Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
20 Mart 2026 Cuma
Solo Mio: Tek Kişilik Balayı İşkencesi (Ama İzleyiciye)
Solo Mio, ilkokulda sanat öğretmeni olan Matt’in (Kevin James) nişanlısı Heather (Julie Ann Emery) tarafından Roma’daki düğünlerinde terk edilmesiyle başlıyor. Bir anda hem düğünsüz hem de balayında yalnız kalan Matt, iptal edemediği çiftlere özel tur programına tek başına katılmak zorunda kalıyor. Bu süreçte, evliliklerinde sorunlar yaşayan iki Amerikalı çiftle tanışıyor ve onların tuhaf müdahalelerine maruz kalıyor. Aynı zamanda Roma’da çalışan neşeli ve güzel bir barista olan Gia (Nicole Grimaudo) ile tanışıyor. Romantizmin düşüşe geçen ivmesi bu noktadan sonra yükselişe geçiyor. Ama filmi kurtarıyor mu peki? Hayır.
21 Şubat 2026 Cumartesi
Mercy: İzlemeyin
Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.
Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde, LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.
Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.
Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor.
Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı. Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.
Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.
Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.
11 Şubat 2026 Çarşamba
Marty Supreme: Amacın Takıntı Hali
Safdie kardeşlerden Benny Safdie The Smashing Machine filmini solo olarak çekerken diğer kardeş Josh Safdie ise Marty Supreme ile karşımıza çıktı. Marty Supreme daha ilk dakikalarında seyircisine şunu söylüyor: Bu bir spor filmi olmayacak. Film, 1950’lerin dekorunu kullanıp bizi güvenli bir dönem anlatısına davet eder gibi yapsa da, kısa sürede zaman algısını yerle bir eden bir kaosun içine çekiyor. Safdie kardeşlerin diğer filmleri gibi kamera durmuyor, sesler ve konuşmalar üst üste biniyor, karakterler nefes almadan konuşuyor. Tıpkı filmin baş karakteri Marty Mauser (Timothee Chalamet) gibi. Ve film masa tenisinden çok, hırsın bir karakter üzerindeki etkisine odaklanıyor.
14 Ekim 2022 Cuma
Amsterdam: Yıldızlarla Dolu Bir Curcuna
Yönetmen David O.Russell'ın son filmi Amsterdam adeta yıldızlar geçidi. Margot Robbie, John David Washington, Anya Taylor-Joy, Chris Rock, Michael Shannon, Taylor Swift, Zoe Saldana, Rami Malek, Robert De Niro... Daha niceleri ve tabi ki yönetmenin American Hustle ve The Fighter filmlerinin de baş rolünde olan Christian Bale. Bunca yıldızı bir araya getiriyorsan dikkati dağıtmak istiyorsundur. Ve dağıtıyorsun da, ki mesele bu değil. Mesele dağıtılanı toparlayabilmekte.
Sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeceğim. Amsterdam, büyük yıldızlarla dolu, karmaşık bir curcuna. Yönetmen bir önceki filmlerinden olan Ameriacan Hustle filmi gibi, bu filmi de yapısal bir karmaşıklığa sahip, ama o filmin akıcılığından ve tutarlılığından yoksun. Görsel cazibe ve araya serpiştirilmiş eğlenceli anlar sunsa da, yönetmenin önceki yapımlarındaki etkileyici görsel dili ve samimi karakterlerden yoksun bir film. Nihayetinde filmin temel mesajı olan 'insan nezaketine duyulan basit ihtiyaç' seyircinin gözünde 'sonradan akla gelen sinik bir düşünce' gibi kalıyor.
İçimdekileri attığıma göre filme geri dönebilirim. Film, 1930'ların New York'unda bir cinayetle başlıyor. Doktor Burt (Christian Bale) ve avukat Harold (John David Washington) bu cinayetle suçlanıyor ve kendilerini kanunun hedefinde buluyorlar. Ölen kişi, Burt'ün ve Harold'ın eski komutanı, askeri bir kahraman olan babasının cinayetini soruşturmalarını isteyen kızları. ve hikaye burada 1918 yılına, Burt ve Harold'ın asker oldukları yıllara geçiş yapıyor. Ve bu kısım önce Belçika'da, ardından da Amsterdam'da geçiyor. Sahra hastanesinde tanıştıkları Valerie (Margot Robbie) ile tanışmaları da burada oluyor. Ancak Burt ve Harol, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışırken daha büyük bir komployla karşı karşıya kalıyorlar.
Yönetmen David O.Russel, ton geçişlerinde tutarlılığı saplayamıyor. Bu sebebi ise filmin akışı hikayeyi yavaşlatan açıklayıcı parçalarla tıkanmış. Özellikle finalde yönetmenin daha önceki iki saatlik dağınık anlatımında yeterince açıklayamadığı noktaları, uzun konuşmalar ile izah etmek zorundan kalması filmin olmamışlığının en bariz göstergesi. Curcunanın ortasında en iyi olan şey ise Christian Bale'in usta oyunculuğu. Onun dışında ne yazık ki filmin verebileceği çok bir şey yok.
.jpg)
(6,7).jpg)







