları sonsuzluğa uğurluyor.

Filmde kullanılan mekanlar ne fütüristik ne de fantastik. Sıradan bir okul, ucuz bir pansiyon gibi. Anlatım ise daha çok ölenlerle, görevliler arasında geçen mülakat/röportaj tadında. Bu sebeple hikaye yavaş ilerleyen bir yapıya sahip ve ana noktalara ulaşması biraz zaman alıyor. Ancak filmin vermesi gereken mesaj ta en başından beri izleyicinin zihnini meşgul ediyor zaten. Tıpkı Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının ilk cümlesinde birçok okuru esir aldığı gibi.

Film, yapım olarak üzerine konuşma yapılacak bir yapıda değil, talebi de bu değil. İzleyici fikri satın almış ve kendisine "Acaba ben ne seçerdim?" diye sormuşsa ve buna cevap aramak için geçmişin tozlu anları gün yüzüne çıkmışsa ne ala, amaca ulaşılmıştır. Hepimizin geçmişe bakıp "harbi güzel günlermiş" ,"o meseleyi de fazla dert etmişim", "o ânı layıkıyla yaşamamışım" diyeceği anıları var. Ve sonrasında eklenen bir "keşke" sözcüğü. 


13 Şubat 2024 Salı

Poor Things: Yine Bir Yorgos Lanthimos

Başlıktaki "Yine Bir Yorgos Lanthimos" ibaresi, bu yönetmeni tanıyanlar için yeterli bir film tanıtımı olacaktır. Tanımayanlar veya unutanlar için diyeceğim şu ki; absürtlüğü yeni normal olarak sunan ve bunu izleyicisine de inandıran bir yönetmen. Bu filmde, intihar eden hamile karakterimiz Bella Baxter'i (Emma Stone) yeniden hayata döndürmek isteyen yeni Frankestein ve bir nevi 'Tanrı'sı Godwin Baxter (Willem Dafoe), karnındaki bebeğinin beynini anne Bella Bexter'a naklediyor. Bize izletilen ise vücut yaşı ile beyin yaşının senkronize oluş sürecinde yaşadığı keşifler ve deneyimler.
Bir kadının, Tanrı'sının üzerindeki hakimiyet ve düşüncelerine rağmen gelişimini izlemeye hazır olun. 

Poor Things filmi, yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un yönettiği, Emma Stone'un başrolünde yer aldığı bu senenin en sıra dışı filmi olarak karşımıza çıkıyor. Filmde geçtiği zaman tam olarak anılmasa da Victorian dönemine özgü bir atmosferde çekilmiş. Yeşil ekrandan ziyade, kurdurduğu dev led ekranları kullanan yönetmen, oldukça ütopik duran bir set ortamı yaratmış. Bu sayede yönetmen Lanhtimos istediği görseli çekim esnasında görmüş ve oyunculara da bu deneyimi tattırarak role girmelerine katkıda bulunmuş. Kullanılan kamera açıları, renk paleti ve mekan tasarımıyla izleyiciyi de farklı bir gerçekliğe davet ediyor. 

Filmin senaryosu bir kitaptan uyarlama. Alasdair Gray'in aynı isimli romanından uyarlanmış olsa da kitabın anlatım dilinin dışına çıkılarak kendi dilini oluşturmuş. Kitabında hikaye bir karakterin ağzından anlatılırken ve Bella Baxter'in yaşadıklarını mektuplar üzerinden öğrenirken, filmde tüm olanlar bize gösterilerek sunuluyor. Hikayenin bu bakımdan senaryolaştırılışı önem arz ediyor. Bunu da filmin senaristi Tony McNamara başarıyla gerçekleştirmiş. Yorgos ve Tony'nin kurduğu yönetmen/senarist ilişkisi, Yorgos'un önceki The Favourite filminde de başarıyla boy göstermişti. Bu filmi diğer Yorgos filmlerinden ayıran birçok özellik de mevcut. En bütçeli filmi olması yanı sıra, absürtlüğü ve cinselliği diğer filmlerine nazaran daha fazla kullandığı bir yapım olmuş. 




Film ve Karakterler;

Filmimizin baş karakteri Bella Baxter (ki bu, onu sonradan hayata döndüren doktor Godwin Baxter tarafından verilen isimdir. Asıl isminin Victoria olduğunu ilerleyen dakikalarda görüyoruz) çıktığı köprüden aşağıya atlayarak kendisine ağır gelen bir hayatı sonlandıran sahne ile karşımıza çıkıyor ilk olarak. Filmin finalini başında gösteriyor gibi algılana da bilir ama bu tamamen bir başlangıç. Cansız bedenine ulaşan Dr.Godwin Baxter, onu kurtarmak için olduğu düşünülse de tamamen deneyinin bir parçası olarak intihar eden bu genç kıza elektroşoklarla hayat verir. Ve bunu yaparken de kızın karnındaki bebeğin beynini alarak kıza nakleder. Elinde artık yetişkin bir kadın bedeni içersinde sıfır, boş levha misali bir bebek beyni vardır. Ne tam yetişkindir, ne de tam bir çocuk. Beyin yaşı ile beden yaşının senkronize olup birbirine kavuşması sürecinde ismini Bella Baxter olarak verdiği bu 'deney kişisi'ndeki bedensel ve zihinsel gelişimleri gözlemlemeyi amaçlıyor. "İlk ne zaman konuşacak", "ilk ne zaman cümleler oluşturacak", "ilk ne zaman etik yargılara sahip olacak" ve "ilk ne zaman bunları eleştirecek" gibi fazlasıyla sorulara cevap bulmayı amaçlamaktadır. Bu ve benzeri birçok sorulara cevap verilse de film boyunca Bella Baxter'ın sorgu sual etmediği tek şey ise Tanrı'nın varlığı oluyor. Nedense onun varlığını ve tanrılığını bir türlü sorgulamıyor. 

Tanrımız, babamız, doktorumuz Godwin Baxter'ı Willem Defoe canlandırıyor. Ekleme yanaklardan oluşan korkunç suratının altında nazik bir duruş da sergiliyor. Kendisini tamamen deneyine adamış biri olarak gözükse de yarattığı Bella Baxter'a sonradan sevgi besleyerek duygusal bağ kurması, kendisinin de eleştirdiği tarafı oluyor. Gaddar ve korkutucu duruşu sadece söz konusu Bella olduğunda masumlaşıyor. 

Goldwin Baxter, Bella Baxter'ın gelişimini izlemesi için öğrencilerinden biri olan Max McCandles (Ramy Youssef)evine davet ediyor ve ona bu görevi veriyor. Max'ın her ne kadar amacı hocası Godwin'e bu araştırmasında yardımcı olmak ise de, duygularına yenik de düşüyor ve Bella'ya aşık oluyor. Kendisinden onunla evlenmesini istiyor. Tüm bu olağan dışılıklar içerisindeki tek olağana yönelme eylemi de bu oluyor belki de. Ama evlilik Bella için bir anlam ifade etmiyor. Yeni yeni keşfettiği cinselliği daha özgürce yaşayabileceği anlamından öte bir anlamı yok onun için. Ve kabul eder.

Ancak Max ile nişanlanan Bella Baxter'ın karşısına Duncan Wedderburn ( Mark Ruffalo ) çıkar. Duncan, daha serseri, maceraperest ve eğlenmeyi seven birisi. Bella'ya ülke ülke gezmeyi teklif eder ve Bella da kabul eder. Kendisine mahsun gözlerle bakan çiçeği burnundaki Max'a da dönüp "gelince seninle evlenicem" der ve bir kez daha kadınlar serseri erkekleri, efendilere tercih eder.

                   
Oyunculuklara bakıldığında başrol Emma Watson, Bella Baxter karakterini çok güzel bir performansla canlandırıyor. Karakterin bebeklikten olgunluğa ulaşan süreçteki tüm hareket ve bakışlarını izleyiciye çok net şekilde aktarabilmeyi başarmış. Beyni henüz çiğ iken etrafa attığı boş bakışların, filmin ilerleyen saatlerinde karakterin beyin yaşı olgunlaştıkça daha anlamlı bakışlara evrildiğini görüyoruz. Bu performansıyla aday olduğu En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'ın en büyük favorisi. La La Land filminden de aldığı oscarla birlikyen ikinci oscarını kaldırmaya çok ama çok yakın.

Diğer aday oyuncu ise Duncan Wedderburn karakterine can veren Mark Ruffalo. Oppenheimer filmindeki performansı ile ödüle aday Robert Downey Jr'a bir hatıra oscarı verilmeyecek ise o ödül Mark Ruffalo'ya gidebilir. Neredeyse bir başrol kıvamında yardımcı erkek oyuncu rolünü başarıyla üstlenmiş.

Genel olarak bakacak olursak 11 dalda oscara aday gösterilen bu film, aday olduğu her oscarı alabilecek güçte. Ve tüm bunlar olursa da kimse şaşırmasın. 

26 Ekim 2021 Salı

Dune Part One: Efsane Yeniden Başlıyor

Neredeyse tüm bilimkurgu filmlerinin atası, kutsal kitabı, baş tacı olan, Frank Herbert'in 'çekilemez' olarak anılan kült romanı, uzun yıllar boyunca sinema uyarlaması bekleyenler için yarım kalmış bir hayaldi. Gerek David Lynch'in tartışmalı 1984 yılı yapımı, gerekse Jodorowsky'nin hiç gerçekleşmeyen çılgın prosesi olsun, bu devasa evrenin sinemada hakettiği bir karşılık bulmasını sağlayamamıştı. Ancak bu kez direksiyonda sevdiğim bir yönetmen, Denis Villeneuve var. 


Dune evreni hakkında doğrudan pek bir şey bilmeyenlerden olabilirsiniz. Ama bu değil ki dolaylı da olsa ondan hali kalasınız. İzlediğiniz bir çok bilimkurgu filminin ana gövdesinde Dune kitabı var. Hayranlık duyduğunuz karakterler, o mutlak kurtarıcılar, uzay çağının sömürü düzeni...Bunun gibi onlarca yapım Dune kitabından referanslı. Star Wars serisini izliyor, bir gezegenin diğer gezegenleri sömürdüğüne tanıklık mı ediyorsunuz? Dune'dansınız. Matrix izliyor ve kehanetlerde zikredilen, kahinin müjdelediği o 'The One'ı mı bekliyorsunuz? Dune'dasınız. Güç savaşı için güçlü hanelerin birbiriyle olan savaşını mı izliyorsunuz Game of Thrones'ta? Dune'dasınız. gibi gibi gibi.

Yine de bir özet geçeyim. Çok uzak gelecekte galaksiler arası bir imparatorluk tarafından yönetilen evrende, Atreides Hanedanlığı'na çöl gezegeni olan Arrakis'in kontrolü veriliyor. Arrakis, 'baharat' adı verilen ve yaşam süresini uzatan, bilinç açıcı özellikleriyle ve aynı zamanda evrenin enerji kaynağı olan bu maddeye ev sahipliği yapmakta. Ancak gözü bu doğal kaynaklarda olan bir hanedan daha var; Harkonnen Hanedanlığı. Bu bakımdan Arrakis'i elinde tutmak güç istiyor. Bir nevi ortadoğuda petrole sahip olmak gibi, herkesi gözü bu doğal kaynakta. Atreides Hanedanlığının genç prensi olan Paul Atreides (Timothee Chalamet), hem ailesinin bu tehlikeli görevi ile, hem de kendisine miras kalan kehanetlerle yüzleşiyor. Bu uğurda yolları Fremen halkıyla (çöl halkı) kesişiyor. Yakınlaşmakta olan büyük bir savaşın ön hazırlığı bu film ile başlıyor.

Dune:Part One, özünde bir iktidar, dömürgecilik, ekoloji ve kader hikayesi. Arrakis'teki baharatların sembolik karşılığı açıkça ortada: kaynakların kontrolü üzerinden kurulan emperyalist düzen ve bunun halklar üzerindeki yıkıcı etkisi. Ne kadar da tanıdık di mi? 

Paul Atreides'in hikayesi ise bir 'seçilmiş' kişi mitinin basmakalıp ifadelerini aşarak daha karanlık bir tona bürünüyor. Paul kendi öznel kimliğini bulmaya çalışırken; diğer yandan politik, dini ve kültürel güçlerin biçimlendirdiği bir figür olmaya zorlanıyor. Film bu bakımdan kehanetlerin bir kurtarıcı hikayesi mi yoksa kitleleri manipüle eden ideolojik bir araç mı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Prisoners filmi ile kendini bana tanıtan, sonra Enemy filmi ile de kafamı karıştıran ve Arrival filmi ile de kendine aşık ettikten sonra Blade Runner 2049 ile de "bilimkurgu dünyasında da varım" diyen yönetmen Denis Villeneuve, Herbert'ın labirent gibi kurgusunu, ağır ve sembolik metnini sinemaya şu ana kadar başarılı ve dengeli şekilde taşımış. İsminden de anlaşılacağı üzere bu henüz birinci film, devamı olacak çünkü hikaye daha başlamadı bile. Bu sebeple tek film halinde çekilen ve sonlara doğru hikaye hepten sıçratılmış olan David Lynch'in Dune filmi acelecilik yok. Her şeyin hakkını vermek istiyor adeta. 

Oyuncu kadrosu ise filmin kendisi kadar güçlü. Baş rolde Paul Atreides'i canlandıran Timothee Chalamet var ki kendisi son dönemin parlak genç oyuncularından biri. Hemen yanında bir Zendaya duruyor. Paul'un annesi Jessica'yı ise Rebecca Ferguson canlandırıyor. Babası Leto'yu da Oscar Isaac. Bitmiyor tabi ki; Josh Brolin, Stellan Skarsgard, Javier Bardem, David Dastmalchian..


Dune, yalnızca bir bilimkurgu uyarlaması değil, sinemanın büyük ölçekli anlatılarına duyulan inancın yeniden sahneye konuluşu. Villeneuve de bunu yaparken, Dune eserinin ağırlığını filmin yapımında hissettiriyor. Bu filme ucuz bir yapım, basit bir anlatım asla hoş karşılanmaz. Hikayenin yalnızca başlangıcını anlatan bu film, devamı ne kadar güçlü olacağına dair bir beklenti yaratıyor. Çölün ortasında yükselen bu hikaye, sinemanın edebiyat dünyası ile olan uyumunu benzersiz şekilde yansıtıyor şu ana kadar. İyi kitaplardan iyi film çıkmaz algısını yıkacağa benziyor. Ve hazırsanız yolculuk henüz yeni başlıyor.


8 Temmuz 2017 Cumartesi

A Cure for Wellness

Hollywood’un steril korku üretim bandında, zaman zaman 'farklı' olma iddiasıyla ortaya çıkan filmler oluyor. A Cure for Wellness tam olarak böyle bir yerde duruyor: ilk bakışta gizemli, estetik açıdan büyüleyici ve rahatsız edici bir deneyim vaat ediyor. Fakat derinine indikçe bu vaatleri tam anlamıyla karşılayamayan bir yapıma dönüşüyor. Film, seyirciyi tekinsiz bir dünyanın içine çekmeyi başarıyor gibi görünse de, bu dünyanın içini doldurmakta zorlanıyor.


Kısaca Özet

Film, genç ve hırslı bir finans çalışanı olan Lockhart’ın (Dane DeHaan), şirketinin kayıp CEO’sunu geri getirmek üzere İsviçre Alpleri’ndeki gizemli bir sağlık merkezine gönderilmesiyle başlıyor. Ancak Volmer (Jason Isaacs) isimli birinin yönettiği bu merkez, göründüğünden çok daha karanlık sırlar barındırmakta. Lockhart kısa süre içinde bir kazayla kendisini hastane ortamının içinde, adeta bir 'hasta' olarak buluyor. Kaçmaya çalıştıkça daha da derine çekildiği bu mekanda, gerçekle halüsinasyon, sağlıkla hastalık arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Tamamen yaşlılardan oluşan bu merkezin Lockhart dışındaki tek diğer genç hastası Hannah'nın (Mia Goth) gizemi de çözülmesi gereken bir diğer konu.

Film, yüzeyde bir korku/gizem hikayesi gibi ilerlese de aslında daha derin temalara göz kırpıyor. Kapitalizm eleştirisi, bedenin kontrolü, saflık ve yozlaşma fikri, Avrupa’nın aristokratik geçmişine duyulan saplantı ve bunun suistimali… Lockhart’ın temsil ettiği açgözlü finans dünyası ile 'şifa' vaat eden bu kapalı sistem arasında kurulan paralellik, aslında her iki yapının da sömürüye dayalı olduğuna işaret ediyor.

Ancak film bu fikirleri tam anlamıyla işleyemiyor.. Anlatmak istediği şeyler parçalı kalıyor. Güçlü bir sosyal eleştiri kurabilecekken, bunu atmosferin içinde kaybediyor. Özellikle finale doğru hikaye, tematik derinliğini kaybedip daha şok edici olmaya çalışan bir yöne savrulmayı denerken, filmin başta kurduğu entelektüel zemini de zayıflatıp götürüyor.


A Cure for Wellness’ın en güçlü tarafı, tartışmasız biçimde atmosferi ve görsel dünyasıdır. Film, daha ilk sahnelerden itibaren seyirciyi rahatsız edici ama aynı zamanda büyüleyici bir mekana hapsediyor. Gore Verbinski’nin yönetmenliği özellikle kadraj kurulumları, renk paleti ve mekan kullanımıyla kendini hissettiriyor. Ayrıca Dane DeHaan’ın performansı, karakterin fiziksel ve zihinsel çöküşünü inandırıcı kılıyor. Bazı sahnelerde Shutter Island filmindeki Leonardo DiCaprio tadı alınıyor. 

Buna karşılık film, anlatı ve tempo açısından ciddi problemler taşıyor. Hikaye ilerledikçe kurduğu gizem giderek dağılıyor ve yerini tutarsız, aşırı uzatılmış bir yapıya bırakıyor. Özellikle iki buçuk saate yaklaşan süresi boyunca tekrar eden sahneler ve gereksiz geri dönüşler, filmin etkisini zayıflatıyor. Tematik olarak kapitalizm eleştirisi, beden politikaları ve gotik korku unsurlarını bir araya getirmeye çalışsa da bunları bütünlüklü bir şekilde işleyemiyor. Final bölümünde ise film, baştaki atmosferik ve psikolojik gerilim tonunu kaybedip daha abartılı ve neredeyse uyumsuz bir korku anlayışına kayıyor. Bu da seyircide, film çok şey denemiş ama hiçbirini tam olarak başaramamış hissi bırakıyor.


Özetleyecek olursam, A Cure for Wellness görsel anlamda iyi, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, ama bu estetik gücün arkasında, dağınık bir hikaye ve yeterince derinleşemeyen temalar bulunduran bir yapım. Sosyolojik açıdan kapitalizme derinlemesine bir eleştiri getirebilecek iken; film gerilim, gizem ve korku türlerinde farklı bir şeyler yapmaya çalışıyor; fakat bunu tutarlı ve etkileyici bir bütün haline getirmekte başarısız kalıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan şey, hayranlık uyandıran parçalarla dolu ama bir araya geldiğinde beklenen etkiyi yaratamayan bir deneyim.
Puanım: 5,5/10

28 Haziran 2017 Çarşamba

Logan


"Doğa beni ucube yarattı. 
İnsanoğlu beni silaha çevirdi. 
Ve tanrı bunun çok uzun sürmesini istedi."


24 Şubat 2012 Cuma

Hugo uzerinden Sinema

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese

21 Mart 2010 Pazar

The Imaginarium of Doctor Parnassus‏

The Imaginarium of Doctor Parnassus, ölümsüz olan Dr Parnassus'un hikâyesini ve onun kumpanyasını anlatıyor. Şehir şehir dolaşıp, halkın içinden gönüllüler seçiyor ve bu kişileri bir ayna yardımıyla kendi hayal dünyalarına sokuyor. Bu sırada o kişi kendi hayal dünyasını yaşıyor. Ama bizim doktorun ufak ve karanlık bir sırrı var. Yıllar önce olan (filmden öğrenin) bir olayda çok ciddi bir iddiaya giriyor ve karşılığında ölümsüzlük alıyor. Kısacası aldığı bu ölümsüzlüğe karşılık; kızı 16 yaşına geldiği zaman, daha önce iddiaya girdiği Mr Nick the Devil kızının sahibi olacaktır. Yıllar geçtikten sonra kızının 16 yaşına gelmesine çok az bir zaman kalmıştır ama DR kızını vermemek için Mr Nick the Devil ile başka bir anlaşma yapmak zorunda kalır ve film işte tam burada başlar.


Kısaca bahsetmek gereği duyuyorum. Heath Ledger bu filmin neresine denk geliyor? Enter Tony; esrarengiz bir adam, bu kumpanyada çalışanlar tarafından köprüde asılı olarak bulunur. Daha sonraları kendisi de bu gruba dahil olur ve DR'a kızını tekrar kazanmasında yardımcı olmak ister. Ama bizim Tony'nin geçmişi biraz karışıktır. Zamanla mücadele başlar.

Terry Gilliam gayet güzel bir film ortaya çıkarmış. Farklı renklerin ahenginden yararlanarak, ortaya mantık çerçevesinde, hatırı sayılır bir hikâye koyarak ve bunu isimli oyuncularla birleştirerek gayet güzel bir eser yaratmış. Hazır filmden bahsetmişken devam etmek istiyorum. Filmdeki diyaloglar dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi. İnanılmaz akıcı diyaloglar halinde gidiyor film. Çok uzun konuşma sahneleri olmaması gereken bir film ve bu konuya gayet güzel çözüm bulmuşlar.

Film ufak oyunlarla anlatılmış. Direk anlatılmak isteneni yansıtmamaya çalışmışlar. İlk başlarda önce neyin ne olduğuna biraz açıklık getirmek istemişler. Tam burada şunu da eklemek istiyorum ki, filmi izlerken öyle bir havaya kapıldım ki; acaba Ledger ne zaman çıkacak diye beklerken filmin başlarında bazı yerleri kaçırdığımı fark ettim. Bu hava genel olarak bütün filme hakim zaten, ileride biraz daha geniş olarak değinmek istiyorum buna ama her Ledger gözüktüğünde alkış tutma isteği vardı sanki içimde. Filmden devam edecek olursak, gerçekte yaşanan bir film ama aynı zamanda fantastik bir dünya da yaratmışlar. Tamamı fantastik olmadığından dolayı film hiç sıkmıyor.120 dakikalık bir runtime içinde bir an olsun boşlukta kalmış havasını tatmıyorsunuz, sürekli filmin sonunu bekler bir havada ilerliyorsunuz. Yazarlar Terry Gilliam ve Charlers McKeown bu konuda takdiri fazlasıyla hak etmişler.


Filmde göze batan ya da insanı rahatsız eden birkaç unsur var. Ne yazık ki Ledger'ın bu filmi tamamlayamamış olması büyük bir eksik. Şuradan başlamak gerek, sakın posterde Depp,Law,Farrell gibi isimleri görüp, ah ne güzel bu isimlerde var mantalitesiyle yaklaşmayın.Görünme süreleri toplamda 20 dakikayı bile bulmuyor ne yazık ki.Burada yazmamda bir sakınca yok sanırsam, Ledger'ın sihirli ayna davasına girdiği anlar çekilememiş ve tabi ki filmin finali.Ayna içi sahneler sanal sahneler, ama gerçek sahnelere tekrar döndüğümüzde Ledger devam ediyor.Bir nevi aynaya girdiğinde Ledger'ın da farklı bir hayal dünyası var, ya da onun üstünde birkaç değişim olur mantığıyla farklı aktörlere yer vermişler ve mecburi bir kopukluk olmuş.Filmin yarısından sonra bu sahneler başlıyor ve her seferinde farklı bir oyuncuyu görmek ilginç geliyor insana.Çok belli olmuş Ledger'ın olmadığı.Hani, değişim hissiyatı oluşmadı bende, Ledger'ın olmadığı ve yokluğundan dolayı bu sahneleri başka oyuncuların çektiği biraz fazla belli olmuş, ama elde olan bir şey değil, çünkü normalde böyle sahnelerin çekilmesi akla-mantığa sığmayacağından bunu görmezden gelmek zorunda kalıyoruz.Bazı sahneleri Ledger'ın bitirmesi gerekiyormuş ve olmamış.Heralde en dramatik olan kısmıda sonu olurdu.Sonda film gerçekten kopuyor.

Genel havadan devam etmek gerekiyor. Film gerçekten Ledger'ın etkisi altında biraz fazla kalmış. Tarafsız olarak izlemeye gerçekten çok çalıştım. Çok farklı bir duyguydu benim adıma. Ama sürekli bir kıyaslama ve inceleme doğdu içimde. Önce mimiklerine dikkat ettim ve Joker rolüyle acaba neler farklıydı diye. Daha sonra Joker rolündeki meşhur dil hareketini zaman zaman (istemsiz) yaptığını fark ettim. Daha sonra mimiklerine, konuşma stiline dikkat etmek isterken filmin biraz kaçtığı havasına kapıldım, çok farklı bir duyguydu. Joker karakterinden sonra burada acaba neler yapacak diye bekliyor insan. Ledger konusu açılmışken filmde kendisinden çok fazla bir şey göremedim. Tabiî ki zaman ilerledikçe oyunculuğunun biraz daha geliştiğine şahit oluyorsunuz ama Joker karakteri öyle bir noktaya çıkardı ki beklentileri oynadığı her filmde oscar performansı bekler olduk yok öyle birşey.Brokeback Mountain ve Dark Knight filmlerinde farklı roller üstlenmişti.Birinde gay kovboy diğerinde joker karakterlerini canlandırmak için özel bir şeyler yapması gerekiyordu ama burada gayet yalın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ekstra bir şey yok ortada yani. Kısacası, bundan 2-3 önceki oynadığı karakterler bizde öyle bir hava bıraktı ki, acaba bu sefer neler yapacak merakıyla daldık filme ve bu hava ne yazık ki burada çok sıradan kalmış olmasına yol açtı, her ne kadar vasat bir performans olmasa bile.

Christopher Plummer’dan bahsetmek gerekiyor. Başlarda çok yorgun ve bitkin, sürekli alkolik bir karakteri canlandıracağını anladığımız Plummer gerçekten iyi iş çıkartmış. Bunların yanında birkaç tane flashback olarak izlediğimiz sahne de var filmde. DR'un gençliğini de gösteren sahneleri izleyerek Parnassus'un gençliğini de göstermiş oldular.

Verilmek istenen mesaj tarzında şeyler var. Aslında filmden sizin çıkarmanız beklenen noktalar da yok değil. Ben olsam şu şekilde özetlemek isterdim, bir baba var ve kızı üstüne geçmişte bir kumar oynamış ama hata yaptığının farkında. Kızını korumak istiyor. İyi ve kötü arasında sürekli gidip geliyor. İnsanlar seçimler yaparlar ve bu seçimleri doğrultusunda yaşarlar demeye geliyor. Filmin bazı kısımlarını gerçekten 2. kere izlenmeyi gerektiriyor %100 anlamını anlamak ve filmin devamını izleyebilmek için, biraz karışık sırada gidiyor. Eğer anlayabilirseniz ki bu benim adıma filmi bitirdikten sonra oldu, o zaman bu filmi seveceksiniz.

Söylenmesi gerekenler bu kadar. Depp,Law ve Farrell, Ledger'ın yarıda bırakmak zorunda kaldığı karakteri kendilerince yorumlayarak iyi bir işe imza atmışlar ve aldıkları parayı Ledger'ın geride kalanlarına vermeleri ise daha anlamlı bir hareket olmuş bence.Bunun dışında söylenmesi gereken her şeyi söyledik sanırım.Ledger'ı, Jokerden sonra yarım yamalak bile olsa bir kez daha izlemek güzeldi.Biraz hüzün, biraz buruk bir hava taşıyor film. Ledger öldükten sonra Gilliam'ın bu filmi asla toparlayamayacağını ve hatta elinde kalacağını söyleyen topluluk şunu izledikten sonra neler düşünür bilemiyorum ama ben beğendim. Not vermek istemiyorum, sinemada izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum; içinde birçok görsel efekt barındırıyor.

KONUK YAZAR: UnJusT/LuCiFeR
http://dvdmovieworld.blogspot.com/


27 Aralık 2009 Pazar

Sen to Chihoro No Kamikakushi

Zaman zaman blogda animelere yer vermeye çalışıyorum ki bunu yaparken de öncelikle en çok bilinenlerden yola çıkıyorum.Death Note seri olarak,Grave of the Fireflies ise drama olarak etkili olan yapımlardı.Şimdi bahsetmek istediğim anime ise 2003 yılında Altın Ayı ödülünü kazanan ilk anime, 2003 Oscar ödül törenlerinde en iyi animasyon ödülünü kazanan,büyük üstad Hayao Miyazaki'nin elinden çıkmış olan Sen to Chihoro No Kamikakushi.(Spirited Away)

Sen to Chihoro No Kamikakushi iş icabı yeni bi kasabaya taşınan ailenin harabeler içerisinde çıktıkları keşfin sonuçlarına kadar uzanan bir hikayedir.Bu harabelerin ardında kimselerin yaşamadığı bir şehir vardır ve o şehirden güzel yemek kokuları gelmektedir.Açlığa yenik düşen anne ve babanın kimselerin olmadığı ama yemeklerin olduğu lokantada kendilerini yemeğe vermeleri fakat ailenin küçük kızının sadece oradan çıkmak istemesi ardından şehre basan karanlık.Burası bilinen şehirlere benzemez ve ölümlülerin o şehirde olmaması,yiyecekleri yememesi gerekir.Anne ve baba açgözlülüklerinin cezasını domuza dönüşerek ödemişlerdir. Chihoro'nun ise buradan kaçması kurtulması gerekmektedir.Şehir geceleri doğa tanrılarının yıkandığı hamama dönüşür.Japon felsefelerinde 'doğadaki her varlığın bir ruhu vardır' ve bundan ilham alan Miyazaki'de masalsı hikayesine böyle bir mekan kullanmayı uygun görmüştür.


Doğa tanrılarının yıkandığı hamamda her karakter grubunun taşıdığı bir takım özellikler var.Yubaba dünyamızda sıklıkla bulunan sahip olduğu patron ünvanını hakkını vererek kullanan işçilerini ruhlarını ele geçirerek çalıştıran onları köleleştiren insanları temsil ediyor,kurbağalar ise köleleştirilen işçiler olarak patrona karşı gelmeyen verilen görevleri yapan yeri geldiğinde çıkarları için yalakalık yapabilen işçileri temsil ediyor ki yaşadıkları dünyada paranın herhangi bir değeri yoktur.Chihoro'nun ailesi ise ellerindeki para ile herşeye sahip olabiliceklerini zanneden kendilerine ait olmayan yiyecekleri çekinmeden sahiplenen bireyler olarak tüketim toplumunda bir çoğumuzu temsil ediyor.Öte yandan sevgi,dürüstlük gibi kavramlar Chihoro'da hayat buluyor aynı şekilde Haku'nun temsil ettiği karşılıksız iyilik erdemlerin en büyüklerinden.Benim için ise anime'nin en önemli karakteri Yüzsüz olmuştur.Yalnızlığı simgelediği için siyah ve yüzsüz olarak bize sunulur.İnsanların ilgisini çekmek onlardan sevgi görmek adına sahte altınlar yaparak hamamdakilerin ona hizmet etmelerini sağlarken esasında aradığının bu olmadığını bilmektedir.Yüzsüz'ün sahte sevgilere ihtiyacı yoktur.Yalnızlığını gidermek adına belki bir süre etkili olur fakat etrafında kuru kalabalıktan başka birşey yoktur oysaki istediği tek şey altınlara değil ona ilgi gösterilmesidir ve bu hamamda bu tokgözlülük sadece Chihoro da vardır.Çünkü Chihoro onun yarattıklarına ilgisizdir,en azından dürüsttür ve tokgözlü olması onu gerçek bir birey yapmaktadır.Yüzsüz'ün herşeye kızgınlığı da bundandır.Paranın satın alamıyacağı bir ruha sahiptir Chihoro.


Miyazaki bunları bize sunarken toplumun doğaya karşı sergilediklerine de göndermeler yapmaktadır.Sonuçta mekan olarak doğa tanrılarının yıkandığı hamam ele alınmıştır.Nehir tanrısının hamamdaki en zorlu tanrı olması vücudundan bisikletten gereksiz atıklara onca eşyanın birikmesi ve kirden kimsenin ilgilenmediği bir ruha dönüşmesi biz insanların doğayı ne hale getirdiğimize dair üstadın oluşturduğu betimlemelerdendir.

Animenin gösterime girdiğinde Japonya'da hasılat rekoru kırması ve an itibari ile imdb'de 55.sırada olması tesadüfi bir başarı değildir.Sen to Chihoro No Kamikakushi;Miyazaki'nin yıllarca emek verdiği animelerin ulaştığı zirvedir.Bu nedenle umutsuzluğa esir olmayan Chihoro'nun masalsı bir dünyada yaşadığı macera mutlaka izlenmeli.

15 Aralık 2009 Salı

Beslenir ki bu



Roy - O ne?
Alexandria - Yiyecek.
Roy - Nereden buldun?
Alexandria - Kiliseden.
Roy - Sana bağırdım, özür dilerim.Sinirliydim.
Alexandria - Önemli Değil.
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun?
Alexandria - Hımm
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Beni anlıyor musun?
Alexandria - Ne?
Roy - Ne demek istediğimi anladın mı?
Alexandria - Ne dedin?
Roy - Dedim ki, ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Şunu veriyorsun ya.
Alexandria - Şu dediğin ne?
Roy - Evharist. Bu...
Alexandria - Ne?
Roy - Evharist.Bana verdiğin şey. Bir tür... Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Sana verdiğim şey, ne?
Roy - Az önce bana verdiğin küçük ekmek parçası.Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Ne? Ne? Ne?
Roy - Benim için endişeleniyor musun? Ruhunu kurtarır.
Alexandria - Ne?
Roy - "Ruh" ne demek, biliyor musun?
Alexandria - Hayır.
Roy - Güç gibi bir şey.

Başlık için Fırat'a teşekkürler.

23 Haziran 2009 Salı

Bilek Kesenler: Bir Aşk Hikayesi

Zia, kız arkadaşı Desiree'den ayrılınca yaşadığı acıya dayanamaz ve intihar eder. Acısını sonlandırmanın yolunu ölümde bulacağını sanarken, hiç beklemediği bir şekilde büyük bir yanılgıya düştüğünü anlar. Gözünü, sadece intihar edenlerin var olduğu bir dünyada açar. Ölüm sonrası bir dünyadır burası; tuhaftır, gerçek yaşam kadar acımasızdır; hatta belki de daha fazla. Acılarsa yok olmamıştır. Ama yine de Zia için bir umut vardır. Çünkü ilginç bir şekilde Desiree'nin de intihar ettiğini öğrenmiştir. Tanıştığı bir rock şarkıcısı ve ısrarla bir yanlışlık sonucu orda olduğunu savunan bir otostopçu ile Desiree'nin peşine düşer. Barlarında sadece intihar etmiş elemanları olan Nirvana ve Joy Division gibi grupların şarkılarının çalındığı bu garip dünyanın kasvetli atmosferinde, tuhaf bir yolculuğa çıkarlar...

İsminden ötürü başlangıçta seyirciyi ürkütse de, Wristcutters: A Love Story bir korku değil aşk filmi. Hem de alıştığınız romantik komedilerin çok ötesinde. Eleştirmenler tarafından kara mizah türünün en başarılı örneklerinden biri sayılan bu film, kız arkadaşı tarafından terk edilmeye dayanamayan Zia'nın hikayesi ile başlıyor. Zia'nın intiharından sonra gözümüzü bilek kesenlerin dünyasında açıyoruz. Eski korku filmlerinde görüp de korkmaya alıştığımız kafası kesilmiş insanlar, bu sefer karşımıza bir mizah öğesi olarak çıkıyor. O dünyada ise her birinin hikayesi farklı. Kimi, şimdi mutlu musunuz notları bırakarak gazı açıp intihar etmiş, kimi konser anında elektro gitarına birasını dökmüş. Yani her biri farklı yolları deneyerek intihar etmiş ve bir şekilde bunun sorumluluğu var üstlerinde.


Yine de filmin her bir sahnesinde güzel melodiler duyuyorsunuz. Hayatlarından bir şekilde bıkmış ve intihar etmiş tüm bu insanların hikayelerini dinlerken, bir yandan da çalan müziklerle keyifleniyorsunuz yani. Filmin en büyük kozlarından biri de bu aslında. Depresif hikayeleri anlatırken anti depresan etkisi yaratan şarkıları kullanmak. Bu yüzdendir ki en az film kadar alkış toplamış bir soundtrack albümüne sahip Wristcutters: A Love Story.

Hayatta, ölümde veya ikisinin de tam ortasında. Nerede olursa olsun tek düşündüğü, kendisini terk eden sevgilisini geri elde etmek olan Zia ile, 'yanlışlıkla' o dünya içerisine düştüğünü ve tekrar hayata dönmek için elinden gelen her şeyi yapacağını söyleyen Mikal'in hikayesi aslında izlediğiniz. Biri aşkını, diğeri ise hayatını arıyor olsa da, hep aynı yere çıkıyor yolları. İzleyicisi tarafından, sırf sonu için bile bir kez daha izlerim
diyerek tabir edilen bu film, romantik komedilere yan gözle bakan seyircilerin bile önemli gözdelerinden biri.

"Sometimes, things can fly... But only when you don't care about them."

14 Mayıs 2009 Perşembe

The Fall



Tarsem'in 2006 yılında çekilmiş bu filmi " David Fincher and Spike Jonze present" yazısı ile açılıyor. İster istemez David Fincher'ın adını görmek insanın filmden beklentisini arttırıyor. Fincher'ın yüzünü kara çıkarmamış ama Tarsem. Son zamanların en şirin ama en ciddi filmlerinden birini yapmış. 18 ülkeyi gezmiş, dünyanın en güzel yerlerini göstermiş bizlere filmde. 1-2 saniyelik küçücük sahneler için bile, kolaya kaçmadan gidip tekrar çekmiş bazı mekanları. Gösterime girme işi biraz karışık olmuş ne yazık ki, ancak 2 sene sonra yani 2008'te gösterime girebilmiş. Sinemada izleyen azınlıktan olamadım ama bir şekilde izlemiş olmaktan pek mutluyum.



Siyah - beyaz görüntülerle başlıyor film. Başrollerimizden birinin -Roy- neden Los Angeles'taki o hastanede olduğunu gösteriyor bize. Roy dublörlük yapan ama son filminde köprüden atına atlarken düşen ve sakatlanan bir adam. Diğer başrolümüz ise portakal toplarken düşüp kolunu kıran tatlı mı tatlı Alexandria. Birgün, Roy'a göre manasızca, Alexandria'ya göre ingilizce yazılmış not, hemşire Evelyn'e gitmesi gerekirken , Roy'un kucağına düşer. Aleandria'nın notunu aramaya çıkmasıyla birlikte tanışmış olur bu ikili. Roy'un Alexandria'ya isminin nerden geldiği hakkında bir masal anlatmaya koyulmasıyla başlıyor aslında her şey. Bir sonraki buluşmalarında ise daha geniş bir masal anlatmaya başlıyor Roy, epik bir masal. Anlatmasının tek nedeni Alexandira'yı sevmesi değil sadece, onun ayaklarından yararlanmak istiyor ayrıca. Anlattığı masalla bu ikilinin hayatları iç içe geçmeye başlıor tabiki. Buz taşıyıcı, hintli adam, tek bacaklı adam... hepsi masalın birer kahramanı oluyor. Bu ikilinin sevdikleri iyi adam, sevmedikleri/ korktukları kötü adam oluyor. Anlatıcı Roy olunca onun ruh haline göre seyri değişiyor masalın ama Alexanria her şeyi yapıyor (mutlu sonla) bitmesi için masalın, gerekirse yalan söylüyor, gerekirse hırsızlık yapıyor ve amacına ulaşıyor.



Biraz klişe olacak ama tam anlamıyla bir görsel şölen sunmuş bize Tarsem. Mükemmeliyetçilik bu olsa gerek. Çekim yapılan mekanları bize sunma tarzı, geçiş sahneleri büyük bir yaratıcılık eseri. Her bir saniyesi fotoğraf niteliğinde. Görselliğe sırtını dayayıp, diğer şeyleri unutmamış yönetmen. Senaryo, müzikler... her şeyiyle tam bir film olmuş. İki ayrı dünya anlatmaya başlayıp yavaş yavaş bu ikisini bir yapmak zor ve tehlikeli bir iş ama doğru yapılıncada tadından yenmiyor örnekte görüldüğü gibi. Her şeyin bu kadar kusursuz olduğu bir dünyada oyuncularda hiç sorun çıkarmamaış Tarsem'e. Lee Pace (Roy) ve özellikle Catinca Untaru (Alexandria) inanılmaz doğal oynamışlar. Yarım yamalak ingilizcesi, aksanı, tombiş yanakları ve o güzelim gülüşünün onu sevmemize yeteceği aşikar ama duruşuyla, bakışıyla kısacası her şeyiyle onu oyuncu olarakta sevmemek elde değil. Zaten güzel olan filmi bambaşka bir seviyeye çıkarmış. Lee Pace'inde hakkını yememek lazım tabi, sonuçta karşısındaki küçüçük bir kız ve onu bu kadar rahat ettirmese onunda bu kadar başarılı olacağını sanmıyorum. Kameralar yokmuş gibi sohbet ettikleri sahneler, filmin unutulmazları arasına girdi bence. Filmler vardır canın sıkıldıkça açar izlersin, birisi film önermeni istediğinde ilk olarak onları söylersin ve birisi o filmi beğenince, dünyalar senin olur, işte 'The Fall' benim için o filmlerden birisi.



KONUK YAZAR: ÖzbeÖz
http://ozbeoz.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #