Gore Verbinski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gore Verbinski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Good Luck, Have Fun, Don't Die

Bir düşünün, restoranda oturmuş yemeğinizi yiyorsunuz ve içeriye, üzerinde plastik poşetten hallice bir yağmurluk olan, garip kabloları bedenine dolamış bir adam giriyor. Önce dilenci sanıyor ve masanıza gelip sizi rahatsız etmemesini diliyorsunuz. Sonra elinde tuttuğu bir düğme ile bu kez bir intihar bombacısı, bir soyguncu olduğunu düşünüyor ve ölmemeyi istiyorsunuz. Ama o araya giriyor ve şöyle diyor: "Bu bir soygun değil ve ben gelecekten geldim!"

Good Luck, Have Fun, Don't Die filminin açılış sahnesi böyleydi. Sam Rockwell'in canlandırığı isimsiz bu karakter gelecekten geldiğini iddia ediyor ve hatta bu gelişinin ilk olmadığını, bu anın daha önce defalarca yaşandığını ve her birinin sonu kötü bittiğini de ekliyor. İlgi çekici bir başlangıç ve Sam Rockwell neşesi ile filme başlamak iyi hissettiriyor. Ama devamında bazı 'ama'larım da var.

Film yüzeyde bir yapay zeka isyanı hiakyesi gibi görünse de aslında felaketi yapay zekanın da öncesine dayandırıyor. "Her şey sabah telefon görüşmesiyle başladı. Başlangıçta insanlar uyanır, yatakta e-postalarını kontrol eder, Facebook'a bakar, kaydırır, Twitter, X, Y, Z, neyse işte. Sadece birkaç dakika. Önemli bir şey değil. Ama sabah telefon görüşmeleri giderek uzadı. Sonunda insanlar tamamen yataktan kalkmayı bıraktılar. Toplum çöktü. İnsanlar beslenme tüplerine bağlanmak zorunda kaldılar. Tıbbi malzeme sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Ama diğer her şey berbattı. Kimse dünyanın sonunun geldiğini fark etmedi bile. " tiradıyla meseleyi bize özetliyor filmin başında. Tüm bu sosyal mesajı filmin başında verdiği için filmin devamına bir fikir bırakmıyor. Terminator'de olduğu gibi, fikri tüm filme yaymadan başında veriyor ama sonrasında aksiyon şöleni sunuyordu. Bu sebeple bu filmden de beklenen buna evrilmesi oluyor.

"Bunu daha önce denedim. Resetleyip tekrar deniyorum." repliğini kullanıyor bu gizemli ve homeless görünümlü karakter. Bu replikler, hayatın bir video oyunu gibi deneyimlenmesine dair bir metafor içeriyor. Sonsuz deneme hakkı, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Eğer her şey tekrar edilebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten önemli olamaz. 

Film, karakterlerin geçmişine yaptığı flashback'lerle alt katmanlı mini hikayeler sunuyor. Ekrandan kopamayan öğrencilerle bağ kuramayan bir öğretmenin, ölen çocuğunun teknolojik kopyasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir annenin, dijital dünyaya alerjisi olduğu için bunun bedelini yalnızlıkla ödeyen bir genç kızın hikayeleri. Bu karakterler, teknolojinin farklı yüzlerini temsil ediyor: bağımlılık, simülasyon, kaçış, gerçeklikten kopuş... Bu noktada şu soruyu soruyor bize: teknoloji bize çözüm mü sunuyor, yoksa sorunun ta kendisi mi?


Yönetmen Gore Verbinski, anlatım dilini hızlı, parçalı ve zaman zaman kaotik anlarla oluşturuyor. Bu yaklaşımın iyi yanı, film asla sıkıcı olmuyor. Sürekli hareket halinde. Ancak bu aynı zamanda bir zayıflığa da dönüşüyor. Alt hikayeler ana hikayeyi besleyen olmuyor, aksine onu bölen, temposunu düşüren kesitler gibi duruyor. 130 dk bu gibi komedi filmleri için oldukça uzun bir süre. sürenin uzunluğu, ara hikayelerle tonun değişmesi, ayrıca bazı mesajların fazla açık ve didaktik olması filmin tadını düşüren şeyler. Tüm bunların yanında filmin en büyük artısı Sam Rockwell'in performası ve seyirciye verdiği enerji. 

Filmin zaten tematik olarak benzerleri hali hazırda ve yakın zamanda var iken daha farklı bir metot denenmek istenmiş olmasını anlayış karşılamakla beraber, bu denemenin çok da başarılı geçmediğini düşünüyorum. En net şekilde yapay zekaya olan isyanı kısmı ile The Michells vs The Machines animasyonuna tematik olarak çok buna benzeyen bir yapım. Orada da meselenin teknolojinin kendisi olmadığını, insan olduğunu söylüyordu. Yine buna benzer film olan Don't Look Up filmini de ekleyebiliriz. Orada yaklaşan felaket bir gök taşı iken ve insanların yaklaşmakta olan bu felakete olan duyarsızlığını anlatırken, bu filmde bu felaket insan kaynaklı ekran süreleri oluyor. Kaosu ve anlatımdaki komik unsurları ile de benzettiğim bir diğer film de Everything Everywhere All at Once


Kapatacak olursam, Good Luck, Have Fun, Don't Die filmi çok beklentiye girmeden vakit geçirtebilecek bir film. Çok iyi başlayan, iyi devam eden ama biraz düşük biten bir film. Fikrini başta açıkça veren, sonrasındaki aksiyon vadini karşılamayan, flashbelleklerle tempoyu düşüren ama yine de Sam Rockwell'in iyi oyunculuğuyla izleyiciyi ekranda tutmaya çalışan bir film deyip noktalayayım. 

8 Temmuz 2017 Cumartesi

A Cure for Wellness

Hollywood’un steril korku üretim bandında, zaman zaman 'farklı' olma iddiasıyla ortaya çıkan filmler oluyor. A Cure for Wellness tam olarak böyle bir yerde duruyor: ilk bakışta gizemli, estetik açıdan büyüleyici ve rahatsız edici bir deneyim vaat ediyor. Fakat derinine indikçe bu vaatleri tam anlamıyla karşılayamayan bir yapıma dönüşüyor. Film, seyirciyi tekinsiz bir dünyanın içine çekmeyi başarıyor gibi görünse de, bu dünyanın içini doldurmakta zorlanıyor.


Kısaca Özet

Film, genç ve hırslı bir finans çalışanı olan Lockhart’ın (Dane DeHaan), şirketinin kayıp CEO’sunu geri getirmek üzere İsviçre Alpleri’ndeki gizemli bir sağlık merkezine gönderilmesiyle başlıyor. Ancak Volmer (Jason Isaacs) isimli birinin yönettiği bu merkez, göründüğünden çok daha karanlık sırlar barındırmakta. Lockhart kısa süre içinde bir kazayla kendisini hastane ortamının içinde, adeta bir 'hasta' olarak buluyor. Kaçmaya çalıştıkça daha da derine çekildiği bu mekanda, gerçekle halüsinasyon, sağlıkla hastalık arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Tamamen yaşlılardan oluşan bu merkezin Lockhart dışındaki tek diğer genç hastası Hannah'nın (Mia Goth) gizemi de çözülmesi gereken bir diğer konu.

Film, yüzeyde bir korku/gizem hikayesi gibi ilerlese de aslında daha derin temalara göz kırpıyor. Kapitalizm eleştirisi, bedenin kontrolü, saflık ve yozlaşma fikri, Avrupa’nın aristokratik geçmişine duyulan saplantı ve bunun suistimali… Lockhart’ın temsil ettiği açgözlü finans dünyası ile 'şifa' vaat eden bu kapalı sistem arasında kurulan paralellik, aslında her iki yapının da sömürüye dayalı olduğuna işaret ediyor.

Ancak film bu fikirleri tam anlamıyla işleyemiyor.. Anlatmak istediği şeyler parçalı kalıyor. Güçlü bir sosyal eleştiri kurabilecekken, bunu atmosferin içinde kaybediyor. Özellikle finale doğru hikaye, tematik derinliğini kaybedip daha şok edici olmaya çalışan bir yöne savrulmayı denerken, filmin başta kurduğu entelektüel zemini de zayıflatıp götürüyor.


A Cure for Wellness’ın en güçlü tarafı, tartışmasız biçimde atmosferi ve görsel dünyasıdır. Film, daha ilk sahnelerden itibaren seyirciyi rahatsız edici ama aynı zamanda büyüleyici bir mekana hapsediyor. Gore Verbinski’nin yönetmenliği özellikle kadraj kurulumları, renk paleti ve mekan kullanımıyla kendini hissettiriyor. Ayrıca Dane DeHaan’ın performansı, karakterin fiziksel ve zihinsel çöküşünü inandırıcı kılıyor. Bazı sahnelerde Shutter Island filmindeki Leonardo DiCaprio tadı alınıyor. 

Buna karşılık film, anlatı ve tempo açısından ciddi problemler taşıyor. Hikaye ilerledikçe kurduğu gizem giderek dağılıyor ve yerini tutarsız, aşırı uzatılmış bir yapıya bırakıyor. Özellikle iki buçuk saate yaklaşan süresi boyunca tekrar eden sahneler ve gereksiz geri dönüşler, filmin etkisini zayıflatıyor. Tematik olarak kapitalizm eleştirisi, beden politikaları ve gotik korku unsurlarını bir araya getirmeye çalışsa da bunları bütünlüklü bir şekilde işleyemiyor. Final bölümünde ise film, baştaki atmosferik ve psikolojik gerilim tonunu kaybedip daha abartılı ve neredeyse uyumsuz bir korku anlayışına kayıyor. Bu da seyircide, film çok şey denemiş ama hiçbirini tam olarak başaramamış hissi bırakıyor.


Özetleyecek olursam, A Cure for Wellness görsel anlamda iyi, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, ama bu estetik gücün arkasında, dağınık bir hikaye ve yeterince derinleşemeyen temalar bulunduran bir yapım. Sosyolojik açıdan kapitalizme derinlemesine bir eleştiri getirebilecek iken; film gerilim, gizem ve korku türlerinde farklı bir şeyler yapmaya çalışıyor; fakat bunu tutarlı ve etkileyici bir bütün haline getirmekte başarısız kalıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan şey, hayranlık uyandıran parçalarla dolu ama bir araya geldiğinde beklenen etkiyi yaratamayan bir deneyim.
Puanım: 5,5/10

29 Aralık 2008 Pazartesi

The Weather Man : Hava Durumcu

Hayatta sürekli kaybeden ancak işinde oldukça başarılı olan bir hava durumu sunucusunu konu alan film ... Türkçe çeviri olarak filmin adı "Fırtınalı Hayatlar".Zaten filmlerin bu şekilde Türkçe'ye çevrilmesini hiç anlayamadım neyse .Bu filmi izlerken aklıma gelen şey şu oldu ; artık ben de yolda Erman Toroğlu gibi geyik yaparak para kazanan şovmenlerin üstüne hazır yemek atıcam...Yapım yılı 2005 olan "Weather Man" filminin yönetmen koltuğunda daha önceden "Pirates of Caribbean" (Karayip Korsanları) üçlemesinin yanında "The Ring" ve "The Mexican" filmlerinin yönetmeni Gore Verbinski . . . Başrollerde ise Nicolas Cage ve Michael Caine oynuyor.

------------------
Robert Spritzel : I read your book.
Dave Spritz : Fuck. I was gonna do, some more work on it, then I chucked it.
Robert Spritzel : You chucked it?
Dave Spritz : Garbage.
Robert Spritzel : I-it's just what I do, David, I've practiced and I've gotten good. Like you and the weather business.
Dave Spritz : But I don't predict it. Nobody does, 'cause i-it's just wind. It's wind. It blows all over the place! What the fuck!
-------------------
Dave Spritz : People don't throw things at me any more. Maybe because I carry a bow around.