Yazıyı toparlamam gerekirse Rose, yüzeyde bir kimlik gizleme hikayesi gibi ilerlerken altında özgürlüğün bedelini sorgulayan bir dönem filmi. Anlatısının bilinçli sadeliği zaman zaman filmin daha büyük bir düşünsel derinliğe ulaşmasını engellese de bu sadelik aynı zamanda Schleinzer’in anlatımının gücünü oluşturuyor.
3 Ekim 2026 Cumartesi
Rose: Özgür Olabilmek İçin Pantolon Giymek
Yazıyı toparlamam gerekirse Rose, yüzeyde bir kimlik gizleme hikayesi gibi ilerlerken altında özgürlüğün bedelini sorgulayan bir dönem filmi. Anlatısının bilinçli sadeliği zaman zaman filmin daha büyük bir düşünsel derinliğe ulaşmasını engellese de bu sadelik aynı zamanda Schleinzer’in anlatımının gücünü oluşturuyor.
13 Ağustos 2026 Perşembe
Primavera: Vivaldi’nin Değil, Cecilia’nın Hikayesi
Antonio Vivaldi’yi tanıyoruz. Özellikle Dört Mevsim'i. Ancak Vivaldi’nin hayatında bambaşka bir dünya daha var. Kendisi bir rahip olan ve kızıl saçları nedeniyle 'Kızıl Rahip' olarak da anılan Vivaldi, rahipliğinin yanı sıra Venedik’teki Opedale della Pieta (Merhamet Hastanesi) gibi kurumlarda uzun yıllar müzik eğitimi vermiş. Bu kurumda terk edilmiş ve yetim bırakılmış kız çocuklarının oluşturduğu orkestraları çalıştırmış. Ne var ki bu kurumlar yalnızca müziğin ve eğitimin mekanları değil. Aynı zamanda kız çocuklarının bedenleri, gelecekleri ve yetenekleri üzerinde başkalarının söz sahibi olduğu, evlilik ve ekonomik çıkarların iç içe geçtiği kapalı dünyalar olarak da karşımıza çıkıyor.
Primavera, işte herkesin bildiği Vivaldi melodilerinin arkasında kalan bu görünmez dünyaya kapıyı aralıyor ve bizi besteciden çok, onun müziği aracılığıyla kendi sesini bulmaya çalışan genç bir kadın olan Cecilia'nın hikayesine götürüyor.
Primavera’nın en dikkat çekici taraflarından biri, 18. yüzyıl
Venedik’ini yalnızca kartpostallık bir güzellik olarak göstermemesi oluyor.
Venedik’in kanalları, kiliseleri, gondolları ve görkemli mekanları bir tarafta
dururken, bu ihtişamın hemen arkasında kadınların hayatlarını belirleyen sert
bir düzen bulunuyor.
Ospedale della Pieta’daki kız
çocukları müzik eğitimi alıyor, fakat aynı zamanda kurumun ekonomik
devamlılığının bir parçası durumundalar. Kızların oluşturduğu orkestra
soylular, ziyaretçiler ve varlıklı erkek patronlar için performans sergiliyor. Performanslarını bir perdenin ardından yapan bu kızlar dinleyicilere gösterilmiyor. Filmin temel çelişkilerinden biri de bu: Bu genç kadınların
ürettikleri müzik herkes tarafından dinleniyor, fakat müziği üreten kadınların
kendileri görünmez kılınıyor.
Filmdeki sömürü yalnızca müziğin ekonomik olarak kullanılmasıyla sınırlı kalmıyor. Kızların geleceği de erkeklerin ve kurumun kararlarıyla belirleniyor. Özellikle evlilik, romantik bir seçim olmaktan çıkarılıp ekonomik bir pazarlığa dönüştürülmüş. Zengin erkeklerin yetimhaneye ödeme yapması karşılığında genç kızlarla evlenebilmesi, kadın bedeninin ve geleceğinin bir tür mülk gibi görülmesini ortaya koyuyor. Cecilia da bunlardan biri. Bir askerle evlendirilmesi planlanıyor ve bu gerçekleştiğinde müzik hayatını sonra erecek. Burada müziğin tonu biraz ironik bir işlevde. Kızlardan sessiz olmaları istenirken onların çaldığı müzik giderek daha güçlü bir sese dönüşüyor. Filmdeki tabirle "daha fazla ivmeli".
Filmin Vivaldi hakkında olduğunu düşünerek başlayan izleyici için Cecilia’nın giderek hikayenin merkezine yerleşmesi şaşırtıcı olabiliyor. Ben de her ne kadar Vivaldi izleyeceğimi sanmış olsam da filmin asıl gücünün burada ortaya çıktığını düşünüyorum. Çünkü Vivaldi’nin hikayesi zaten tarih tarafından yazılmış durumda; Cecilia’nın hikayesi ise tarihin sessiz bıraktığı kadınların hikayesini temsil ediyor.
Cecilia’nın en büyük mücadelesi yalnızca yeteneğini kabul ettirmek olmuyor. Öncelikle kendisinin bir birey olduğunu fark etmesi gerekiyor. Ona sürekli olarak kim olduğu, ne yapabileceği ve nasıl bir hayat yaşayacağı başkaları tarafından söyleniyor. Bir adı, ailesi ve ekonomik gücü olmadığı için kendi geleceği üzerinde söz hakkının bulunmadığı hatırlatılıyor. Yönetmen Damiano Michieletto da filmin kadın karakter üzerinden kurduğu temel meselenin tam olarak bu olduğunu vurguluyor: Cecilia’nın dünyasında kadın kendi hayatının öznesi değil, başkalarının onun adına karar verdiği bir varlık olarak görülüyor. Bu açıdan Primavera bir 'yetenek hikayesinden, bir müziksel var oluştan daha fazlasını anlatıyor.
Tecla Insolia’nın canlandırdığı Cecilia karakterinin çok fazla şeyi söze dökemediği bir dünyada oyuncunun yüzü başlı başına bir anlatım sunuyor. Bakışlarındaki öfke, korku, merak ve bastırılmış arzu karakterin iç dünyasını sürekli canlı tutuyor. İçeri doğru baktığınızda o kini ve öfkeyi daha rahat hissediyorsunuz.Ve cesaretini de.
Michele Riondino’nun Vivaldi’si ise öyle değil,oldukça korkak. O, sistemi yıkabilecek güce sahip değil. Vivaldi’nin müziğe ihtiyaç duymasıyla Cecilia’nın müziğe ihtiyaç duyması arasında önemli bir fark bulunuyor. Vivaldi, müzik aracılığıyla kabul görmek ve eserlerini duyurmak isterken; Cecilia müzik sayesinde kendi varlığını kurmaya çalışıyor. Bu nedenle aralarındaki ilişki eşit olmayan ama karşılıklı olarak dönüştürücü olan bir yapıda.
Primavera kusursuz bir film değil. Zaman zaman temposu ağırlaşıyor, Çoğu karakter yeterince derinleşemiyor ve özellikle finaldeki iyimserlik filmin karanlık atmosferiyle tam olarak uyuşmuyor. Vivaldi gibi sinema açısından son derece cazip bir figürü merkezine almasına rağmen onun hikayesini tam anlamıyla işlemek yerine Cecilia’nın öyküsüne ağırlık vermesi de beklentileri farklılaştırabiliyor. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bunun doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü Primavera sonunda Vivaldi’nin hayatından çok, tarihin kenarında bırakılmış bir genç kadının kendisini bulma çabasını anlatıyor.
Puanım: 7/10
11 Mart 2025 Salı
8 Mart ve The Handmaid's Tale
The Handmaid's Tale dizisi evreninde Gilead Cumhuriyeti, ABD'nin yerini alan radikal Hristiyan temelli totaliter bir rejimdir. Rejimin yegane amacı; kitlesel kısırlığın olduğu bir dünyada, doğurganlığa hala sahip olan kadınları üreme köleliğine zorlayarak nüfusu devam ettirmek. Ama içlerinden bir kadın çıktı ve şunu dedi: "Ben senin varoluş gerekçen değilim."
8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadın hakları için verilen mücadelelerin anıldığı ve kadınların toplumsal, siyasi ve ekonomik alanlardaki kazanımlarını kutladığı bir gündür. Sovyet ülkerinde resmi tatil olarak dahi kutlanıyor. Ancak bu gün, sadece kutlama değil, aynı zamanda dünya genelinde süren cinsiyet eşitsizliklerine ve baskılara dikkat çeken bir farkındalık günü. İşte bu noktada The Handmaid's Tale dizisi toplumsal farkındalığın önemini anlatan bir anlatısıyla kendisini öne çıkarıyor.
Margaret Atwood'ın aynı isimli romanında uyarlanan dizi, kadın bedenin nasıl sistematik şekilde denetim altına alınabileceğini anlatan çok katmanlı bir hikayeye sahip. Gilead Cumhuriyetinin baskıcı rejiminde, hala üreyebilen kadınlar zorla "handmaid" olarak atanıyor ve sadece çocuk doğurmak için kullanılıyor. Bu basit bir düşünce ile distopik bir hikaye gibi duruyor. Yapımı izlerken 'bu biraz aşırı değil mi?' diye bir soru geliyor akıllara, ama hiçbir şeyin bu kadar aşırılıkla başlamayacağı, suyun zamanla ısıtılıp kaynatılacağını bilince de oluru var diyebiliyoruz bu hikayeye.
Oysa dizi/kitap, kadın hakları özelinde oldukça güçlü mesajlar barındırıyor. Dizi, kadınların elde ettikleri hakların hiçbir zaman garantide olmadığını ve hakların korunması için mücadelenin sürekliliğini vurguluyor. Bunun yanında, baskıcı sistemlerin yavaş yavaş kurulduğunu ve insanlar sessiz kaldığında nasıl normalleşebileceğini gösteriyor. Sessiz kalınan küçük hak ihlalleri zamanla büyük toplumsal meselelere dönüşebilir.
Dizi aynı zamanda kadın dayanışmasının önemi de vurguluyor. Kadınlar birbirlerini desteklediklerinde mevcut totaliter rejime karşı daha güçlü durabiliyor. İçlerindeki tek bir aykırılık bile, tüm kazanımların yok olmasına sebep olabilir ki günümüzde de kadın haklarına en çok zarar veren seslerin, yine kadın sesi olmasına şahit oluyoruz.
2017 yılında Trump'ın ilk dönemi esnasında yayınlanmaya başlayan dizi 5 sezonu geride bıraktı ve 2025 Nisan'ında 6. sezonunu da yayınlayarak final yapmayı düşünüyor. Başladığı yere geri dönerek, yine bir Trump döneminde. Ve üstelik bu seferki Trump daha sert ve bu yüzden bu kostümleri en azından ABD'deki eylemlerde görmeye devam edeceğiz gibi duruyor.
Yazıyı bağlamak gerekirse, The Handmaid's Tale, kadın haklarına dair güçlü bir uyarı niteliğinde bir dizi. Çoğumuzun İstanbul Sözleşmesini unuttuğu bir ortamda bu dizi bizlere, kazanılmış hakların bir anda hızla kaybedilebileceği, sessizliğin ve kayıtsızlığın baskıcı sistemleri güçlendirebileceği ve tüm bunlara yalnızca kadın dayanışmasının engel olabileceğini hatırlatıyor. 6 sezonluk diziye ya da ülkemizde Damızlık Kızın Öyküsü adıyla satılan 380 sayfalık kitaba göz atmakta fayda var.
8 Mart 2019 Cuma
Thelma and Louise (1991): Yoldan çıkan Değil, Yolu Yeniden Çizen Kadınlar
İki kadının çıktığı bu yol, yalnızca bir kaçış hikayesi değil, erkek egemen düzenin görünmez sınırlarına karşı atılmış radikal bir meydan okuma olarak bugün hala anılıyor. Ridley Scott'ın yönettiği Thelma & Louise (1991), direksiyonu eline alan kadınların sadece kaderlerini değil, sinema tarihindeki temsil biçimlerini de değiştirdiğini hatırlatan, etkisi günümüz feminist anlatılarında hala hissedilen bir kırılma noktası.
Bazı filmler vardır; bir yolculuk anlatır gibi yapar ama aslında bizi, o yolculuğa çıkmak zorunda kalan insanların iç dünyasına sürükler. Thelma & Louise tam olarak böyle bir film. İki kadının çıktığı bu yol, yalnızca bir kaçış değil; yıllardır bastırılan bir öfkenin, inkar edilen bir varoluşun ve görmezden gelinen bir adaletsizliğin açığa çıkışı. İlk bakışta bir kaçış hikayesi gibi görünüyor. Oysa izlerken bunun bir kaçıştan çok, gecikmiş bir yüzleşme ve varoluş mücadelesi olduğunu hissediyoruz. Direksiyon başında ilerleyen sadece bir Thunderbird (kullandıkları araç) değil; bastırılmış öfke, kırılmış hayaller ve yıllarca ertelenmiş bir özgürlük arzusu.
Filmin tematik gücü, bireysel bir hikayeyi geniş bir toplumsal çerçeveye oturtabilmesinden geliyor. Bu sadece iki kadının başına gelen bir olay değil; erkek egemen düzenin kadınları nasıl kuşattığını, sınırladığını ve susturduğunu gösteren bir yapı eleştirisi. Karakterlerin karşılaştığı erkek figürleri, gündelik hayatın sıradan gibi görünen ama derinlere işleyen tahakküm biçimlerini görünür kılıyor. Her bir erkek karakter, bu iki kadına zarar vermiş veya zarar vermek isteyen kişiler. Bu yüzden filmdeki kırılma noktası, ani bir patlama değil; uzun süredir biriken bir gerilimin dışa vurumu olarak anlam kazanıyor.
Bu gözle bakınca film güçlü bir feminist okuma imkanı sunuyor. Öncelikle, kadınları anlatının merkezine yerleştirmekle kalmıyor, onları kendi kaderlerini belirleyen öznelere dönüştürüyor. Thelma ve Louise’in hikayesi, klasik anlatıdaki pasif kadın temsillerini tersine çevirerek çok katmanlı, çelişkili ama son derece gerçek karakterler sunuyor. Bu yaklaşım, kadınların sinemadaki temsil biçimlerini dönüştüren önemli bir kırılma yaratıyor çekildiği dönemde.
Aynı zamanda film, feminist tartışmaların merkezinde yer alan bir referans noktası. Kadınların hem mağdur hem de özne olarak temsil edilmesi, dönem sinemada nadir görülen bir unsur ve bu durum hem övgü hem de tartışma yaratmış. Bazı eleştirmenler filmi radikal ve kışkırtıcı bulurken, bazıları anlatının giderek karamsar bir tona sürüklendiğini öne sürmüş. Bu ikili yapı, filmin gücünü artırırken aynı zamanda onun tartışmalı doğasını da besliyor. Tek bir fikrin çıkmaması, filmin ve temasının tartışılması tam da bu filmin amacına uygun.
Popüler kültür açısından bakıldığında, Thelma & Louise’in etkisi son derece geniş. Kadın merkezli anlatıların ana akım sinemada daha görünür hale gelmesinde önemli bir rol oynuyor. Özellikle 'yol filmi' ve 'buddy movie' türlerinde kadın karakterlerin aktif öznelere dönüştüğü birçok yapım, bu filmin açtığı yoldan ilerliyor desek başımız ağrımaz.
Filmin akılda kalan bir diğer erkek oyuncusu, yollarda otostop çeken, kovboy şapkalı bir genç olan JD'yi canlandıran Brad Pitt. Filme girişi de çıkışı da hızlı oluyor. Ancak Thelma'nın yolculukta geçirdiği dönüşümü başlatan tetiklenmeye sebep oluyor. Thelma incelendiğinde JD'den öncesi ve JD'den sonrası diye iki dönem olduğunu görüyoruz. O kırılımı kaçırdığımızda birbiriyle alakası olmayan iki farklı karakter kalıyor geride.
3 Mayıs 2009 Pazar
Flying Broom / Uçan Süpürge
1998 yılından bu yana her yıl düzenlenen uluslararası bir kadın film festivali Uçan Süpürge. Türkiye'de 'kadın' adı altında yapılan işlere genelde ön yargı ile bakılır. Feminizm kavramı ise ne yazık ki ülkemizde çarpıtılan kavramlardan biri. Feminizmin kökeninde cinsiyet eşitliği yatarken, bu durum Türkiye'de genelde çok konuşan sıkıcı kadınların takındığı bir tavır olarak algılanır. Bu yüzden de 'kadın' başlıklı yapılan her türlü kültürel faaliyete bir metre öteden yaklaşır insanlar. Kadın filmleri, kadın fotoğrafları, kadın romanları ve daha nicesine acaba derler hep. Uçan Süpürge ise sıkıcı kadınların bir araya gelip, dünyayı biz yarattık tavrı takındığı bir festival değil, sanılanların aksine.Kemikleşmiş bir ekibi var Uçan Süpürge'nin. Aldıkları maddi destekler var elbet; ama ülke şartlarında yetmiyor bu zaman zaman. Buna rağmen ellerinden gelen her şeyi sonuna kadar yapıyor onlar. Sadece senede bir haftalık olan film festivali ile sınırlı da değil üstelik yaptıkları. Çeşitli projeler dahilinde 81 il gezilip, söyleşiler, seminerler düzenleniyor. Çünkü yapılan her şeyin ana temasında 'bilinçlendirme' yatıyor.
Bu yıl 12.'si düzenlenen film festivalinin teması ise 80'ler. 80'li yıllar tüm dünyaya damgasını vurmuş yıllar olarak bilinir. Dünyanın unutmak istemediği, ülkemizde ise unutulması için bütün çabaların sarfedildiği yıllar 80'ler. Yaşanan tüm kötü olaylar anlatılmaz, saklanır adeta. Uçan Süpürge ise bir nevi tarihimizle yüzleştirecek bizi. Bilinçlendirecek, bilmediklerimizi anlatacak, izletecek. Sadece film gösterimleriyle de değil üstelik. Bu konu üzerine festival boyunca söyleşiler düzenlenecek ve 12 Eylül temalı bir mektup sergisi açılacak.
Seçtiği tema ve söyleşileri ses getirdiği kadar, ağırlayacağı konuklarla da bu sene adından sıkça bahsettiriyor festival. Ünlü İspanyol yönetmen Pedro Almodovar'ın oscar ödüllü Annem Hakkında Her Şey filminin oyuncularından Antonia San Juan, festivalin önemli konuklarından. Alman sinemasının ses getiren yönetmeni Ulrike Ottinger ve Mısır Sineması'nın divası sayılan Magda ise festivalin ses getiren bir diğer konukları. Ayrıca bu yıl Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI ödülü de festival dahilinde verilecek. Ülkemizden de Pandora'nın Kutusu filmi yarışacak ve filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu'nun tüm filmleri festival boyunca gösterilecek.
Tüm dünyada kadın olmak başka bir boyutmuş gibi algılanırken, ülkemizde bu durum daha da zor aslında. Kadın kavramına karşı maksimum ön yargı varken, bir şeyleri icraate dökmek her şeyden daha zor. Ve tüm bu zorluklara rağmen verilen onca emek var ortada. Asıl önemli olan fikirlerin çatışması değil, dayanışma içerisinde olmasıyken, bunun öneminin vurgulandığı tüm oluşumlara destek vermeliyiz gibi geliyor bana. Uçan Süpürge ise bu dayanışmanın vurgulandığı nadir oluşumlardan biri.
7 Mayıs'ta Büyük Tiyatro'daki açılış gecesi ile başlayacak festivalde, 26 ülkeden 81 kadın yönetmenin 90 filmi sinemaseverlerle buluşacak. Festivalin programına buradan ulaşabilirsiniz.

















