Danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tüm filmografisine hakim olduğum nadir yönetmenlerden biri Anders Thomas Jensen'in son filmi The Last Viking ile yine buradayız. Daha önceki filmleri Ademin Elmaları, Flickering Lights, The Green Butchers, Men and Chicken ve Riders of Justice'tan bu zamana ne değişti, ne kaldı, The Last Viking filmi üzerinden bakıyoruz.

Anders Thomas Jensen, çağdaş Avrupa sinemasında kara mizahın en ayırt edici yönetmenlerinden biri olarak, insan ruhunun en karanlık bölgelerini alaycı bir dille görünür kılmayı başaran ender kişilerden biri. 2006 yılında Ademin Elmaları (Adam’s Apples) filmi ile hayatıma giren bu yönetmen, o günden sonra vazgeçilmezlerimden biri oldu ve sonrasında izlediğim The Green Butchers, Flickering Lights ve diğer filmleriyle de iyice perçinleşti. Tüm bu filmlerde kullandığı sinema dili; şiddet, inanç, aile, suç ve ahlak kavramlarını sistemli biçimde parçalayarak yeniden kurulmasıyla oluşuyor. Jensen’in dünyasında karakterler asla 'sağlıklı' ya da 'tam' değildir; her biri travmanın farklı biçimlerde şekillendirdiği yaralı figürlerdir. Bu nedenle yönetmenin filmleri, yalnızca hikaye anlatan yapımlar olmaktan çok, çağdaş insanın ruh haline dair karamsar alegoriler olarak da okunabilir.

Son filmi The Last Viking (Den Sidste Viking), Jensen filmografisinin bu uzun yolculuğunda hem güçlü bir devam halkası hem de belirgin bir dönüşüm noktası. Film, yönetmenin alışıldık kaotik anlatısını ve kara mizah estetiğini korurken, duygusal derinlik açısından önceki işlerine kıyasla çok daha şefkatli ve içe dönük bir ton benimsiyor. Bu yönüyle The Last Viking , yalnızca Jensen’in temalarını yeniden dolaşıma sokan bir film değil; aynı zamanda onun sinemasının bugüne kadarki birikimini duygusal anlamda sentezleyen bir yapı olarak öne çıkıyor.


Konusuna gelecek olursak film; soygun nedeniyle 15 yıl hapis yatan Anker’ın (Nikolaj Lie Kaas) şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuşmasıyla başlıyor. Yıllar önce çaldığı parayı yakalanmadan hemen önce kardeşi Manfred’e (Mads Mikkelsen) emanet ediyor fakat güvenli liman olarak gördüğü kardeşini biraz değişik buluyor. Çünkü Anker dışarı çıktığında, Manfred artık kendisini “Manfred” olarak değil, John Lennon olarak tanımlamaktadır. Gerçek adıyla hitap edildiğinde kendini tehlikeye atacak kadar ileri giden tepkiler vermesi ise filmin en trajikomik anlarını oluşturuyor.

Anders'in hiçbir filminde sağlıklı erkek yoktur sözünü hatırlatarak, Bu filmdeki iki kardeşin de sağlıklı olmadığını görüyoruz. Ancak Manfred'in, pardon yeni adıyla John Lennon'ın, zihinsel vehameti tahmin edilenden de fazla. Anker ise bu süreci daha ılımlı yürütmek adına kardeşini de alıp paranın gömülü olduğu çocukluk evlerine doğru yola çıkıyor. Fakat bu mekan artık geçmişe ait bir sığınak değil; ormanın ortasında bir Airbnb evine dönüştürülmüş, yabancıların gelip geçtiği tuhaf bir hafıza alanı. Ev sahipleri, evlilikleri tükenmiş, hayal kırıklıklarıyla yaşayan bir çift. Kısa süre içinde bu eve yalnızca kardeşler değil, akıl hastanesinden çıkan Beatles taklitçileri ve Anker’ın geçmişinden gelen acımasız suç ortakları da doluşuyor. Böylece film, tek bir mekanda giderek yoğunlaşan bir kaosa dönüşüyor.

Ancak bu anlatı, klasik bir suç filmi ilerleyişine sahip değildir. Çünkü bu bir Anders Thomas Jensen filmi. Para arayışı, anlatının yüzeydeki motivasyonu olarak kalıyor. Filmin asıl derdi; hafıza, kimlik ve kardeşliğin travmayla nasıl şekillendiğini görünür kılmak oluyor. 

Filmin açılış ve kapanışında yer alan animasyon Viking masalı, anlatının sembolik omurgasını oluşturuyorr. Bir kolunu kaybeden çocuğunun yalnız kalmaması için Kral'ın emriyle herkesin kolunu feda ettiği bu hikaye, filmin kardeşlik anlayışını doğrudan temsil ediyor. Manfred'i Lohn Lennon'lıktan vazgeçiremiyorsan, tüm dünyayı The Beatles üyesi yapmak zorundasın.

The Last Viking, tematik açıdan Jensen’in sinemasına bütünüyle sadıktır. Yönetmenin filmlerinde tekrar eden bazı ana eksenler bu filmde de güçlü biçimde hissediliyor:

Travmayla baş edemeyen erkek karakterler

Sorunlu aile yapıları ve işlevsiz ebeveynlik

Şiddet ile mizahın ani geçişlerle iç içe sunulması

Toplumsal normlara uyumsuz bireyler

Ahlaki düzen fikrinin sistematik olarak çökertilmesi

Bu yönüyle film, Ademin Elmaları'ndaki inanç sorgulamalarının, Men and Chicken’daki aile kaosunun ve Riders of Justice’taki erkek öfkesinin doğal bir devamı niteliğinde. Jensen evreninde karakterler asla kurtuluşa ulaşmıyor, yalnızca hayatta kalmanın farklı biçimlerini geliştiriyorlar.

Jensen filmografisinde aile genellikle travmanın kaynağı konumunda. Baba figürü baskıcıdır, ev içi sevgi eksiktir ve çocukluk çoğunlukla şiddetle şekilleniyor. Men and Chicken’da bu yapı genetik deformasyona dönüşürken, Riders of Justice’ta kayıp ve yas, erkek karakterleri kaçınılmaz bir intikam döngüsüne sürüklüyor.

The Last Viking’de ise kardeşlik ilk kez yalnızca yıkıcı değil, iyileştirici bir bağ olarak da sunuluyor. Bu bakımdan diğer filmlerinden ayrılan bir yapıya da sahip. Sorunu üreten kadar, sorunun çözümü olarak da aile gösteriliyor. Anker sert, duygularını bastırmış ama öfkesini kontrol edemeyen bir karakterken, Manfred ise gerçeklikle bağını koparmış, çocuklukta takılı kalmış bir figür. Ancak bu iki uç, birbirini tamamlayan bir denge yaratıyor. Anker korumak için sertleşiyor, Manfred ise hayatta kalmak için başka birine dönüşüyor. Bu bağlamda film, Jensen sinemasındaki en duygusal kardeşlik anlatısını ortaya çıkarıyor. 


Oyuncu kadrosunda Anders Thomas Jensen'in tüm uzun metraj filmlerinde olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas ile Flickering Light filmi hariç diğer filmlerinde olan Nicolas Bro olmazsa olmazı Jensen'in. Mads Mikkelsen, abartıya kaçması çok kolay bir karakteri büyük bir sadelikle oynuyor. John Lennon taklitleri bile bir parodiden çok, içsel bir çığlık gibi hissediliyor ve karakterin kendisini gerçekten John Lennon sandığına ikna oluyoruz. İkna olmayıp ona eski adı olan Manfred ile hitap edildiğinde ne tepki vereceğini biliyoruz en azından.

The Last Viking, Anders Thomas Jensen filmlerini sevenler için yine sevilecek bir film. Yönetmenin en iyi filmi olmasa da en insani, en yumuşak filmi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Yeni bir yönetmenin ilk uzun metraj filmin izlemek benim için çok heyecanlı oluyor. Çünkü yönetmenin ilk filmi, yalnızca bir hikayeyi değil, aynı zamanda yönetmenin sinema ile kurduğu ilişkiyi, dünyaya bakışını anlatır ve ileride izleyeceğimiz filmlerinin de habercisidir. Jesper Quistgaard'ın Sonnike'si tam böyle bir film: henüz şekillenme çağında olan bir sinema dilini, topluma ve aileye bakışını, sinemayı kullanış amacını bizlere sunuyor. 



Küçük bir çocuğun önüne bir top yuvarlanır ve onun topa vuruşuna göre 'bu çocuktan topçu olur' denirdi. Hangi ayakla vurduğuna göre mevkisi bile şekillenirdi. Sol ayakla vuruyorsa kesinlikle defansta heder edilmez. Bir yönetmenin ilk filmi de çocuğun önüne yuvarlanan o ilk top gibidir. İlgisine, vuruşuna, tercih ettiği ayağına bakılır. Teknik aksaklıklar ve oyunculuklar göz ardı edilir, odak noktası anlatının kendisi ve anlatım metodudur. Yönetmenin kendisini ayıklayıp, o filmden çıkarabiliyorsak eğer, hakkında bir fikrimiz oluşabiliyor. Nitekim ilk uzun metrajını taze taze izleyip yazdığım ve metodunu belli etmiş ve bunu çok da iyi şekilde icra etmiş Philip Barantini, geçen hafta Emmy ödüllerinde En İyi Yönetmen ödülünü kucaklayan kişi oldu. Kendim almış kadar sevindim. İşte ileride kaldıracağı ilk ödülde sevineceğim bir diğer yeni yönetmen de bu kişi; Jesper Quistgaard.

Filmin merkezindeki karakter Lasse (Morten Agerholm Jensen), hayattan ve insanlardan kendini uzak tutmaya çalışan, içine kapanık bir genç. Bunun sebebi ise sahip olduğu ve tutmaya mecbur bırakıldığı bir sır. Henüz 15 yaşında iken istem dışı baba olmuş, henüz kendisi çocuk iken bir çocuğa babalık edemeyeceği düşünüldüğünden, Lasse'nin ebeveynleri bir karar alıyor. Bebeği kendi çocukları gibi büyütecekler, Lasse de ona babalık değil, abilik edecek. Ancak Lasse bu kırgınlığını da alıp ailesinden ve çocuğundan uzakta bir hayat sürüyor. Tam 14 yıl.  Ta ki birgün ebeveynlerini bir otobüs kazasında kaybedene kadar. İşte vermesi gereken bir kararın aşamasındayız: oğlunu, abisi olarak himayesine mi almalı, yoksa gerçeği mi açıklamalı? Veya eski yolu seçip daha önce de yaptığı gibi kendi yoluna devam mı etmeli? 

Lasse karakterinin donuk, içe dönük ama her an kırılmaya hazır enerjisi filmin omurgasını oluşturuyor. Lasse'nin bastırdığı duygular jestlerine ve sessizliğine yansıyor. Potansiyel olarak o patlamayı yapabilecek biri olduğunu en başından beri hissettiriyor ve izleyiciyi bu beklentiye sokuyor. Ancak donukluğundan pek de taviz vermeden ufak tadımlıklar sunarak o çözülmeyi yine kendine has şekilde yapıyor. Mavi saçlarıyla ortama renk katan Vincent ile abisi (babası) Lasse'in uyumu da filmi sıradan bir aile dramının önüne taşıyor. 


Polisinden rahibesine, tamircisinden kasabına kadar herkesin birbirini ismen tanıdığı bu küçük kasabada bu sır 14 gün nasıl saklı tutulabilmiş, devletin ya da Vincent'ın kulağına gitmeden nasıl mümkün olabilmiş, işte bunlar yeni bir yönetmenin ilk filmi için görmezden gelebileceğimiz kısımlar. Bir diğeri de belki de 'aileye duyulan ihtiyaç' temasının bazı sahnelerde doğrudan dile getiriliyor oluşu. Oysa yönetmen Quistgaard bu duyguyu, kelimelere bırakmadan filmin anlatısında gösterebilmişti. Bu da yönetmenin ileride daha iyi işler çıkarabileceğinin kanıtı gibi duruyor.

Yönetmenin anlatım tarzı, Danimarka sinemasının Dogme 95 sonrası toplumsal gerçeklik eğilimlerine uygun tonda. Küçük bir alanda geçiyor oluşu, karakterlerin içsel çatışmalarına doğal bir çerçeve sunuyor diyebiliriz. Karikatürize edilen bir şey bulunmuyor, bu açıdan da Dogme 95'e uygun. Ancak yönetmen salt gerçekliğin yanında Jurassic Park ve Reservoir Dogs gibi popüler kültür referansları aracılığıyla kendi kuşağının kültürel belleğini de filme dahil ediyor. İlk filmlerinde yönetmenlerin sıkça yaptığı bir şeydir bu, filmin hikayesi kadar, kendi kimliğini de inşa etmek isterler. O sebeple otobiyografik ögeler, bireysel tercihler ve sunumlar ilk filmlerine sıkça yansır. Bir nevi 'film bu, ama ben de buyum' demek ister yönetmen. 

Sonnike filmini Jesper Quistgaard değil de Joachim Trier çekseydi, Lasse rolünü de Anders Danielsen Lie olsaydı çok daha konuşulan bir film olmuştu. Daha iyisini çekeceğinden değil, bazen sinema/sanat sadece böyle işliyor. İleri de tekrar görüşmek üzere Quistgaard

Geçen sene bu vakitler izlediğim Saltburn filmini "rahatsız edici film" diye tanımlamıştım. Senenin yine aynı bu vaktinde The Girl with the Needle filmini de aynı şekilde tanımlıyorum. 1919 sonrası Kopenhag'ında geçen ve gerçek bir hikayeden uyarlanan bu film, görüntüsüyle, hikayesiyle, ağızda bıraktığı tat ile, gösterdikleriyle ve göstermeyip size gerisini hayal ettikleriyle rahatsız edici bir film. Aynı zamanda Danimarka'nın Oscar'da Yabancı Dilde En İyi Film adayı ve Oscar'ın en güçlü ikinci adayı bana göre. (Gelecekten not: Ancak ödülü I'm Still Here filmine kaptırdı)



Film, I.Dünya Savaşı'nın ardından Danimarka'da ekonomik ve sosyal kaosun hüküm sürdüğü bir dönemde geçiyor. Baş karakterimiz Karoline (Vic Carmen Sonne), toplumun dışlandığı bireylerden biri olarak hikayeyi taşıyor. Savaşa giden kocasından haber alamıyor oluşu onu hem yalnızlığa hem de fakirliğe dibine kadar iterken bunu izleyiciye çok net hissettirebiliyor. Bu düşüşün ardından umutla sarıldığı bir Kül Kedisi hikayesi doğuyor. Karoline'in kurtuluş olarak gördüğü bu ilişki, onu daha derin bir karanlığa sürüklüyor. Bu sene çok konuşulan Anora filminin hüzünlü Kül Kedisi hikayesini beğenenler bir de gelip bu filmi izlesinler diyorum. 

Film, yüksek kontrastlı siyah-beyaz çekimleriyle Kopenhag'ı oldukça kasvetli bir atmosferde izleyiciye yansıtıyor. Görüntüye eşlik eden müzikleri ile de izlerken yer yer bir kabusun içine çekiyor. Bu birleşim, yalnızca dönemin ruhunu yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda içsel bir mücadeleyi de görselleştiriyor. Film, izleyiciye direkt göstermediği sahneleri, gölge oyunlarının kasveti ile açık bir şekilde ortaya koyuyor. 

Karoline, Kül Kedisi hikayesinde tanıştığı Jorgen ile ilişkilerinden olan istenmeyen bir gebelik sayesinde Dagmar (Trine Dyrholm) ile tanışıyor. Hikayenin gerçek bir olayla ilişiği de bu noktada başlıyor. Filmden alacağınız tadı bozmamak adına şu an için daha fazla detaya girmeyeceğim. İzleyenler ya da spoiler takıntısı olmayanlar biraz aşağıya geçebilirler.

Filmin görsel estetik ve siyah-beyaz sinematografisin yanında oyunculuk performansı da oldukça iyi denecek kıvamda. Baş karakterimiz Karoline, yaşadığı tüm hisleri,duyguları yüz ifadesiyle bizlere rahatça aktarabilmekte ve bu sayede hiç zorlanmadan izleyiciyi o duyguya ortak edebilmekte. Yine filmin ikinci büyük karakteri olan Dogmar'ın hem güçlü duruşu ve mahkeme sahnesindeki toplumsal eleştiri yaptığı kısım ile kendisine hayran bıraktırıyor. Bu mahkeme sahnesinde, kadınların savaş döneminde oluşan kaotik durumdan dolayı nasıl yalnız bırakıldığını ve hayatta kalmak için ne denli zor seçimler yapmak zorunda kaldığını etkileyici şekilde anlatıyor Dagmar bize. 


Film, sinema öğrencilerinin seveceği eski yapımlara göndermeler de içeriyor. Tekstil işçilerinin vardiya sonunda fabrikadan çıkışını gösteren sahneler, Lumiere Kardeşler'in 1895 yapımı Fabrikadan Çıkan İşçiler adlı ilk hareketli görüntüsüne doğrudan bir saygı duruşu yapıyor. Işık-gölge oyunları ve eğik açılar ile korku ve belirsizlik hissi yaratması da Alman dışavurumcu Wiene'nin Dr Caligari'nin Muayenesi filmini hatırlatıyor. 

Tek bunlar da değil. Savaştan yüzü yaralı şekilde dönen Karoline'nin eski kocasının, bu deformasyon yüzünden maruz kaldığı dışlanma David Lynch'in Fil Adam filmine, Karaloine'nin kendi çocuğunu kürtaj yapmaya çalıştığı sahne ile Mike Leigh'in Vera Drake ve Cristian Mungiu'nun 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmini hatırlatıyor bize. 


Rahatsız Edici Kısımlar (Spoiler İçerebilir):

Karoline'in hayale kapılıp boşa düştüğü bir ilişkiden istenmeyen bir gebelik sahibi olduğunu söylemiş ve az önce de bir filme benzetirken bebeğini bir şiş yardımıyla kendi kendine kürtaj etmeye çalıştığından bahsetmiştim. İşte tam bu noktada filme dahil oluyor Dagmar karakteri. Gerçek bir kişinin canlandırıldığı bu karakter, istenmeyen gebeliklerde annelere bir teklifte sunuyor: "ücreti mukabilinde çocuğunuza çok iyi bir bakıcı aile bulabilirim". Zaten hayatın sillesini yemiş olan bu anneler de bir de çocuk ahı yememek için çocukları doğduğunda Dagmar'a getiriyor ve o da koruyucu ailelere o çocukları veriyor. Ya da biz öyle zannediyoruz. Çünkü işin bu noktadan sonrası cinayetler silsilesi. Filmde direkt olarak gösterilmese de, ipuçları ve ima yoluyla izleyicinin zihninde daha da rahatsız edici bir etki yaratıyor. Özellikle fırın, nehir ve kanalizasyon gibi sembolik sahneler tüyleri biraz ürpertip mideleri biraz bulandırıyor.

Film, hiçbir noktada izleyiciye rahat nefes aldırmıyor ve bu da duygusal açıdan izleyicide yorgunluğa neden olabiliyor. (Giderek şiddetini arttıran bu duygusal çöküntü hikayesini daha önce Memoir of a Snail animasyon filminde de izlemiştik, filmi izleyenler ve yazıyı okuyanlar hatırlayacaktır.) Yine buna ek olarak Dagmar'ın işlediği cinayetlerin toplumun kayıtsızlığı nedeniyle mümkün olması, izleyiciyi sorgulamaya ve rahatsız edici bir gerçeklikle yüzleşmeye zorluyor. Mahkeme sahnesinde kendisine 'neden öldürdün?' diye sorulduğunda verdiği cevabın mahkemede sessizlik yaratmasına hem şaşırıyor, hem üzülüyor hem de bir nebze 'lan acaba' diyoruz. " Mecburdum. O çocuklar annelerine çok acı vermişti. Onlara yardım ettim. Ben sadece gerekeni yaptım. Sizin yapmaya korktuğunuz şeyi yaptım. Korkak olduğunuz için itiraf edemiyorsunuz sadece. Aslında bana bir madalya vermeniz lazım"

İzlanda'lı yazar-yönetmen Hlynur Palmasun'un filmi Godland, 19. yüzyılın sonlarında Danimarka'dan İzlanda'nın ücra bir kasabasına yeni bir kilise kurması için gönderilen genç bir papazın hikayesini anlatıyor. 



Filmin hikayesi, piskoposu tarafından İzlanda'da (o zamanlar Danimarka'ya bağlı) yeni bir cemaat kurması ve papar olarak görev yapması için gönderilen genç din adamı Lucas'ın (Elliot Crosset Hove) etrafında dönüyor. Lucas, coğrafi olarak oldukça zorlu bu yolculuğa Hristiyan misyonuyla birlikte, sırtında dolaştırdığı fotoğraf makinesiyle de hem manzaranın hem de yeni tanıdığı insanların fotoğraflarını çekiyor. Lucas'ın İzlanda'da karşılaştığı en güçlü figür, ona rehberlik eden rehbr Ragnar (Ingvar Sigurosson). Kolonici gördüğü Danimarka'ya ve onun getirdiği inancı temsil eden Lucas'a hiç güvenmiyor. Ve bunu için bazı gerekçeleri var elbet.

Çetin bir yolculuğun ardından Lucas, sonunda Carl (Jacob Lohmann) ve kızları Anna (Vic Carmen Sonne) ile küçük kardeşi Ida (Ida Mekkin Hlynsdottir) yaşadığı evlerine bir kırık adam olarak ulaşıyor. Lucas'ın kolonyal kibrinin ve Ragnar'ın bastırılmış duygularının ortaya çıktığı şüphe, bağımlılık ve ayrıcalık gibi temalar etrafında çevrelenen bir ana gövdesi var filmin. Lucas'ın kilisenin tamamlanmasından sonra verdiği ilk hizmet ve Ragnar'ın fotoğraf çekilme talebini geri çevirmesiyle başlayan çatışma, filmin finaline doğru yolu açıyor.

Filmden beklentim hep yüksekti nedense, ama beklentimin karşılanmasını geçtim, yaklaşmadı bile. Belki de bir Corpus Cristi tadı umdum, aradım. Aradığımı da bulamayınca gerisi fuzuli kaldı.

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen'in filmografisinde tekrar eden birkaç temel eksen var. Bunların başında 'erkeklik krizi' yer alıyor. Jansen'in filmlerinde erkek karakterler güçlü oldukları için değil, duygusal ve mental olarak sakat oldukları için var oluyor. Son filmi Riders of Justice'da da bu sekmiyor. Travmatik bir kayıp kayıp yaşayan soğukkanlı bir erkek figürünün, şiddetle örülü bir adalet arayışını izlediğimiz bu filmde, Jansen yine kendi sadık izleyicisine istediğini veriyor.


Daha önceki filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de Mads Mikkelsen ana karakterlerden birini, Markus'u canlandırıyor. Markus (Mads Mikkelsen), Afganistan'da görev yapan bir askerken eşinin ölüm haberini alıyor. Eve döndüğünde, ergenlik çağındaki kızı Mathilde (Andrea Heick Gadaberg) ile arasında derin bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Markus'ın yasla baş etme biçimi, duygularını bastırmak ve sert bir disiplinle hayata devam etmek iken, eşinin öldüğü olay hakkında bir fikri olan istatistikçi arkadaşı Otto (Nikolaj Lie Kaas) ve onun iki arkadaşı Lennart (Lars Brygmann) ile Emmenthaler (Nicolas Bro), tren kazasının bir rastlantı değil, planlı bir suikast olduğuna inanıyor. Bu iddia, Markus için hem eşinin ölümüne bir anlam yükleme, hem bastırdığı öfkesini yöneltecek somut bir hedef bulma, hem de kızı ile duygusal bağını bir nebze hafifletecek bir fırsat olarak karşısına çıkıyor. Film bu noktadan sonra alışılagelmiş şekilde Jensen tarsı kara mizah ciddiyeti ile intikam filmine dönüşürken, Mathilde'nin de yas sürecinde bu tuhaf grup ile geçici aile ilişkileri kurmasını izliyoruz.

Filmin merkezinde 'olan biten her şey bir neden-sonuç zincirinin ürünü müdür, yoksa bazı şeyler gerçekten sadece tesadüf müdür?' sorusu yer alır. Otto’nun olasılık hesapları ve Mathilde’nin duvarına yazdığı olası senaryolar, bu sorunun rasyonel bir cevabı olmadığını sürekli hatırlatıyor. Jensen, tesadüf fikrini yalnızca anlatısal bir oyun olarak değil, yasla baş etmenin temel psikolojik mekanizmalarından biri olarak ele alıyor. Çünkü bir suçlu bulunduğunda, acı daha katlanılabilir hale geliyor; öfke yön değiştiriyor, karmaşa hali bir düzen hissine bürünüyor. Mathilde’nin söylediği gibi, “hayat, kızabileceğin biri olduğunda daha kolay” Film tam da bu cümleyi etik, felsefi ve duygusal düzeyde didikliyor.

Aynı zamanda Riders of Justice, erkeklik, bastırılmış duygular ve şiddet arasındaki ilişkiyi de eleştiriyor. Markus’un asker kimliği, onun duygusal körlüğünün bahanesi gibi. Terapiden kaçışı, kızını inciten sözleri ve ani öfke patlamaları, filmin onu yücelten değil, mesafeli bir bakışla ele alan tutumunu güçlendiriyor. Bu anlamda film, seyirciyi Markus’la özdeşleşmeye değil, onu anlamaya ama onaylamamaya davet ediyor. Erkeklere 'bakın bu Markus ve Markus gibi olmayın' diyor, Jansen'in daha önceki filmlerinde de dediği gibi.

Anders Thomas Jensen’in en güçlü yanı, tonlar arasındaki riskli geçişleri ustalıkla kurabilmesi. Film, son derece karanlık şiddet sahneleriyle absürt mizahı yan yana getiriyor; ancak bu ikilik hiçbir zaman ucuz bir tezat hissi yaratmıyor. Özellikle Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsü, neredeyse bir 'entelektüel gerzek' ekibi gibi işlev görürken, her birinin travmatik geçmişi filmin duygusal ağırlığını dengeliyor. Jensen, karakterleri olayların hizmetine sokmak yerine, olayları karakterlerin psikolojisine göre şekillendiriyor.

Ayrıca filmde kullanılan kilise mekânları, koro müzikleri ve dini göndermeler, inançtan çok 'teselli' fikrini çağrıştırıyor. Markus’un Tanrı’yı reddeden tavrına rağmen bu imgelerin film boyunca varlığını sürdürmesi, karakterin ihtiyaç duyduğu ama ulaşamadığı bir aidiyet ve iyileşme alanını temsil ediyor adeta.


Anders Thomas Jensen'in daha önceki bloga da konuk olduğu filmlerini düşünecek olursak; Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flickering Lights ve Men and Chicken filmlerine olan tematik benzerliklerinin başında travmatik erkek sorununu yazının başında belirtmiştik. Tüm filmlerinde olan bir diğer benzerlik de seyirciyi 'gülmemeliyim ama gülüyorum' yaklaşımına getiren kara mizahı ve ahlaki bulanıklığı. Adem'in Elmaları filminde kötülük ve inanç meselesi ile, The Green Butchers filminde yamyamlık ve kapitalizm ile, Men and Chicken filminde genetik bozukluklar ve bastırılmış şiddet ile seyirciyi bu noktada kaşıyor. Ancak bu filmdeki mizah diğerleri kadar keskin değil, duygusal bir nedeni bulunuyor. Jensen ilk defa bu kadar ana akım bir tür seçiyor. Ve prodüksiyon olarak da ana akıma en yakın filmi bu duruyor. Ancak yine de İntikam Filmi etiketi ile bu filmi izleyen seyirci, yönetmeni tanımıyor ise beklentisini karşılayamadan döneceği kesin, o kadar da ana akım işi değil diye de belirteyim. 

Riders of Justice, intikamın rahatlatıcı bir çözüm değil, çoğu zaman yasın üzerine örtülen geçici bir perde olduğunu gösteren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Jensen, seyirciyi ne şiddetle ne de mizahla kandırıyor; aksine her ikisini de rahatsız edici bir dürüstlükle kullanıyor. Mads Mikkelsen’in donuk yüzüyle temsil edilen bastırılmış acı, filmin sonunda ne tamamen çözülüyor ne de yüceltiliyor. Geriye kalan şey, kusurlu ama birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan bir takım insan. Belki de filmin en ironik adalet anlayışı burada yatıyor.

Daha önce bloga 3 filmi ile konuk olan Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen yeniden konuğumuz oluyor. Bu sefer ki filminin adı Men and Chicken. Yönetmenin alamet-i farikası olan rahatsız edici mizah ve ahlaki belirsizlikler üzerinden ilerleyen tuhaf bir aile hikayesi. Jensen, tuhaf olanı sergilemekle kalmıyor, asıl problemin normal olan olduğu bir anlatı sunuyor. 


Yönetmenin daha önceki filmlerine de baktıysak (Ademin Elmaları, The Green Butchers, Flikering Lights) yönetmenin tarzına biraz aşina olmuşsunuzdur. O sebepler kelimelere vuramayacağım absürtlükleri siz varmış gibi baştan düşünün derim ve filmin hikayesine geçeyim. Film, babalarının ölümünden sonra geçmişlerine dair beklenmedik sırlarla yüzleşen üvey kardeşler Gabriel (David Dencik) ve Elias'ın (Mads Mikkelsen) yolculuğuyla başlıyor. İki, daha önce varlıklarından bile haberdar olmadıkları diğer kardeşlerini bulmak üzere, nüfusu 42 olan, izole bir ada olan Ork Adası'na gidiyorlar. Burada, terk dilmiş bir akıl hastanesinde yaşayan, hayvanlarla iç içe, ilkel kuralların geçerli olduğu bir kardeşler topluluğuyla karşılaşıyorlar. Elektriğin dahi olmadığı bu mekanda şiddet, cinsellik, gerçek, oyun iç içe geçmiş durumda. Gabriel aklın ve düzenin peşindeyken, Elias bu kaotik dünyaya şaşırtıcı biçimde hızla uyum sağlayan taraf oluyor. 

Jean-Jacques Rousseau'nun 'doğal insan' düşüncesinde doğaya bırakılan insanlar yalnız, masum, basit ihtiyaçlara sahip, ahlaki olaran nötr kişilerdir. Yönetmen ise bu filmde bu fikri ters yüz ediyor, doğaya bırakılan bireylerin masum değil, aksine acımasız ve ilkel olabileceğini bize gösteriyor. Film aynı zamanda normallik kavramını ele alıyor. Bedensel deformasyonlar, bastırılmamış cinsellik, şiddetin gündelikleştirilmesi... Tüm bu unsurlar seyirciyi rahatsız etmek için değil, toplumsal olarak bastırılan dürtülerin ne kadar 'insani' olduğunu hatırlatmak için kullanılıyor. Ortaya çıkan şey, ne tam anlamıyla bir komedi, ne de saf bir korku filmi. Daha çok etik açıdan gri alanda gezinen bir tavuk hikayesi.

Yönetmenin daha önceki 3 filminde de harikalar yaratan Mads Mikkelsen, bu filmdeki Elias performansı ile yine döktürüyor. Karakteri kesinlikle karikatürize etmeden, düşünceleri, dürtüleri ve çelişkileriyle 'gerçek' bir figür gibi sunuyor. Zaten diğer filmlerinde de gördüğümüz üzerine Jansen'in yarattığı dünyadaki hiç kimse sevilebilir değil, ama izlenmeye değer. Ama bu filmde en uç noktada yer alıyor bu ayrım. Diğer filmlerde seyircinin yine empati kurabileceği kişiler varken, bu filmde 'kimi sevmeliyim' sorusu cevapsız kalabilir. 


Men and Chicken, izleyicisine net cevaplar sunan bir film değil, hatta ne anlattığını tam olarak çözmek de mümkün değil gibi. Ancak Anders Thomas Jensen'in kurduğu evren o kadar kendine özgü ve tutarlı ki, filmin mantığını sorgulamak anlamsızlaşıyor. Tüm filmografisini bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu sebeple bu film de izlenmeli. Ancak diğer 3 film kadar beklentide olmadan, sıfırdan bir film gibi.

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.


Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz. 

Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır. 

Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok. 

Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.

Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...

Her fırsatta sevdiğimi dile getirdiğim filmlerden biri olan Ademin Elmaları filminin yönetmeni Anders Thomas Jensen'in 2003 tarihli bu filmini Ademin Elmaları filmini izledik sonra izlemiştim. Hakkında yazması anca nasip olan bu film, kara mizahın sınırlarında gezinen, seyirciyi hem güldürüp hem de rahatsız eden bir yapım. Tıpkı yönetmenin diğer filmleri gibi.


Kadrosu yine tanıdık isimlerden oluşuyor. Ademin Elmaları filminin rahibi Mads Mikkelsen ve yine daha önce bloga konuk olan Recontruction filminin oyuncu Nicolaj Lie Kaas. Film, kasaplık yapan Svend (Mads Mikkelsen) ve Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) kendilerine kasap dükkanı açmalarıyla başlıyor. Büyük hayallere ve tanıtım masraflarına rağmen açılışta ve sonrasında beklenen ilgiyi görmüyor. Her şey, dükkana tamire gelen bir elektrikçinin bir kaza sonucu  derin dondurucuda unutulmasıyla başlıyor. Ne yapılacağı konusunda tedirgin olan bu iki ortaktan kafası biraz gidik olan Svend, kendisine gelen ilk büyük siparişe de malzemesiz yakalanınca,  donmuş olan adamın bir bacağını önce kıyıp, sonra da marine edip müşterisine yolluyor. İnsan etinden yapılmış olan bu özel soslu ürün çok beğeniliyor ve beklenmedik bir ilgi oluşuyor kasap dükkanına karşı. Önünde yüzlerce kişilik kuyruk, tek almak istedikleri soslu o et. Tabi ki de buzluktaki etin de bir sınırı var, parça parça tüm adamı müşterilere satıyorlar. Hayatında ilk defa takdir gören Svend bu durumun bitiyor oluşuna çok üzülüyor. Çünkü işe yaramaz biri olarak görülmekte ve sırf bu yüzden karısı tarafından da terk ediliyor. Svend kendisine yeni bir kurban arar ve onu da buzluğa alıp hapseder.

The Green Butchers, bir yamyamlık anlatısı gibi dursa da asıl meselesi insanın geçmişle kurduğu problemli ilişkisidir. Jensen, yamyamlığı bir şok unsuru olarak değil, duygusal kopuklukları ve ahlaki çürümenin göstergesi olarak kullanıyor. Neticede birçok kişi varlığını ya kendisini yiyip tüketerek elde ediyor veya bir başkasını. Bunun yanında Svend çocukluk travmaları ile uğraşıyor, ortağı Bjarne ise bir trafik kazasında ailesinin ölmesine de sebep olan ve yıllardır komada olan ikiz kardeşi üzerinden vicdan mücadelesi veriyor. 

Mads Mikkelsen'in ter içinde, sinirli ve narsistik Svend performansı ile Nikolaj Lie Kaas'ın içine kapanık, öfkeli Bjarne oyunculuğu oldukça iyi ve yerli yerinde. 


Bu film, herkesin kolayca benimseyebileceğim bir film olmayabilir. Yönetmeni, tarzını ve düşünce yapısını bilenler için seyir keyfi oldukça yüksek bir film. Buna rağmen film, insan doğasına dair karanlık bir gözlem de sunuyor. Bastırılan geçmiş, görmezden gelinen travmalar ve ahlaki kayıtsızlık, sonunda daha da uç kesimlere doğru keskinleşiyor. Film, bir ahlak dersi vermiyor, cinayet olaylarına da girişmiyor, sadece kara mizahın etik sınırlarını zorlayıp izleyicisine takdir edilmemenin sonuçlarını gösteriyor. O yüzden yönetmeni takdir edin derim ben size.

25. istanbul film festivalinde izlemiştim bu filmi. Kanımca festivalin en iyi filmi olmayı bırak, izlediğim filmler arasında en iyi filmler arasındadır. Danimarka'dan ne çıksa yerim mantığı oluşturdu bende ki yiyorum da zaten.


Neo-nazi olan Adem'in (Ulrich Thomsen) cezası, topluma hizmet etmeye çevrilir ve küçük bir kasabadaki kiliseye bu amaçla yollanır. Kilisede rahibin yanında, eskiden kalma 2 suçlu daha var. Cezaları bitmiş fakat onlar kilisede kalmayı tercih etmişler.
Rahip (Mads Mikkelsen), Adem'den kilisede geçireceği günler için kendisine bir amaç bulmasını söyler. Kilise önündeki elma ağıcının elmalarıyla turta yapmaya karar verir. Ve olaylar bundan sonra başlar.

Karakterlerin yapıları oldukça ilginçtir. Hz.İsa'nın "sana bir tokat atana öbür yanağını uzat" felsefesini benimsemiş, hatta bazen Tanrı'dan yediği tokatlar için bile diğer yanağını uzatmış, her şeye rağmen hala pozitif bakmayı bilen bir rahip, sosyal eşitliği hırsızlıkla sağlamak isteyen bir Paki ve geçmiş günahlarının kendiyse uğraştığını düşünen ana karakterimiz Adem.
Elma ağacı, elmaların yetiştiği basit bir ağaç değildir. Filmde inancı simgeleyen bir semboldür de. Ne zamanki Adem'in inancında körelme oluyor, o zaman ağaçta bir takım gariplikler meydana geliyor. Bir nevi sınandığını düşünüyor. Rahip, onunla uğraşanın şeytan olduğunu söylese de Adem bunun Tanrı olduğunu düşünmektedir. Tanrı'nın sadece kendisiyle uğraştığını da düşünmüyor hatta. Rahiple uğraşanın da Tanrı olduğunu düşünüyor. Bunu rahibe farkettirmesiyle de onun inancındaki bozulma, hayata tutunmasını sağlayan iyimserliğini elinden alıyor. Tıpkı elma ağacı gibi. Bu konuda da devreye İncil giriyor. Oluşan bu durum karşısında kendisinin ders çıkarabileceği bir kıssayı buna göstermek istercesine. Job'un ( Eyüp'ün) hikayesini..

Danimarka sinemasının tanıdık simaları var filmde. Adam (ben Adem diyorum) rolünde Ulrich Thomsen, rahip rolünde Mads Mikkelsen, sevdiğim Danimarka filmlerinde sıkça gördüğüm Nicolas Bro ve Reconstruction filminin başrol oyuncusu Nikolaj Lie Kaas. Yönetmen koltuğunda ise Anders Thomas Jensen.
-------------------------
Ivan: So, what do you want to do?
Adam Pedersen:I wanna bake an apple pie.
Ivan: Okay, you'll bake an apple pie! That's your task.
-------------------------
Adam Pedersen: What the hell are you doing?
Khalid: I got stressed! You saw him, yourself! He came at me with his knee! His sociopathic knee!
Jørgen: You shot me!
Khalid: Yeah, there's alot of witnesses! It's not the first time he does it!
Jørgen: You shot me!
Khalid: I said I'm sorry, you fat bastard! Now, shut the fuck up! What do you wanna do? Argue about it?


"Bir filmdi, tamamen kurmaca, ama yine de can acıtıyor."
bu cümle ile başlıyor film. Kurmaca olduğunu bildiğimiz halde, yaşanmamış belki de yaşanmayacak olduğunu bildiğimiz halde nedense acıtır bazı filmler. Bu da öyle bir şey.
Alex'in 2 kadın arasındaki aşk karmaşasını anlatıyor ki burda kargaşa kadınlar arasındaki tercihte mi yoksa bireydeki duygularda mı bilemiyoruz. Çünkü aslında tercih edilmesi gereken seçenekler çoktan 1e indirilmiş.Birinin gelişi diğerinin çoktan gidişi olmuştur artık.
Filmin yönetmeni Christoffer Boe, oyuncuları Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie ve diğerleri... Filmin türü Romantik drama. Bu filme benzer bir örnek ver derseniz de size Eternal Sunhine filmini verebilirim. Evet, Danimarka yapımı bir Eternal Sunshine diyebilirim. Onu sevdiyseniz, bunu sevebiliteniz de yüksek demektir.
Reconstruction benim açımdan yüksek nota sahip bi film:)
----------------------
filmin girişindeki, anlatıcının konuşması iyi bir başlangıç yapar filme ki konuşma da şöyledir:

Narrator: At the beginning,it was man alone.No,he's not alone.Yet.That's the first step.The man.Laughter comes next..Woman..Love..Look at him..
We can start like that,althought this ain't how it starts.That's why you must be quiet.It's important,you must belive me.
The man goes into a bar.He sees the beautiful woman.Do they know each other?They don't seem to know each other,but...
...it's like the recognize the one another..Who knows who? Is that the beiginning or the end? This is what we're about to see..It's the beginning and the end..Love and goodbye..I know i don't need to mention it,butI'm doing it.
Remember,everything is just a movie.A creation.It hurts anyway.
-----------------------
Alex: All I know is that if you're my dream,then I am yours.
-----------------------
Narrator: The woman left. The laughter stopped. But, the man is still here. Not like that... All alone.