Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.
6 Mayıs 2026 Çarşamba
Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)
29 Nisan 2026 Çarşamba
They Will Kill You: Kan, Kaos ve İntikam..
Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will Kill You tam da bu ikili duygunun ortasında duran bir film. Bir yandan Kill Bill , The Evil Dead , Ready or Not gibi kült işlerin enerjisini çağırıyor, diğer yandan bu referansların gölgesinden çıkmakta zorlanıyor. Yönetmen Kirill Sokolov, seyirciyi kan, kaos ve stil üzerinden yakalamaya çalışırken; film, tam anlamıyla 'olabilirdi ama olamamış' hissini sürekli diri tutuyor. Oysa kült bir film olacak havası da varken.
r koridorlar, havalandırma boşlukları ve kapalı alanlar içinde sıkışıyor. Bu durum hem klostrofobik bir atmosfer yaratıyor hem de hikayeyi daha yoğun ama aynı zamanda daha sınırlı bir alana hapsediyor. Asia’nın kız kardeşi Maria’ya (Myha'la) ulaşma çabası, araya serpiştirilen flashback sahneleriyle destekleniyor. Fakat bu geçmiş parçaları, karakterin duygusal derinliğini kurmak yerine çoğu zaman yüzeyde kalan, kısmi açıklamalar getiren kısımlar oluyor. Sonuç olarak film, güçlü bir dramatik çekirdek sunmasına rağmen, bunu tam anlamıyla geliştiremeden aksiyonun hızına teslim oluyor.
Sonuç olarak They Will Kill You, türünün iyi örneklerinden beslenen ama onlarla aynı seviyeye çıkamayan bir film. Eğer daha güçlü bir senaryo, daha belirgin karakterler ve özellikle daha yüksek 'risk' hissi yaratabilseydi, bugün Kill Bill ya da Oldboy gibi referans verilen yapımların yanında anılabilecek bir iş olabilirdi. Onun yerine elimizde kalan şey, zaman zaman çok eğlenceli, zaman zaman yorucu ama çoğunlukla yüzeyde kalan görsel bir şölen. Ama yine de izlemesi keyif verecek bir film.
Puanım: 6/10
22 Nisan 2026 Çarşamba
Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun
Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor.
Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.
Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı.
11 Nisan 2026 Cumartesi
The Bride: Ve Kadın da Yaratıldı
Sinema tarihinde bazı anlatılar var ki her yeniden ele alındığında yalnızca tekrar etmez, aynı zamanda dönüştürülür. Henüz geçen sene anlatılan Frankenstein bu anlatıların en köklülerinden biridir. Ancak Maggie Gyllenhaal’ın The Bride! filmi bu mirası sürdürmekten çok onu parçalamayı ve yeniden kurmayı tercih ediyor. Bu kez hikaye, yaratıcı tarafından yaratılan canavarın da yaratıcıya dönüşüp kendisi için bir 'kadın' yaratması üzerinden anlatılıyor. Ortaya çıkan şey ise klasik bir korku anlatısından ziyade, kimlik, beden, öfke ve varoluş üzerine kurulmuş, yer yer dağınık ama kesinlikle cesur bir film. Ama? Ama'ları da var tabi.
Film, 1936 yılının Chicago’sunda, toplumun sınırlarını zorlayan bir kadın olan Ida’nın (Jessie Buckley) ölümüyle başlıyor. Dr.Frankenstein’ın 1819 yılında yaratığı Frank (Christian Bale), 117 yıllık yalnızlığına son verecek bir eş arayışıyla Chicago'ya geliyor. Yeniden Canlandırma üzerine araştırmalar yapan bilim insanı Dr. Euphronious'u (Annette Bening) bulup, ondan yalnızlığını gidermesini, kendisi için bir eş yaratmasını istiyor. Yakın tarihte ölmüş olan Ida'nın bedeni, bir müdahale ile yeniden hayata döndürülüyor ve 'The Bride (Gelin)' ortaya çıkıyor. Ancak bu yeniden doğuş bir bütünlük değil, bir parçalanma getiriyor. Gelin artık Ida değildir; ama tamamen yeni biri de değildir. Bu belirsizlik, filmin temel sorusunu oluşturuyor: Bir beden yeniden yaratıldığında, içindeki öz de yeniden mi doğar, yoksa geriye sadece parçalanmış bir kimlik mi kalır?
Filmin en güçlü taraflarından biri, bu soruları doğrudan olay örgüsüyle değil, karakterlerin ağzından dökülen repliklerle işlemesi. “I don’t think that’s (Ida) my name anymore (ismimin artık Ida olduğunu sanmıyorum)” gibi bir cümle, yalnızca bir karakterin kimlik krizini değil, kimliğin sabit ve değişmez bir şey olmadığı fikrini de açığa çıkarıyor. Benzer şekilde Frank’in yalnızlıktan doğan arzusu, korkudan çok yalnızlık üzerine kurulu bir canavar anlatısı yaratıyor. Gelin’in öfkeyle söylediği “What, are you gonna cut my tongue out too?(Ne, dilimi de mi keseceksin?) ” gibi replikler ise filmin en açık politik damarını oluşturuyor. Burada mesele yalnızca şiddet değil, aynı zamanda susturulma ve ifade hakkıdır. Filmin bir başka dikkat çekici cümlesi olan “There is nothing left to do now but live (Artık yaşamaktan başka yapacak bir şey kalmadı)” ise anlatıyı varoluşsal bir düzleme taşıyor. Yaşamın anlamı sorgulanırken, yaşamanın bir zorunluluk olarak sunulması filmin karanlık tonunu derinleştiriyor.
Bu noktada film, A Cyborg Manifesto kitabı ile birlikte okunduğunda çok daha katmanlı bir anlam kazanıyor. Donna Haraway’in ortaya koyduğu siborg kavramı, Gelin karakterinde somutlaşıyor. Gelin ne tamamen doğaldır ne de tamamen yapay. Ne sadece bir beden, ne de yalnızca bir fikir. Ölü bir bedenden doğuyor, bilimle yeniden can buluyor ve başka bir sesin -Mary Shelley’nin- yansımasını taşıyor. Bu anlamda o, doğa ile kültür, beden ile teknoloji arasında bir yerde konumlanan hibrit bir varlıktır. Haraway’in ikilikleri yıkma çağrısı da filmde açıkça karşılık buluyor; insan ve canavar, kadın ve erkek, yaşam ve ölüm arasındaki sınırlar sürekli bulanıklaşıyor. Gelin bu sınırların hiçbirine tam olarak ait değildir ve bu yüzden politik bir figüre dönüşür.
Filmin merkezinde yer alan bir diğer güçlü tema ise kadın öfkesidir. Gelin, klasik anlamda bir 'kurban' ya da 'ideal kadın' değildir. Kontrolsüzdür, taşkındır, hatta zaman zaman anlaşılmazdır. Bu özellikleriyle Haraway’in tarif ettiği gibi 'temiz' bir özne değil, çelişkilerle dolu bir siborg figürüdür. Film, kadının bastırılmış deneyimlerini ve susturulmuş sesini görünür kılarken, bunu düzenli ve ölçülü bir anlatımla değil, bilinçli bir kaosla yapıyor. Bu kaos, bazı izleyiciler için yorucu olsa da, filmin söylemek istediği şeyle doğrudan bağlantılıdır: bastırılan şey geri döndüğünde düzenli olmaz.
Filmin senaristi ve yönetmeni, kendisini daha çok kamera önünde görmeye alıştığımız Maggie Gyllenhaal. Taze yönetmen bu filmi, gotik korkudan kara mizaha, gangster filminden müzikale kadar birçok tür arasında dolaştırıyor. Bu geçişler filmi özgün ve tahmin edilemez kılarken, aynı zamanda anlatının bütünlüğünü de zayıflatan etken oluyor. Her ne kadar yönetmen özgün olmak adına iyi niyet ortaya koymuş ve farklı bakış açıları katmışsa da, hikayede derinlik oluşturmada ve hikayenin altını doldurmada eksiklikler yaşadığı bariz. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Frankenstein filminde canavarın yaratılışındaki zorlukları, deneme yanılmaları, başarısızlıklara rağmen yıllarca süren çalışmaları izlemiştik. Bu filmde ise Gelin'in yaratılması anlık oluyor. Hali hazırda bir makine varmış ve tuşa basınca ölü kişi yeniden can buluyormuş hissi filmi bu noktada karikatürleştiriyor. Filmde karakterlerin sürekli uzun ve didaktik konuşmalar yapması da alt metnin gücünü zayıflatıyor. Özellikle Gelin’in monologları bazı izleyiciler için yorucu ve abartılı bulunabilirse de neyse ki bunu yapan Jessie Buckley olunca idare ediyor.
Jessie Buckley demişken hazır, oyunculuklar filmin en güçlü dayanaklarından biridir. Bu sene Hamnet filmindeki olağanüstü performansı ile Oscar kazanan Jessie Buckley, Gelin karakterine hayat verirken kontrolsüzlük ile kırılganlık arasında gidip gelen bir performans sergiliyor. Onun yorumu, karakterin dağınık yapısını taşımayı başarıyor ve Jessie Buckley'in psikopat bir kadın rolünü de başarıyla canlandırabildiğini görüyoruz. Christian Bale ise Frank karakterinde daha içe dönük, neredeyse utangaç bir yalnızlık sunuyor ve bu da filmin duygusal dengesini sağlıyor. Bu iki performans, filmin zaman zaman dağılan yapısını bir arada tutan en önemli unsurlardan biri. Ve tabi bazı sahnelerde karşımıza çıkan ve yönetmenin de kardeşi olan Jake Gyllenhaal'ın da filmde olduğunu not düşelim.
Tüm bu yönleriyle The Bride! hem beğenilen hem de eleştirilen bir film olarak öne çıkıyor. Cesur, özgün ve risk alan yapısı, güçlü oyunculukları ve görsel dünyasıyla takdir toplarken, dağınık anlatımı, fazla açıklayıcı diyalogları ve derinleştirilmeyen bazı temalarıyla eleştiri alabilir. Ama tam da bu kusurları onu ilginç kılabilir. Bu film, klasik bir hikayeyi yeniden anlatmak yerine onu bozmayı, parçalamayı ve yeniden kurmayı seçiyor. Gelin karakteri bu sürecin merkezinde yer alırken, ne tamamen kadın, ne tamamen insan, ne de yalnızca bir canavar. O, sınırları ihlal eden, tanımları reddeden ve varoluşuyla rahatsız eden bir figür. Belki de filmin en büyük başarısı burada yatıyor: izleyiciyi memnun etmek yerine onu huzursuz etmeyi seçmesi. Çünkü bazı hikayeler toparlanınca değil, parçalanınca güzeller.
28 Mart 2026 Cumartesi
Send Help: Plaza Hayatından Adaya Güç Değişimi
Beyaz yakalılar diye tabir edilen plaza hayatı hikayelerini yakinen biliyor veya bir şekilde şahit oluyoruz. Send Help filmi bu fikirden yola çıkıyor ve beyaz yaka düzeninin hiyerarşilerini, konfor alanından koparıp çıplak bir hayatta kalma mücadelesinin içine bırakıyor. Birçok plaza çalışanının intikam hayalini görünür kılan, gücü eline aldıklarında yapabileceklerini veya dönüşebileceklerini bize gösteren bir alternatif olarak.
Film, beyaz yaka hayatının bastırılmış duygularını, görülme ihtiyacını ve fırsat doğduğunda ortaya çıkabilecek karanlık tarafları cesurca kurcalıyor. Kısacası Send Help, bir komedi olarak iyi başlayan, yer yer dağılan, sonra biraz da gerilime evrilen ama yine de kendini izlettirebilen bir film olmuş. Ofis çalışanlarının birbirine tavsiye edeceğini öngörebilmek zor değil.
Bazı filmleri puanlarken, filmde yer alan ünlü bir oyuncu var ise onun yüzünü zihnimde blurlayıp, no name başka bir aktör/aktris'i koyarak düşünüyorum. Buna rağmen film iyi duruyorsa, o filmin ederi gözümde daha bir yüksek oluyor. Bu film için şunu diyebilirim; Rachel McAdams olmasaydı bu film önüme, dolayısıyla sizin önünüze düşmeyebilirdi. Puanım 6/10
20 Mart 2026 Cuma
Solo Mio: Tek Kişilik Balayı İşkencesi (Ama İzleyiciye)
Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
21 Şubat 2026 Cumartesi
Mercy: İzlemeyin
Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.
Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde, LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.
Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.
Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor.
Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı. Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.
Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.
Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.
18 Şubat 2026 Çarşamba
I Was a Stranger
Suriye'de yaşanan savaşın doğurduğu sorunların başında gelen göçmenliğin, 5 farklı karakterin perspektifiyle tek bir göç olayı üzerinden anlatıldığı I Was a Stranger filmi için şimdiden 2026 yılında vizyona giren iyi filmlerden biri diyebiliriz. Daha önce 2024 yılında İstanbul Film Festivali'nde Strangers' Case ismiyle gösterilen ve bir kısmının İzmir'de çekildiği bu filmin bu seferki ismi, her ne kadar açılışta gösterdiği William Shakespeare şiirine bağlansa da ismin asıl doğuş yeri İncil. Bunun için filmin dağıtımcısına bakmak yeterli; Angel Studios.
Brandt Andersen’in yazıp yönettiği I Was a Stranger, göçmenlik meselesini politik sloganların, haber başlıklarının ve istatistiklerin ötesine taşıyarak, bu deneyimi yaşayan insanların gözünden anlatmayı amaçlıyor. Ancak bunu tek bir karakter üzerinden değil, beş farklı karakterin parçalanmış hikayeleri aracılığıyla yapıyor. Bu tercih, yalnızca anlatısal bir teknik değil, filmin temel felsefesini oluşturan da bir yaklaşım. Göçe iten sebeplerden bağlayıp, göç istikametine varan/varamayan insanlardan devam edip, kıyının karşısında onları karşılayanlara kadar tüm süreci, her biri sürecin aktörünün gözünden izletiyor.
Film, bir hastanede çalışan Suriyeli doktor Amira’nın (Yasmine Al Massri) hayatından bir kesitle başlıyor. Bu sahne, yüzeyde sıradan görünüyor. Ancak kısa süre içinde bu sıradanlığın bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Amira bir doktor olarak, taraf ayrımı yapmaksızın hayat kurtarmaya çalışırken, bir gece ailesinin evi bombalanıyor. Amira ve kızı hayatta kalıyor, ancak artık ait oldukları bir yer yoktur.
Bu noktadan sonra film, Amira’nın hikayesini doğrusal bir şekilde anlatmak yerine, her biri kendi yükünü taşıyan farklı karakterlerin bakış açılarına yöneliyor. Esad rejimine bağlı bir asker olan Mustafa (Yahya Mahayni), yaptığı görev ile vicdanı arasında sıkışıyor. İnsan kaçakçısı Marwan (Omar Sy), mültecilerin çaresizliğinden para kazanırken hasta oğluna daha iyi bir hayat sunma hayali kuruyor. Şair Fathi (Ziad Bakri), ailesini güvenliğe götürmeye çalışan bir baba olarak sorumluluğun ağırlığını taşıyor. Yunan sahil güvenlik kaptanı Stavros (Constantine Markoulakis) ise her gün hayat kurtarırken, kurtaramadığı insanların yükünü taşıyor.
Bu karakterlerin hikayeleri kesişiyor. Ancak onları birleştiren ortak bir gerçek vardır: hepsi bir sınırın üzerinde. Bu sınır, bazen coğrafi, bazen ahlaki, bazen ise psikolojik.
Karakterlere bakacak olursak; Amira, filmi açan ve kapayan karakter olarak göçün en görünür yüzünü temsil ediyor. Ailesini, kimliğini, mesleğini kaybetmiş ancak kızıyla hayatta kalmış bir insan. Onun hikayesi, göçmenliğin yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir kimlik kaybı olduğunu gösteriyor.
Mustafa karakteri, göçün daha az görülen bir boyutunu temsil ediyor. Bir Esad askeri olarak sistemin bir parçasıdır, ancak vicdanı bu sistemle çatışır. Mustafa’nın hikayesi, savaşın ve göçün sadece kurbanlar değil, aynı zamanda ahlaki çatışma yaşayan tanıklar yarattığını da gösteren ilk sunum oluyor.
Marwan karakteri, göçün ekonomik boyutunu temsil ediyor. Mültecilerin çaresizliğinden para kazanan bir insan kaçakçısı. Ancak aynı zamanda bir baba. Bu çelişki, göçün sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. Marwan ne tamamen kötü ne de tamamen masumdur cümlesinin kurulması istense de benim için bu cümle çok masumane kalıyor. O da en nihayetinde başkalarının trajedisini kullanan olarak sistemin bir parçası.
Şair Fathi karakteri ise sadece kendisi için değil, ailesi için de kaçarak göçün kolektif boyutunu temsil ediyor. Bu durum, göçün bireysel bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermek için önemli. Fathi’nin hikayesi, göçün kahramanlık değil, hayatta kalma meselesi olduğunu vurgulayan kısım.
Son olarak kurtarma gemisinin kaptanı Yunan Stavros, göçün dışındaki dünyayı temsil ediyor. Hayat kurtaran ve bunu büyük bir aşk ve fedakarlıkla yapan biri olarak izliyoruz.. Ancak kurtaramadığı insanlar, onun çabalarının yetersizliğini gösteriyor. Bu kısım filmin en yapay kesiti oluyor. Önceki 4 bölüm için Shakespeare uyarlaması ile söyleyecek olursak "ölmek ya da ölmemek, işte tüm mesele bu" iken filmin kısmındaki kaybediş vicdan oluyor. Belki de bir canın kaybından daha da vahimdir, bir vicdanın kayboluşu.
Filmin parçalı anlatısı, sadece teknik bir tercih değil,göç deneyiminin doğasını yansıtan bilinçli bir tercih olduğunu belirtmiştim. Çünkü göç, sürekliliği olan bir deneyim değil. Kopuşlardan oluşuyor. İnsan, evinden, geçmişinden, kimliğinden ve aidiyetinden koparılıyor. Filmdeki anlatı yapısı, bu kopuş hissini izleyiciye doğrudan yaşatmak için kullanılıyor. Bu yapı aynı zamanda tek bir hakikat olmadığını da gösteriyor. Göçler tek bir hikaye değildir. Her göçmen, bu deneyimi farklı bir şekilde yaşar. Bu çoklu bakış açısı, izleyicinin sadece göçmenlerle değil, göçün içinde yer alan herkesle empati kurmasını amaçlıyor.
Gelelim yazının başında belirttiğim Angel Studios meselesine. Filmin Angel Studios tarafından dağıtılıyor olması, filmin en dikkat çekici yönlerinden biri. Çünkü bu stüdyo genellikle Amerika için muhafazakar ve dini temalı filmlerle tanınıyor. Özetle Trump seçmenlerinin politikalarını. Bu nedenle, göçmenlerin yaşadığı trajediyi bu kadar açık bir şekilde gösteren bir filmin bu stüdyo tarafından desteklenmesi önemli bir çelişki yaratıyor.
I Was a Stranger, bir takım eksiklikler barındırsa da parçalı anlatımı sayesinde kendisini izlettiren ve sıkmayan bir film. IMDB'ye 9,1 puanla giriş yapmış olsa da ilerleyen zamanlarda bir düşme yaşayıp kendi konumuna erişecektir. Bunu şu sebeple belirtmek istiyorum, izleme nedeniniz puan beklentisi olmasın. İyi bir film izlemek, bu dünyada yaşananlardan bir şeyler izlemek için izleyin. Film 20 Şubat'ta Türkiye'de vizyona giriyor.
(6,5).jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving-2.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--4.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--6.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--5.jpg)
(6,5)%20Samara%20Weaving--3.jpg)
(6.5).jpg)
-2.jpg)
-5.jpg)
.jpg)
%201.jpg)
%204.jpg)
%202.jpg)
(5,8)%20.jpg)
()2%20.jpg)
()3%20.jpg)
(7)%20.jpg)
(7)-sigarayaniklari-blogspot-com.jpg)
(7)-sigarayaniklari-blogspot-com-1.jpg)
.jpg)
(6,7).jpg)






