2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2026 Salı

Mayday: Soğuk Savaştan Daha Soğuk Bir Film

Nostaljiyi bir anlatı aracına dönüştürmekle eski filmlerin tanıdık numaralarını yeniden kullanmak arasında önemli bir fark bulunuyor. John Francis Daley ve Jonathan Goldstein’ın yönettiği Mayday, ikinci seçeneğe fazlasıyla yaklaşıyor. Gösterişli aksiyon sahneleri, popüler müzikler ve Ryan Reynolds’ın alışıldık mizah anlayışı ilk bakışta eğlenceli bir maceranın habercisi gibi görünüyor. Ne var ki film ilerledikçe bütün bu unsurların sağlam bir hikayeyi desteklemekten çok, senaryonun eksiklerini örtmeye çalıştığı hissediliyor. Sevdiğim insan Kenneth Branagh bile kurtarmaya yetmiyor.


1987 yılında, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru geçen hikayede, kuralları esnetmekten çekinmeyen Amerikalı savaş pilotu Troy Kelly’nin (Ryan Reynolds) gizli bir görev sırasında Sovyet topraklarında düşürülmesiyle ana hikaye başlıyor. Kendini düşman hattının gerisinde bulan Troy, emekli KGB ajanı Nikolai Ustinov’un (Kenneth Branagh) eline geçiyor. Ancak Nikolai, alışılmış Sovyet ajanı profilinden oldukça uzak bir karakter olarak karşıma çıkıyor. Amerikan kültürüne hayranlık duyan, Top Gun filmini tekrar tekrar izleyen ve bir gün McDonald’s hamburgerinin tadına bakmayı düşleyen Nikolai, Troy’nin beklenmedik kurtarıcısına dönüşüyor. İkili, peşlerindeki Sovyet güçlerinden kaçarken birbirlerine güvenmeyi öğrenmek ve Amerika’ya ulaşmanın bir yolunu bulmak zorunda kalıyor. Böylece casusluk gerilimi, yol macerası ve aksiyon komedisi arasında gidip gelen bir hikaye başlıyor.

Filmin merkezinde, birbirine düşman olarak yetiştirilmiş iki insanın ortak noktalarını keşfetmesi fikri bulunuyor. Nikolai’nin Amerika’ya duyduğu hayranlık, Troy’nin kendi ülkesine ilişkin sarsılmaz inancıyla karşı karşıya geliyor. Bu karşıtlık üzerinden milliyetçilik, ideolojik ön yargılar ve ülkelerin kendilerini ahlaki açıdan üstün görme eğilimleri üzerine bir şeyler söyleme fırsatı doğuyor. Özellikle Troy’nin Amerikan değerlerini sorgulamadan savunmasıyla Nikolai’nin Sovyet sisteminden duyduğu hayal kırıklığı arasında kurulabilecek ilişki, filmin en ilgi çekici damarlarından birini oluşturuyor. Ne yazık ki senaryo bu fikirleri derinleştirmek yerine, iki tarafın da aslında birbirine benzediğini hatırlatan yüzeysel bir uzlaşmayla yetiniyor. Karakterlerin düşünsel dönüşümleri, yaşadıkları olayların doğal bir sonucu olarak gelişmekten çok, filmin vermek istediği mesajı doğrulamak için devreye giriyor. Üstelik 1980’lerin kültürel atmosferi, dönemin siyasi gerilimlerini anlamlandıran bir arka plan olmaktan ziyade, Top Gun göndermeleri ve tanıdık şarkılarla süslenmiş nostaljik bir dekor işlevi görüyor.


Mayday’in en belirgin sorunu, karakterlerini ve hikayesini sürekli tanıdık kalıpların içinde tutması. Ryan Reynolds’ın canlandırdığı Troy, esprili replikleri ve kendine güvenen tavırlarıyla oyuncunun önceki rollerinden aşina olduğumuz bir karaktere dönüşüyor. Reynolds’ın mizahi enerjisi, özellikle Kenneth Branagh’la karşılıklı sahnelerinde zaman zaman işe yarasa da karakterin gerçek bir kişiliğe kavuşmasını engelliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde bu sözlü atışmaların tekrara düşmesi, ikilinin başlangıçta eğlenceli görünen dinamiğini giderek yorucu hale getiriyor. Buna karşılık Branagh, Nikolai’nin tuhaflıklarını yalnızca bir komedi unsuruna indirgemeden karaktere sıcaklık ve insani bir boyut kazandırıyor. Amerikan kültürüne duyduğu hayranlığın ardında yatan yalnızlığı ve kendi ülkesinden kopuşunu hissettirebildiği anlarda filmin duygusal ağırlığını tek başına taşıyor. Maria Bakalova’nın canlandırdığı Anna ve David Morse’un hayat verdiği Troy’nin babası gibi yan karakterler ise yeterince geliştirilmiyor. Özellikle aile bağları, aidiyet ve kişinin ülkesine duyduğu sevginin iktidara itaat etmekle aynı şey olmadığı fikri, daha güçlü bir dramatik anlatıya dönüşebilecekken hikayenin kenarında kalıyor.

Bazı sahnelerin, hikayenin önüne geçecek kadar dikkat çekici bir enerjisi olduğunu söylemeliyim ama. Özellikle Nikolai’nin aksiyonun merkezine yerleştiği dövüş sahneleri, Branagh’ın alışılmış oyunculuk çizgisinin dışına çıkarak beklenmedik ölçüde eğlenceli bir performans sergilemesini sağlıyor. Otomobil kovalamacaları ve Moskova sokaklarında yaşanan büyük ölçekli çatışmalar da filmin teknik açıdan iddialı anları arasında yer alıyor. Ancak bu görsel hareketlilik, her zaman etkileyici bir sinema deneyimine dönüşmüyor. Bazı kamera geçişlerinin yapaylığı ve bilgisayar destekli görüntülerin belirginliği, aksiyonun inandırıcılığını zedeliyor. Daha önemlisi, sahneler arasındaki akıcılık ne kadar başarılı olursa olsun, senaryonun tahmin edilebilirliği değişmiyor. Film, görsel açıdan ne kadar hareketlenirse hareketlensin, karakterlerin karşılaşmalarından doğabilecek daha özgün ve şaşırtıcı olasılıkları değerlendirmekte isteksiz davranıyor.



Sonuç olarak Mayday, iyi fikirlerin ve yetenekli isimlerin bir araya gelmesinin tek başına iyi bir film ortaya çıkarmaya yetmediğini gösteriyor. Daley ve Goldstein, aksiyon komedisinin ritmini yönetme konusunda becerilerini sergileseler de bu kez Game Night ve Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves gibi yapımlarında yakaladıkları yaratıcılığı aynı ölçüde ortaya koyamıyor. Kenneth Branagh’ın enerjik performansı ve yer yer etkileyici aksiyon sahneleri, filmi bütünüyle başarısız olmaktan kurtarıyor; fakat karakter derinliğindeki eksiklikler, zayıf siyasi alt metin ve sürekli kendini hatırlatan 1980’ler nostaljisi, anlatının etkisini sınırlıyor. İzlerken bazen eğlendiğimi kabul ediyorum, fakat jenerik başladığında geriye kalan şey güçlü bir hikayenin izinden çok, daha önce defalarca karşılaştığım sahnelerin cilalı bir toplamı oluyor. 

Puanım: 5,5/10

13 Ekim 2026 Salı

Dead Souls: Gogol'un Ölü Canlar'ı Vahşi Batıda

Jude Law'ın oynadığı bilimkurgu filmi olan Repo Men'i izlemek için çıktığım yolda, Alex Cox diye bir yönetmenin filmi olan Repo Man filmini izlemişliğim var. Bilinçsizce izlediğim ilk filmiydi. Ve şimdi son filmi Dead Souls ile hem yönetmen, hem de oyuncu olarak yine karşımda. Nikolay Gogol’un 1842 tarihli Ölü Canlar romanını Amerikan sınırlarına taşıyan Alex Cox, ölülerin isimlerini bile kazanç kapısına dönüştüren bir düzen üzerinden sömürünün, ırkçılığın ve insan hayatının metalaşmasının izini sürüyor.


Alex Cox, politik öfkeyi kara mizah ve biçimsel başkaldırıyla birleştiren, ana akım sinemanın ticari beklentilerine mesafeli duran birisi. Ne var ki eleştirel bir tavra sahip olmak, bu tavrı her zaman etkili bir sinema deneyimine dönüştürmeye yetmiyor. Dead Souls, yönetmenin yıllardır savunduğu düşünceleri sürdürürken bu düşüncelerin anlatıyı zaman zaman gölgede bıraktığı bir yapım olarak beliriyor. Ancak Cox’un sinema anlayışını kavramak için Repo Man’e dönmek gerekiyor. 1984 tarihli bu kült film, Los Angeles’ta yaşayan genç bir adamın hikayesini bilimkurgu, punk kültürü ve absürt komediyle birleştirmişti. Tüketim kültürünün, bürokrasinin ve sıradan hayatın anlamsızlıklarını anlatım biçimine taşıyan film, toplumsal düzene karşı çıkmayı bir yaşam biçimi olarak ele alıyordu. Dead Souls ile Repo Man arasında onlarca yıllık bir mesafe bulunsa da ikisinde de yerleşik değerleri sorgulayan bir mizah anlayışıyla karşılaşıyoruz. Ancak Repo Man’de başkaldırı karakterlerin dünyasından kendiliğinden doğarken Dead Souls’ta politik mesaj daha doğrudan kuruluyor ve dramatik yapının önüne geçiyor gibi duruyor.

Filmin kısaca özetine geçecek olursak; 1890 yılında Arizona’daki küçük bir sınır kasabasına gelen Strindler (Alex Cox), şık kıyafetleri ve nazik tavırlarıyla çevresindekilerden ayrılan bir tip. Yabancı oluşu her halinden belli yani. Kasabanın yöneticileriyle, şerifle ve varlıklı toprak sahipleriyle ilişki kurduktan sonra alışılmadık bir teklifte bulunuyor: Çalıştırdıkları ya da topraklarında yaşamış ölü Meksikalı işçilerin isimlerini satın almak istiyor. Kimliği ve amacı hakkında farklı cevaplar veren Strindler, kasabanın sarhoşlarından Borracho’nun eşliğinde görüşmelerini sürdürüyor. Bu tuhaf alışveriş, giderek hem yabancının niyetini hem de kasabanın ahlaki çürümüşlüğünü açığa çıkarıyor.


Dead Souls’un çıkış noktası, Nikolay Gogol’un 1842’de yayımlanan aynı adlı romanı. Kitaba bir bakış atacak olursak ;eserin merkezindeki Pavel İvanoviç Çiçikov, nüfus kayıtlarında hala hayatta görünen fakat gerçekte ölmüş serflerin haklarını toprak sahiplerinden satın alan biri. Dönemin vergi ve mülkiyet sistemi içinde bu insanlar, kağıt üzerindeki varlıkları sayesinde ekonomik bir değer taşıyor. Çiçikov ise bu kayıtları kullanarak zenginlik ve toplumsal saygınlık elde etmeyi amaçlıyordu.

Gogol’un hicvi, dolandırıcılık hikayesinin ötesine geçerek bürokrasiyi, çıkar ilişkilerini ve toplumsal yükselme arzusunu sorguluyor. Ölülerin isimleri etrafında gelişen olaylar, yaşayanların ahlaki durumunu açığa çıkarıyor; resmi kayıtlar gerçekliğin kendisinden daha önemli hale geliyor.

Alex Cox, bu temel fikri Amerikan tarihine taşıyor. Rusya’daki serflerin yerini sömürülen Meksikalı işçiler, toprak sahiplerinin yerini ise kasabanın yöneticileri ve yerel güç odakları alıyor. Çiçikov’un ekonomik fırsat olarak gördüğü ölüler, Strindler’ın elinde devlet kayıtları ve göç politikalarıyla bağlantılı verilere dönüşüyor. Bu nedenle filmi doğrudan bir uyarlamadan çok, Gogol’un hiciv anlayışını Amerikan toplumuna uyarlayan serbest bir yorum olarak değerlendirebiliriz.

İki eser arasındaki temel fark, eleştirinin kapsamı ve yönünde ortaya çıkıyor. Gogol, çok sayıda karakter üzerinden Rus toplumunun farklı zaaflarını ele alırken; Alex Cox, daha sınırlı bir mekanda kapitalizmi, ırkçılığı ve göçmen karşıtı politikaları hedef alıyor. Bu değişiklik filme güncel bir anlam kazandırıyor; ancak karakterlerin derinleşmesini ve toplumsal eleştirinin farklı katmanlarının gelişmesini sınırlıyor.


Filmin en güçlü yanı, insan hayatının ekonomik faydayla ölçüldüğü bir düzenin ulaştığı noktayı göstermesi. Strindler’ın ölü işçilerin isimlerini satın alması, ilk bakışta anlamsız ve komik bir girişim gibi görünüyor. Fakat bu alışverişi mümkün kılan, kasabanın Meksikalı işçileri zaten sömürülebilir ve gözden çıkarılabilir insanlar olarak kabul etmesi. İşçiler, yaşarken emekleriyle, öldükten sonra ise isimleri ve kayıtları üzerinden sömürülmeye devam ediyor.

Strindler’ın davranışları, kasabadaki diğer karakterlerin tutumlarından bütünüyle ayrılmıyor. Karşılaştığı insanlar da ölülerin isimlerini paraya çevirmekte sakınca görmüyor. Böylece yozlaşma tek bir dolandırıcının kişiliğine indirgenmiyor; onun girişimini mümkün kılan toplumsal düzen sorgulanıyor.

Bu eleştiri, göçmenlik ve ırkçılık meselesiyle birleşiyor. Ölü Meksikalıların isimlerinin ekonomik bir işleme konu olması, yaşayan göçmenlerin de devletin gözünde kimlik kayıtlarına ve istatistiklere indirgenmesini çağrıştırıyor. Cox, 19. yüzyılın Amerikan sınırını anlatırken günümüzün göç tartışmalarına göndermede bulunuyor. Devlet ve yerel iktidar, insanları korumak yerine onların varlığını denetlemek ve çıkar sağlamak için işleyebiliyor. Böylece insanın hayatta olup olmaması bile sistemin ondan ne elde edebileceğine bağlı bir ayrıntıya dönüşüyor.

Bununla birlikte Cox, politik eleştirisini çoğunlukla açık biçimde ortaya koyuyor. Bu tercih filmin tavrını netleştirirken izleyicinin kendi sonuçlarına ulaşabileceği alanı daraltıyor. Sorun, filmin ne söylediğini bilememesi değil; düşüncelerini zaman zaman dramatik keşif duygusunun önüne geçirecek kadar doğrudan ifade etmesi.


Alex Cox’un Strindler’ı canlandırması, filmin dikkat çekici tercihlerinden biri. Çünkü Strindler, hikaye ilerledikçe kendi çelişkileri olan bir insandan çok yönetmenin politik düşüncelerini taşıyan bir figüre yaklaşıyor. Kasabanın diğer sakinleri, abartılı özellikleri ve çıkarcı tutumlarıyla gerçekçi bireylerden çok toplumsal tipler olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım Gogol’un hiciv geleneğiyle uyumlu olsa da karakterlerin derinliğini sınırlıyor.

Bağımsız yapım koşulları, Western türüne duyulan sevgi ve yerleşik anlatı kalıplarını bozma arzusu filme özgünlük kazandırıyorsa da anlatısal dağınıklığı artırdığı da bir gerçek. Cox, beklenmedik sapmalarla izleyiciyi şaşırtırken bunları her zaman ana hikayeyle bütünleştiremiyor. Anlatılmak istenen fikir güzel, ancak bunun sunumu ve yapay oyunculuğu beklentinin çok çok altında. Bu filmi, yönetmenin politik sinemasını özetleyen, Amerikan tarihini güncel göç tartışmalarıyla ilişkilendiren cesur bir veda olarak görebiliriz belki de. 

Bu nedenle filmi ne yalnızca başarısız bir yapım ne de kusursuz bir politik manifesto olarak değerlendirebiliyorum. Repo Man’de absürtlüğün içinden kendiliğinden doğan başkaldırı, burada zaman zaman önceden belirlenmiş bir düşüncenin açıklanmasına benziyor. Cox’un itirazı güçlü kalırken sinemasal karşılığı aynı ölçüde güçlenemiyor.


Toparlayacak olursam; Gogol’un Rus toplumuna yönelttiği hicvi Amerikan sınırına taşıyan Alex Cox, geçmişle bugün arasında rahatsız edici bir bağ kuruyor ve ırkçılığın, bürokratik şiddetin değişen biçimlerle varlığını sürdürebildiğini hatırlatıyor. Buna karşın filmin parçalı anlatısı ve politik mesajını fazla açık etmesi, kötü ve yapay oyunculuğun olması filmi bütünsel olarak aşağı çekiyor. Yine de Dead Souls, ana akımın dışında kalmayı göze alan ve kendi itirazlarından vazgeçmeyen bir yönetmenin dünyasını yansıtması bakımından dikkate değer. Yönetmenin yanlışlıkla izlediğim ilk filmi Repo Man'in ardından, bilinçli izlediğim bu son filmiyle kendisine veda ediyorum.

Puanım: 5,5/10

5 Ekim 2026 Pazartesi

Beklenti: Toplumsal Baskının Gölgesinde

"Konya ili Taşkent ilçesinde, Çeşmi mahallesi Asarcık mevkiinde kayalık bölgede, tahmini 35-40 yaşlarında, buğday tenli kadın cesedi görüldü."

Ali Özel
'in Altın Koza'da yarışan Beklenti filmi bu sözlerle başlıyor. İlk bakışta bizi klasik bir taşra cinayetine, şüphelilere ve adalet arayışına götürecekmiş gibi görünüyor. Fakat film ilerledikçe cinayetin kendisinden daha büyük bir meselenin ortasında buluyoruz kendimizi: İnsanların birbirleri hakkında kurduğu beklentiler ve bu beklentilerin altında ezilen hayatlar.


Film, köydeki kadın doktorun ölümünün ardından şekillenen soruşturmayı merkezine alıyor. Olağan şüpheliler arasında doktoru en çok ziyaret edenlerden biri olan Celil (Berk Öztürk), sosyal baskı nedeniyle gördüğü tedaviyi açıklayamaması üzerine kısa sürede olayın baş şüphelisine dönüşüyor. Bu sırada babasını ziyaret etmek ve bir süreliğine şehir hayatından ve son zamanlar limoni tat veren evliliğinden uzaklaşmak için köye gelen avukat Enver (Ozan Dağara), kendisini giderek daha karmaşık bir evlilik ilişkinin içinde buluyor. Köydeki insanlar, jandarma, yerel otorite ve aile bağları üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bir cinayetin nasıl çözüleceğini değil, bir topluluğun kendi doğrularını nasıl ürettiğini de sorguluyor.

Beklenti'nin asıl meselesi cinayet gizeminden ziyade, bu gizemin etrafında şekillenen toplumsal atmosfer. Çünkü burada yargı, yalnızca resmi kurumların verdiği bir karar olarak karşımıza çıkmıyor. Köyün kendi kuralları, kendi ahlak anlayışı ve kendi 'doğru insan' tanımı bulunuyor. İnsanların ne yaptığı kadar, ne yapması gerektiğine dair düşünceler de hayatlarını belirliyor. Böylece filmdeki asıl baskı yalnızca devlet mekanizmasının kanunları üzerinden kurulmayıp, insanların birbirlerinin hayatlarına ilişkin beklentileri üzerinden de şekilleniyor.

Filmin 'beklenti' kavramını en güçlü biçimde ele aldığı yer ise çocuk sahipliği üzerinden evliliklerdeki erkeklik meselesi oluyor. 3 farklı evliliğe; Raci (Hakan Salınmış), Enver ve Celil'in perspektifleriyle erkek tarafından bakış atıyor. Toplumsal baskının mağduru olarak yalnızca kadınları görmeye alıştığımız bir anlatının yerine, erkeklerin de ataerkil düzenin kurbanları olabileceğini gösteren bir anlatı sunuyor. Erkek olmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, soyun devamını sağlamak, güçlü görünmek ve kendisine biçilen rolü eksiksiz yerine getirmek zorunda olmak, filmin dünyasında görünmez ama hissedilen birer baskı mekanizması.

Celil karakteri bu açıdan filmin merkezindeki en önemli figürlerden biri. Onun yaşadığı sorun yalnızca kişisel bir mesele olarak kalmıyor; toplumun bireyden beklediği hayat ile bireyin gerçekten yaşayabildiği hayat arasındaki uçurumu gösteriyor. Özellikle çocuk sahibi olma ve erkekliğin bunu gerçekleştirme kapasitesi üzerinden tanımlanması, karakterin üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırıyor. Burada beni asıl rahatsız eden şey, Celil’in yalnızca bir şüpheli olarak değil, toplumun kendi normlarına uymayan bir erkeğe nasıl davrandığını gösteren bir örnek olarak konumlandırılması oluyor. Bunu da Celil'in babasına yapılan köy takışmalarında görüyoruz.


Filmin taşra atmosferi de bu düşünceleri destekliyor. Köy yalnızca hikayenin geçtiği bir mekan değil; karakterlerin davranışlarını belirleyen kapalı bir sosyal sistem gibi çalışıyor. Burada herkes birbirini tanıyor, herkesin hayatı başkalarının bakışına açık ve özel hayat ile toplumsal hayat arasındaki sınır neredeyse ortadan kalkıyor. Bu nedenle Celil’in yaşadığı baskı yalnızca ailesinden kaynaklanmıyor. Köyün tamamı onun üzerinde görünmez bir denetim kuruyor. Bir sırrın ortaya çıkması, yalnızca kişinin kendisini değil, ailesini ve toplumsal konumunu da etkiliyor.

Ancak filmin burada bir problem yaşadığını da düşünüyorum. Hikayenin dramatik yükünü büyük ölçüde taşıyan kadın doktor cinayeti, Celil’in savunmasını destekleyen bir delilin ortaya çıkmasıyla birlikte belirsiz bir noktada kalıyor. Böylece film bir taraftan cinayeti soruşturmanın merkezine yerleştirirken, diğer taraftan bu soruşturmanın sonucunu bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana itiyor. 

Ben bu tercihin filmin anlatmak istediği düşünceyle tamamen uyumsuz olduğunu düşünmüyorum. Hatta cinayetin çözümsüz kalması, gerçeğin hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkmadığı ve insanların kendi varsayımlarına dayanarak hüküm verdiği fikrini destekleyebiliyor. Fakat sorun, filmin bu belirsizliği yeterince güçlü bir dramatik yapı içerisinde kuramamasından kaynaklanıyor. Seyirci olarak cinayetin sonucunu merak etmemi sağlayan film, bu merakın karşılığını tamamen vermediğinde, anlatının bir bölümünün havada kaldığını hissediyorum.

Üstelik film, Celil'i daha güçlü bir şüpheli haline getirecek psikolojik ayrıntılara biraz daha fazla alan açabilseydi, bu problem büyük ölçüde aşılabilirdi. Örneğin onun tedirginliği yalnızca suçluluk ihtimaliyle değil, toplum tarafından sırrının ortaya çıkarılmasından duyduğu korkuyla ilişkilendirilebilirdi. Böyle bir yaklaşım hem karakterin iç dünyasını derinleştirir hem de seyircinin "Acaba Celil gerçekten suçlu mu?” sorusunu daha uzun süre taşımasını sağlayabilirdi. Özellikle Celil’in bindiği minibüsün jandarma tarafından durdurulduğu andaki huzursuzluğu tek başına doyurucu bir şüphe unsuru oluşturmuyor.


Buna rağmen yönetmen/senarist Ali Özel’in taşra sinemasına getirdiği bakışı önemli buluyorum. Çünkü Beklenti, taşrayı yalnızca cehaletin, muhafazakarlığın veya baskının mekanı olarak göstermeye çalışmıyor. Burada asıl mesele, insanların birbirlerine biçtiği rollerin zamanla nasıl bir sosyal hapishaneye dönüştüğü oluyor. Baba, oğul, eş, doktor, avukat, çoban ya da köylü olmak yalnızca bir kimlik taşımıyor; beraberinde yerine getirilmesi gereken beklentiler getiriyor. İnsan bu beklentilerden birine uyamadığında ise yalnızca ailesiyle değil, bütün toplulukla karşı karşıya kalıyor.

Bu nedenle filmin asıl çatışmasını cinayet ile soruşturma arasında değil, birey ile toplum arasında görüyorum. Cinayet bu çatışmayı görünür hale getiren araçlardan biri sadece. Asıl hikaye ise insanların birbirlerinin hayatlarını nasıl şekillendirdiği, bir kişinin kendi sırrını neden saklamak zorunda hissettiği ve toplumun kabul ettiği erkeklik kalıplarına uymamanın ne kadar ağır bir bedel yaratabildiği üzerine kuruluyor.


Beklenti, filmi Adana Altın Koza Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Film kategorisinde yarışan filmlerden biriydi. Festivallerde ödül mekanizmasının nasıl işlediğini az-çok bilen biri olarak Beklenti filminin festivali ödülsüz kapamasının bir şey ifade etmediğini söyleyebilirim. Her şeye rağmen kendisini sonuna kadar izlettirebilen, filmin içinde ve bitiminde izleyiciye sorular ve tartışma konuları bırakan bir film olarak izlemeye değer buluyorum.

3 Ekim 2026 Cumartesi

Rose: Özgür Olabilmek İçin Pantolon Giymek

Bir kadın, kendi hayatını yaşayabilmek için neden erkek olmak zorunda kalır? 17. yüzyıl Almanya’sında geçen bu filmde pantolon, bir kadın için yalnızca erkek kıyafeti anlamına gelmiyor; mülkiyet hakkına, çalışma özgürlüğüne, hareket serbestliğine ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmeye açılan bir kapıya dönüşüyor. Sandra Hüller'in canlandırdığı Rose’un söylediği “pantolonlarda daha fazla özgürlük var” fikri, filmin yalnızca dönemine değil, bugününe de uzanan temel meselesini oluşturuyor.


Rose filmi, Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ardından, savaşın fiziksel ve toplumsal yıkımının hala hissedildiği kırsal bir Alman köyünde geçiyor. Savaşın kendisini arka planda tutan yönetmen Markus Schleinzer, onun bıraktığı yaraları Rose’un bedeninde ve davranışlarında gösteriyor. Sandra Hüller’in canlandırdığı Rose, bir kadın olmasına rağmen, erkek kılığına giren ve öyle yaşayan; üstlendiği yeni cinsiyetin bedeli olarak askerliğini dahi yapmış birisi.Yüzünde savaşın izlerini taşıyan eski bir asker olarak terk edilmiş bir çiftliğe geliyor. Elinde, cephede ölmüş olan silah arkadaşından edindiği ve bu toprakların mirasçısı olduğunu gösteren bir belge ile. Köylüler başlangıçta bu yabancıdan kuşku duysa da Rose planı, kararlılığı ve hayatta kalma becerisi sayesinde kendisini bu yeni köye kabul ettiriyor ve toprak sahibi oluyor. Ardından topraklarını genişletebilmek için komşu çiftçinin kızı Suzanna (Caro Braun) ile evleniyor. Rose’un yıllardır sakladığı sırrı giderek daha fazla insanın fark etmeye başlamasıyla birlikte kurduğu hayat da çözülmeye başlıyor. Çünkü bir erkek olarak, karısına karşı getirmesi gereken baaazı yükümlülükleri daha var.

Schleinzer burada doğrudan tarihsel bir kişinin yaşamını beyazperdeye taşımıyor. Rose, yönetmenin Avrupa tarihindeki erkek kılığına giren kadınlara ilişkin araştırmalarından doğan kurmaca bir karakter. Bu araştırmaların içinde çalışma hakkı elde etmek, eğitim görmek, tecavüzden korunmak, zorla evlendirilmekten kaçmak veya cezai yaptırımlardan kurtulmak gibi farklı nedenlerle erkek olarak yaşayan kadınların hikayeleri bulunuyor. Ayrıca Almanya’nın Halberstadt kentinde 17. yüzyılda erkek kılığına girdiği ve suçlandığı için idam edilen bir kadın vakasının da filmin tarihsel arka planını beslediği belirtiliyor. Dolayısıyla Rose tek bir insanın hikayesini anlatmıyor; farklı dönemlerde benzer koşullar altında kimliklerini değiştirmek zorunda kalan kadınların deneyimlerinden oluşan bir bileşim olarak ortaya çıkıyor.

Bu tercih, filmin tarihsel gerçeklik duygusunu eksiltmiyor, bence aksine tarihi ve ana fikri güçlendiriyor. Çünkü Rose’u olağanüstü bir istisna olarak sunmak yerine, erkek olmanın kadın olmaktan çok daha fazla imkan sunduğu bir toplumsal düzenin sonucu olarak görüyorum. Filmde kadın olmak yalnızca biyolojik bir durum değil, beraberinde belirli yükümlülükler getiren toplumsal bir konum olarak beliriyor. Kadının kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, nasıl çalışacağına ve hatta bedeninin nasıl kullanılacağına erkeklerin ve dini kurumların karar verdiği bir dünyada Rose’un erkek kıyafetleriyle dolaşabilmesi, başlı başına bir özgürlük deneyimine dönüşüyor.

Bu nedenle Rose’un erkek kimliğiyle kurduğu hayatı yalnızca bir sahtekarlık olarak okumak bana eksik geliyor. Elbette karakter toprak sahibi olmak için başkasının kimliğini kullanıyor, evleniyor ve çevresindeki insanları kandırıyor. Fakat Schleinzer’in asıl sorusu “Rose neden yalan söylüyor?” olmaktan çok “Rose neden gerçek kimliğiyle bu hayatı yaşayamayacağını düşünüyor?” oluyor. Filmin ahlaki ağırlık merkezi de burada kuruluyor.


Film, dönemin kadınlar üzerindeki etkisini ve erkek ile arasındaki farkları, Rose bir pantolon giyip erkek rolünü üstlenmese başına gelecekleri Suzanna üzerinden bizlere gösteriyor. Rose’un evlendiği Suzanna, ilk bakışta sessiz, itaatkar ve fazla soru sormayan bir köylü kadını gibi görünüyor. Ancak evlilik ilerledikçe onun da bu sistem içinde ne kadar sınırlı bir alana sahip olduğu ortaya çıkıyor. Suzanna’nın evliliği bile bir çeşit ekonomik anlaşmanın parçası olarak gerçekleşiyor. Babası, kızını arazi karşılığında Rose’a veriyor. Böylece kadın bedeni, toprağın ve mülkiyetin yanında pazarlık konusu olan başka bir 'varlık' haline geliyor. Takas sisteminde kullanılabilen bir meta sadece.

Bu açıdan Rose ile Suzanna arasındaki ilişki filmin ilginç katmanlarından birini oluşturuyor. Başlangıçta tamamen çıkar ilişkisi üzerinden kurulan bu evlilik, zaman içerisinde beklenmedik bir yakınlığa dönüşüyor. Rose, Suzanna’yı kendi sırrını koruyabileceği bir alan olarak görürken Suzanna da kocasının gerçek kimliğini öğrendiğinde bunu yalnızca bir ihanet olarak değerlendirmiyor. İki kadın arasında oluşan bu sessiz dayanışma, filmin belki de en insani tarafını ortaya çıkarıyor. Çünkü Schleinzer burada büyük cümlelerle 'kadın dayanışması' ilan etmiyor; iki karakterin birbirlerine bakışındaki küçük değişimlerle bunu hissettiriyor.

Filmin mizahı ise Rose’un evliliğinde cinsel birlikteliğin nasıl gerçekleşeceği sorusunda. Suzanna’nın biyolojik babanın kim olduğu gizli olan beklenmedik hamileliği ve Rose’un bütün bu gelişmeler karşısında verdiği tepkiler, hikayeyi zaman zaman kara mizaha yaklaştırıyor. Özellikle Rose’un baba olacağı haberini aldığında yüzünde beliren şaşkınlık, Hüller’in neredeyse hiç hareket etmeden komedi yaratabildiğini gösteriyor. 


Sandra Hüller’in performansı filmin taşıyıcı kolonu. Rose’u oynarken karakterin iç dünyasını açıklamak yerine saklıyor. Konuşmaktan çok bakıyor, hareketlerini ekonomik kullanıyor ve çoğu zaman yüzündeki küçük değişimlerle karakterin düşüncelerini aktarıyor. Bu yaklaşım özellikle önemli, çünkü Rose zaten hayatını başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü kontrol ederek sürdürüyor. Hüller de oyunculuğunu aynı kontrol duygusu üzerine kuruyor. Karakterin zaman zaman öfkelenmesi bu yüzden çok daha etkili hale geliyor; uzun süre bastırılmış bir duygunun bir anda yüzeye çıkması, yüksek sesli bir oyunculuktan çok daha sarsıcı oluyor.

Üstelik Sandra Hüller yalnızca Rose’u oynamıyor; erkek kimliği altında yaşayan bir kadını oynuyor. Dolayısıyla performansın içinde sürekli ikinci bir katman bulunuyor. Rose’un hareketleri hem kendi doğal davranışlarını hem de toplumun bir erkekten beklediği davranışları taşıyor. Yürüyüşü, konuşma biçimi, çiftlikte çalışması, insanlara yaklaşımı ve savaş gazisi olarak bedenini kullanması bu ikiliği oluşturuyor. Hüller’in başarısı, bu iki katmanı hiçbir zaman gösterişli biçimde birbirinden ayırmamasında yatıyor. Karakteri bir 'kadının biri erkek taklidi yapıyor' basitliğine indirmiyor; Rose’un erkekliği zamanla bir kostüm olmaktan çıkıp hayatta kalma biçimine dönüşüyor.

Markus Schleinzer’in yönetmenliği ise filmin anlatmak istediği dünya ile biçimi arasında güçlü bir paralellik kuruyor. Yönetmen, olayları seyirciye açıklamak yerine mesafeli bir gözlemle aktarıyor. Köylülerin toplandığı sahnelerde karakterleri uzaktan izliyor; Rose’un yüzüne yaklaştığında ise bu mesafeyi bir anda kırıyor. Böylece toplumsal baskıyı geniş planlarda, bireysel korku ve kırılganlığı ise yakın planlarda hissediyoruz. Bu iki bakış arasında gidip gelmek, filmin temel çatışmasını biçimsel olarak da görünür hale getiriyor: Bir tarafta topluluk, diğer tarafta birey bulunuyor.

Ancak Schleinzer’in bilinçli sadeliği bazı noktalarda filmin önüne geçiyor. Hikayenin büyük ölçüde Rose’un etrafında kurulması, onun dışındaki karakterlerin ve toplumsal yapının daha karmaşık biçimde ele alınmasını sınırlıyor. Schleinzer anlatısını kısa, kontrollü ve doğrusal tutmayı tercih ediyor. Bu tercih filmin temposunu koruyor ama aynı zamanda bazı fikirlerin yüzeyde kalmasına neden oluyor. Özellikle Rose’un geçmişine ve savaş yıllarındaki deneyimine ilişkin boşluklar, karakterin gizemini koruyor evet, ama psikolojik arka planını da sınırlandırıyor. Yine de filmin bu boşluklarını bütünüyle bir eksiklik olarak görmüyorum. Çünkü Rose’un kim olduğu konusunda kesin cevaplar vermemek, filmin temel düşüncesiyle örtüşüyor. 


Rose’u bir trans birey anlatısı  olarak okumak filmi daraltır. Film elbette toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ve norm dışılık üzerinden güçlü çağrışımlar yaratıyor, ancak Rose’un mücadelesinin merkezinde daha geniş bir özgürleşme isteği bulunuyor. Karakter, kendisini erkek hissettiği ya da kendisini erkek olarak tanımladığı için yeni bir cinsiyete bürünmüyor. Mevcut cinsiyeti olan kadınlıkta özgürlüğü sınırlandırıldığı için bu oyuna mecbur kalıyor. Dolayısıyla Rose karakteri, “Ben aslında kimim?” sorusundan çok “Nasıl yaşayabilirim?” sorusuyla hareket ediyor. Onun için erkek kıyafeti bir kimlik beyanından önce bir araç. Bu ayrım, filmi güncel kimlik tartışmalarına doğrudan bağlamak yerine onları tarihsel bir mesafeden yeniden düşünmemizi sağlıyor.

En çarpıcı nokta ise toplumun Rose’u ancak kendisini erkek sandığı sürece kabul etmesi oluyor. Rose çalışıyor, toprağı verimli hale getiriyor, hayvanları koruyor, ayıyı öldürüyor ve ekonomik olarak köye katkı sağlıyor. Bu noktada kimliği sorgulanmıyor. Fakat bedeni ve cinsiyeti görünür hale geldiğinde bütün bu başarılar bir anda anlamını yitiriyor. Aynı insan, aynı emek ve aynı karakter özellikleriyle bir anda 'tehdit' haline geliyor. Böylece Schleinzer, toplumsal kabulün çoğu zaman kişinin ne yaptığına değil, toplumun onun kim olduğuna ilişkin varsayımına bağlı olduğunu gösteriyor.


Yazıyı toparlamam gerekirse Rose, yüzeyde bir kimlik gizleme hikayesi gibi ilerlerken altında özgürlüğün bedelini sorgulayan bir dönem filmi. Anlatısının bilinçli sadeliği zaman zaman filmin daha büyük bir düşünsel derinliğe ulaşmasını engellese de bu sadelik aynı zamanda Schleinzer’in anlatımının gücünü oluşturuyor. 

Puanım: 7,5/10

30 Eylül 2026 Çarşamba

500 Miles: Yol Uzun, Acı Sessiz

Kadrosundaki Bill Nighy nedeniyle izlediğim ve hakkında başka hiç bir bilgiye sahip olmadığım 500 Miles filmi, küçük bir aile hikayesi anlatıyor. Film, anne babalarının ayrılık süreciyle sarsılan iki kardeşin, ailelerini yeniden bir araya getirebilmek umuduyla İngiltere'nin Sheffield şehrinden İrlanda’nın Dingle kasabasına doğru çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Ancak yol ilerledikçe bunun yalnızca iki çocuğun büyükbabalarına ulaşma hikayesi olmadığı, geçmişte yaşanmış bir acının ve parçalanmış bir ailenin hikayesi olduğu ortaya çıkıyor. 


Filmin konusu hakkında daha fazla bir şey bahsetmek istemiyorum. Ancak filmin güçlü taraflarından biri yola çıkan kardeşler Finn ve Charlie arasındaki ilişki. 2019 yapımlı Jojo Rabbit filminin küçük yıldızı Roman Griffin Davis ile kendisini son dönemde A Kinght of the Seven Kingdoms dizisinde Egg rolüyle de izlediğimiz Dexter Sol Ansell, kardeşlik duygusunu yapay bir sevimlilik üzerinden değil, birbirlerini kızdıran, kollayan, zaman zaman birbirlerinden bunalan iki gerçek kardeş gibi yansıtıyor. Özellikle Charlie’nin enerjisi ile Finn’in daha içine kapanık hali arasındaki karşıtlık, filmin duygusal yapısını oluşturuyor. 

Bununla birlikte 500 Miles, duygularını seyirciye bırakmak konusunda fazla başarılı değil. Filmin merkezindeki büyük kırılma noktası açığa çıktığında, önceki sahnelerin anlamı değişiyor; fakat bu değişim bazı seyirciler için etkileyici olmaktan çok fazla hesaplanmış gelebilir. Özellikle müzik kullanımı ve final bölümündeki duygusal yoğunluk, filmin zaten sahip olduğu hüznü biraz fazla görünür hale getiriyor.


Yine de filmin değerini yalnızca bu melodramik tarafıyla ölçmemek gerekiyor. 500 Miles’ın sakin bir tadı ve sakin bir acısı var. Hikaye büyük laflar etmekten çok, çocukların yetişkinlerin yarattığı sorunların ortasında kalmış olmasına ve geçmişte yaşananların aile ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğine bakıyor. Bu nedenle filmden çok büyük bir macera, güçlü bir yol filmi ya da sarsıcı bir dram beklemek, onun küçük ve mütevazı taraflarını görmeyi zorlaştırabilir. Belki de 500 Miles, beklentinin biraz düşürüldüğü, filmin kendisini olduğu haliyle anlatmasına izin verilen bir izleyişte daha fazla karşılık buluyor.

Finn ile Charlie’nin yolculuğu büyük bir sinemasal keşiften ziyade, insanın bazı yaraları kilometrelerce yol giderek değil, onlarla yüzleşerek taşıyabildiğini anlatan küçük bir hikaye. Belki de filmin en güzel tarafı burada: büyük görünmeye çalışmadığında, sakinliğinin ve hüznünün içinde kendine ait bir tat bırakıyor.

Puanım: 6,5/10


23 Eylül 2026 Çarşamba

Tony: Anthony Bourdain'i Tanımadan Tony'yi İzlemek

Anthony Bourdain’i tanımayan biri için Tony filmi ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum. Çünkü film, ünlü bir yıldızın zirvesinden başlayıp geçmişine dönmüyor; henüz yıldız olmayan, hatta ne yapmak istediğini bile tam olarak bilmeyen 19 yaşındaki bir gencin hayatının kısa bir dönemini anlatıyor. Bourdain’in daha sonraki yıllarda televizyon programları, kitapları ve seyahatleriyle kazandığı ün düşünüldüğünde bu tercih ilginç. Ancak Bourdain’in sonraki hayatına dair bir tanışıklığı olmayan benim gibiler üzerinde yaratmasını beklediği bazı duygular havada kalıyor. Peki kim ulan bu Anthony Bourdain?

Anthony Bourdain, 1978’de Culinary Institute of America’dan mezun olduktan sonra birçok New York restoranından çalıştı. Ancak onu şef olarak asıl tanımlayan ve kariyerinin en önemli mutfak durağı 1998’de executive chef olduğu Brasserie Les Halles oldu. Anthony Bourdain, yalnızca yemek yapan bir şef olarak değil, yemek üzerinden farklı kültürlere, insanlara ve yaşam biçimlerine ulaşan bir yazar ve televizyon kişiliği olarak tanınıyor Amerika'da. Kitchen Confidential kitabı ile mutfak dünyasının perde arkasını anlatmış; No Reservations ve Parts Unknown gibi programlarla da yemek ile seyahati, kültürü ve insan hikayelerini aynı potada buluşturmuş biri. 2018'deki ölümünün ardından hakkında oluşan fikirler oldukça çeşitli. Tony filmi ise bu üne kavuşmadan önceki gençlik yıllarını anlatıyor.

Filme bakacak olursak; Tony (Dominic Sessa), Vassar College'da okuyan, kendisini geleceğin büyük yazarı olarak gören ama bu özgüveninin altında ciddi bir yönsüzlük taşıyan genç bir adam. Yazarlık bursunu kazanacağına o kadar emin ki sonucu ailesine farklı anlatıyor. Bursu alamayınca da bunu kabullenmek yerine, peşinden gitmek istediği eski platoniği olan Nancy'nin (Emilia Jones) yazı geçirmek için bulunduğu Provincetown'a gidiyor. İçkili ilk gecesinden ardından parasız ve plansız kalan Tony, burada bir deniz ürünleri restoranında bulaşıkçı olarak çalışmaya başlıyor. Restoranın başındaki Chef (Antonio Banderas) ile tanışması ve Sal (Leo Woodall) başta olmak üzere mutfağın tuhaf, sert ve kendine özgü çalışanlarıyla kurduğu ilişki, hayatında hiç planlamadığı başka bir kapının açılmasını sağlıyor.

Filmin temel meselesi aslında şu: Tony ne olmak istediğini bildiğini sanıyor ama aslında yalnızca kim olmak istediğini anlatıyor. Yazarlık tutkusu da, Nancy'ye duyduğu ilgi de, kendisini olduğundan daha ilginç gösterme çabası da bu büyük anlatının parçası. Fakat mutfak, ilk kez Tony'yi söyledikleriyle değil yaptıklarıyla sınamaya başlıyor. Burada Tony klasik 'başarıya giden yolda engelleri aşan dahi' biyografisinden bilinçli biçimde uzaklaşıyor. Tony'nin baştan beri gizli bir mutfak dehası olduğu fikri yaratılmıyor. Aksine, mutfağa girişi neredeyse bir tesadüf; burada kalmasını sağlayan şey ise ilk geceden sarhoş olup soyulmuş olması.


Dominic Sessa'nın performansı filmin en önemli taşıyıcısı. Sessa, Tony'yi sempatik bir genç dahiye dönüştürmeye çalışmıyor. Karakterin kibri, gösteriş merakı, beceriksizliği ve kendisini olduğundan daha önemli görmesi açıkça ortada. Ancak bütün bunların altında ciddi bir güvensizlik bulunduğunu da hissettiriyor. Tony bir sahnede kendine son derece güvenli görünürken birkaç saniye sonra reddedilmenin karşısında dağılıyor. Bu ikilik, karakteri yalnızca itici bir genç olmaktan çıkarıyor. Yine de bu yaklaşım benim açımdan filmin temel sorunlarından birine dönüşüyor. Bourdain'i tanımadığım için, Tony'nin ileride nasıl bir insana dönüşeceğini bilmeden izliyorum. Dolayısıyla filmdeki "bu çocuk bir gün Anthony Bourdain olacak" bilgisi bende, karakteri tanıyan izleyicide yaratabileceği kadar güçlü bir beklenti oluşturmuyor. Tony'nin huysuz, kibirli ve zaman zaman gerçekten itici davranışlarıyla baş başa kalıyorum.

Bu nedenle Antonio Banderas'ın canlandırdığı Chef, benim için filmin en akılda kalan karakteri. Banderas da karakteri klasik anlamda bilge usta figürüne indirgemiyor. Sessiz, disiplinli ve otoriter olmasına rağmen içinde belirgin bir yumuşaklık taşıyor. Tony'yi mutfağa kabul ederken onu romantikleştirmiyor; çalışmayı, disiplini ve sorumluluğu öğretiyor. Üstelik Chef'in de kusursuz biri olmadığı görülüyor. Mutfaktaki uyuşturucu kullanımına göz yumması, onun pragmatik tarafını ortaya çıkarıyor. 

Kendisini geçen ay Tuner filmiyle de blogumuza konuk ettiğimiz Leo Woodall'ın canlandırdığı Sal karakteri ise Tony'nin karşısına başka bir erkeklik modeli çıkarıyor. Sal, saldırgan, kadınlara karşı hoyrat, uyuşturucu kullanan ve sürekli kavga etmeye hazır biri. Fakat Tony'den farklı olarak kim olduğunu saklamıyor. Kendisinin sorunlu biri olduğunu biliyor ve bununla yaşamayı sürdürüyor. Bu açıdan Sal, Tony'nin olmak istediği 'sert adam' imgesinin daha karanlık ve gerçek bir versiyonu gibi duruyor. Chef ile Sal arasındaki karşıtlık da Tony'nin önünde iki farklı yetişkinlik modeli oluşturuyor: disiplin ve sorumluluk ile kontrolsüzlük ve kendini tüketme.

Filmin Nancy üzerinden kurduğu romantik hikaye ise bana mutfak bölümleri kadar ikna edici gelmiyor. Emilia Jones'un oyunculuğunda sorun görmesem de karakter senaryoda yeterince derinleşmiyor. Nancy, çoğu zaman Tony'nin dönüşümüne istemeden de olsa aracı olan biri gibi kalıyor. Üstelik Tony'nin ona yönelik ısrarı ile filmin bunu romantik bir bağ olarak sunma biçimi arasında rahatsız edici bir mesafe oluşuyor. Tony'nin ısrarlarının yanında Nancy'nin başka erkeklerle ve hatta Tony'nin iş arkadaşı Sal ile beraber olması da Nancy'i elde edilmesi başkalarınca ucuz bir hedef olarak gösteriyor.


Filmin en başarılı olduğu yer ise mutfak. Tony'nin bulaşık yıkaması, beceriksizliği, hata yapması ve giderek işin ritmine ayak uydurması, karakterin dönüşümünü sözlerden daha iyi anlatıyor. Özellikle yemek hazırlama süreçlerinde filmin duyusal tarafı güçleniyor. Deniz ürünleri, ateş, bıçaklar, ter, yoğun çalışma temposu ve mutfağın kaotik atmosferi ekrandan neredeyse fiziksel olarak taşıyor. Ancak burada da filmin daha fazla zaman harcamasını isteyebiliyorum. Tony'nin mutfağa neden ve nasıl bağlandığını görüyorum ama bu dönüşümün bazı aşamaları fazla hızlı geçiliyor. Bir noktada mutfaktan nefret eden genç adamın, kısa süre sonra orada kendisine bir gelecek aramaya başlaması arasında daha güçlü bir dramatik köprü kurulabilirdi.

Bence Tony filmi, Anthony Bourdain'i tanıyan izleyici için başka, tanımayan izleyici için başka bir film. Bourdain'in kitaplarını okumuş, televizyon programlarını izlemiş biri için genç Tony'nin kibirli ve yönsüz hali, sonradan ortaya çıkacak kişiliğin oluşumuna dair ironik bir başlangıç hikayesi gibi okunabilir. Ben ise Bourdain'in sonraki hayatıyla böyle bir bağ kuramadığım için bu ikinci katmanı yeterince hissedemiyorum. Film bana çoğu zaman Anthony Bourdain'in biyografisinden ziyade, kendisini büyük bir şey olmaya aday gören ama aslında ne istediğini bilmeyen genç bir adamın yaz hikayesini anlatıyor.

Benim açımdan sorun ise filmin bu iki kimlik arasında tam bir denge kuramaması. Bazen yalnızca Tony'nin hikayesini anlatmak istiyor, bazen de bunun Anthony Bourdain'in gençliği olduğunu özellikle hatırlatıyor. Bourdain'i bilen izleyici için bu göndermeler anlamlı olabilirken, benim gibi onu tanımadan filme giren biri için bazı anlar fazlasıyla anlamsız kalıyor. Özellikle gelecekteki Bourdain'e yapılan göndermeler, karakterin kendi dramatik gelişiminden daha güçlü bir anlam taşımıyor.


Nirvanna The Band Show ve BlackBerry filmlerinin de yönetmenliğini yapan Matt Johnson'ın yönettiği Tony filmi benim için büyük bir ismin doğuşundan çok, yanlış yollarda dolaşan genç bir adamın kendisine bir yön arama hikayesi olarak kalıyor. Belki de film bunu yeterince güçlü biçimde anlatıyor; fakat benim için o genç adamın neden özellikle Anthony Bourdain olması gerektiği sorusu tam olarak cevaplanmıyor.


Anthony Bourdain'i tanıyanların filme puanı elbette biraz fazla olacaktır ama onu tanımayan biri olarak salt filme
Puanım: 6/10

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah Einbinder) Camp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

17 Eylül 2026 Perşembe

The End of Oak Street: Dinozorlar Var ama Spielberg Yok

David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street filmi, 1980'lerin güvenli ve huzurlu görünen mahallelerinden birini dinozorların istilasına açıyor. Fikir eğlenceli, hatta kağıt üzerinde yaratıcı görünüyor. Fakat film ilerledikçe, bu potansiyelin yerini yapaylık ve fazlasıyla tanıdık sahneler alıyor. Baş rollerde yer alan Anne Hathaway ve Ewan McGregor israfı da cabası.


Ewan McGregor ve Anne Hathaway'den oluşan kadroya, Spielberg'den bu yana özlenen dinozorları da katınca ortaya merak edilen bir film çıkıyor. Fikrin oluşum sürecini bu bakımdan olumlu karşılıyorum ama sunma kısmı sıkıntılı. Bunu filmden biraz bahsederek açayım. Ama çok da bahsetmeyeceğim, zira filmi sevmediğimi de baştan belirtmiş olayım.

Platt ailesi dışarıdan kusursuz bir Amerikan ailesi gibi görünürken içeride ciddi sorunlar yaşayan bir aile. Greg (Ewan McGregor)  işini kaybediyor, Denise (Anne Hathaway) evliliğinden ve hayatından uzaklaşmayı düşünüyor, çocuklar ise anne babalarının arasındaki gerilimin farkına varıyor. Tam bu sırada mahallede garip doğa olayları yaşanmaya başlıyor ve Oak Street kendisini tarih öncesi dinozorlarla çevrili bir dünyanın içinde buluyor. Aile, kendi problemlerini bir kenara bırakıp hayatta kalmaya çalışıyor.

Yönetmen Mitchell'ın banliyö hayatının güvenlik yanılsamasını dinozorlarla bozması filmin dikkat çekici taraflarından biri. Başlangıçta huzur veren evler, bahçeler ve çıkmaz sokaklar kısa sürede tehdit alanlarına dönüşüyor. Ancak bu fikrin altında yatan metaforun yeterince geliştirildiğini düşünmüyorum. Ailenin iç çatışmaları ile dışarıdaki felaket arasında anlamlı bir bağ kurulmaya çalışılıyor fakat bu ilişki çoğu zaman doğal değil, özellikle tasarlanmış hissi veriyor.


Dinozorların tasarımları, CGI'ın bazı sahnelerdeki dijital hissi, yaratılan dünyanın inandırıcılığını zedeliyor. Oyunculara bol miktarda fondöten sürerek onları geçmişe yolladığını düşünmemeli bir yönetmen. Dinozorlara vuran yapaylık oyuncuların yüzünde de belli oluyor çünkü. Yine de oyuncular arasında Anne Hathaway biraz öne çıkıyor. Denise karakterinin aile, evlilik ve kendi hayatına ilişkin sıkışmışlığını filmin en inandırıcı duygusal çizgisine dönüştürüyor. Ewan McGregor ise daha silik kalıyor. Ayrıca senaryonun karakterleri sürekli yeni bir tehlikenin içine sokması, bir süre sonra gerilim yaratmak yerine tekrar duygusu oluşturuyor. Zaman yolculuğunun nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklamaların yüzeysel kalması da filmin bilimkurgu tarafını zayıflatıyor. 

Filmin temel problemi ise kendi kimliğini bulmakta zorlanması. Spielberg'e yapılan göndermeler o kadar belirgin ki Mitchell'ın önceki filmlerinde gördüğümüz özgün ve huzursuz edici sinema dilinin yerini nostaljik bir blockbuster anlayışı alıyor. Film zaman zaman eğlendiriyor, bazı dinozor sahneleri keyif veriyor, ancak beklenen heyecanı sürekli olarak üretemiyor.


Özetle The End of Oak Street, iyi bir fikirden yola çıkan fakat bu fikrin hakkını vermekte zorlanan bir film. Gerilim ve özgünlük konusunda beklenen performansı gösteremiyor. Dinozorların mahalleye gelmesi başlı başına ilgi çekici olabilir, fakat bu kadar büyük yaratıkların bile filmi gerçekten heyecanlandırmaya yetmemesi, The End of Oak Street'in en büyük sorunu. Tavsiye niyetine son sözüm; izlemeyin olur. İzleyecekseniz de pek bir beklentiniz olmasın, zaman öldürün. Ama böyle öldürecek bir şeyiniz kalmadıysa bununla öldürün.

Puanım: 5/10

2 Eylül 2026 Çarşamba

Colony: Biraz Zombi, Biraz da Pluribus

Bir zombi filmi izlerken artık neyle karşılaşacağımızı az çok biliyoruz. Salgın çıkacak, insanlar bir binaya ya da başka bir kapalı mekana sıkışacak, zombiler peşlerine düşecek ve hayatta kalmaya çalışan grup zamanla kendi içinde dağılacak. Zombi sinemasının bugün karşı karşıya olduğu asıl sorun da tam olarak bu. Aynı formülü yeniden ilginç hale getirebilmek. Yeon Sang-ho'nun Colony'si bu probleme zombileri değiştirerek cevap veriyor. Bu kez zombiler yalnızca saldırmıyor; öğreniyor, iletişim kuruyor ve bir koloni gibi hareket ediyor. Fikir oldukça tanıdık. Nereden mi? Pluribus!


Colony filmi, bir biyoteknoloji şirketinin düzenlediği konferans sırasında başlayan salgınla açılıyor. Birkaç dakika içinde gökdelen ve içerisindeki AVM bir ölüm kalım alanına dönüşüyor ve içeride mahsur kalan insanlar, karşılarındaki yaratıkların sıradan zombiler olmadığını fark ediyor. Bir zombinin öğrendiği bilgi diğerlerine aktarılıyor. Dolayısıyla hayatta kalanların işi yalnızca kaçmak değil, sürekli değişen bir düşmanın kurallarını çözmek oluyor.

Filmin en başarılı tarafı bence tam olarak bu. Klasik zombi filmlerinde zombilerin öngörülebilirliği insanlara avantaj sağlıyor. Colony ise bu dengeyi bozuyor. Hayatta kalanlar bir yöntem bulduğunda zombiler kısa süre içinde bunu öğreniyor ve aynı numara bir daha işe yaramıyor. Böylece film zaman zaman küçük bir bilimsel deneye dönüşüyor: Bir yöntem deneniyor, sonucu gözlemleniyor ve başarısızlık yeni bir çözüm arayışını beraberinde getiriyor.

Zombilerin hareketleri de filmin en güçlü görsel taraflarından biri. Kıvrılan, sürünen, vücutlarını doğal olmayan biçimlerde kullanan yaratıklar, özellikle topluca aynı tepkiyi verdikleri anlarda oldukça rahatsız edici görünüyor. Buradaki korku yalnızca kan ve makyajdan değil, insan bedeninin insan davranışından koparılmasından kaynaklanıyor. 


Ancak film, zombilerine gösterdiği özeni insan karakterlerine her zaman göstermiyor. Merkezdeki bilim insanı Se-jeong (Jun Ji-hyun), gözlem yeteneği ve sosyal uyumsuzluğuyla filmin en ilgi çekici karakteri. Özellikle herkesin tek bir zihnin parçası haline geldiği bir dünyada kendi düşüncesini koruması, karakteri filmin tematik merkezine yerleştiriyor. Buna karşılık diğer karakterlerin önemli bölümü türün tanıdık kalıplarından çıkamıyor. Bencil iş insanı, panikleyen genç, güvenilmez polis ve fedakar karakter gibi tipleri daha önce defalarca izlediğimi hissediyorum.

Bu eksiklik, yönetmen Yeon Sang-ho'nun önceki filmi Train to Busan ile kıyaslandığında daha da belirginleşiyor. Train to Busan'da zombi tehdidi kadar karakterlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler de gerilimi taşıyordu. Colony ise duygusal bağlardan ziyade zombilerin nasıl çalıştığına odaklanıyor. Sonuç olarak daha mekanik, daha deneysel ama daha az duygusal bir film ortaya çıkıyor.

Filmin düşünsel tarafında ise bireysellik ve kolektif bilinç öne çıkıyor. Salgının arkasındaki fikir, insanların farklı düşündükleri için çatıştığı; tek bir kolektif zihnin ise bu problemi ortadan kaldırabileceği düşüncesine dayanıyor. Zombiler birbirlerinden öğrendikçe daha etkili bir organizmaya dönüşürken insanlar aynı tehdidin karşısında kendi çıkarları, korkuları ve duyguları nedeniyle bölünüyor. Zombiler birlikte hareket etmeyi öğrenirken insanlar birlikte hareket etmeyi unutuyor.


Bu yönüyle Colony, son dönemde benzer bir meseleyi farklı bir biçimde ele alan Pluribus dizisini de hatırlatıyor. Her iki yapım da bireysel düşüncenin ve zihinsel özerkliğin ortadan kalktığı bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini sorguluyor. Ancak Pluribus bu fikrin psikolojik ve felsefi sonuçlarına daha fazla yoğunlaşırken, Colony kolektif bilinci öncelikle yeni bir zombi tehdidi yaratmak için kullanıyor. Yani aynı soruya yaklaşıyorlar ama biri üzerinde düşünüyor, diğeri ondan kaçıyor.

Ne var ki Colony bu düşünsel potansiyeli her zaman değerlendiremiyor. Yapay zeka, teknoloji, salgınlar ve kolektif bilinç gibi günümüz korkularına temas etmesine rağmen film çoğu kez bir sonraki aksiyon sahnesine yetişmek için bu fikirleri yarıda bırakıyor. Başlangıçta ilginç olan 'zombiler öğreniyor' fikri ilerleyen bölümlerde kendisini tekrar etmeye başlıyor. Bazı sahnelerin gereğinden uzun sürmesi ve karakterlerin daha önce belirledikleri kuralları kendi elleriyle bozması da gerilimin etkisini azaltıyor.

Yine de Colony'yi tamamen başarısız bulmuyorum. Yeon Sang-ho, eskimiş bir tür formülüne birkaç yeni mekanizma eklemeyi başarıyor. Gökdelenin farklı katlarını, ofislerini ve mağazalarını kullanması filme hareket alanı sağlıyor. Özellikle zombilerin kolektif hareket ettiği sahneler ve filmin son bölümündeki büyük aksiyon sekansları, yönetmenin görsel kaos yaratma konusunda hala ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.


Sonuçta Colony, zombi türünü baştan yazmıyor; daha çok onun üzerine yeni bir katman ekliyor. Zombileri daha hızlı ya da daha güçlü yapmak yerine onları daha bilgili hale getiriyor. Bu fikir zaman zaman gerçekten ürkütücü ve yaratıcı sonuçlar doğuruyor, fakat filmin senaryosu bu fikrin taşıdığı felsefi potansiyelin gerisinde kalıyor. Train to Busan seviyesinde bir karakter ve duygu yoğunluğu bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ama hızlı ve hareketli zombiler, bolca aksiyon ve türün alışılmış kurallarına birkaç yeni dokunuş arıyorsanız Colony işini yapıyor. Zombi filmi sevenler için iyi bir seyirlik olabilir; fakat bu türü sevmeyenlerin filmde çok daha fazlasını bulacağını düşünmüyorum.

Puanım:5,5/10 (Zombi türünü sevmeyenler için)
Puanım:7/10 (Zombi türünü sevenler için)

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Carolina Caroline: Suç Yolda Düzülür

Sinemanın en eski hikayelerinden biri şu: Aşkın, özgürlük arzusunun ve suçun aynı yolda buluştuğu, iki insanın dünyadan kaçarken giderek kendi sonlarına yaklaşması. Bonnie and Clyde’dan Badlands’e, True Romance’dan Natural Born Killers’a ve Thelma & Louise'e uzanan bu gelenek, romantizmle şiddeti, özgürlük duygusuyla yıkımı yan yana getiriyor. Carolina Caroline da bu tanıdık damar üzerinden ilerliyor. Dinner in America filminin de yönetmeni olan Adam Rehmeier’in bu filminde, eski filmi ile karşılaştırılabilecek unsurlar da bulunuyor.


Filmin isminde de merkezinde de, Teksas’ta bir benzin istasyonunda çalışan, küçük kasaba hayatından sıkılmış Caroline (Samara Weaving) bulunuyor. Rutin bir yaşantısı olan, babasıyla yaşayan ve uzun zamandır görmediği annesine dair eksik bir hikayeyi içinde taşıyan Caroline’ın hayatı, istasyona gelen bir yabancı olan Oliver’la (Kyle Gallner) karşılaşmasıyla değişiyor. Oliver’ın benzinlikte yaptığı küçük bir dolandırıcılık hilesi (ki bu para bozdurma dolandırıcılığını biz 2000 yapımlı Arjantin filmi Nine Queens'ten de (Nueve Reinas) biliyoruz.) Caroline’ın dikkatini çekiyor. Ancak Caroline’ın ilgisi yalnızca onun dolandırıcılık becerilerine yönelmiyor. Oliver’ın temsil ettiği başka bir hayat fikrine de kapılıyor. Çok geçmeden ikili birlikte yola çıkıyor ve küçük dolandırıcılıklarla başlayan macera, giderek daha ciddi suçlara dönüşüyor. Güney Amerika’nın eyaletleri boyunca ilerleyen bu kaçışın altında ise yalnızca para kazanma arzusu değil, geçmişlerinden kurtulma ve kendilerine başka bir hayat kurma isteği yatıyor.

Filmin temel meselesi aslında suçtan çok kaçış. Caroline için küçük kasaba, sıradanlık ve terk edilmişlik duygusuyla özdeşleşiyor. Oliver ona yalnızca sevgiyi değil, hareket etme imkanını da sunuyor. Bu nedenle Caroline’ın Oliver’a duyduğu çekimi yalnızca romantik bir tutku olarak okumak bana eksik geliyor. Çünkü Oliver, Caroline’ın hayatında bir insan olmanın ötesine geçerek bir çıkış kapısına dönüşüyor. Onunla birlikte olmak, Caroline açısından başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmak anlamına geliyor.

Bu noktada film, Amerikan rüyasının daha karanlık bir yüzüne de yaklaşıyor. Caroline ve Oliver daha iyi bir hayat kurmak için çalışmak, beklemek ya da sisteme uyum sağlamak yerine istediklerini doğrudan ele geçirmeyi tercih ediyor. Para onlar için çoğu zaman asıl hedef bile değil. Dolandırıcılık ve soygun, birlikte yaşadıkları heyecanın bir parçasına dönüşüyor. Bir bakıma suç işlemek, ilişkilerinin ortak dili haline geliyor. Bu nedenle ikilinin yolculuğunu yalnızca suça sürüklenen iki sevgili biçiminde değerlendirmek yerine, birbirlerinin arzularını büyüten iki insanın hikayesi olarak okumayı daha anlamlı buluyorum. Suça sürüklenen yolculuk tanımına daha uygun olan film mesela Thelma and Louise.


Caroline ve Oliver başkalarına zarar veren işler yapıyor, dolayısıyla onları masum romantik kahramanlar olarak görmek mümkün değil. Fakat film onları tek boyutlu suçlulara da dönüştürmüyor. Özellikle Oliver’ın Caroline’a yaklaşımında gerçek bir şefkat hissediliyor. Caroline da Oliver’ın etkisi altına giren edilgen bir genç kadın olarak çizilmiyor. Tam tersine, daha ilk karşılaşmalarından itibaren bu dünyanın içine girmeye istekli olduğunu görülüyor. Oliver ona bir kapı açıyor evet, ama Caroline o kapıdan kendi isteğiyle çoktan kırıp içeri giriyor. Küçük bir kasabadan ilk kez çıkıp, suç piyasasına karşı oluşan bu hevesin altı çok da dolu değil açıkçası.

Oliver ile Caroline arasındaki bu durum, filmi Bonnie and Clyde, Badlands, Natural Born Killers, ve benzeri 'kaçak aşıklar' anlatılarından ayıran önemli noktalardan birini oluşturuyor. Söz konusu filmlerde aşk çoğu zaman şiddet, saplantı, narsisizm ya da toplumsal yabancılaşmayla çok daha sert bir ilişki kuruyor. Carolina Caroline ise daha mütevazı ve insani bir yerde duruyor. Buradaki suç ortaklığı, ilk aşamalarda neredeyse sevgililerin birlikte oynadığı bir oyun. Onları izlerken zaman zaman yaptıkları şeyin tehlikesini unutuyor, yalnızca birbirlerinden duydukları heyecanı görülüyor. 

Ne var ki filmin hikaye açısından en büyük zaafı da yine burada bulunuyor. Carolina Caroline, türün yol haritasını fazla yakından takip ediyor. Oliver’ın ortaya çıkışı, Caroline’ın kasabadan ayrılması, küçük suçların giderek büyümesi, polisin peşlerine düşmesi ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeleri fazlasıyla açık biçimde gösteriyor. Filmin finalindeki gelişmelerin şaşırtıcılığından çok duygusal etkisine güveniliyor. Bu yönetmen açısından oldukça iddialı bir güven. Çünkü finalde o duygusal etkiyi seyirciye veremeyecek ise, geriye koca bir türün sıradan bir tekrarı kalma riski var.


Buna rağmen film, karakterlerine biraz yatırım yaptığı için bu tanıdık hikayeyi bütünüyle sıradanlaştırmıyor. Özellikle Caroline’ın dönüşümü dikkat çekici. Filmin başında küçük kasabanın sıkışmışlığından kurtulmak isteyen genç kadın, Oliver’ın yanında suç işlemeyi öğrenirken kendisini yeni bir kimliğin içinde buluyor. Siyah peruk, güneş gözlüğü ve silah, onun değişimini görsel olarak da belirginleştiriyor. Ancak asıl dönüşüm dış görünüşünde değil, yaptıklarının sonuçlarını fark etmeye başlamasında gerçekleşiyor. Başlangıçta eğlenceli görünen suçlar ağırlaştıkça Caroline’ın vicdanı da hikayenin içine daha fazla giriyor. Caroline’ın annesiyle karşılaşması ise filmin geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkisini belirleyen önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor. Annesinin ona ve çevresine olan tavrını gördüğümüzde, Caroline’ın yıllardır içinde taşıdığı boşluğun bir buluşmayla kapanmayacağını anlıyoruz. 

Filmin atmosferi anlatının geleneksel yapısını önemli ölçüde destekliyor. Hikayenin belirsiz bir 1990’lar Amerika’sında geçmesi; telefon kulübeleri, gazeteler, eski arabalar, müzik kutuları, yol kenarı mekanları... Müzik kullanımı da bu atmosferin önemli bir parçası. Country ve folk-rock parçaları yalnızca dönemi belirtmek için kullanılmıyor; Caroline ve Oliver’ın yaşadığı özgürlük yanılsamasını da güçlendiriyor. Yol, araba, motel, bar ve sıcak yaz geceleriyle birleşen müzikler filmi zaman zaman bir suç dramasından çok hüzünlü bir Amerikan yol şarkısına yaklaştırıyor. Filmin bende en fazla etki bıraktığı unsuru müzikler desem yalan olmaz.


Yönetmen Adam Rehmeier’in önceki filmi Dinner in America ile bu film arasındaki ilişki de önemli kanaatimce. İki film tür olarak birbirinden oldukça farklı görünse de Rehmeier’in sinemasında ortak bir damar hissediliyor: toplumun kenarında kalmış, sıradan hayatın kendilerine sunduğu seçenekleri yeterli bulmayan karakterler. Dinner in America'da da karakterler kendi dünyalarının dışında bir aidiyet arıyor. Orada punk kültürü ve asi kimlik üzerinden kurulan bu arayış, Carolina Caroline'da yolculuk, suç ve romantik ilişki üzerinden şekilleniyor.

İki film arasındaki en belirgin ortaklık ise uyumsuz karakterlere duyulan ilgi. Rehmeier, kusursuz kahramanlar yaratmak yerine toplumun normlarına tam olarak yerleşemeyen insanlarla ilgileniyor. Ancak iki filmin enerjisi aynı değil. Dinner in America daha saldırgan, daha komik ve daha anarşik bir tona sahipken Carolina Caroline biraz daha olgun, daha romantik ve daha melankolik ilerliyor. Dinner in America'nın kendiliğinden gelişen, yer yer kaotik yapısının karşısında Carolina Caroline'de daha klasik bir tür anlatısının disiplinini var.

Bu nedenle Carolina Caroline'ı yönetmenin önceki filminin seviyesine ulaşamayan bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün olsa da bunu filmin başarısızlığı olarak görmüyorum. Aksine, Rehmeier’in kendi sinemasındaki bazı temel ilgileri bu kez başka bir türün içine taşıdığını düşünüyorum. Dinner in America'daki gençlik öfkesi burada yerini kaçma arzusuna bırakıyor. Oradaki karakterlerin dünyaya karşı çıkışında bulunan enerji, burada iki insanın dünyadan birlikte uzaklaşma çabasına dönüşüyor. Yani fikrini, başka bir türde yoğuruyor yönetmen Adam Rehmeir.


Ama yine de bu filmi okuyabilmek için yol/suç/aşk tema türünün yukarıda saydığım filmlerini ve bu yönetmenin Dinner in America filmini bilmek gerekiyor. Ondan sonra Carolina Caroline filmi, hem yönetmene göre, hem de türe göre değerlendirip mukayese edilebilir duruma geliyor. Bu türün referans filmleri oldukça sağlamken bu filmin de onlar arasında yer edinmesi oldukça zor görünüyor. Dinner in America ile kıyasladığımda ise yine bir tık alta koyuyorum bu filmi. Ama yine de izle geç bir film için izlenebilirliği olan bir anlatısını olduğunu da söylemeliyim.

Puanım: 6/10