Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2025 Cuma

No Other Choice: Bireysel Cinnetten Yapısal Şiddete

Oldboy ve Handmaiden filmlerinin yönetmeni Park Chan-Wook, genellikle titizlikle işlenmiş anlatı yapıları ile bilinen bir yönetmen. Son filmi No Other Choice'da ise, biraz daha farklı bir yöne büküyor tarzını ve Kore Sinemasının ham madde konularından olan ekonomik çaresizlik temasını, kara mizah ve trajediyle karşımıza çıkıyor. Film, bir yandan günümüz işsizlik gerçeğine dair taşlama yaparken, diğer yandan da çaresizlik durumunda insanın ne kadar hizadan çıkabileceğini gösteriyor.


Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, film; daha önce filmi de yapılmış olan bir kitap uyarlaması. Donald E. Westlake'in The Ax adlı romanından 2005 yılında Costa-Gavras tarafından uyarlanmış filmin adı Le Couperet (Ölümcül Çözüm). Dolayısıyla bu film, uyarlamanın da uyarlaması olacağı için hikayeye tanık kişiler çıkacaktır. Yine de hikayesinden bahsetmem gerekirse; yıllarca aynı kağıt fabrikasında çalışan Man-su (Lee Byung-hun), fabrikanın Amerikalı yeni sahipleri tarafından işten çıkarılıyor. Ailesiyle birlikte yaşadığı, çocukluğunu ve geçmişini de barındıran evini kaybetme riski de doğunca, kendini bir anda boşluğun ortasında buluyor. Sonunda ilginç bir plan yapar: kağıt sektöründeki potansiyel rakiplerini ortadan kaldırarak tek vasıflı arananın kendisi olmasını sağlamak. Sahte bir ilan üzerinden kurbanlarını (potansiyel diğer adayları) ağına çeken Man-su, her adımda hem beceriksizliğiyle, hem de talihsizliğiyle daha büyük kaoslara sürükleniyor. Bu süreçte karısı Miri (Son Ye-jin) ve çocukları da farkında olmadan bu çöküş sarmalının merkezine doğru çekiliyor.

Temelinde bu film,işsizlik, ekonomik güvencesizlik ve neoliberal sistemin insan üzerindeki tahakkümüne dair keskin bir politik taşlamada bulunuyor. Parasite, Everything Everywhere All at Once, Minari gibi benzer temalarda ve benzer tonlardaki Kore filmleri (yapımcı ya da yönetmen anlamında) son dönemde popülerleşince Park Chan-wook bundan neden eksik kalayım ki demiş. İşten çıkarırken şirket yetkililerinin söylediği 'başka çaremiz yoktu' cümlesini şirket kadar, baş karakterimiz Man-su da kendini aklama söylemi olarak ele alıyor. Yönetmenin bu isim tercihi de sistemin acımasızlığının bireyin şiddete yönelmesini nasıl rasyonelleştirdiğini ortaya koyuyor. 

Man-su'nun rakiplerini öldürerek elimine etme fikri, aslında kurumsal kapitalizmin içerisindeki çalışanları birbirine rakip kılan mantığın uzantısı şeklinde işliyor. Bir nevi o durumun abartılı bir şekilde resmedilişini sunuyor. Film aynı zamanda ataerkil rollerin çöküşünü de  görünür kılıyor. Evini ve itibarını kaybetmek üzere olan birinin, 'aile reisi' olma rolünü korumak için insanlık sınırlarının dışına taşarken, aile içindeki kırılganlıklar da gün yüzüne çıkıyor. Erkek güçsüzleştikçe aile çatırdıyor. Miri'nin adım adım aileyi ayakta tutmaya çalışması ve Man-su'nun giderek artan çaresizliği, kapitalizmin aile yapısına nüfuz eden etkisini gösteriyor. 


Yönetmen Park Chan-wook, bu filmde önceki yapımlarındaki incelikli kontrol ve kurgu ustalığını kullanmıyor. Ama görsel açıdan film yine göze hoş gelen yapıda, öncekilerde olduğu gibi. Özellikle şiddet sahnelerinde Ealing komedilerini andıran slapstick (sessiz sinema dönemi fiziksel komedi) tarzı ile gerilimi iç içe geçiriyor. Ancak bu ton karışımı kasıtlı olarak rahatsız edici;  bir yandan gülerken, diğer yandan da çürümüşlüğü izliyoruz.

Filminin anlatımı biraz dağınık da duruyor. Buna da bilinçli yaptığını düşünüyorum. Hikaye bir seri katil komedisi ya da gerilimi olmaktan çok, karakterin parçalanmış ruh halini yansıtan bir akışa sahip olması için. Yine de bu parçalanmışlığı toparlayan Miri'nin sakin ama güçlü varlığı, çocukların sessiz gözlemleri ve yan karakterlerin karikatürize ama acı gerçeklerle dolu portreleri, filmin duygusal tonunu zenginleştiriyor. Elemek istediği her rakibinde başka bir acı hikayeye, başka bir varoluş mücadelesine tanıklık ediyoruz. Güçlünün zayıfa zulmü ya da zayıfın güçlüye başkaldırışı değil kısaca, denklerin (Parasite filmindeki tabirle 'böceklerin') birbirini ezme mücadelesini izliyoruz. Son sahnelerdeki fabrika görüntüleri ise hikayenin bireyden sisteme doğru genişleyen perspektifini tamamlıyor. Otomasyon ile insanın giderek gereksizleştiği bir gelecek tasviri ile.


No Other Choice, Park Chan-Wook'un filmografisine bakıldığında farklı bir konuma sahip gibi duruyor. Bireysel cinnetin ardında toplumsal bir krizi, aile dramasıyla ekonomik taşlamayı, kara mizahla moral çöküşünü harmanlayan Park, izleyiciyi endişelendirirken güldürmeyi de deniyor. Ama yine de naçizane beklentim, kendi bildiği türde ve tonda bir film yapsa daha hoş olurdu. Oldboy ve Handmaid'in tadı hala damağımızdayken, Parasite olmaya ne gerek vardı. 

16 Şubat 2022 Çarşamba

An Inspector Calls

- Tanrı'ya inanıyor musun?
+ Evet
- Nasıl oluyor da inanabiliyorsun?
+ İnsanlara inanmıyorum çünkü. Bir şeylere inanmak zorundayım, yoksa düşerim.


J.B.Priestley
tarafından kaleme alınan, ilk kez sahnelendiği 1945 yılından beridir sahnelenmeye devam eden ve 2015 yılında BBC tarafından da filmleştirilen tiyatro oyunu bu diyalogla başlıyor. İnsanlara ve insanlığa dair tüm umutlarını yitirmiş olan Eva Smith'in feryadını, kimsesizleri kimi olarak bir müfettiş işitiyor ve Eva'nın hayatına dokunmuş olan bu insanları tek masa etrafında sorguya çekiyor. Daha doğrusu her biri belli bir sınıfı temsil eden karakterleri birbiriyle ve yaptıklarıyla yüzleştiriyor. 

1912 yılının İngiltere'sinde Birling ailesi bir akşam yemeğinde toplanıp müstakbel damatlarıyla kızlarının nişanını kutlamak için bir araya geldikleri sırada evin hizmetçisi odanın kapısını açar ve bir polis müfettişinin geldiğini bildirir. İntihar etmiş olan bir kızın evinde bulunan günlükten yola çıkarak bir soruşturma yürüttüğünü söyler müfettiş ve başlar soruşturmasına. İlk sorusunu evin beyi olan Arthur Birling'e sorar: "Eva Smith 'i tanıyor musun?" Kapitalist sınıfın temsilcisi olarak bu oyunda yer bulan fabrikatör baba Arthur Birling 'isim tanıdık geldi, ama bir şey ifade etmiyor' diye cevaplıyor. Tam olarak Eva Smith'in Arthur Birling'teki karşılığı bu. Müfettiş Goole, cismini de hatırlatmak için Eva Smith'in  fotoğrafını Arthur'a gösterdiği sırada odada bulunan oğlu Eric Birling de fotoğrafa bakmak ister. Ama müfettiş buna izin vermez ve karakteristik bir ekleme yapar "Ben böyle çalışırım, tek seferde tek soruşturma".

Müfettiş Goole odada bulunan tüm karakterlere sırayla sorular sorar, tam da söylediği gibi, her seferinde tek bir kişiyi teraziye alır, onu yaptıklarıyla yüzleştirir ve sıradakine geçer. Müfettiş öncesi yemek masasında her biri kendini pazarlayan ve çok bilmiş üst sınıfın parlak bireyleri olarak kendilerini sunan bu karakterler, soruşturma sonrası teker teker rüsvalaşır. Her karakterin temsil ettiği bir sınıfın olduğu bu oyunda peki Müfettiş Goole'un temsil ettiği neydi? İsmi 'ghoul (hayalet, gulyabani)' u çağrıştırdığı için odada bulunanlara kendileriyle yüzleştirme azabını vermek isteyen bir zebani mi? Yoksa oyunda da "Goole muydu yoksa Goold mu?" diye ikileme düştükleri gibi  'Goold' isminin çağrışımı olan 'god(tanrı)' mıydı ve Eva Smith kulunun feryadını duymuş ve kimsesizlere kim olmaya mı gelmişti?

Spoiler verip bu şaheseri ve izleyiciyi birkaç defa sağa sola sürükleyen o anlatımına zarar vermek istemediğimden daha fazlasını şimdilik yazmayayım. İngiltere'deyim diyen varsa bu seneki oyun takvimine şuradan ulaşabilir. Diğer izlemek isteyenleri isi şimdilik
2015 BBC yapımı filme
yönlendiriyorum. Hangisini tercih ettiğinizin bir önemi olmayacak, zira iki türde de beğeneceksiniz.


26 Eylül 2012 Çarşamba

Homeland

Emmy'de aldigi odullerle beni sasirtan dizi; Homeland.


Eldeki dizilerin bitmesi sonucu yeni dizi arayislarina girmis ve Homeland'e takilmistim. Yoklukta gideri olan, ilk sezonuna bakacak olursak farkli bir dizi senaryosu sunan bir diziydi. Oyunculuk konusunda basrol oyuncusunun namaz kildigi esnada sesli sekilde fatihayi okumasindan baska bir buyuk performansini gormedim. Demem o ki, diziyi izledim, yakinda cikacak olan 2.sezonunu da izlerim ama diger adaylarla kiyaslandiginda ne dizi en iyi dramayi ne de oyuncular en iyi kadin-erkek oyuncu odulunu hakediyor. Bir Mad Men varken hele hic.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes : Bir Londra Polisiyesi

Ingiltere'nin BBC kanalinda 2010 yazinda ilk sezonu, 1bucuk saatlik 3 bolum ile gosterilmisti. Dizinin 2. sezonu ise bu yil Ocak ayinda gosterildi. Ve 2. sezon da ilk sezon oldugu gibi her biri 1bucuk saat olan 3 bolumden olusuyor. Yabanci dizilerin 40 dakika olmasina alisanlar icin bu sure garip gelebilir ama biz turkler daha iyilerini de gorduk. Gun boyu bitmeyen diziler sahidimiz olsun. 'E bak onlar da 1bucuk saatlik dizi cekiyormus, ne bu bizim dizi sektorunun aglayip sizlamasi' da demeyin' cunku iki sezon arasindaki sureye dikkatinizi cekiyorum bu cumle sonundaki nokta ile.

Peki Sherlock dizisini neden izlemeliyim diyenler soyle buyursun.

  • Sherlock Holmes hayrani olmak
  • Dr.House dizisini takip etmek
  • British aksanini sevmek
  • Londra cablerini (taksilerini) guzel bulmak
  • Polisiye turu sevmek
  • Hatta Behzat C. dizisini izlemek
Bu 6 sartin 2 veya 3u sizde var ise, bu diziyi izleyin, eksik kalmayin derim.
.
.

(foto duzenleme : CMD Graphic)
.

29 Ocak 2010 Cuma

Sherlock Holmes


Cocukken kitaplarını okuduğumuz karakterin filminin ilgi çekici olacağını düşünmüştüm.Lakin aynen öylede oldu.Süper zevkli bir film yapmışlar ve izleme zevki üst seviyede.Güzel olacağını bekliyordum, hatta sırf bu yüzden sinemada izlemek istedim.

Arthur Conan Doyle'un ünlü karakteri sherlock holmes uyarlamasında ve cesyr ortağı watson'un maceralarını anlatıyor.Mark Strong'un canlandırdığı düşman blackwood rolünü oynuyor ve filmde kendine bir yer edinmişHemen filme geçelim, överken eleştirme işine başlayalım hemen.

Öncelikle arkadaşımın dikkat ettiği ve benim hafiften es geçebildiğim bir noktadan bahsetmek istiyorum.Eski zaman Londrasından çok güzel bahsetmişler.Demek istediğim, mekanları, ışıkları süper ayarlamışlar.Hani sahnelerin çoğunlugunu karanlık yapmışlar ve böyle daha gizemli bir hava olmuş.

Bunun dışında filmde en ilgi çekici olaylardan biri Holmes'in inanılmaz dövüş kabiliyetiydi.Bir dakka burada bir duralım.Ben Holmes'i bu kadar kavgacı olarak bilmezdim ya, acaba ben mi bişeyler kaçırdım ki okurken.Hani düşmanlarıyla kavga etmeyi bir yana bırakalım, dövüş gecelerine felan katılarak para kazanmayada başlamış.Yok burasına itirazım var, çekim teknikleriyle beraber süper gözüküyor göze, hatta dövüşmeden önceki stratejilerini gösteren bölüm süper, ama Holmes biraz fazla açılmış burada.

İlk zamanlarda oyuncuların inanılmaz iyi oldugunu sanıyordum ama biraz daha düşündükten sonra Jude Law hakkında bazı sorunlarım oluştu.Bilmiyorum, sanki rol için biraz böyle fazla yumuşak kalmış gibi.Hani bir doktordan bahsediyoruz, narin bir görünüşü war ama sanki biraz fazla misyon yüklemişler gibi kendisine.Hani bu biraz fazla yanlı bir görüş olabilir ama belirtmek istedim.

Bunun dışında Downey J.R o saçlar ne? Yok buda olmamış.Hani her sanede farklı bir model, çoğuna havada uçuşuyor, sağa sola kayıyor hani bir kere daha düşünülmesi gereken bir ayrıntı olmuş.Ama şuraya kadar yazdıklarımının bir Guy Richie filminde dikkat edilcek gereksiz ayrıntılardan oluştugunun farkındayım, amacım asla filmi kötülemek yada fazla üstüne gitmek değildir.

Hazır oyunculara girmişken, Downey J.R dan bahsedelim.Süper, role kendinisi süper adapte etmiş, hani başka kimi koysan buraya oynar diye düşünüyorum ama yok, başkasını role adapte edemedim.Bundan daha iyi ve etkili oynadığı bir başka filmi hatırlamıyorum.Jude Law yerine birilerini koymam gerekirse J.Phoneix mesela oraya yerleşebilir.Lakin 2011 yılında çıkacak olan 2 filmde sadece Downey J..R'ın rolü garanti gibi duruyor.

Sonuç olarak baya güzel bir film olmuş.Hani ufak ayrıntılardan biraz puan kırmak gerekiyordu ama bütün olarak baktığımız zaman gerçekten izlenmeye değer bir yapıt olmuş.Son zamanlarda izlediğim en güzel filmdi kesinlikle.Not olarak 10/7.7 veriyorum

KONUK YAZAR: unjustlucifer
http://dvdmovieworld.blogspot.com


25 Kasım 2009 Çarşamba

Lie To Me

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada en az 3 yalan söyler. Bu, birçoğumuzun bilmediği bir gerçek, Lie To Me dizisi ise bu gerçekler üzerine kurulu. Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman'ın hayatından esinlenerek yapılmış bir dizi aynı zamanda. İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, göz hareketlerinden, yutkunmalarından, konuşma şekillerinden ve ellerini koydukları yerlerden. Kısacası insana dair her hareketten söylediklerinin doğru mu yoksa 'yalan' mı olduklarını analiz eden bir dizi. Ve bu analizleri de FBI'ya, askeri birimlere, hukuk firmalarına ve özel şirketlere en zor vakaların çözülmesinde yardımcı oluyorlar.

Başrolde Dr. Cal Lightman'ı canlandıran Tim Roth var. O aslında bir Tarantino efsanesi olarak geçiyor literatürlerde. Reservoir Dogs, Pulp Fiction gibi Tarantino'nun en çok ses getiren filmlerinde önemli rollerde gördüğümüz Tim Roth, sinema kariyerine sevilen birçok filmi daha eklemiş zamanla. Tv Guide'nin açıklamasına göre, son yıllarda dizilerden en çok para kazanan on isimden beşincisi Tim Roth. Bölüm başına aldığı $250.000 ile Kiefer Sutherland (24) – $550,000, Hugh Laurie (House) – $400,000, Mark Harmon (NCIS) – $325,000 ve Pompeo (Grey’s Anatomy) – $275,000 'nın ardından 5. sırayı alıyor.

Dizide ikinci başrol The Practice dizisinden de tanıdığımız Kelli Williams'ın. Dr. Gillian Foster olarak yetenekli psikolog rolünde karşımıza çıkıyor. Dr. Ligthman ne kadar sinirli ve agresifse, o da bir o kadar sakin ve çözümcü. Lightman Group şirketindeki denge terazisi de denilebilir onun için. Dizinin ilk sezonunda eşi ve sorunları ile karşımıza çıksa da genel olarak günün kurtarılmasında büyük ölçüsü olan güzel ve zeki şirket ortağını izliyoruz.

İnsanlardaki yalan söyleme eğiliminden rahatsız olup her daim doğru söylemeye karar vermiş Eli LOKER şirketin baş araştırmacısı. Aklından geçeni değiştirmeden olduğu gibi söylüyor ve sonuçlarına da katlanıyor. Şirketin en son ve en yeni elemanı Ria TORRES. İşe girmesi için kendisinin de fark etmediği ilginç bir teste tabi tutulup başarıyla geçti. Bu yüzden bilim insanı olan Lightman tarafından hem özenilen, saygı duyulan hem de kıskanılan ve cezalandırılan bir karakter.

Dizinin esin kaynağı, gerçek hayatta insanların yüz ifadeleri, vücut dilleri ve konuşma biçimleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan davranış bilimci Dr. Paul Ekman, kendi sitesinde Lie to Me ile ilgili şahsi görüşlerine de yer veriyor ve her bölüm için yorumlar yapıyor. Aynı zamanda Foxlife'ın True Blood'dan sonra ikinci atağı olan dizimiz, ilk sezonuyla her pazar 22:00'da Fox Life'de yayınlanıyor. Diziyi izlerken günlük hayatta kullanabileceğiniz birçok ipucuna ve yararlı bilgiye de sahip oluyorsunuz. İnsanların duygularını ifade etme biçimlerinin evrensel olduğunu ve gerçeğin insanların yüzlerine kazındığını belirten, saniyenin beşte birinde beliren yüz hareketlerini anlayabilmek için 20 yıl boyunca çalışan Dr. Ligthman sadece insanların yalan söylediklerini bulmakla değil neden yalan söylediklerini anlamakla da ilgilenen bir bilim insanı. Dizinin belki de en etkileyici unsurlarından biriyse, yalan söyleyen insan fark edildiğinde onunla aynı mimikten kendini ele veren bir ünlünün fotoğrafını görüyor olmamız. Kimi zaman Hollywood ünlülerinin ama çoğu zaman da siyasilerin fotoğraflarını görürken, bu dizi için ne kadar çok uğraşıldığını da görüyoruz aynı zamanda. Kısacası eğer farklı bir yapım ve kurgu izlemek istiyorsanız, bilim kurguların çok dışında, bilimsellikle iç içe olup sıkmadan her bölüm farklı farklı olaylar izlemek istiyorsanız, bu diziyi izlenecekler listesine almanız iyi olur.

4 Aralık 2008 Perşembe

Se7en : Büyük günahlar...


Başrollerinde Brad Pitt ver muhteşem 2. adamımız Morgan Freeman 'ın oynadığı yine güzel bir film. hatta ötesi. Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günahı konu edinen bu filmde katil rolünde Usual Suspect filminden sevdiğimiz ve daha sonra American Beauty 'de de kendisine hayran olacağımız Kevin Spacey oynuyor.
---------------------
John Doe: It seems that envy is my sin.