9 Mayıs 2015 Cumartesi

The Secret in Their Eyes: Gözler Kalbin Aynasıdır

Bazı suçlar mahkeme salonunda kapanmıyor. Bir dosya rafa kaldırılıyor, içeri alınan suçlu geri salınıyor, yıllar geçiyor ama yaşananlar geride kalmıyor. Juan Jose Campanella’nın Oscar ödüllü 2009 yılı yapımlı The Secret in Their Eyes (El secreto de sus ojos) filmi, ilk bakışta 25 yıl önceki eski bir cinayetin peşine düşen bir soruşturma hikayesi gibi görünse de zamanla bunun çok daha fazlasını anlatıyor. Burada suç, geçmiş, aşk, adalet ve tutku birbirinden ayrılmıyor. Filmi izledikçe asıl meselenin katili bulmak değil, insanların kendilerini geçmişten kurtaramamaları olduğu ortaya çıkıyor.


Benjamin Esposito (Ricardo Darin), emekli olmuş eski bir hukuk görevlisi olarak 25 yıl önce çözülemeyen, çözülmüş gibi dursa da sonucu tatmin etmeyen bir tecavüz ve cinayet vakasına yeniden dönüyor. Bu davayı romanlaştırmak için araştırmaya başladığında yalnızca eski bir suçun izlerini değil, kendi hayatında yarım kalmış meseleleri de yeniden açıyor. Eski amiri Irene (Soledad Villamil) ile karşılaşması ise hikayeye ikinci bir zaman çizgisi ekliyor. Geçmişte sonuçlanmayan soruşturma ile yıllardır ifade edilemeyen aşk, birbirine paralel iki hikayeye dönüşüyor.

Film, cinayeti yalnızca "katil kim?” sorusuna indirgememek için bu kısma cevap verip seyircinin zihnini bu konudan temizliyor. Geriye ise anlatmak istediği gerçek meseleler kalıyor. Morales’in (Pablo Rago) kaybettiği eşine duyduğu bağlılık, Esposito’nun davaya saplantılı biçimde dönmesi ve Irene’e karşı yıllardır sakladığı duygular, hikayenin merkezindeki 'tutku' kavramında birleşiyor. Filmde Morales hakkında anlatılanlar bu açıdan son derece çarpıcı: Karısının katilini bulmak için iş çıkışlarında her gün istasyonlarda dolaşıyor. Sanki onun ölümüyle birlikte Morales’in hayatı da o noktada duruyor. Günlük hayatın insanı zamanla değiştiren ve acıları törpüleyen akışına teslim olmuyor. Karısına duyduğu aşk, zamanın bile aşındıramadığı bir şeye dönüşüyor. Bu nedenle Morales’in bakışlarında gördüğümüz şey yalnızca yas değil, hayatını kaybettiği noktaya bağlayan bir sadakat biçimi oluyor.


Filmin ilerleyen bölümünde duyduğumuz “Bir erkek her şeyi değiştirebilir...” diye başlayan ve değiştirilemeyen tek şeyin tutku olduğunu söyleyen söz de bu yüzden filmin anahtarlarından biri. İnsan yaşadığı yeri, çevresini, ilişkilerini ve hatta kendisini değiştirebiliyor; fakat onu içeriden yönlendiren tutkudan kaçması o kadar kolay olmuyor. Esposito’nun yıllar sonra davaya dönmesinin nedeni de yalnızca adalet duygusu değil. Söylenmemiş bir aşk, tamamlanmamış bir soruşturma ve geçmişte bırakılamayan bir hayat onu yeniden harekete geçiriyor. Katilin futbola duyduğu saplantıdan Morales’in karısına bağlılığına kadar film, farklı tutkuların insanı nasıl yönlendirdiğini gösteriyor. Tutku burada hem yaşama nedeni hem de insanı geçmişe hapseden bir güç olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada Arjantin’in 1970’lerdeki siyasal atmosferi hikayenin önemli bir parçasına dönüşüyor. Askeri yönetimin yarattığı korku ortamında insanların kaybolduğu, devletin sorgulanamadığı ve siyasal bağlantıların hukukun üzerinde etkili olduğu bir düzende adalet mekanizması da yara alıyor. Film, bireysel bir suçun arkasında onu mümkün kılan toplumsal ve siyasal koşulları da gösteriyor. Suçlunun korunabilmesi, yalnızca onun kişisel kötülüğüyle açıklanmıyor; onu koruyan sistem de suçun ortağı haline geliyor.

Filmin finalindeki ceza da bu açıdan özellikle tartışmaya açık. Burada hukuk tarafından verilmiş bir cezadan ziyade, hukukun işlemediği yerde bireyin kendi adaletini kurmasıyla karşılaşıyoruz. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu, yalnızca bir intikam hikayesi değil; adalet kurumlarına duyulan güvenin çöktüğü bir toplumda ortaya çıkan alternatif cezalandırma biçiminin göstergesi oluyor. Fakat bu durum önemli bir ahlaki soru yaratıyor: Hukukun yerine kişisel adalet geçtiğinde, ortaya gerçekten adalet mi çıkıyor, yoksa şiddetin başka bir biçimi mi? Campanella bu soruyu kesin bir yanıtla kapatmıyor ve finali bu nedenle huzursuz edici bir noktada, izleyicinin kucağına bırakıyor.


Esposito ile Irene arasındaki ilişki de filmin en duygusal katmanlarından biri. Aralarındaki aşk büyük romantik jestlerle değil, suskunluklarla ve bakışlarla kuruluyor. Esposito, Irene’in sosyal ve mesleki konumunu kendisinden daha yukarıda görüyor; bu nedenle hislerini açıkça ifade etmekten kaçınıyor. Aralarındaki sınıfsal ve kurumsal mesafe, yıllar boyunca duygularının önüne geçiyor. Özellikle filmin 53.dakikasında Esposito'nun Irene'e "seninle geç de olsa bir şeyler konuşmalıyıms" diyerek gelmesi ve Irene'in gözlerinin gülmesi, ancak peşine de olayın terse düşmesi.. Her bir duygu Irene'in gözlerine yansıyor bu sahnede.

Bu aşkın etkileyici tarafı, hiçbir zaman filmin önüne geçmemesi. Irene ve Esposito’nun birbirlerine söyleyemedikleri, davanın çözülemeyen tarafıyla aynı duygusal zeminde buluşuyor. İkisinin de hayatında bir şey yarım kalıyor. Esposito için Irene, Irene için ise geçmişte yaşananların bıraktığı iz, zamanın silemediği bir hatıraya dönüşüyor. Ricardo Darin ve Soledad Villamil’in performansları da bu sessizliği taşıyor. Özellikle Darin, Esposito’nun yaşlandıkça daha da belirginleşen pişmanlığını ve içine attığı duyguları abartıya kaçmadan yansıtıyor. Villamil ise Irene’i yalnızca ulaşılması güç bir aşk nesnesi olmaktan çıkarıp kendi iradesi olan güçlü bir karakter olarak kuruyor.

Campanella’nın yönetmenliği ise filmin dramatik yapısını görsel olarak destekliyor. Özellikle futbol stadyumundaki takip sekansı filmin en unutulmaz anlarından biri. Kamera stadyumun üzerinden başlayıp kalabalığın içine süzülüyor, tribünlerden geçiyor, koridorlara giriyor ve şüpheliyi takip ederek sahaya ulaşıyor. Sahne, tek bir kesintisiz hareket izlenimi yaratarak gerilimi olağanüstü biçimde yükseltiyor.

Bununla birlikte film kusursuz değil. Campanella aynı anda polisiye, romantik drama, siyasi gerilim ve psikolojik hikaye kurmaya çalışırken bazı bölümlerde anlatının ritmini gevşetiyor. Özellikle bazı dramatik dönüşler daha sade ele alınabilirmiş hissi yaratıyor. Finaldeki tercih de filmin büyük bölümündeki gerçekçi tonla herkes için uyumlu olmayabilir. 

Yine de bu eksiklikler filmin temel başarısını gölgelemiyor. Çünkü The Secret in Their Eyes benim için klasik bir polisiye olmaktan çıkıp hafıza, aşk ve adalet üzerine bir hikaye. Cinayet soruşturması, karakterlerin hayatlarındaki tamamlanmamışlıkları görünür hale getiren bir araç oluyor. Morales’in kaybettiği kadına bağlılığı, Esposito’nun Irene’e söyleyemediği aşk ve yıllar sonra davaya dönme ihtiyacı aynı sorunun farklı cevapları gibi duruyor: İnsan gerçekten geçmişi geride bırakabilir mi?


Gözler bu  filmde yalnızca bir metafor değil, karakterlerin söyleyemediklerinin taşıyıcısı. TheSecret in Their Eyes güçlü oyunculukları, etkileyici görsel anlatımı ve adalet fikrini rahatsız edici biçimde sorgulaması sayesinde akılda kalıcı. Çünkü bazı hikayeler bitmiyor; yalnızca üzerlerinden yıllar geçiyor.

Filmden Bazı Replikler:

00:53 

Dün istasyonda Morales'e rastladım. Katili bulmak için her gün istasyon istasyon dolaşıyor. Bankadaki mesaisinin ardından. Her Allah'ın günü. Duyduğu aşkı tahmin bile edemezsin. Çok etkileyici. Sanki karısının ölümü, onu olduğu yerde bırakmış gibi. Zamanın içinde donmuş. Gözlerini görmen lazım. Saf aşkla bakıyorlar. Öyle bir aşkı hayal edebiliyor musun? Günlük koşuşturmanın yıpratıcılığından hiç nasibini almamış.


01:00

“Bir erkek her şeyi değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini,kız arkadaşını, dinini, Tanrısını... Ancak değiştiremeyeceği tek bir şey vardır. Tutkusunu değiştiremez.”


01:50

"Eninde sonunda bir tek hatıralar kalıyor elimizde. Hiç değilse güzellerini seç."


01:53

“Önüne geçebilir miydim diye düşünmeye başlayacaksın. Düşünme artık. Binlerce geçmişin olacak, gelecek namına bir şey kalmayacak. Hiç düşünme, inan. Sonunda hatıralardan başka bir şey kalmayacak elinde.”