Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Backrooms: Hadi Dur O Sarı Odalarda Durabilirsen

Yeni nesil korku sinemasının son yıllarda beslendiği en ilginç damarlardan biri, internet kültürünün içinden doğan 'liminal space' akımı. Kısaca bu; tanıdık ama bir o kadar tekinsiz mekanlar, boşluk hissi ve açıklanamayan bir huzursuzluk içeren akım oluyor… Backrooms tam da bu akımın merkezinden çıkıp ana akım sinemaya sıçrayan bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu geçişin ne kadar başarılı olduğu sorusu, filmi izlerken zihni sürekli meşgul ediyor.


İnternetin karanlık köşelerinde doğan bir kısa film serisinden beyaz perdeye taşınan Backrooms, düşük bütçeli yapım ruhunu koruyarak uzun metraj formuna geçiş yapan nadir projelerden biri. Yönetmen Kane Parsons’ın YouTube’da viral olan kısa filmlerine dayanan bu uyarlama, sınırlı imkanlarla yaratılan tekinsiz atmosferini sinema salonlarına taşımayı hedeflemişti. Ki bunu elde ettiği gelirle başarmış da gözüküyor. 10 Milyon dolardan daha düşük bir bütçeyle çekildiği söylenen filmin an itibariyle getirisi 395 Milyon dolar. Benzer türde daha iyi bütçe/gişe oranı Obsession filmine ait diyebiliriz. 750 bin dolara mal olan filmin getirisi 475 Milyon dolar olmuştu.

Gelelim tekrar Backrooms'a. Film, basit ama etkili bir fikir üzerine kuruluyor: Bir mobilya mağazasında çalışan Clark (Chiwetel Ejiofor), gecenin bir yarısı mağazada dolaşırken gizli bir geçit keşfediyor ve kendisini sonsuz gibi görünen, sarı tonlara boğulmuş, çıkışı olmayan odalar labirentinde buluyor. Bu tuhaf mekan, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir çöküşün de kapısını aralıyor. Clark’ın terapisti Dr. Cline’ın (Renate Reinsve) da bu gizemin içine çekilmesiyle hikaye genişliyor, fakat film bilinmezliği korumayı tercih ederek klasik anlatı kalıplarından bilinçli şekilde uzak duruyor.

Backrooms’un asıl gücü, temasını kurduğu o rahatsız edici boşluk hissinden geliyor. Film boyunca mekanlar neredeyse bir karakter gibi davranıyor: Sonsuz koridorlar, simetrik ama ruhsuz evler, anlamsız şekilde var olan geniş alanlar… Tüm bu görsel tercihler, modern insanın varoluşsal yalnızlığına ve anlam arayışına dair güçlü bir alt metin kuruyor. Bu dünyada korku, doğrudan tehditten çok, açıklanamayanın yarattığı gerilimden besleniyor. İzlerken sık sık şunu hissediyorum: Asıl korku, gördüğüm şeylerde değil, göremediğimde saklı.


Ancak film, bu güçlü atmosferik temelini her zaman aynı başarıyla sürdüremiyor. İlk yarıda psikolojik bir yoğunlukta kurulan gerilim, ikinci yarıda daha somut korku unsurlarına yöneldikçe etkisini bir miktar kaybediyor. Bu noktada film, bilinmezliğin gücünden uzaklaşıp daha geleneksel korku imgelerine yaslanıyor ve bu tercih, kurduğu o özgün tedirginliği zayıflatıyor.

Bu zayıflayarak tipikleşen gerilim için belki de sorulması gereken soru şu: Bu fikir uzun metraj için yeterince güçlü mü? Kısa formatta son derece etkileyici olan bu konsept, uzun süreye yayıldığında gevreme yapıyor olabilir. Film, zaman zaman sanki aynı koridorlarda dolaşmayı sürdürürken yeni bir şey söylemekte zorlanıyor. Özellikle ikinci yarıda, anlatının genişlemesi beklenirken daraldığını çok rahat hissediliyor. 


Oyunculuk tarafında ise film oldukça sağlam bir zemine oturuyor. Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı Clark, içsel kırılmalarıyla mekanın yarattığı psikolojik baskıyı başarıyla taşıyor. Karakterin kaybolmuşluk hissi, izleyiciye doğrudan geçiyor. Rol aldığı her filme ses getiren Renate Reinsve ise daha kontrollü ama gerilimli bir performansla hikayeye farklı bir enerji katıyor. Ancak karakterlerin geçmişlerine ve travmalarına yapılan göndermeler yüzeyde kalıyor; film bu potansiyeli derinleştirmek yerine çoğu zaman bir atmosfer unsuru olarak kullanmayı tercih ediyor. Karakter derinliklerinden ziyade, sarı odalı koridorları derinleştirmeyi tercih ediyor yönetmen ki bu da filmi yüzeyselleştiriyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise yönetmen Kane Parsons’ın özellikle atmosfer kurma konusunda etkileyici bir yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. VHS estetiğini andıran görüntü dili, düşük çözünürlüklü dokular ve rahatsız edici ses tasarımı, filmi neredeyse deneysel bir korku deneyimine dönüştürüyor. Ses kullanımı özellikle dikkat çekici; mekanik uğultular ve endüstriyel tonlar, görünmeyen bir tehdidin sürekli varlığını hissettiriyor. Film çekiminin amatör düzeydeymiş gibi duruyor olması filmi seyirci katına daha rahat indiriyor. Bu yönüyle film, klasik korkudan çok bir duygu deneyimi sunuyor. 


Sonuç olarak Backrooms, yeni nesil korku sinemasının deneysel damarını temsil eden ilginç ama kusurlu bir yapım. Atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, hatta yer yer büyüleyici; ancak anlatı derinliği ve süreklilik açısından aynı gücü koruyamıyor. Yine de bu film, internet kökenli bir fikrin stüdyo sinemasına taşınabileceğini göstermesi açısından önemli bir adım. Kusurlarına rağmen, türün geleceğine dair heyecan veriyor.

Puanım: 6/10

28 Temmuz 2026 Salı

Disclosure Day: Beklentinin Altında Kalan Bir Film

Steven Spielberg’in adı, sinema tarihinde yalnızca bir yönetmeni değil, aynı zamanda bir anlatı standardını temsil ediyor. Jaws, E.T., Jurassic Park, Schindler's List, Terminal, Catch Me If You Can, A.I...  Onun filmleriyle büyüyen biri olarak, yeni bir Spielberg bilimkurgusu izleme fikri bende heyecan yaratıyor. Hele ki söz konusu olan, onun daha önce Close Encounters of the Third Kind filminde işlediği 'dünya dışı temas' meselesiyse… Disclosure Day (İfşa Günü) tam da bu yüzden, daha başlamadan büyük bir beklenti oluşturuyor. Ne var ki film ilerledikçe hissedilen şey, bu beklentinin karşılanmaması değil sadece; aynı zamanda bu filmin Spielberg’e ait olduğuna inanmanın giderek zorlaşması oluyor.

Film, daha açılış sahnesinde izleyiciyi olayların ortasına fırlatıyor. İzleyici uyandırmak, dikkatini çekmek ve merakını cezbetmek için iyi bir giriş. Devletin gizli çalışan bir kurumu olan Wardex'in çalışanı olan Daniel Kellner (Josh O'Connor), bu kurumdan çaldığı verileri, rehin tutulan sevgilisi Jane'i (Eve Hewson) kurtarmak için giriştiği takas ile başlıyor bu açılış sahnesi. Bu hikayenin paralelinde ilerleyen Margaret Fairchild (Emily Blunt) hattı ise daha doğaüstü ve gizemli bir tonda başlıyor. Bir Tv kanalında hava durumu sunucusu olan Margaret, canlı yayın esnasında istemsizce çıkardığı seslere, bir anda başka dilleri konuşabilmeyi de ekliyor. Ancak  teoride birbirini beslemesi ve bir süre sonra birbirleriyle kesişip birbirini tamamlaması beklenilen bu iki anlatı,bir bütün oluşturmaktan ziyade, kopuk ve dengesiz bir anlatıya dönüşüyor. 

Oysa Spielberg denildiğinde aklıma gelen ilk şeylerden biri, karmaşık fikirleri son derece berrak ve duygusal olarak güçlü bir şekilde anlatabilmesidir. Minority Report’ta geleceğin etik sorunlarını tartışırken bile hikayeyi sürükleyici kılmayı başarmıştı. E.T.'de ise bilimkurguyu saf bir duygusal deneyime dönüştürmüş; bir çocuğun gözünden evrensel bir yalnızlık ve aidiyet hikayesi anlatmıştı. Disclosure Day ise bu iki uçtan da beslenmeye çalışıyor ama hiçbirine tam olarak ulaşamıyor. Film, hem düşünsel olarak sığ kalıyor hem de duygusal olarak izleyiciyle güçlü bir bağ kuramıyor.

En büyük sorunlardan biri, filmin dünya dışı yaşam üzerine sunduğu fikirlerin şaşırtıcı derecede sıradan olması ve günümüzde konuşulan komplo teorilerinden farklı bir şey söylememesi. Close Encounters of the Third Kind filminin üzerinden tam 49 yıl geçtiği ve Spielberg’in bu konuya onlarca yıl kafa yormuş bir yönetmen olduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan sonucun bu kadar yüzeysel olması gerçekten şaşırtıcı. Film, yeni bir bakış açısı sunmak yerine, daha önce defalarca işlenmiş temaları tekrar ediyor. 3 Oscar ödülü, 65 yıllık kariyeri ile Hollywood'un top yönetmenlerinden olan birinin, Uzay Sinemasına Giriş 101 derecesinde bir fikir ile gelmesi büyük bir hayal kırıklığı yaşatıyor.


Filmin en büyük problemi belki de bu beklenti.Eğer Disclosure Day’i izlerken yönetmen koltuğunda Steven Spielberg’in değil de, ilk büyük bütçeli işini yapan genç ve isimsiz bir yönetmenin oturduğunu düşünülse, belki daha hoşgörülü olunabilir. Hatta bazı sahnelerdeki teknik beceri umut verici bile bulanabilir. Ancak Spielberg gibi bir sinema devinin imzası söz konusu olduğunda, beklenti kaçınılmaz olarak yükseliyor. 

Zira Spielberg’in kariyerinin bu aşamasında, böylesine kişisel bir temaya 50 yıl sonra geri dönüşün daha derin, daha cesur ve daha özgün bir yapımla olması bekleniyordu. Ancak ortaya çıkan film, zaman zaman eski fikirlerin tekrarına düşen, dramatik olarak dengesiz ve duygusal olarak mesafeli bir yapı sunuyor. Bu da filmi 'kötü' olmaktan çok, 'hayal kırıklığı' kategorisine yerleştiriyor.


Karakterler de bu zayıflıktan nasibini alıyor. Emily Blunt’ın canlandırdığı Margaret Fairchild, filmin en ilgi çekici karakteri olarak öne çıkıyor. Onun yaşadığı zihinsel dönüşüm ve giderek artan tuhaf deneyimleri, filmin diri tutan anlar. Ancak Daniel (Josh O'Connor) tarafı pek de öyle değil. Sevgilisi Jane ile olan hikayesi, duygusal derinlikten yoksun olduğu için izleyici için pek bir anlam ifade etmiyor. Colin Firth’ün canlandırdığı Noah karakteri için 'ölen eski eşin yası' şeklinde bir derinlik kurulmaya çalışılsa da o da yüzeyde kalıyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise Spielberg hala usta olduğunu kanıtlıyor. Ki zaten böyle bir yönetmeni teknik açıdan eleştirme hadsizliğine girişmem de. Özellikle ikinci yarıda yer alan aksiyon sahneleri - araba kovalamacası ve tren sekansı - yönetmenin sinemasal hakimiyetini açıkça ortaya koyuyor. Bu anlarda film gerçekten nefes alıyor, en azından aksiyon türünde. Görüntü yönetimi ve kurgu, yer yer eski Spielberg filmlerini hatırlatan bir akıcılığa sahip. 


Toparlayacak olursak Disclosure Day, kötü bir film değil; ancak bu ifade onu kurtarmaya yetmiyor. Çünkü mesele, filmin ne olduğu kadar, ne olabileceğidir. E.T. ve Minority Report gibi filmlerle kendi bilimkurgu dünyasında çıtayı bu kadar yukarı koymuş bir yönetmenden gelen bu film, bir ustanın geç dönem işi gibi değil, yönünü arayan genç bir yönetmenin denemesi gibi hissettiriyor. Tüm bu olumsuz ifadeler bu filmin yönetmeni Steven Spielberg olması ve onun yarattığı beklentilerin sonucu. Yoksa erken dönemini yaşayan bir yönetmenin kamerasından çıkmış olsa daha yazı başka ifadelerle şekillenirdi. Her şeye rağmen yine de kendisini sonuna kadar izlettirebilen bir film. Sonu size bir şey vermeyecek ama sizi o sana kadar rahatça götürecek.

Puanım: 6/10

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Metropia: Zihnin İçine Sızan Bir Distopya

2009 yılında çekilmiş ve 2024 yılının distopik tahmini yapan Metropia, her ne kadar İskandinav yapımı olsa da İngilizce. 2024 yılını geçmiş olduğumuz şu günlerde bu distopik fikrin gerçek olma ihtimalini, filmde olduğu gibi kullandığımız şampuanlar değil de yaşadığımız pandemi sürecinde bize enjekte edilen aşıların içindeki çipler belirleyecek. 


Metropia filmi, yakın bir gelecekte, petrolün tükenmesiyle birlikte Avrupa’nın dev bir yeraltı metro ağıyla birbirine bağlandığı distopik bir evrende geçiyor. Gündelik hayatın gri tonlara sıkıştığı bu dünyada, sıradan bir çağrı merkezi çalışanı olan Roger’ın (Vincent Gallo seslendiriyor) hayatı, zihninde beliren yabancı bir sesle altüst oluyor. Bu ses önce onu hayalindeki bir kadına ve ardından ötesine doğru yolculuğa sürüklüyor. Bu sesin kaynağını araştırmaya başlayan Roger, kendini büyük bir şirketin kontrol mekanizmalarının ortasında buluyor. Hikaye, bu noktadan itibaren hem bireysel bir uyanış anlatısına hem de paranoyak bir komplo öyküsüne evriliyor. Tam da bu noktada biraz Matrix, biraz Dark City tadı almamak mümkün değil.

Metropia’nın güçlü yanı, şüphesiz ki kurduğu fikir dünyası. Zihin kontrolü, kurumsal tahakküm, reklamların bilinçaltına sızması ve bireyin giderek silikleşmesi gibi temalar, günümüz dünyasının kaygılarını doğrudan hedef alıyor. Film, teknolojinin yalnızca hayatı kolaylaştıran bir araç değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasına nüfuz eden bir kontrol mekanizması olabileceğini çarpıcı bir biçimde ima ediyor. Özellikle tüketim kültürüyle zihin manipülasyonunun iç içe geçmesi, filmin en rahatsız edici ve düşündürücü damarlarından biri.


Ancak tüm bu güçlü fikirler, ne yazık ki aynı ölçüde güçlü bir anlatım yapısıyla desteklenemiyor. Senaryo, yer yer dağınık ve kopuk ilerliyor; karakterlerin motivasyonları yeterince derinleşmeden gelişiyor ve önemli kırılma anları beklenen etkiyi yaratamıyor. Hikayenin karmaşık yapısı, gerilim yaratmak yerine zaman zaman dikkat dağınıklığına yol açıyor. Özellikle final bölümlerinde, olayların çözülme biçimi hem aceleci hem de dramatik açıdan zayıf kalıyor. Bu da filmin başta vaat ettiği yoğun atmosferin giderek sönmesine neden oluyor.

Karakterler cephesinde de benzer bir durum söz konusu. Roger, potansiyel olarak güçlü bir anti-kahraman olsa da, içsel dönüşümü yeterince derinleştirilmiyor. Peşine takıldığı Nina (Juliette Lewis) karakteri gizemli ve çekici bir figür olarak konumlandırılsa da, onun da dramatik işlevi yüzeyde kalıyor. Seslendirme performansları genel olarak başarılı; Vincent Gallo’nun yorumu karakterin huzursuz doğasını iyi yansıtırken, Juliette Lewis’in daha donuk tınısı karakterin yapaylığına hizmet eder gibi duruyor. Ancak bu performanslar bile, yazım aşamasındaki eksikleri tamamen kapatmaya yetmiyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise Metropia oldukça dikkat çekici bir işçilik sunuyor. Gerçek fotoğrafların dijital olarak işlenmesiyle oluşturulan animasyon tarzı, filme hem hiper-gerçekçi hem de rahatsız edici bir dokunuş kazandırıyor. Soluk renk paleti ve neredeyse donuk yüz ifadeleri, anlatının distopik ruhuyla uyumlu bir atmosfer yaratıyor. Ne var ki bu stil, uzun metraj boyunca sürdürüldüğünde izleyici için yorucu bir deneyime dönüşebiliyor. Bu sebeple bu tarzın uzun metraj için değil de kısa metraj bir yapım için daha uygun olduğunu eklemek gerekiyor.

Toparlayacak olursam Metropia, büyük fikirlerin peşinden giden ama bu fikirleri taşıyacak dramatik omurgayı tam olarak kuramayan bir film. Anlattığı dünya ürkütücü derecede tanıdık, sunduğu görsel evren özgün ve çarpıcı; fakat anlatımındaki kopukluklar ve karakter derinliğindeki eksiklikler, bu potansiyelin tam anlamıyla hayata geçmesini engelliyor. Yine de özellikle distopya ve yetişkin animasyonu sevenler için, kusurlarına rağmen izlenebilecek bir film olduğunu söyleyebilirim.

Puanım: 6/10

12 Mayıs 2026 Salı

Project Hail Mary: Andy Weir Evreninde Bir Adım Geri

Yine Andy Weir’ın romanından uyarlanan The Martian filmi, modern bilim kurgu sinemasında güçlü bir referans noktası oluşturmuştu. Bu nedenle yazarın başka bir kitabı olan Project Hail Mary uyarlaması da benzer bir etki beklentisine sokmuştu. Ancak film, daha büyük bir hikaye ve daha iddialı bir evren kurmasına rağmen, The Martian’ın sade ama etkili anlatımının gerisinde kalıyor. 


Bilim kurgunun son yıllardaki en gerçekçi anlatılarından biri olarak anılan The Martian, Andy Weir’ın adını geniş kitlelere duyurmuştu. Mars’ın kızıl yalnızlığında hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikayesi, izleyiciyi hem teknik detaylarla hem de insani dirençle yakalayan nadir örneklerden biriydi. Bu başarı, yalnızca bir uyarlamanın ötesine geçerek modern bilim kurgu sinemasında yeni bir çıta belirledi. Tam da bu yüzden, Weir’ın bir diğer iddialı eseri olan Project Hail Mary’nin sinema uyarlaması, doğal olarak büyük beklentilerin gölgesinde şekilleniyor.

Ancak bu yeni film, ne yazık ki selefinin bıraktığı etkiyi yakalamakta zorlanıyor. Project Hail Mary, daha büyük bir tehdit, daha geniş bir evren ve daha yüksek bir dramatik iddia sunsa da; The Martian’ın yalın ama güçlü anlatımının gerisinde kalıyor. Bilimsel merak ile duygusal yoğunluk arasındaki o hassas denge bu kez tam anlamıyla kurulamıyor; hikaye zaman zaman karmaşıklığın içinde kaybolurken, karakter derinliği de beklenen etkiyi yaratamıyor. Sonuç olarak ortaya çıkan film, fikir düzeyinde etkileyici olsa da, izleyicide kalıcı bir iz bırakma konusunda Weir’ın önceki başarısının gerisinde kalan bir deneyim sunuyor.


Filmin Özeti

Film, Dr. Ryland Grace’in (Ryan Gosling) uzay gemisinde uyanmasıyla başlıyor. Hafızasını kaybetmiş, nerede olduğunu ve neden orada bulunduğunu hatırlamayan Grace, kısa sürede yalnız olmadığını ama hayatta kalan tek kişi olduğunu fark ediyor. Mürettebatın geri kalanı ölmüş ve dünya ile iletişim kurması, gezegenden onlarca ışık yılı uzakta olmasından dolayı da imkansız.

Sonra hikaye başlangıçtaki sahnenin geçmişe gidince gerçek ortaya çıkıyor: Güneş, 'astrofaj' adı verilen gizemli mikroorganizmalar tarafından yok edilmekte ve bu durum dünyadaki yaşamı tehdit etmekte. Grace, geçmişte yazdığı bir makaleden dolayı insanlığı kurtarmak için son çare olarak başlatılan bir görevin parçası oluyor. Başlarda görevi uzaya gidecek olan astronotları 'astrofaj' hakkında bilgilendirmek ve onları bu tek taraflı yolculuk sürecinde eğitmek. Tek taraf diyorum, çünkü tek yönlü gidişi olan, dönüşü olmayan bir görev. Fakat beklenmedik şekilde gelişen olaylar yüzünde Grace, Eva Stratt’ın (Sandra Huller) zoruyla kendisini uzaya gidecek ekibin içinde buluyor ve bu yolculukta başka gezegenden biri ile tanışıyor; Rocky.

Filmin hikayesi lineer şekilde değil de, geçmişle günümüz arası geçişler yaparak çift yönlü şekilde ilerliyor. Bu sayede izleyici hem aksiyondan olmuyor, hem de Grace’in hem kim olduğunu hem de neden burada olduğunu keşfetmesine odak sağlanıyor. Ancak! Ancak'lı kısma geçiş yapalım.


Filmin en büyük problemi ton noktasındaki dengesizlik. Bir sahnede insanlığın yok oluşundan bahsederken, hemen ardından gelen sahnede neredeyse çocukça bir mizah kullanılması, filmin ciddiyetini zedeliyor. Özellikle Rocky ile kurulan ilişki duygusal olarak güçlü olsa da, bu ilişkinin sunumu zaman zaman fazla basitleştirilmiş ve tekrar eden şakalara indirgenmiş hissi veriyor. Bu da filmin potansiyel derinliğini törpülüyor.

Anlatı yapısı da yer yer sorunlu. Lineer (düz) olmayan kurgu ilgi çekici olsa da, bazı flashback sahneleri sadece bilgi vermek için var gibi duruyor. "Bu nasıl oldu?" dediğin yerde bir flashback giriyor ve durumu açıklıyor. Hikayeye yardımcılar fakat duygusal açıdan eklemede bulunmuyor. Buna ek olarak filmin son bölümü, duygusal etkiyi artırmak yerine uzatılmış bir kapanış hissi yaratıyor. Birden fazla 'final' duygusu verilmesi, seyircinin yaşadığı etkiyi zayıflatıyor. Film, ne zaman bitmesi gerektiğini tam olarak kestiremiyor.

Sinema dünyası için elzem bir değerlendirme konusu değil ama günümüzde irdelendiği için; bilimsel açıdan bakıldığında film, The Martian kadar tutarlı değil. 'Astrofaj' fikri yaratıcı olsa da, fiziksel ve biyolojik açıdan oldukça spekülatif. Enerjiyi bu şekilde depolayan ve yıldızlar arası yolculuğu mümkün kılan bir organizma fikri, bilimsel gerçeklikten çok kurguya dayanıyor. Ayrıca iki farklı türün (Grace ve Rocky) bu kadar hızlı iletişim kurabilmesi, dil öğrenme süreçlerinin karmaşıklığı düşünüldüğünde oldukça basitleştirilmiş. Oysa biz bu sürecin zorluğunu, bilim kurgunun bu yönünü daha iyi ve ayrıntılı işleyen Arrival filminde izlemiş ve beğenmiştik. 


Filmin iyi yanlarından bahsedecek olursak; hikaye, klasik bir 'dünyayı kurtarma' anlatısı gibi başlasa da, giderek bir yalnızlık ve bağ kurma hikayesine dönüşüyor. Özellikle Grace ile Rocky arasındaki ilişki, filmin kalbini oluşturuyor. Bu ilişki sadece bir dostluk değil; dilin, kültürün ve biyolojinin ötesinde bir iletişim ihtimalini temsil ediyor. 

Bunun yanında Ryan Gosling’in performansı olması gerektiği gibi. Bilim kurgudan ve duygusallıktan yoksun olan filmin komedi unsurunu iyi yükleniyor. Tek başına uzun süre ekranı doldurabilen bir oyunculuk sergiliyor; fiziksel komedi, panik, çaresizlik ve merak gibi duyguları oldukça organik bir şekilde yansıtıyor. 

Filmin seneyeki Oscar ödüllerinde en iddialı olabileceği dal Görsel Efekt dalı olabilir. Görsel efektler, özellikle uzay boşluğunun ölçeğini ve izolasyon hissini başarıyla yansıtıyor. Ama bu da filmin yapımını diğer konularda tembelleştirmiş ve özellikle uzay sekanslarında görsel ihtişama fazla yaslanıyor. Yönetmenler Phil Lord ve Christopher Miller hikayenin sinemaya aktarımında başarılı olamadık, bari görsel efektten yürüyelim demiş olabilirler.


Sonuç olarak Project Hail Mary, kusurlu ama 2 buçuk saati aşan süresine rağmen kendisini izlettirmeyi başaran bir film. Ne tam anlamıyla büyüleyici, ne de hayal kırıklığı. Daha çok, büyük bir fikrin iyi ama eksik bir yansıması. Önümüzde The Martian filminin beklentisi olmasa belki daha iyi bir his de bırakabilirdi ama yine de bu kadar ses getirmesinin sebebi, bu kıtlık döneminde yapımı için harcanan 250 milyon dolarda yatıyor. 
Puanım: 6,5/10

27 Nisan 2026 Pazartesi

Ty - Kosmos: U Are The Universe

Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var olmaya değil, aynı zamanda anlatmaya da direnirken, U r the Universe gibi filmlerle imkansızlıklar içinde bile güçlü ve evrensel hikayeler kurabileceğini gösteriyor ve 1972 yapımı Solaris filmini sevenleri kendisine de davet ediyor.


Sinema bazen en büyük hikayeleri en dar alanlarda anlatır. Bir uzay gemisinin içinde sıkışmış tek bir insan, yok olmuş bir gezegenin ardından evrende yankılanan bir ses ve imkansız gibi görünen bir bağ… Pavlo Ostrikov’un U r the Universe (Ty-Kosmos) filmi, tam da bu sade ama sarsıcı kurgu üzerinden izleyiciyi hem varoluşsal bir boşluğa hem de beklenmedik bir duygusal yakınlığa sürüklüyor. İlk bakışta bir bilim kurgu gibi görünen film, aslında insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatan içten bir hikaye sunuyor.

Film, Ukraynalı bir uzay kamyoncusu olan Andriy’nin (Volodymyr Kravchuk) dört yıl sürecek bir görev için Jüpiter’in uydusu Callisto’ya nükleer atık taşımak üzere yola çıkmasıyla başlıyor. Yanında sadece espri yapmaya programlanmış robotu Maxim var. Dünya ile olan bağları zayıf, işine karşı da oldukça umursamaz bir tavır sergileyen Andriy’nin hayatı, Dünya’nın aniden yok olmasıyla tamamen değişiyor. Artık evrende hayatta kalan son insan olduğunu düşünen Andriy, yalnızlıkla baş etmeye çalışırken bir gün uzayın derinliklerinden gelen bir mesaja şaşırıyor: Catherine (Alexia Depicker (ses) ve Daria Plakhtii) adında Fransız bir kadın da hayattadır. Aralarındaki saatler süren mesaj gecikmesine rağmen, bu iki yabancı arasında yavaş yavaş bir bağ oluşmaya başlıyor.


U r the Universe, yüzeyde bir kıyamet sonrası hikayesi gibi görünse de aslında insan ilişkilerinin en saf ve kırılgan hallerini inceliyor. Film, yalnızlık, umut, sevgi ve varoluş gibi temaları iç içe geçirerek işliyor. Andriy’nin başlangıçta kendi yalnızlığını ve sıradanlığını kabullenmiş, hatta bundan tuhaf bir gurur duyan hali, Catherine ile kurduğu bağ sayesinde dönüşüyor. 

Yönetmen Pavlo Ostrikov’un anlatımı, bu temaları didaktik bir ağırlığa boğmadan, ince bir mizah ve duygusal dengeyle sunuyor. Andriy’nin robotla olan absürt diyalogları, bozuk koltuğuna duyduğu sinir ya da kendi kurduğu küçük radyo istasyonu, karakterin yalnızlığını hem hafifletiyor hem de daha görünür kılıyor. Catherine ile kurulan ilişki ise filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Fiziksel olarak hiç varlık göstermeyen bir karakterin bu kadar güçlü hissedilmesi, yönetmenin anlatım gücünü ortaya koyan bir referans oluyor.


Film aynı zamanda sinema tarihine küçük selamlar da gönderiyor. Özellikle Solaris ve 2001: A Space Odyssey gibi klasiklere yapılan göndermeler, filmin bilim kurgu damarını güçlendirirken; Gravity ve The Martian gibi daha modern örneklerle kurduğu dolaylı bağlar, onu tür içinde farklı bir yere konumlandırıyor. Ancak Ostrikov’un filmi, bu yapımlardan ayrılarak aksiyon ya da hayatta kalma mücadelesinden çok, duygusal bağ kurma ihtiyacına odaklanıyor.

Yönetmenin en büyük başarısı, filmi neredeyse tek karakter üzerine kurmasına rağmen temposunu ve ilgiyi kaybettirmemesi. Volodymyr Kravchuk’un performansı burada belirleyici olur; hem komik hem kırılgan hem de son derece insani bir karakter yaratıyor. Film boyunca izleyici, Andriy’nin iç dünyasına çekiliyor ve onun yaşadığı dönüşüme tanıklık ediyor. Üstelik tüm bunlar, Ukrayna’daki savaş koşulları altında tamamlanan bir yapım için teknik anlamda da oldukça etkileyici bir görsellikle sunuluyor.


U r the Universe, büyük laflar etmeden büyük şeyler söyleyen bir film. Kıyametin ortasında bile insanın bağ kurma ihtiyacını, sevginin en beklenmedik anlarda bile filizlenebileceğini ve varoluşun anlamının çoğu zaman başka bir insanın sesinde saklı olduğunu hatırlatıyor. Sessiz, sade ama düşünsel anlamda etkileyici bu film, aksiyon beklentisi içerisinde olacakları üzer, Solaris filmini beğenenlerin, bu filme de şans vermelerinde fayda görüyorum. Puanım: 7/10

25 Mart 2026 Çarşamba

Good Luck, Have Fun, Don't Die

Bir düşünün, restoranda oturmuş yemeğinizi yiyorsunuz ve içeriye, üzerinde plastik poşetten hallice bir yağmurluk olan, garip kabloları bedenine dolamış bir adam giriyor. Önce dilenci sanıyor ve masanıza gelip sizi rahatsız etmemesini diliyorsunuz. Sonra elinde tuttuğu bir düğme ile bu kez bir intihar bombacısı, bir soyguncu olduğunu düşünüyor ve ölmemeyi istiyorsunuz. Ama o araya giriyor ve şöyle diyor: "Bu bir soygun değil ve ben gelecekten geldim!"

Good Luck, Have Fun, Don't Die filminin açılış sahnesi böyleydi. Sam Rockwell'in canlandırığı isimsiz bu karakter gelecekten geldiğini iddia ediyor ve hatta bu gelişinin ilk olmadığını, bu anın daha önce defalarca yaşandığını ve her birinin sonu kötü bittiğini de ekliyor. İlgi çekici bir başlangıç ve Sam Rockwell neşesi ile filme başlamak iyi hissettiriyor. Ama devamında bazı 'ama'larım da var.

Film yüzeyde bir yapay zeka isyanı hiakyesi gibi görünse de aslında felaketi yapay zekanın da öncesine dayandırıyor. "Her şey sabah telefon görüşmesiyle başladı. Başlangıçta insanlar uyanır, yatakta e-postalarını kontrol eder, Facebook'a bakar, kaydırır, Twitter, X, Y, Z, neyse işte. Sadece birkaç dakika. Önemli bir şey değil. Ama sabah telefon görüşmeleri giderek uzadı. Sonunda insanlar tamamen yataktan kalkmayı bıraktılar. Toplum çöktü. İnsanlar beslenme tüplerine bağlanmak zorunda kaldılar. Tıbbi malzeme sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Ama diğer her şey berbattı. Kimse dünyanın sonunun geldiğini fark etmedi bile. " tiradıyla meseleyi bize özetliyor filmin başında. Tüm bu sosyal mesajı filmin başında verdiği için filmin devamına bir fikir bırakmıyor. Terminator'de olduğu gibi, fikri tüm filme yaymadan başında veriyor ama sonrasında aksiyon şöleni sunuyordu. Bu sebeple bu filmden de beklenen buna evrilmesi oluyor.

"Bunu daha önce denedim. Resetleyip tekrar deniyorum." repliğini kullanıyor bu gizemli ve homeless görünümlü karakter. Bu replikler, hayatın bir video oyunu gibi deneyimlenmesine dair bir metafor içeriyor. Sonsuz deneme hakkı, sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Eğer her şey tekrar edilebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten önemli olamaz. 

Film, karakterlerin geçmişine yaptığı flashback'lerle alt katmanlı mini hikayeler sunuyor. Ekrandan kopamayan öğrencilerle bağ kuramayan bir öğretmenin, ölen çocuğunun teknolojik kopyasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir annenin, dijital dünyaya alerjisi olduğu için bunun bedelini yalnızlıkla ödeyen bir genç kızın hikayeleri. Bu karakterler, teknolojinin farklı yüzlerini temsil ediyor: bağımlılık, simülasyon, kaçış, gerçeklikten kopuş... Bu noktada şu soruyu soruyor bize: teknoloji bize çözüm mü sunuyor, yoksa sorunun ta kendisi mi?


Yönetmen Gore Verbinski, anlatım dilini hızlı, parçalı ve zaman zaman kaotik anlarla oluşturuyor. Bu yaklaşımın iyi yanı, film asla sıkıcı olmuyor. Sürekli hareket halinde. Ancak bu aynı zamanda bir zayıflığa da dönüşüyor. Alt hikayeler ana hikayeyi besleyen olmuyor, aksine onu bölen, temposunu düşüren kesitler gibi duruyor. 130 dk bu gibi komedi filmleri için oldukça uzun bir süre. sürenin uzunluğu, ara hikayelerle tonun değişmesi, ayrıca bazı mesajların fazla açık ve didaktik olması filmin tadını düşüren şeyler. Tüm bunların yanında filmin en büyük artısı Sam Rockwell'in performası ve seyirciye verdiği enerji. 

Filmin zaten tematik olarak benzerleri hali hazırda ve yakın zamanda var iken daha farklı bir metot denenmek istenmiş olmasını anlayış karşılamakla beraber, bu denemenin çok da başarılı geçmediğini düşünüyorum. En net şekilde yapay zekaya olan isyanı kısmı ile The Michells vs The Machines animasyonuna tematik olarak çok buna benzeyen bir yapım. Orada da meselenin teknolojinin kendisi olmadığını, insan olduğunu söylüyordu. Yine buna benzer film olan Don't Look Up filmini de ekleyebiliriz. Orada yaklaşan felaket bir gök taşı iken ve insanların yaklaşmakta olan bu felakete olan duyarsızlığını anlatırken, bu filmde bu felaket insan kaynaklı ekran süreleri oluyor. Kaosu ve anlatımdaki komik unsurları ile de benzettiğim bir diğer film de Everything Everywhere All at Once


Kapatacak olursam, Good Luck, Have Fun, Don't Die filmi çok beklentiye girmeden vakit geçirtebilecek bir film. Çok iyi başlayan, iyi devam eden ama biraz düşük biten bir film. Fikrini başta açıkça veren, sonrasındaki aksiyon vadini karşılamayan, flashbelleklerle tempoyu düşüren ama yine de Sam Rockwell'in iyi oyunculuğuyla izleyiciyi ekranda tutmaya çalışan bir film deyip noktalayayım. 

21 Şubat 2026 Cumartesi

Mercy: İzlemeyin

Bu filmi izlemek için 2 gerekçem vardı. Birincisi; tabi ki Rebecca Ferguson. İkincisi ise; bilimkurguda tarzını sevdiğim işler çıkaran Kazak asıllı Rus yönetmen Timur Bekmambetov. Hakkında yazmaya değer bile bulmadığım bir film ama sırf uyarmak için notlarıma düşmek istedim. Ne yazının devamını okuyun, ne de bu filmi izleyin. Uzaklaşın.


Kısaca filmin konusundan bahsedeyim. Gönül tüm filmi anlatıp izlemekten herkesi uzak tutmak da istiyor ama durayım şimdilik. Mercy, 2029 yılında Los Angeles’ta geçen, yapay zekanın adalet sistemini tamamen devraldığı distopik bir geleceği konu alıyor. Filmde,  LAPD (Los Angeles Police Department) dedektifi Chris Raven (Chris Pratt), geliştirilmesine katkıda bulunduğu Mercy adlı yapay zeka destekli mahkeme sistemi tarafından kendi eşini öldürmekle suçlanıyor. Raven, yapay zeka yargıç Maddox’un (Rebecca Ferguson) önünde bir sandalyeye bağlı şekilde uyanıyor ve masumiyetini kanıtlamak için yalnızca 90 dakikası var. Evet, burada suçluluğu kanıtlaması gereken bir kurum yerine, sanık kendi masumiyetini kanıtlamak zorunda ve bunun için 90 dakikası var.

Mercy sistemi, geleneksel mahkemelerin yerini almış bütünüyle. Yapay zeka hem hakim, hem jüri, hem de infaz makamı. Raven, bu süre içinde şehirdeki tüm kamera kayıtlarına, telefon verilerine ve dijital arşivlere erişerek suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışıyor. Filmin elle tutulur tek yanı gerçek zamanlı olarak ilerlemesi. Yani aynı 90 dakika seyirciye de verilmiş durumda.

Ancak sanık koltuğunda bir felçli gibi oturan Raven, henüz suçsuzluğu kanıtlanmadan birden operasyon yönetmeye başlıyor. Yalandan ve insani duygulardan muaf tutulmuş olan yapay zeka yargıcı Maddox ise insani duygulara bürünüyor. Yani filmin geneline yayılmış bir kimlik bozukluğu yaşanıyor. 

Film, yapay zekanın adalet sistemindeki rolünü, gözetim toplumunu ve mahremiyetin çöküşünü ele almayı hedefliyor aslında, bunu anlayabiliyorum yönetmeni Timur'dan dolayı.  Ancak bu temaları gerçekten irdelemek yerine yalnızca dekor olarak kullanıyor. Evet, her yerde kameralar var. Evet, devlet her veriye erişebiliyor. Evet, masumiyet karinesi neredeyse ortadan kalkmış. Ama film bu dünyanın ahlaki ve politik sonuçlarını cesurca sorgulamıyor.

Daha kötüsü, film zaman zaman kendi kurduğu distopyayı meşrulaştırıyor gibi görünüyor. Toplumsal eşitsizlik, “kırmızı bölgeler”, suç ve yoksulluk arasındaki ilişki neredeyse sorgusuz kabul ediliyor. Adaletin algoritmaya devredilmesi gibi radikal bir fikri ele alırken, film bu sistemi gerçekten yıkıcı bir eleştiriye tabi tutmuyor. Sadece “AI da hata yapabilir” demekle yetiniyor. Bu da böylesi iddialı bir konu için fazlasıyla yüzeysel kalıyor.

Film boyunca akla ister istemez Minority Report filmi geliyor. Ancak oradaki etik ikilemler, sistem eleştirisi ve dramatik yoğunluk burada yerini basitleştirilmiş bir kovalamacaya bırakmış. Mercy, ilham aldığı fikirlerin bile gölgesinde eziliyor.


Yönetmen Timur Bekmambetov’un 'screenlife' formatındaki deneyimi biliniyor. Hikayeyi tamamen ekranlar, güvenlik kameraları ve dijital arayüzler üzerinden anlatmak başta dinamik görünüyor. Fakat bu teknik artık yenilikçi olmaktan çok formüle dönüşmüş durumda. Mercy’de de biçim, içeriğin önüne konmaya çalışıyor bu ucuz numara ile, ama yenilikçi değil, kolaylıkçı olduğu aşikar.

En büyük sorun ise başkarakterin fiziksel olarak sabitlenmiş olması. Chris Raven’ın neredeyse tüm film boyunca sandalyeye bağlı kalması, teoride çaresizlik hissi yaratmalıydı. Pratikte ise dramatik enerjiyi düşürüyor. Karakterin duygusal kırılmaları yeterince inandırıcı değil; panik, suçluluk, öfke ve yas arasında gidip gelmesi gerekirken çoğu sahne tekdüze bir stres haline sıkışıyor. Filmdeki tüm oyunculuklar kötü ve oldukça yapay. 

Yapay zeka yargıç Maddox karakterini canlandıran ve kadronun en iyisi sayılabilecek Rebecca Ferguson'a yapay zeka rolü vererek onu da yapaylaştırmak kimin fikriydi merak ediyorum. Potansiyelinin oldukça çok altında kalıyor. İnsanlık ve algoritma arasındaki gerilimi derinleşmek yerine, yüzeysel bir 'robotik ciddiyet' performansına indirgenmiş tüm rol. 

Film, insan ile makine arasındaki felsefi çatışmayı dramatik bir düelloya dönüştürebilecekken, bunu kaçırıyor. Finale gelindiğinde ise, inşa etmeye çalıştığı gerilim atmosferini abartılı ve mantığı zorlayan aksiyon hamleleriyle dağıtıyor. O ana kadar zaten zayıf olan inandırıcılık tamamen sarsılıyor. Gerçek zamanlı bir etik gerilimden, neredeyse karikatürize bir kaosa geçiş yapılıyor. Güzel bir ana fikir, kötü bir senaryo, kötü oyunculuk ve basitlikle nasıl heba ediliyor, üzülerek izledim. O yüzden siz izlemeyin.

30 Aralık 2025 Salı

Predator: Badlands: Yautja'ları Anlatma Zamanı Geldi

Bilimkurgu sinemasının en dayanıklı serilerinden biri olan Predator, yıllar boyunca farklı yönetmenlerin elinden defalarca üretildi. Ancak hiçbiri yönetmen Dan Trachtenberg'in seriye şu ana kadar kattığı 3 film gibisini yapamadı. İlk olarak 2022 yılında Prey, sonra bir animasyon olarak bu senin başında gösterilen Predator: Killer of Killers ve son olarak 2025 in son aylarında karşımıza çıkan Predator:Badlands.
Seriyi başka bir yöne çeken bu son filmde, ilk kez bir Predator karakteri, bir Yautja, filmin merkezinde yer alıyor.


Kısaca Predator Evreni Filmleri:

Jim Thomas ve John Thomas kardeşler tarafından ilk olarak 'The Hunter' adıyla yazılan ve yapım şirketi 20th Century Fox tarafından senaryo olarak kabul edildikten sonra bilimkurgu'ya doğru evrilen bu hikayenin ana teması şu şekilde. Başka gezegende yaşayan ve avcı bir toplum olan Yautja'lar, ergenlik çağına geldiklerinde, kendilerini ispatlamak için uzak gezegenlere ava çıkarlar. Yaşamın olduğu bir gezegeni önce gözlerler ve daha sonra o gezegende avcı ve dolayısıyla güçlü olan canlıları kendilere av olarak seçerler. O güçlü avını avlayıp gezegenine götürdüğünde ancak yetişkin bir Yautja gibi saygı görürler. Değilse, avcılardan oluşan bu gezegende yaşaması bile israftır.

Ana teması bu şekilde olan hikayenin ilk sinema uyarlaması Predator 1987 yılında, yönetmen John McTiernan tarafından çekildi. Baş rolde ise o dönemin o dönemin aksiyon filmi aktörlerinden Arnold Schwarzenegger. Bu ismin seçilmesi sadece aksiyon aktörü olduğundan dolayı değil, 20th Century Fox adına filmin yapımcılığını üstlenen Joel Silver'ın henüz 2 yıl önce Commando filminde yine Arnold ile çalışıp memnun kalmasının da payı var. Ormanda görevde olan Amerikalı bir asker grubunun, görünmez bir uzaylı avcı ile olan mücadelesinin anlatıldığı bu ilk film, serinin mitolojisini kuran temel taşı oluyor. 

İkinci film olan Predator 2 (1990)'de ise hikaye bu kez ormandan çıkarak geleceğin Los Angeles'ına taşınıyor. Kent içi çete savaşları arasında beliren avcı Yautja, kendi avını arıyor. Bu evrenin üçüncü filmi olan Alien vs Predator (2004) filminde ise ilk kez Predator ile Alien evrenleri doğrudan bir araya geliyor. Antartika'daki antik bir tapınakta geçen hikayede, Predator'lerin (Yautja'ların) Alien'ları (Xenomorph'ları) ritüel av olarak kullandıklarını görüyoruz. Ve bu evrene yeni bir evren ortak edilmiş olunuyor bu sayede ki bunun ekmeği 2025 yılında yenecek.

Evrenin dördüncü filmi, üçüncü filme ek olarak çıkarılan Aliens vs Predator: Requiem (2007) ise evrenin en kötü filmi oluyor ve evren burada dibi görüyor. Üçüncü filmin izinden gidip Alien evrenini de içinde barındırmaya devam etse de filmin fanları saf Predator istiyordu ki bunu da beşinci film olan Predators ile verdiler. Farklı geçmişleri olan ve birbirini tanımayan kişiler, Predator'ler tarafından başka bir gezegene kaçırılıp, av ritüelinin avları oluyorlar. 2025 yılındaki animasyon filmi olan Predator: Killer of Killers filminin de ilham kaynağı olacak olan bu filmde, seriye yeninden yukarı ivme kazandırmak için Adrien Brody, Laurence Fishburne ve Mahershala Ali gibi ünlü isimler boy gösteriyor. Evrenin altıncı filmi olan The Predator (2018)'de ise Predator'ler genetik olarak evrimleşen bir tür olarak ele alınıyor. Filmin mizahı biraz ton kayması yarattığı için bu film ile evrene olan ilgi yeniden düşüşe geçiyor. Taa ki dümene Dan Trachtenberg geçene kadar.

Yönetmen Dan Trachtenberg, Predator evrenine, evrenin yedinci filmini olan Prey (2022) ile giriş yaptı. 1719 yılında geçen filmde genç bir Comanche kadını olan Naru'nun Predator'e karşı verdiği mücadelenin anlatıldığı bu filmde, Naru da bir avcı ve tıpkı Predator'ler gibi  kabilesine yetkinliğini ispat etmek için büyük bir av sunması gerekmekte. Ailesine karşı yetişkinliklerini ispat etmek isteyen iki farklı türden iki farklı karakterin birbirlerinin hem avı, hem de avcısı olduğu bir film. Teknolojik teçhizatlı Predator'e karşı Naru mızrak ile karşılık vermeye çalışıyor. Filmin en umut verici ve slogan cümlesi de burada çıkıyor: "Kanıyorsa, onu öldürebiliriz de." Minimalist, ilkel ama kişilik ve varoluş üzerine yaklaşımları seriye yeniden bir saygınlık kazandırdı. Başlangıçtan itibaren hakim olan erkeklik dozajı, bu film ile azaldı ve feminen bir güç sunulmuş oldu. Benzer yaklaşımları evrenin sekizinci, yönetmenin ikinci filmi olan Predator: Killer of Killers animasyonunda da izliyoruz. Çok farklı tarihlerden seçilen savaşçıların bu kez Predator'lerin evreninde bir gladyatör meydanında av olarak sunulduklarını görüyoruz. Ve son olarak evrenin dokuzuncu ve yönetmenin üçüncü filmi olan Predator:Badlands.


Sebebi ziyaretimiz olan bu son film, Yautja türünün 'zayıf' görülen genç üyesi Dek'in hikayesine odaklanıyor. Serideki filmlerden bu filmi bariz şekilde farklı kılan da bu, baş karakterimiz insan ırkından biri değil, bir Yautja. Fiziksel yetersizliği yüzünden kabilesi tarafından savaşçı olarak kabul edilmeyen Dek, babası tarafından ölüm cezası ile cezalandırılıyor ve bunu yapması için de Dek'in abisini Bud görevlendiriyor. Babasının bu emrine karşı geldiği Bud öldürülünce Dek kaçıyor ve gezegenine kendisini ispatlamak için efsanevi öldürülümez yaratık olan Kalisk'i öldürmek için yola koyuluyor. Bunun için ölüm gezegeni olan Genna'ya gidiyor. Gezegenin ölüm kusması şundan, buranın her bitkisi, her böceği ve her hayvanı ölüm kusan bir ekosistemin parçası. Kalisk'i çok duymuş ama ona nasıl ulaşacağını bilemediği esnada yardımına Weyland-Yutani ekibinden kopmuş, bacaklarını kaybetmiş ama enerjisinden hiçbir şey yitirmemiş android olan Thia (Ella Fanning) ile karşılaşıyor. Weyland-Yutani firması, Alien evrenine ait bir firma hatırlayacağınız üzere. Yani bu son filmde, Alien ile Predator evreni yeniden birleşmiş oluyor. Daha önce evrenin üçüncü filmi ile de denenmiş bir fikirdi, yeni değil. Ancak o filmde ikisi birbirini avlamaya çalışıyorken, bu filmde iki evrenin oyuncuların da avı aynı; Kalisk.

Predator:Badlands, yüzeyde standart bir hayatta kalma macerası gibi dursa da, aslında türün ana yapısını biraz oynatan, biraz da büyüten bir hikaye sunuyor. Film; güç, aile, güven, aidiyet gibi temaları hem Predator hem de android karakterler üzerinden inceliyor. Thia ile Dek arasındaki ilişki, özellikle güçlü bir metafor alanı yaratıyor: Dek için zayıflık olan duygular, Thia için programlanmış bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Empati, dayanışma ve işbirliği, savaşçı kültüre sahip olan Yautja'larda bir zafiyet olarak nitelendiriliyor zira. Ancak hikaye ilerledikçe zaaf sanılan bu olguların, hayatta kalmanın asıl anahtarı olduğu düşüncesine evrilişini izliyoruz. Daha sert ve duygusuz Predator isteyenler için Yautja'ların insancıllaştırılması, sertliğinin azaltılması, dostluk fikrine ısınmaları bir zafiyet evet. Ama tüm bunların seriyi zenginleştirdiği gerçeği de ortada duruyor.

Dan Trachtenberd, Prey ile başlattığı doğa merkezli yaklaşımını bu filmde çok daha yaratıcı şekilde genişletiyor. Genna gezegenin yapısı yalnızca bir arka plan değil, başlı başına bir anlatı aynı zamanda. Aksiyon sahnelerinde de büyük patlamalar veya silahlar yerine çevre kullanılıyor. Çiçeklerin içindeki organik napalm, havadan taş atan yırtıcı kuşlar, dikenli otların kapattığı koridorlar ile gezegen bir bütün olarak avcı konumunda. Dolayısıyla üç farklı gezegenin (Predator, Dünya, Genna) aktörleri hem avcı, hem de avın kendisi bu filmde. Sadece buradan yola çıkarak da anlatının genişletildiğini söyleyebiliriz.


Toparlayacak olursam, Predator:Badlands, seriye alışmadık derecede sıcak, duygusal ve karakter odaklı bir soluk getiriyor. Predator'ü sert sevenler için olumsuz, ancak evreni genişletme konusunda bir o kadar da cesur bir hamle bu. Bilindik bir Yautja vahşetinin arkasında yatan 'insani' duyguların varlığını ilk kez bu kadar doğrudan kurması, bu filmi Predator külliyatında ayrı bir yere koyuyor. Nihayetinde film, 'en güçlü olan mı lider, yoksa en çok koruyan mı' sorusunu hem kahramanına, hem de izleyicisine yöneltiyor. Ve belki de kendi alemine yeni bir savaş felsefesi sunuyor: hayatta kalmak yalnız başına avlanarak değil, birlikte yürüyerek mümkündür.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Bugonia

2003 yapımı Kore filmi Save The Green Planet'in özgün yapısından yola çıkarak hem sınıfsal bir hiciv, hem de çağımızın komplo teorilerine dair kara komedi sunan Yorgos Lathimos'un son filmi Bugonia filmine 3 pencereden bakmak gerekiyor. Birincisi; bireysel bir film yapımı olarak. İkincisi; uyarlama olduğu için orijinali üzerinden. Üçüncüsü; Bir Yorgos Lanthimos filmi olması üzerinden.


Filmin hikayesine kısaca bakacak olursak; sevdiğim oyunculardan biri olan Jasse Plemons'un canlandırdığı paranoyak ve öfkeli bir arıcı olan Teddy merkezinde konumlanıyor. Teddy, dünyanın çöküşünü, özellikle de arı nüfusunun yok oluşunu büyük bir biyo-teknik firmasına bağlayan komplo teorisine inanan biri. Şirketin CEO'su Michelle Fuller'in (Emma Stone) aslında bir Andromeda galaksisinden gelen bir tür uzaylı olduğuna inanıyor. İnternette dolaşan komplo videoları ile yeterince inancını doldurduğu kuzeni Donny (Aidan Delbis) ile birlikte Michelle Füller'i kaçırarak, işkenceyle ona gerçeği itiraf ettirmeye çalışıyor. Günümüz dünyasında hepimizin çevresinden en az 1 Teddy geçmiştir. Ve bu onlardan birinin hikayesi kısaca.

Bugonia, günümüz toplumunu şekillendiren üç mesele etrafında dolaşıyor; komplo teorileri ve bilgi kirliliğinin yükselmesi; kurumsal güç ve biyoteknolojik etik; sınıfsal yabancılaşma ve kolektif öfke. Teddy'nin dünyasında bilginin tek kaynağı internetteki 'araştırmalar(!)'. Ve buna, kendisine uygulanan bir ilaç deneyi yüzünden komada olan annesi gibi kişisel travmalar da eklenince nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceğini film bize ilk etapta sunmak istiyor. Diğer yandan da Michelle Füller gibi şirket devlerinin insanların yaşamlarını nasıl belirlediğini sorguluyor. Lathimos burada taraf seçmekten kaçınıyor. Teddy'nin öfkesini anlaşılır buluyor, ancak zalimliğini korkutucu sunuyor. 

Lanthimos, bu filmde önceki filmlerine kıyasla daha doğrudan bir hikaye anlatıyor. İzlenmesi en kolay Lanthimos filmlerinden biri. Ancak bunu yaparken alıştığımız rahatsız edici estetiğinden ödün vermiyor.Yukarı-aşağı bakış açılarına dayalı kadrajlar, keskin müzikler... Özellikle Michelle'nin sorgulandığı sahnelerde kamera, Michelle'i yüksek açıyla bir kurban gibi, Teddy'i ise düşük açıyla bir cellat gibi göstererek ironik bir ters yüz etme var. Kurbanı yücelten bir bakış açısı. 


Oyunculuklara baktığımızda Jesse Plemons'un paranoyak Teddy performansı iyi. Bunun yanında Emma Stone'un soğuk, mekanik ve yer yer ürkütücü oyunculuğu, canlandırdığı karakter olan Michelle Füller için cuk diye oturuyor. Filmin gizli oyuncularından biri de elbette arılar. Filmin adının dayandığı Bugonia mitinde; arıların, ineğin leşinden kendiliğinden oluştuğu inancı var. Dolayısıyla azalan arı nüfusunun artışı için bazı ineklerin ölmesi gerektiği inancını kullanıyor burada yönetmen.


Ama şunu söylemeliyim ki, Bugonia; Yorgos Lanthimos'un provokatif sinema dilini kısmen yansıtsa da ortaya çıkan sonuç ona ait olamayacak kadar hafif ve ton olarak dağınık. Orijinal Kore filmi Save The Green Planet'te kare komedi ton olarak ağırlık sağlasa da Lanthimos yapımı olan Bugonia filminde kara komedi unsuru yer yer kayboluyor, bazen trajedi oluyor, bazen de düz bir komedi. Film sanki ulaşmak istediği finale hizmet etmek için gereğinden fazla oyalanıyormuş gibi duruyor. 

Ayrıca Lanthimos'un genellikle kurduğu görsel ironi ve ahlaki muğlaklık, burada yüzeysel bir provokasyona dönüşüyor. Film, komplo teorisi, biyoteknolojik güç unsurları gibi temalara dokunuyor ama bunları derinleştirmek yerine finale hizmet eden birer ambalaj olarak kullanıyor. Görsel olarak, oyunculuk olarak, haliyle yapım olarak orijinalinden iyi dursa da, filmin duygusal tutarlılığı ve sürekliliğindeki eksiklik kendisine yakışmıyor. Hele ki Lanthimos filmi izlemek isteyen izleyicisine bunu yapmak hiç hoş olmuyor.

Girişteki 3 kıstasa göre özet geçecek olursam:
1. Bireysel bir film olarak : İzlemesi kolay, orta halli bir film.
2. Orijinali üzerinden: Yapım olarak Bugonia oldukça önde, ama Kore yapımının ton tutarlılığı daha iyi.
3. Lanthimos filmi olarak: Kendi tarzına fikirsel olarak da görsel olarak da oldukça yavan ve düz.

18 Kasım 2025 Salı

Pluribus: Kolektif Benlik ve Zorunlu Mutluluk

En sevdiğim dizilerden ikisi olan Breaking Bad ve Better Call Saul dizilerinin yapımcısı Vince Gilligan, yeni bir yapım ile gündeme sert bir giriş yaptı; Pluribus. Bu kez suça ve ahlaki çöküşe değil, kitlesel-bütünleşik mutluluk ile özgür iradenin çatışmasına yöneliyor. Bunu da kıyametvari mutlak bir sona doğru yol alacak şekilde yapıyor. Ancak Pluribus basit bir kıyamet hikayesi değil. Kötü görünen bir sonun aslında iyi, iyi görünen bir düzenin aslında korkutucu olabileceğini bize düşündürtüyor. 


Dizi, bilim insanlarının uzaydan gelen ve tekrar eden bir sinyali fark etmesiyle başlıyor. Her türlü varyasyon deneniyor ve en son bu sinyalin bir RNA tarifi içerebileceği düşünülüyor. Tarifin olası bileşenleri fareler üzerinde aylarca deneniyor ama farelerde bir değişiklik gözlenmiyor. Taa ki farelerden biri labte çalışan bir kadını ısırana kadar. Bir süre garip bir tepkimeden sonra normale dönen insanlar diğer insanlara da bu garip virüsü bulaştırma peşine düşüyor ve neticede kısa sürede tüm insanlığa bulaşıyor. Bu virüs, bulaştığı tüm insanlığı tek bir kolektif bilinç haline getiriyor. Tüm bilgilerin tek bir havuzda toplandığı ve herkesin o havuzdan faydalandığı 'all in one' durumu. Ancak 13 kişi müstesna. Ve bu 13 kişiden biri de başrolumuz Carol Sturka.

Carol Sturka (Rhea Seehorn), romantik-fantastik kitaplar yazan, mutsuz, içine kapanık, kendi eserlerinden bile nefret eden, şöhretini ve kendi okurunu küçümseyen öfkeli bir yazar. Virüsün henüz yayılım gösterdiği zaman, anlam veremediği o kaosun içinde hayat arkadaşı olan Helen'i (Miriam Shor) de kaybediyor. Olan biteni anlamlandırdıktan sonra buna sebep olanlardan nefret etmek için bir sebebi daha olmuş oluyor bu sebeple. 

Carol bu olaydan etkilenmeyen diğer 12 kişiyle görüşmek istiyor. İngilizce konuşan 6 kişiyle görüşüyor da. Ancak diğerlerinin bu durumdan çok da rahatsız olmadıklarını fark ediyor. Hiçbirinin bu geçiş esnasında yakın ailelerini ya da sevdiklerini kaybetmemiş olmasından belki de, hepsinin keyfi yerinde. 3.bölüm sonu itibariyle olaylar şimdilik bu kadar. Peki nereye kadar gidebilir? Ve şu ana kadar olanın anlamı ne? 3 bölüm sonunda akla gelen 2 soru bu.


İlk olarak dizinin ne kadar sürebileceği ihtimalini konuşalım. Henüz 3 bölüm yayınlandı. Ama yapımcısının vermiş olduğu bir güven var. Yine de beni heyecanlandıran en son bilimkurgu dizisi olan The Peripheral'in ikinci sezonunun iptal edilmesinden sonra buna da temkinle yaklaşıyorum. Her ne kadar Apple Tv ile ikinci sezon için anlaşılmış olsa da ve yine her ne kadar yapımcı Vince Gilligan 'elimde 4 sezonun senaryosu hazır' dese de, artık çabuk sıkılan izleyiciyi 4 sezon dizide ilgiyle tutmak eskisi kadar kolay gözükmüyor. Neticede süreçte aldığı keyfi unutup 'itibar sonadır' diye Lost ve Game of Thrones dizilerini harcamış bir kitle var karşında.

Gündeme biraz yoğun giriş yapmış olmasının 2 sebebi var. İlki tabi ki yapımcısı Vince Gilligan. Boşu yok denecek kadar az ve sadık bir kitle oluşturmuş vaziyette. İkincisi ise dizinin bütçesi ve tanıtımı için harcanan miktar. bölüm başına 15 milyon dolarlık bir bütçe alıyor Vince Gillian. Tanıtım filmleri ve pano reklamlarının ne kadarı kendisinden ne kadarı Apple Tv tarafından karşılanıyor bilmiyorum ama Amazon Amerika'da da bu dizinin yayınlanıyor oluşu bu bütçenin oldukça fazla olduğunun da bir göstergesi konumunda. Özetle, puanı azalarak gerileyecek bir yapım diyerek tahminimi buraya not düşmüş olayım.


İkinci konuya, ne anlatmak istediği mevzusuna gelecek olursak, burada çeşitli tahminler var. Akla ilk gelenin bunun bir Yapay Zeka, hatta Chat GPT eleştirisi olduğu. Değişime uğramayan 13 kişiye tahsis edilen asistanların (ki baş karakterimiz Carol'a tahsis edilen de yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Zosia (Karolina Wydra) ) sürekli gülümseyerek ve her konuda yardımcı olarak yaklaşması. Kolektif bilincin Carol'a  her istediğini vermesi, gereksiz derecede olumlu yaklaşması, tehlikeli bir şey istese dahi (ki el bombası bile tedarik ediyorlar) 'evet' denmesi, yanlış anlama korkuları üzerinden sürekli özür dilemesi konuyu Chat GPT'ye benzeten diğer unsurlar. Hatta bu virüsü kapan 6 yaşında bir çocuğun, dünya üzerinde bulunan tüm bilgilere vakıf olması da, Chat Gpt'ye erişimi olan herkesin aslında her şeye vakıf olma durumuyla eşleşiyor. Ancak dizinin yaratıcısı Vince Gillian, bu dizi fikrinin 10 yıl önce oluşmaya başladığını, o yıllarda 'yapay zeka' kavramı hayatımızda olsa da, Chat Gpt'nin henüz var olmadığını ısrarla söylüyor.

Giriş kısmında bahsettiğim, "kötü görünen bir sonun aslında iyi; iyi görünen bir düzenin aslında korkutucu olabileceği" düşüncesinin oluşması da bu sebebe dayanıyor. Bilim dünyasında ve sinemada yapay zeka kavramı hep feci son ile bitiyor. Terminatör'de Skynet, Matrix'te makinalar hep bizim sonumuzu getirdi, bizi karanlığa ve karamsarlığa mahkum etti. Ancak burada mutluluğu vaadeden bir yapay zeka formuyla karşı karşıyayız. Bunun için de bir takım bedeller ödememiz gerekiyor elbet, o da özgür irade.

Cümlenin diğer kısmı da bu noktada karşımıza çıkıyor. Özgür irademiz olmadan o mutluluğun bir anlamının olmayacağı düşüncesi. Kısacası mutluluk vs özgürlük çatışması oluşturuyor. Mutluluk ile özgürlük karşı karşıya geldiğinde hangisi daha değerlidir? Diziye romantik yaklaşanlar bu soruya cevap olarak özgürlük diyecektir. Ama kendileri hali hazırda özgür iken mutsuzluktan da dert yanacaktır. Mutluluğu tercih edenler de hali hazırda zaten teslim oldukları ve ne yazık ki kurtulamayacakları bu sistemde en azından mutluluğu tadalım konusunda uzlaşanlar olacaktır. 


Kolektif Bilinç vs Vahdet'i Vücut

Olayı bilim kurgudan çıkarıp fantastik ölçüde de okuyanlar olabilir. Dizideki kolektif bilincin 'tek' olması akla bazen İslam tasavvufundaki Vahdet-i Vücut kavramını da akla getirmiyor değil. Vahdet-i Vücut, varlığın birliği anlamına geliyor. Yani mevcudiyeti olan her şeyin tek bir varlıkta bulunması. Pentegram'ın Bir adlı şarkısında da dediği gibi "bu dünyada gördüklerinin, hepsi bir hepsi haktan." Pluribus dizisinde gerçekleşen olay da bir bakıma bunu taklit eden bir biçim gibi duruyor. Ancak aralarında ziyadesiyle farklar var. Öncelikle Pluribus'un birliği bulaşıcı iken Vahdet-i Vücut irade üzerinedir. Bilinçli bir yönelimdir. İkinci bir uyuşmazlık ise Pluribus'ta bireyin ölümüdür. Bir olmak adına bireyin öldürülmesi, kendinden vazgeçmesi vardır. Vahdet'i Vücut'ta ise bir olmak kişinin kendisine daha çok benzemesini ifade ediyor. Bir olmak, tüm varoluşun tek bir hakikatte, tek bir olay karşısında irade koyup birleşmesi anlamına geliyor. Uzaylıların istilasına karşı bir olmak daha belirgin bir benzerlik oluşturabilirdi mesela. Bu nedenle dizideki birlik kavramı, metafizik bir bütünleşme değil, insanın kendinden vazgeçmeye zorlanması şeklinde ele alınıyor ve tamamen Vahdet-i Vücut'tan ayrışıyor. 


Son söz olarak söylemek istediklerimi de derleyip yazıyı sonlandırayım. Pluribus'a başlamak için her daim bilim kurguya aç ve açık olan benim gibilere fazla bir neden sunmaya gerek yok. Ancak ilk bölümde yaratılan gerilim ve gizem, ikinci ve üçüncü bölümde yerini komediye bırakıyor. Bu yoldan gittiğinde karşımızda The Good Place gibi bir dizi bulabiliriz ve bu da büyük beklentiyle başlayan sadık kitleyi diziden uzaklaştıracaktır. Komedi dizisi arayan kişiler de ilk bölümün gizemi yüzünden zaten uzak durduğundan dizi sahipsiz kalma sorunuyla yüzleşebilir. Tek güvencem ise 4 sezonun senaryosunun hazır olduğunu söyleyen Vince Gilligan. Dizinin komediye evrilmesi izleyiciden çok, senarist olarak kendisini sıkacağından bu konuda bir hamle yapmıştır. Bekleyip göreceğiz. 


HATIRLATMA: Son yazıdan (30/10/25) bugüne (17/11/25) 245'i ateşkesten sonra olmak üzere 953 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !


29 Ağustos 2025 Cuma

The Life of Chuck: Bir İnsanın Ölümü = Bir Evrenin Sonu

Stephen King'in 'If It Bleeds' kıtabında yer alan kısa bir öyküden uyarlanan The Life of Chuck, 39 yaşında sıradan bir muhasebeci olan Charles Krantz (Chuck)'ın hayatını geriye doğru 3 bölüm halinde anlatıyor. Bıraktığı tat ile Big Fish filmini hatırlatıyor. Tim Burton'ın filminde masalın büyüsü var iken bu filmde geri sayımın melankolisi var. Ancak her iki film de "bir insanın ölümü, aslında bütün bir evrenin ölümü" fikrinde birleşiyor.


Filmin ilk bölümü, dünyadaki düzenin yavaş yavaş çökmeye başlamasıyla açılıyor: internetin çöküşü, elektriklerin kesilişi, doğal felaketler.. Bu kaosun ortasında, insanların karşısına her yerde beliren "39 harika yıl için, Teşekkürler Chuck" yazılı billboardlar ve reklamlar çıkıyor. Buraya kadar bir bilimkurgu filmi bizi bekliyor desek de aslında olan bir ölüm. Chuck'ın (Tom Hiddleston) 39 yıllık hayatı sona ererken tüm kozmoz da sona eriyormuş gibi sunuluyor. Bu, bireyin ölümüyle bir evrenin de yok oluşunu eşitleyen bir perspektifin sinemasal karşılığı. Big Fish filminde de Edward Bloom'un ölümü yalnızca bir bireyin değil, onun yarattığı bütün masalsı evrenin de sonuydu. Her iki filmde de ölüm, biyolojik bir sona işaret etmekten çok, bir yaşanmışlığın, bir zihin aleminin, bir belleğin çöküşü olarak konumlanıyor diyebiliriz.

İkinci bölüm, filmin kalbini oluşturuyor. Filmin en çok konuşulan sahnesi; Chuck'ın bir sokak davulcusuna eşlik edip kendinden geçerek dansa başladığı ve yine oradan geçmekte olan Janice'in (Annalise Basso) ona eşlik ettiği sahne. Chuck'ın ölüme en yakın olduğu o yaşlarda bile hayatın küçük bir anında bulunabilecek saf sevinci bu dansta yakalıyor. Sebebini o an kendisi bilmese de ya da bunu dillendirmese de cevabının belleğinde gizli olduğunu bir sonraki bölümde görüyoruz. 

Üçüncü ve son bölümde ise Chuck'ın çocukluğuna gidiyoruz (ki çocukluğa gidiş Big Fish filminde de vardı). Ebeveynlerinden ayrı olan Chuck'ı, kendisine matematiği öğreten büyükbabası (Mark Hamill) ve kendisine dans etmeyi öğreten büyükannesi yetiştiriyor. Chuck'ın kaderini şekillendiren kayıpların ve travmaların anlatıldığı bu bölüm ile finale gidiliyor. Ancak filmin kapanışı duygusal bir final gibi dursa da ani ve tatmin etmeyen bir bitiş izlenimi de veriyor. Hızlıca dürülüp paketlenmiş ve servis edilmiş gibi. Oysa Big Fish filminde net ve duygusal bir kapanış vardı. 

Oyuncu kadrosu filmin güçlü yanlarından biri. Chiwetel Ejiofor, ilk bölümdeki melankolik öğretmen rolünü iyi oynuyor. Oynadığı karakteri Marty'nin şaşkınlığını, çaresizliğini ve korkusunu ayrıldığı eşi olan Felicia (Karen Gillan)'a iyi şekilde aktarıyor. Filmin ikinci bölümünde ortaya çıkan ana karakterimiz Chuck'ı canlandıran Tom Hiddleston ise filmin kalbindeki dans sahnesiyle, sınırlı olan rolüne ve ekran süresine rağmen filme kapak olacak bir performans sergiliyor. Star Wars'tan sevdiğimiz Mark Hamill ise üçüncü bölümde bilge ve asi bir dede rolünün hakkında iyi geliyor.

Estetik açıdan film, bilimkurgu ve fantezi öğeleri barındırsa da aslında türler arasında gezinerek kendine özgü bir kimlik kuruyor. Kimileri için bu türler arası geçiş, duygular arası geçişe kolaylık sağlasa da; kimileri için de dağınık bir seyir keyfi sunuyor olabilir. 

The Life of Chuck, seyirciyi bölen filmlerden biri olacaktır. Bazısı tarafından, hayatın değerini anlatan güçlü bir hatırlatma olarak sevilecek; bazısı tarafından ise boş bir duygusallık yaftası vurulup es geçilecek. 


Yönetmen Mike Flanagan'ın önceki filmleri korku türü ağırlıklı iken, bu filmde daha kişisel ve daha şiirsel bir anlatı sunmuş. Bu da onun 'istesem farklı işler de çıkarabilirim' deme şekli olsun. Ancak filmin sonu kısmında yaptığı acelecilik belki de onu bir oscar heykelciğinden edecek. Heykelciğe ulaşması zor görünse de En İyi Film dalında aday olacağına kesin gözüyle bakıyorum şimdiden. Önümüzde daha Ekim Kasım ayları duruyor iken peşin konuşmak gibi olacak ama hadi bakalım. Yine Uyarlama Senaryo dalında ve En İyi Kurgu dallarında adaylıkları olacaktır. Ve belki bir de Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinden, Mark Hamill'in iyi oyunculuğu hatrına. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (26/08/25) bugüne (28/08/25) 14'ü açlıktan 147 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !