2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2026 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinema tarihinde bazı anlatılar var ki her yeniden ele alındığında yalnızca tekrar etmez, aynı zamanda dönüştürülür. Henüz geçen sene anlatılan Frankenstein bu anlatıların en köklülerinden biridir. Ancak Maggie Gyllenhaal’ın The Bride! filmi bu mirası sürdürmekten çok onu parçalamayı ve yeniden kurmayı tercih ediyor. Bu kez hikaye, yaratıcı tarafından yaratılan canavarın da yaratıcıya dönüşüp kendisi için bir 'kadın' yaratması üzerinden anlatılıyor. Ortaya çıkan şey ise klasik bir korku anlatısından ziyade, kimlik, beden, öfke ve varoluş üzerine kurulmuş, yer yer dağınık ama kesinlikle cesur bir film. Ama? Ama'ları da var tabi.

Film, 1936 yılının Chicago’sunda, toplumun sınırlarını zorlayan bir kadın olan Ida’nın (Jessie Buckley) ölümüyle başlıyor. Dr.Frankenstein’ın 1819 yılında yaratığı Frank (Christian Bale), 117 yıllık yalnızlığına son verecek bir eş arayışıyla Chicago'ya geliyor. Yeniden Canlandırma üzerine araştırmalar yapan bilim insanı Dr. Euphronious'u (Annette Bening) bulup, ondan yalnızlığını gidermesini, kendisi için bir eş yaratmasını istiyor. Yakın tarihte ölmüş olan Ida'nın bedeni, bir müdahale ile yeniden hayata döndürülüyor ve 'The Bride (Gelin)' ortaya çıkıyor. Ancak bu yeniden doğuş bir bütünlük değil, bir parçalanma getiriyor. Gelin artık Ida değildir; ama tamamen yeni biri de değildir. Bu belirsizlik, filmin temel sorusunu oluşturuyor: Bir beden yeniden yaratıldığında, içindeki öz de yeniden mi doğar, yoksa geriye sadece parçalanmış bir kimlik mi kalır?

Filmin en güçlü taraflarından biri, bu soruları doğrudan olay örgüsüyle değil, karakterlerin ağzından dökülen repliklerle işlemesi. I don’t think that’s (Ida) my name anymore (ismimin artık Ida olduğunu sanmıyorum) gibi bir cümle, yalnızca bir karakterin kimlik krizini değil, kimliğin sabit ve değişmez bir şey olmadığı fikrini de açığa çıkarıyor. Benzer şekilde Frank’in yalnızlıktan doğan arzusu, korkudan çok yalnızlık üzerine kurulu bir canavar anlatısı yaratıyor. Gelin’in öfkeyle söylediği What, are you gonna cut my tongue out too?(Ne, dilimi de mi keseceksin?) gibi replikler ise filmin en açık politik damarını oluşturuyor. Burada mesele yalnızca şiddet değil, aynı zamanda susturulma ve ifade hakkıdır. Filmin bir başka dikkat çekici cümlesi olan “There is nothing left to do now but live (Artık yaşamaktan başka yapacak bir şey kalmadı)” ise anlatıyı varoluşsal bir düzleme taşıyor. Yaşamın anlamı sorgulanırken, yaşamanın bir zorunluluk olarak sunulması filmin karanlık tonunu derinleştiriyor.

Bu noktada film, A Cyborg Manifesto kitabı ile birlikte okunduğunda çok daha katmanlı bir anlam kazanıyor. Donna Haraway’in ortaya koyduğu siborg kavramı, Gelin karakterinde somutlaşıyor. Gelin ne tamamen doğaldır ne de tamamen yapay. Ne sadece bir beden, ne de yalnızca bir fikir. Ölü bir bedenden doğuyor, bilimle yeniden can buluyor ve başka bir sesin -Mary Shelley’nin- yansımasını taşıyor. Bu anlamda o, doğa ile kültür, beden ile teknoloji arasında bir yerde konumlanan hibrit bir varlıktır. Haraway’in ikilikleri yıkma çağrısı da filmde açıkça karşılık buluyor; insan ve canavar, kadın ve erkek, yaşam ve ölüm arasındaki sınırlar sürekli bulanıklaşıyor. Gelin bu sınırların hiçbirine tam olarak ait değildir ve bu yüzden politik bir figüre dönüşür.

Filmin merkezinde yer alan bir diğer güçlü tema ise kadın öfkesidir. Gelin, klasik anlamda bir 'kurban' ya da 'ideal kadın' değildir. Kontrolsüzdür, taşkındır, hatta zaman zaman anlaşılmazdır. Bu özellikleriyle Haraway’in tarif ettiği gibi 'temiz' bir özne değil, çelişkilerle dolu bir siborg figürüdür. Film, kadının bastırılmış deneyimlerini ve susturulmuş sesini görünür kılarken, bunu düzenli ve ölçülü bir anlatımla değil, bilinçli bir kaosla yapıyor. Bu kaos, bazı izleyiciler için yorucu olsa da, filmin söylemek istediği şeyle doğrudan bağlantılıdır: bastırılan şey geri döndüğünde düzenli olmaz.


Filmin senaristi ve yönetmeni, kendisini daha çok kamera önünde görmeye alıştığımız Maggie Gyllenhaal. Taze yönetmen bu filmi, gotik korkudan kara mizaha, gangster filminden müzikale kadar birçok tür arasında dolaştırıyor. Bu geçişler filmi özgün ve tahmin edilemez kılarken, aynı zamanda anlatının bütünlüğünü de zayıflatan etken oluyor. Her ne kadar yönetmen özgün olmak adına iyi niyet ortaya koymuş ve farklı bakış açıları katmışsa da, hikayede derinlik oluşturmada ve hikayenin altını doldurmada eksiklikler yaşadığı bariz. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Frankenstein filminde canavarın yaratılışındaki zorlukları, deneme yanılmaları, başarısızlıklara rağmen yıllarca süren çalışmaları izlemiştik. Bu filmde ise Gelin'in yaratılması anlık oluyor. Hali hazırda bir makine varmış ve tuşa basınca ölü kişi yeniden can buluyormuş hissi filmi bu noktada karikatürleştiriyor. Filmde karakterlerin sürekli uzun ve didaktik konuşmalar yapması da alt metnin gücünü zayıflatıyor. Özellikle Gelin’in  monologları bazı izleyiciler için yorucu ve abartılı bulunabilirse de neyse ki bunu yapan Jessie Buckley olunca idare ediyor. 

Jessie Buckley demişken hazır, oyunculuklar filmin en güçlü dayanaklarından biridir. Bu sene Hamnet filmindeki olağanüstü performansı ile Oscar kazanan Jessie Buckley, Gelin karakterine hayat verirken kontrolsüzlük ile kırılganlık arasında gidip gelen bir performans sergiliyor. Onun yorumu, karakterin dağınık yapısını taşımayı başarıyor ve Jessie Buckley'in psikopat bir kadın rolünü de başarıyla canlandırabildiğini görüyoruz. Christian Bale ise Frank karakterinde daha içe dönük, neredeyse utangaç bir yalnızlık sunuyor ve bu da filmin duygusal dengesini sağlıyor. Bu iki performans, filmin zaman zaman dağılan yapısını bir arada tutan en önemli unsurlardan biri. Ve tabi bazı sahnelerde karşımıza çıkan ve yönetmenin de kardeşi olan Jake Gyllenhaal'ın da filmde olduğunu not düşelim.

Tüm bu yönleriyle The Bride! hem beğenilen hem de eleştirilen bir film olarak öne çıkıyor. Cesur, özgün ve risk alan yapısı, güçlü oyunculukları ve görsel dünyasıyla takdir toplarken, dağınık anlatımı, fazla açıklayıcı diyalogları ve derinleştirilmeyen bazı temalarıyla eleştiri alabilir. Ama tam da bu kusurları onu ilginç kılabilir. Bu film, klasik bir hikayeyi yeniden anlatmak yerine onu bozmayı, parçalamayı ve yeniden kurmayı seçiyor. Gelin karakteri bu sürecin merkezinde yer alırken, ne tamamen kadın, ne tamamen insan, ne de yalnızca bir canavar. O, sınırları ihlal eden, tanımları reddeden ve varoluşuyla rahatsız eden bir figür. Belki de filmin en büyük başarısı burada yatıyor: izleyiciyi memnun etmek yerine onu huzursuz etmeyi seçmesi. Çünkü bazı hikayeler toparlanınca değil, parçalanınca güzeller.

Beyaz yakalılar diye tabir edilen plaza hayatı hikayelerini yakinen biliyor veya bir şekilde şahit oluyoruz. Send Help filmi bu fikirden yola çıkıyor ve beyaz yaka düzeninin hiyerarşilerini, konfor alanından koparıp çıplak bir hayatta kalma mücadelesinin içine bırakıyor. Birçok plaza çalışanının intikam hayalini görünür kılan, gücü eline aldıklarında yapabileceklerini veya dönüşebileceklerini bize gösteren bir alternatif olarak. 


Hikaye, kurumsal bir şirkette çalışan Linda’nın (Rachel McAdams) yıllardır hak ettiği değeri görememesiyle başlıyor. Yeni CEO Bradley’nin (Dylan O'Brien) onu küçümsemesiyle birlikte klasik bir 'ofiste ezilen çalışan' anlatısına giriyoruz. Ancak işler, bir iş gezisi için çıkılan yolda şirket uçağının düşmesiyle tamamen değişiyor. Özel jetteki yolcular içerisinde kazadan sağ kurtulan kişiler olarak ıssız bir adada mahsur kalan Linda ve Bradley için artık unvanların, maaşların, kartvizitlerin hiçbir anlamı kalmıyor. Hayatta kalmayı becerebildiğini, izlediği ve kendi oluşturduğu Survivor videoları ile bize de  gösteren bilen Linda kontrolü ele geçirirken, hayatı boyunca ayrıcalıkla yaşamış Bradley çaresizleşiyor. Yani film, aslında çok tanıdık bir tersine dönüş hikayesi anlatıyor. Güç el değiştiriyor. Ve bu güç denen şey, alışık olmadığı elde büyük bir silaha dönüşebiliyor. Nitekim filmde olan da bu.

Filmin güçlü tarafı da tam burada yatıyor. İki karakter arasındaki ilişki sürekli değişiyor; kimi zaman Linda’ya hak veriyorsunuz, kimi zaman Bradley’ye acıyorsunuz. Hatta bir noktadan sonra taraf tutmak bile zorlaşıyor. Bu da filmi sadece bir 'intikam hikayesi' olmaktan çıkarıp daha gri bir alana taşıyor. Üstelik kurumsal hayattaki cinsiyetçilik, değersizleştirme ve görünmez emek gibi meseleler de arka planda sürekli kendini hissettiriyor. Özellikle Linda karakteri, birçok beyaz yakaya fazlasıyla tanıdık gelecektir.


Ama işte film tam burada ilginç bir yol ayrımına da giriyor. Başlangıçta neredeyse keyifli bir kara komedi gibi ilerleyen Send Help, bir noktadan sonra tonunu sert şekilde değiştirmeye başlıyor. Samimi, yer yer eğlenceli bir 'ofis hicvi' izlerken, bir anda kendimizi kanlı, grotesk sahnelerin ve zoraki gerilimin içinde buluyoruz. Yönetmen Sam Raimi bu ani geçişleri bilinçli olarak tercih etmiş gibi dursa da, filmin kurduğu o dengeli atmosferi zaman zaman bozuluyor. Sanki iki farklı film birbirine eklenmiş gibi: biri güzel yazılmış ve sosyal göndermeler içeren bir komedi, diğeri ise abartılı bir hayatta kalma gerilimi.

Bu ton kayması, göze batan görsel efektler ile beraber filmin en zayıf noktası. Çünkü hikaye zaten karakterler arasındaki psikolojik gerilimle gayet güçlü ilerleyebilecekken, gereksiz ölçüde 'şok edici' olmaya çalıştığı anlar inandırıcılığını zedeliyor. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde karakter motivasyonlarının tutarsızlaşması ve gerçekçilikten kopması da izleyicinin filmle kurduğu bağı zedeleyebiliyor. Bu nedenle film, etkileyici anlar barındırsa da bütünlük açısından herkesi tatmin etmeyebilir. Yine de film tamamen raydan çıkmıyor; aksine bu kaotik yapı, bazı izleyiciler için eğlenceli bile olabilir.

Film, beyaz yaka hayatının bastırılmış duygularını, görülme ihtiyacını ve fırsat doğduğunda ortaya çıkabilecek karanlık tarafları cesurca kurcalıyor. Kısacası Send Help, bir komedi olarak iyi başlayan, yer yer dağılan, sonra biraz da gerilime evrilen ama yine de kendini izlettirebilen bir film olmuş. Ofis çalışanlarının birbirine tavsiye edeceğini öngörebilmek zor değil.

Bazı filmleri puanlarken, filmde yer alan ünlü bir oyuncu var ise onun yüzünü zihnimde blurlayıp, no name başka bir aktör/aktris'i koyarak düşünüyorum. Buna rağmen film iyi duruyorsa, o filmin ederi gözümde daha bir yüksek oluyor. Bu film için şunu diyebilirim; Rachel McAdams olmasaydı bu film önüme, dolayısıyla sizin önünüze düşmeyebilirdi. Puanım 6/10

Balayı tatili ayarlanmış, parası ödenmiş ama gel gör ki nikah günü gelin ortalarda yok. Haliyle iptal olan düğünün ardından balayı da iptal edilmek isteniyor. Ancak iadesi olmayan bir tatil paketi olunca, damada tek başına bir balayı yapmak kalıyor. Romantik komedi tarzında ayrılık değil, kavuşma bekleniyor oysa değil mi? Klişelerle dolu bu filmde bu klişe de var elbet. Tavsiye edeceğim bir film olmasa da izlemişken yazısını yazmış olayım. Buyurun.


Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır. 

Solo Mio, temel olarak ikinci şanslar, geç yaşta aşk ve kalp kırıklığından sonra yeniden ayağa kalkma temalarını işliyor. Özellikle orta yaş karakterler üzerinden bir aşk hikayesi anlatması, tür açısından taze bir yaklaşım sunma potansiyeline sahip. Ancak film, bu potansiyeli derinleştirmek yerine yüzeyde bırakmayı tercih ediyor. Matt’in terk edilmesinin duygusal ağırlığı neredeyse hiç hissedilmiyor. İzleyici, karakterin yaşadığı yıkımı anlamak yerine, olayların hızla 'yeni bir romantik ihtimale' bağlanışını izliyor.

Aynı şekilde Matt ile Gia arasındaki ilişki de kağıt üzerinde anlamlı görünse de, ekranda hissedilmiyor. 'Zıt karakterler birbirini tamamlar' klişesi burada da kullanılıyor; fakat aralarındaki kimya eksikliği, bu ilişkiyi duygusal olarak yatırım yapılabilir olmaktan çıkarıyor. Film ayrıca yan karakterler üzerinden komedi yaratmaya çalışıyor. Ancak bu karakterler, derinlikten uzak ve çoğu zaman karikatürize edilmiş figürler olarak kalıyor. Bu da filmin duygusal tonunu desteklemek yerine dağıtıyor.

Yönetmenler Charles ve Daniel Kinnane, filmi görsel olarak cazip bir hale getirmeyi başarıyor. Roma ve çevresinin estetik kullanımı, filmin en güçlü yanlarından biri. Mekanlar adeta hikayenin önüne geçerek filmin asıl çekim gücünü oluşturuyor. Ancak bu görsel zenginlik, anlatıdaki boşlukları doldurmaya yetmiyor. Film, ton açısından kararsız: Ne tam anlamıyla komik ne de gerçekten duygusal. Kurgu açısından da film dengesiz bir yapı sergiliyor. Hikaye başlangıçta aceleyle kuruluyor, ortada dağınık bir şekilde ilerliyor ve finalde yine hızlıca toparlanıyor. Bu da filmin bütünsel bir anlatı kurmasını engelliyor.


Bir Angel Studios yapımı olan Solo Mio, romantik komedi türüne 'eski usul' bir dönüş yapma niyeti taşıyan, fakat bu niyeti tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir film. İçinde sıcaklık barındıran anlar, samimi olma çabası ve farklı bir yaş grubuna odaklanması gibi olumlu yönleri var. Ancak tüm bunlar, zayıf senaryo, eksik karakter derinliği ve hissedilmeyen ilişkiler nedeniyle gölgede kalıyor. Film, ne izleyiciyi gerçekten güldürebiliyor ne de duygusal olarak etkileyebiliyor.

Sonuç olarak Solo Mio, izlenmesi zor olmayan ama izlendikten sonra da pek bir şey bırakmayan, 'orta karar' bir romantik komedi. Tıpkı Matt’in İtalya’da amaçsızca dolaşması gibi, izleyici de filmde amaçsızca dolanıyor sadece.

Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.


Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde,  LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.

Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.

Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor. 

Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı.  Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.

Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.

Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.


Yönetmen Timur Bekmambetov’un 'screenlife' formatındaki deneyimi biliniyor. Hikayeyi tamamen ekranlar, güvenlik kameraları ve dijital arayüzler üzerinden anlatmak başta dinamik görünüyor. Fakat bu teknik artık yenilikçi olmaktan çok formüle dönüşmüş durumda. Mercy’de de biçim, içeriğin önüne konmaya çalışıyor bu ucuz numara ile, ama yenilikçi değil, kolaylıkçı olduğu aşikar.

En büyük sorun ise başkarakterin fiziksel olarak sabitlenmiş olması. Chris Raven’ın neredeyse tüm film boyunca sandalyeye bağlı kalması, teoride çaresizlik hissi yaratmalıydı. Pratikte ise dramatik enerjiyi düşürüyor. Karakterin duygusal kırılmaları yeterince inandırıcı değil; panik, suçluluk, öfke ve yas arasında gidip gelmesi gerekirken çoğu sahne tekdüze bir stres haline sıkışıyor. Filmdeki tüm oyunculuklar kötü ve oldukça yapay. 

Yapay zeka yargıç Maddox karakterini canlandıran ve kadronun en iyisi sayılabilecek Rebecca Ferguson'a yapay zeka rolü vererek onu da yapaylaştırmak kimin fikriydi merak ediyorum. Potansiyelinin oldukça çok altında kalıyor. İnsanlık ve algoritma arasındaki gerilimi derinleşmek yerine, yüzeysel bir 'robotik ciddiyet' performansına indirgenmiş tüm rol. 

Film, insan ile makine arasındaki felsefi çatışmayı dramatik bir düelloya dönüştürebilecekken, bunu kaçırıyor. Finale gelindiğinde ise, inşa etmeye çalıştığı gerilim atmosferini abartılı ve mantığı zorlayan aksiyon hamleleriyle dağıtıyor. O ana kadar zaten zayıf olan inandırıcılık tamamen sarsılıyor. Gerçek zamanlı bir etik gerilimden, neredeyse karikatürize bir kaosa geçiş yapılıyor. Güzel bir ana fikir, kötü bir senaryo, kötü oyunculuk ve basitlikle nasıl heba ediliyor, üzülerek izledim. O yüzden siz izlemeyin.

Suriye'de yaşanan savaşın doğurduğu sorunların başında gelen göçmenliğin, 5 farklı karakterin perspektifiyle tek bir göç olayı üzerinden anlatıldığı I Was a Stranger filmi için şimdiden 2026 yılında vizyona giren iyi filmlerden biri diyebiliriz. Daha önce 2024 yılında İstanbul Film Festivali'nde Strangers' Case ismiyle gösterilen ve bir kısmının İzmir'de çekildiği bu filmin bu seferki ismi, her ne kadar açılışta gösterdiği William Shakespeare şiirine bağlansa da ismin asıl doğuş yeri İncil. Bunun için filmin dağıtımcısına bakmak yeterli; Angel Studios.

Brandt Andersen’in yazıp yönettiği I Was a Stranger, göçmenlik meselesini politik sloganların, haber başlıklarının ve istatistiklerin ötesine taşıyarak, bu deneyimi yaşayan insanların gözünden anlatmayı amaçlıyor. Ancak bunu tek bir karakter üzerinden değil, beş farklı karakterin parçalanmış hikayeleri aracılığıyla yapıyor. Bu tercih, yalnızca anlatısal bir teknik değil, filmin temel felsefesini oluşturan da bir yaklaşım. Göçe iten sebeplerden bağlayıp, göç istikametine varan/varamayan insanlardan devam edip, kıyının karşısında onları karşılayanlara kadar tüm süreci, her biri sürecin aktörünün gözünden izletiyor. 

Film, bir hastanede çalışan Suriyeli doktor Amira’nın (Yasmine Al Massri) hayatından bir kesitle başlıyor. Bu sahne, yüzeyde sıradan görünüyor. Ancak kısa süre içinde bu sıradanlığın bir yanılsama olduğu anlaşılıyor. Amira bir doktor olarak, taraf ayrımı yapmaksızın hayat kurtarmaya çalışırken, bir gece ailesinin evi bombalanıyor. Amira ve kızı hayatta kalıyor, ancak artık ait oldukları bir yer yoktur.

Bu noktadan sonra film, Amira’nın hikayesini doğrusal bir şekilde anlatmak yerine, her biri kendi yükünü taşıyan farklı karakterlerin bakış açılarına yöneliyor. Esad rejimine bağlı bir asker olan Mustafa (Yahya Mahayni), yaptığı görev ile vicdanı arasında sıkışıyor. İnsan kaçakçısı Marwan (Omar Sy), mültecilerin çaresizliğinden para kazanırken hasta oğluna daha iyi bir hayat sunma hayali kuruyor. Şair Fathi (Ziad Bakri), ailesini güvenliğe götürmeye çalışan bir baba olarak sorumluluğun ağırlığını taşıyor. Yunan sahil güvenlik kaptanı Stavros (Constantine Markoulakis) ise her gün hayat kurtarırken, kurtaramadığı insanların yükünü taşıyor.

Bu karakterlerin hikayeleri kesişiyor. Ancak onları birleştiren ortak bir gerçek vardır: hepsi bir sınırın üzerinde. Bu sınır, bazen coğrafi, bazen ahlaki, bazen ise psikolojik.


Karakterlere bakacak olursak; Amira, filmi açan ve kapayan karakter olarak göçün en görünür yüzünü temsil ediyor. Ailesini, kimliğini, mesleğini kaybetmiş ancak kızıyla hayatta kalmış bir insan. Onun hikayesi, göçmenliğin yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir kimlik kaybı olduğunu gösteriyor. 

Mustafa karakteri, göçün daha az görülen bir boyutunu temsil ediyor. Bir Esad askeri olarak sistemin bir parçasıdır, ancak vicdanı bu sistemle çatışır. Mustafa’nın hikayesi, savaşın ve göçün sadece kurbanlar değil, aynı zamanda ahlaki çatışma yaşayan tanıklar yarattığını da gösteren ilk sunum oluyor.

Marwan karakteri, göçün ekonomik boyutunu temsil ediyor. Mültecilerin çaresizliğinden para kazanan bir insan kaçakçısı. Ancak aynı zamanda bir baba. Bu çelişki, göçün sadece insani değil, aynı zamanda ekonomik bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. Marwan ne tamamen kötü ne de tamamen masumdur cümlesinin kurulması istense de benim için bu cümle çok masumane kalıyor. O da en nihayetinde başkalarının trajedisini kullanan olarak sistemin bir parçası.

Şair Fathi karakteri ise sadece kendisi için değil, ailesi için de kaçarak göçün kolektif boyutunu temsil ediyor. Bu durum, göçün bireysel bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu göstermek için önemli. Fathi’nin hikayesi, göçün kahramanlık değil, hayatta kalma meselesi olduğunu vurgulayan kısım.

Son olarak kurtarma gemisinin kaptanı Yunan Stavros, göçün dışındaki dünyayı temsil ediyor. Hayat kurtaran ve bunu büyük bir aşk ve fedakarlıkla yapan biri olarak izliyoruz.. Ancak kurtaramadığı insanlar, onun çabalarının yetersizliğini gösteriyor. Bu kısım filmin en yapay kesiti oluyor. Önceki 4 bölüm için Shakespeare uyarlaması ile söyleyecek olursak "ölmek ya da ölmemek, işte tüm mesele bu" iken filmin kısmındaki kaybediş vicdan oluyor. Belki de bir canın kaybından daha da vahimdir, bir vicdanın kayboluşu.

Filmin parçalı anlatısı, sadece teknik bir tercih değil,göç deneyiminin doğasını yansıtan bilinçli bir tercih olduğunu belirtmiştim. Çünkü göç, sürekliliği olan bir deneyim değil. Kopuşlardan oluşuyor. İnsan, evinden, geçmişinden, kimliğinden ve aidiyetinden koparılıyor. Filmdeki anlatı yapısı, bu kopuş hissini izleyiciye doğrudan yaşatmak için kullanılıyor. Bu yapı aynı zamanda tek bir hakikat olmadığını da gösteriyor. Göçler tek bir hikaye değildir. Her göçmen, bu deneyimi farklı bir şekilde yaşar. Bu çoklu bakış açısı, izleyicinin sadece göçmenlerle değil, göçün içinde yer alan herkesle empati kurmasını amaçlıyor.

I Was a Stranger, modern göçmen politikalarına doğrudan bir eleştiri sunuyor. Günümüzde göçmenler çoğunlukla politik söylemde birer istatistik olarak ele alınırken film bu yaklaşımı reddediyor ve göçmenleri bireyler olarak gösteriyor. Sınırların sadece coğrafi değil, ahlaki yapılar olduğunu gösteriyor. Aynı insan, bir ülkede doktor, başka bir ülkede yabancı, başka bir yerde ise kaçak olabiliyor. Bu durum, kimliğin sabit değil, politik olarak belirlenen bir kategori olduğunu ortaya koyuyor. Film aynı zamanda Batı dünyasının göç konusundaki çelişkili tutumunu da gösteriyor. 'Göçmenler kurtarılır, ancak kabul edilmez. Yardım edilir, ancak ait olmalarına izin verilmez.'


Gelelim yazının başında belirttiğim Angel Studios meselesine. Filmin Angel Studios tarafından dağıtılıyor olması, filmin en dikkat çekici yönlerinden biri. Çünkü bu stüdyo genellikle Amerika için muhafazakar ve dini temalı filmlerle tanınıyor. Özetle Trump seçmenlerinin politikalarını. Bu nedenle, göçmenlerin yaşadığı trajediyi bu kadar açık bir şekilde gösteren bir filmin bu stüdyo tarafından desteklenmesi önemli bir çelişki yaratıyor.

Ancak bu durum filmin ismini William Shakespeare üzerinden değil de, İncil üzerinden okuduğumuzda anlamlı geliyor. Çünkü film, dini bir metinden alınan başlığı, bir ahlaki sorgulamaya dönüştürüyor. 

Filmin adı, İncil’deki Matta 25:35 ayetinden geliyor: “Acıkmıştım bana yiyecek verdiniz. Susamıştım, bana içecek verdiniz. Yabancıydım ve beni içeri aldınız.” İsmin buradan geldiğini filmin genel temasına baktığımızda görüyoruz. Ayetin devamında 'Biz seni ne zaman doyurduk? Ne zaman görüp içeri aldık?" diye sorulunca İsa'dan gelen cevap Angel Studios'un siyasi çizgisinin dışında ama dini görüşünün içerisinde olan ve bu filmin de mesajını içeren kısım oluyor: "Bunu bir kardeşiniz için yaptığınızda, benim için de yapmış olursunuz."


I Was a Stranger, bir takım eksiklikler barındırsa da parçalı anlatımı sayesinde kendisini izlettiren ve sıkmayan bir film. IMDB'ye 9,1 puanla giriş yapmış olsa da ilerleyen zamanlarda bir düşme yaşayıp kendi konumuna erişecektir. Bunu şu sebeple belirtmek istiyorum, izleme nedeniniz puan beklentisi olmasın. İyi bir film izlemek, bu dünyada yaşananlardan bir şeyler izlemek için izleyin. Film 20 Şubat'ta Türkiye'de vizyona giriyor.