2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2000 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2026 Cumartesi

Nueve reinas (Nine Queens): 25.Yılında Yeniden

Fabian Bielinsky’nin 2000 tarihli Nueve Reinas (Nine Queens- Dokuz Kraliçe) aradan geçen 25 yılın ardından bazı ülkelerde yeniden vizyona girerken filme tekrar baktığımda, onu yalnızca başarılı bir dolandırıcılık hikayesi olarak değil, güven duygusunun ne kadar kolay satın alınabildiğini anlatan son derece canlı bir kara komedi olarak görüyorum. İzlerken bize birçok filmden tanıdık gelen sahneleri barındıran bu film, aslında birçok filmin de öncüsü konumunda. 


Nine Queens (Dokuz Kraliçe), Buenos Aires sokaklarında birbirinden farklı iki dolandırıcının yollarının kesişmesiyle başlıyor. Genç ve henüz yeterince deneyimli olmayan Juan (Gaston Pauls), yaptığı ufak bir numaranın ardından, kendisinden daha tecrübeli dolandırıcı olan Marcos’un (Ricardo Darin) dikkatini çekiyor. Marcos ona bir ortaklık teklif ediyor. İkilinin önüne kısa süre içinde hayatlarını değiştirebilecek kadar büyük bir fırsat çıkıyor: son derece değerli olduğu söylenen, nadir pul koleksiyoncularının peşinden koştuğu 'Dokuz Kraliçe' adlı pul serisi. Bundan sonrası ise planların, tesadüflerin, yalanların ve sürekli değişen dengelerin birbirine karıştığı 24 saatlik bir kovalamacaya dönüşüyor. Evet, tüm hikaye sadece 24 saat.

Ancak Dokuz Kraliçe’yi asıl ilginç kılan şey, dolandırıcılığın kendisinden çok, gerçeğin sürekli yer değiştirmesi. Bir karakterin söylediğine inandığım anda başka bir ayrıntı çıkıyor ve az önce doğru kabul ettiğim şey yeniden şüpheli hale geliyor. Yönetmen Fabian Bielinsky burada seyirciyi dışarıdan izleyen güvenli bir konumda bırakmıyor. Bizi de oyunun içine sokuyor. Karakterler insanları kandırırken film de bizi kandırıyor. Üstelik bunu yalnızca büyük sürprizlerle değil, küçük bakışlarla, yarım bırakılmış cümlelerle ve bilerek saklanan bilgilerle gerçekleştiriyor.

Bu açıdan filmdeki en önemli meselelerden biri güven. Marcos ve Juan birbirlerine ihtiyaç duyuyor ama birbirlerine güvenmiyor. Daha doğrusu, güvenmek zorunda kalıyorlar. Dolandırıcılığın temelinde de zaten bu paradoks bulunuyor: Başkasının size inanmasını istiyorsanız önce kendinizden emin görünmeniz gerekiyor. Juan bu dünyanın acemisi olduğu için hala bazı tereddütler taşıyor. Marcos ise çoktan kendi hayatını farklı maskeler üzerinden yaşamaya başlamış biri. Onun için yalan söylemek yalnızca yaptığı işin bir parçası değil, neredeyse karakterinin doğal uzantısı.


Arjantin'in günümüzdeki en büyük aktörlerinden de biri olan Ricardo Darin’in Marcos performansı bu nedenle filmin en büyük kozlarından biri. Darin, karakteri yalnızca kurnaz bir dolandırıcı olarak oynamıyor, aynı zamanda sürekli kontrolü elinde tutmaya çalışan, her durumda bir çıkış yolu olduğuna kendisini ve çevresindekileri inandıran bir adam yaratıyor. Gaston Pauls ise Juan’da bunun karşıtını buluyor. Daha genç, daha saf ve hala vicdanıyla çıkarları arasında gidip gelen bir karakter izliyoruz. Pauls’un oyunculuğu, Juan’ın bu suç dünyasına duyduğu merakla duyduğu güvensizliği aynı anda taşıyabilmesi sayesinde filmin duygusal tarafını da ayakta tutuyor.

İkilinin arasındaki ilişkiyi ilginç yapan şey ise klasik usta-çırak dinamiğinin hiçbir zaman tam olarak kurulmamış olması. Marcos, Juan’a bir şeyler öğretiyor gibi görünürken aslında onun üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğunu da sürekli sınamak zorunda kalıyor. Juan ise başlangıçta kolay yönlendirilebilir biri gibi görünse de giderek kendi becerilerini ortaya çıkarıyor. Böylece film, kimin kimi kullandığını sürekli yeniden düşündürüyor.


Filmin Buenos Aires’i kullanma biçimi de bu atmosfere önemli bir katkı sağlıyor. Şehir burada yalnızca olayların gerçekleştiği bir fon değil. Kalabalık sokaklar, oteller, dükkanlar ve birbirinden farklı sosyal çevreler, filmin sürekli değişen duygusunu besliyor. Herkesin bir şey sattığı, bir şey satın aldığı ve bir şekilde diğerinin güvenini kazanmaya çalıştığı bir şehir izliyoruz. Bu açıdan şehir de filmin karakterleri gibi davranıyor.Filmin arka planında ekonomik güvensizlik ve para hırsının bulunması da tesadüf gibi durmuyor. İnsanların hızlı yoldan zengin olma arzusu, birbirlerinden şüphe etmeleri ve fırsat gördükleri anda ahlaki sınırlarını esnetmeleri, filmin dolandırıcılık hikayesini daha geniş bir toplumsal bağlama taşıyor. 

Bununla birlikte filmi kusursuz bulmuyorum. Özellikle geriye dönüp olayların tamamını düşündüğümde, bazı gelişmelerin ilk izleyişteki kadar sağlam görünmediği hissine kapılıyorum. Filmin son bölümünde ulaştığı büyük açıklama, bütün o belirsizliğin üzerine güçlü bir final duygusu kuruyor ama aynı zamanda filmin daha önce kurduğu o muzip ve belirsiz atmosferi biraz fazla açıklıyor. Film boyunca “Acaba gerçekten ne oluyor?” sorusunu sormaktan aldığım keyif, finalde bazı cevapların fazlasıyla netleşmesiyle bir miktar azalıyor. Yine de bu, filmin kurduğu oyunun etkisini ortadan kaldıracak bir problem değil. Çünkü Dokuz Kraliçe’nin asıl başarısı, finalde beni şaşırtmasından ziyade, film boyunca hiçbir şeye tamamen güvenemememi sağlamasında yatıyor. İyi bir dolandırıcılık filminde seyirci sürekli karakterlerden bir adım önde olmak ister. 


25 yıl sonra yeniden vizyona girdiğini duyduğumda yeniden izlediğim Dokuz Kraliçe’ye bakınca, filmin zamana karşı direncinin yalnızca sürprizlerinden kaynaklanmadığını düşünüyorum. Çünkü iyi bir twist bir kez öğrenildiğinde eski gücünü kaybedebilir. Buna karşılık insanların para, açgözlülük, korku ve güven karşısındaki davranışları eskimiyor. Bielinsky’nin filmi de tam burada kalıcılaşıyor. Dolandırıcıların dünyasını anlatırken aslında hepimizin gündelik hayatta ne kadar sık rol yaptığını hatırlatıyor.

Ben Dokuz Kraliçe’yi bu yüzden yalnızca zekice kurulmuş bir dolandırıcılık filmi olarak görmüyorum. Film, seyircisini de dolandırıcılığın parçası haline getiren, bunu yaparken de son derece eğlenceli kalmayı başaran bir anlatıya sahip. 25 yıl sonra bile hala çalışmasının nedeni, cevabını verdiği sorulardan çok geride bıraktığı kuşku. 

Puanım: 7,5/10

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Frequency (2000): Gelecekten Gelen Ses

Elinize bir telsiz geçse ve yakaladığınız frekansın birinde bir kişiyle konuşmaya başlasanız ve daha sonra bu kişinin 30 sene önce ölen babanız olduğunu farketseniz ne yapardınız? Siz ne yapacaksanız bu filmde John da onu yapıyor.

Gregory Hoblit’in 2000 tarihli Frequency filmi tam olarak bu ihtimalin peşinden gidiyor. Fakat bunu yalnızca 'geçmişe mesaj gönderebilme' fikri üzerinden kurmuyor. Filmin asıl meselesi, zamanın içinde geriye doğru hareket etmekten çok, insanın kaybettikleriyle arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma arzusunda yatıyor.

John Sullivan’a baktığımda bunun ne anlama geldiğini daha iyi görüyorum. 1999’da yaşayan John, çocukluğunda kaybettiği babası Frank’ın yokluğunu hala taşıyor. Bir gece evde bulduğu eski bir telsiz, onu otuz yıl önceye, 1969’a bağlıyor. Telsizin diğer ucunda ise ölmüş olduğunu bildiği babasının sesi var. Frank hala hayatta. Üstelik John onunla konuşabiliyor.

Filmin hikayesi bununla da kalmıyor. John, geçmişte yaşanacak bir olaya müdahale ederek babasının ölümünü engellemeye çalışıyor. Fakat geçmiş değiştiği anda gelecek de değişiyor. Üstelik bu değişiklik, yalnızca baba-oğul ilişkisinin kaderini değil, başka insanların hayatlarını ve bir seri katilin hikayesini de etkiliyor. Böylece film, kişisel bir kayıp hikayesini zaman içinde ilerleyen bir polisiye gerilime dönüştürüyor.

Burada Frequency’nin en ilginç taraflarından biri ortaya çıkıyor: Film, zaman yolculuğunun nasıl mümkün olduğunu uzun uzun açıklamakla ilgilenmiyor. Güneş lekeleri, kuzey ışıkları ve telsiz sinyali üzerinden bir kapı açıyor ve bizi o kapının içinden geçiriyor. Sonrasında 'Bu gerçekten mümkün mü?' sorusundan çok 'Bununla neler yapılabilir?' sorusuna odaklanıyor. Ben de filmi izlerken bilimin kurallarını çözmeye çalışmak yerine, o telsizin diğer ucundaki sese kulak vermeyi tercih ediyorum.
Çünkü filmin bilimkurgu fikri ne kadar fantastikse, merkezindeki duygu da o kadar tanıdık.

Bir babanın oğluyla yeniden konuşması, birlikte vakit geçirmesi, birbirlerinin hayatına yetişememiş iki insanın otuz yıllık boşluğu birkaç gece içinde kapatmaya çalışması... Bunlar filmin zaman paradokslarından çok daha güçlü. John babasını yeniden bulduğunda aslında yalnızca geçmişe ulaşmıyor; kendi geçmişinin eksik kalan parçasına da ulaşıyor. Babasının sesi, onun hayatında kapanmış sandığı bir kapıyı yeniden açıyor.

Bu nedenle Frequency'i yalnızca bir zaman yolculuğu filmi olarak değerlendirmek bana eksik geliyor. Film, zamanın değiştirilebilir olup olmadığından çok, insanın geçmişi değiştirme isteğiyle ilgileniyor.
Hepimizin geçmişinde 'Keşke' ile başlayan cümleler bulunuyor. Keşke o gün başka türlü davransaydım. Keşke son kez konuştuğumuzu bilseydim. Keşke o telefonu açsaydım. Keşke biraz daha kalsaydım. Keşke ona söylemek istediğim şeyi söyleyebilseydim.

Frequency tam da bu keşke'lerin üzerine bir bilimkurgu dünyası kuruyor.

John’un babasını kurtarma çabası bu açıdan son derece insani. Çünkü geçmişe müdahale etmek için ortaya çıkan fırsat, beraberinde başka sonuçlar getiriyor. Bir insanın hayatını kurtardığınızda başka birinin hayatını değiştirebiliyorsunuz. Bir felaketi önlediğinizde başka bir felakete kapı açabiliyorsunuz. Film, zaman paradokslarını her zaman kusursuz bir mantıkla çözmüyor; hatta bazı noktalarda kendi kurduğu sistemin içinde ciddi boşluklar bırakıyor. Geçmişte yapılan bir hareketin gelecekte bir anda ortaya çıkması, karakterlerin bazı olayları farklı zaman çizgilerinde hatırlaması ve özellikle final bölümündeki neden-sonuç ilişkileri, filmi matematiksel bir denklem gibi çözmeye çalıştığımda beni yoruyor. Ama galiba Frequency tam da burada benden başka bir şey istiyor.

Bana 'Bunu mantıksal olarak çöz' demekten ziyade 'Bunun olmasını ister miydin?' diye soruyor.

Ben isterdim.


Frequency bana göre bu yüzden kusurlarından daha büyük bir film. Senaryosundaki paradoksları çözmeye başladığımda elimde bolca soru işareti kalıyor; fakat filmin duygusuna baktığımda cevap çok daha basit hale geliyor. İnsan bazen geçmişi değiştirmek istemiyor. Sadece geçmişte kalan birinin sesini bir kez daha duymak istiyor.

Frequency birkaç saatliğine bu imkansızlığı ortadan kaldırıyor. Eski bir telsizin başında oturan bir oğul ile otuz yıl önce yaşayan babasını aynı cümlede buluşturuyor. Sonra bize dönüp soruyor:
Senin de geçmişte konuşmak istediğin biri var mı?
Benim cevabım; var.
Ya sizin?

19 Nisan 2013 Cuma

Flickering Lights (Blinkende Lygter)

Danimarkalı yönetmen Anders Thomas Jensen anlatmaya devam edelim. Geçen hafta The Green Butchers filmini yazmıştım. Bugün ise yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Flickering Lights filmini konuk ediyoruz. Buralara, bu yönetmen, bu filmlere nereden gelmiştik peki? Tabi ki Ademin Elmaları filminden.


Flickering Lights (orijinal ismi bakmadan yazamadığım için bunu kullanacağım), Anders Thomas Jensen'in Danimarka sinemasına hediye ettiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmenin 3 adet uzun metraj filmi var. Flickering Lights (2000), The Green Butchers (2003) ve Adam's Apples (2005). İzlemeye ve yazmaya sonran geri doğru gidiyorum ve şu anda yönetmen için ilk, benim için son olan filmindeyiz. 

Film, küçük bir suç çetesi lideri Torkild'in (Soren Pilmark) 40. yaş gününde başlıyor. Güzel geçmesi beklenilen bu gün, bir çöküşe dönüşüyor Torkild için: sevgilisi tarafından terkediliyor, beklenen sevkiyatta yanlış marka sigaralar geliyor ve kendi üstünden fırça yiyor ve yeni bir göreve veriliyor. Torkild ve adamları, büyük patron adına girdikleri bu yeni görevde beklenmedik miktarda büyük bir para kaldırınca para ile beraber kaçmaya karar veriyorlar. Barcelona'ya gitme planı kuran bu küçük ve şapşal çetenin planını yönetmen Jansen bozuyor ve yolda arabalarını bozup onları terk edilmiş bir restorana tıkıyor.Terk edilmiş restoran, filmin güçlü metaforlarından biri. Bu mekan, karakterlerin kendileri gibi; döküntü, kan lekeleriyle dolu ve her an yıkılmaya hazır. 

Flickering Lights, esasen erkeklerin birbirine tutunma hikayesi. Ama bu tutunma tercihi değil, zorunludur. Film boyunca girilen flashback'ler, karakterlerin çocukluklarına açılan karanlık pencere gibi. Sevgi yok, şefkat yok. Sadece bağıran ebeveynler ve şiddet. Çete, bu yüzden bir arkadaş grubundan çok, eksik bırakılmış aile kalıntıları gibi.

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminin bu olduğunu söylesem de yönetmeni bu filme kadar pişmemiş görmeyin. Bu filmden önceki 3 kısa filmi ile de Oscar'a aday gösterilmiş ve son kısa filmiyle de (Valgaften) bu heykelciği göğüslemiş bir yönetmen etiketiyle bu filmi çekmiş. Bu yüzden usta bir yönetmen izlemekten bir farkı yok. 

Oyuncu kadrosu ise Jansen filmlerini izleyenler için tanıdık. Kadroda Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen, Hem Ademin Elmaları, hem de The Green Butchers filmlerinde de olan Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas bulunuyor. Mads Mikkelsen bu filmde de psikopat biri, hem de oldukça.

Yönetmen filmde seyirciyi mutlu etmeyi amaçlamıyor. Küfürlü, kanlı ve çoğu zaman acımasız oluyor. Ama tam da bu yüzden, anlattığı dünyanın sahiciliğini koruyor ve bunu kara mizah ile de süslüyor. Şiddeti kesinlikle parlatmayan, onu bu alem için sıradan ve neredeyse rutin bir alışkanlık gibi sunuyor. Bu da filmden geriye bir soru bırakıyor; bazıları için başka bir hayat mümkün mü? Net bir cevap yok, tıpkı filmin ismi gibi, kısa süreliğine yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar söner. Yanar ve tekrar sön...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Rüya İçin Ağıt Ve Masumiyet


Darren Aronofsky'nin 1998 yılında senaryosunu da yazdığı Pi filmiyle sinemaseverler farklı bir yönetmenin geldiğini anlamıştı. Hatırladığım kadarı ile filmde doğadaki herşeyi ifade eden bir sayı arayan matematik dahisinin takıntı haline gelen bu amacı doğrultusunda hayattan kopuşu anlatılıyordu. 2008 yılında Wrestler filmi ile oldukça ünlendi, ben henüz izlemedim.

Aronofsky 2000 yılında Hubert Shelby'nin senaryosundan çektiği Bir Rüya İçin Ağıt'ta dört bağımlı insanın hikayesini anlatıyor. Sara Goldfarb eşini kaybetmiş hayatta tv izlemekten başka yaptığı birşey olmayan yaşlı bir kadındır, oğlu Harry ise uyuşturucu alabilmek için sürekli olarak annesinin televizyonunu rehinciye satar annesi de gidip alır. Harry, çocukluk arkadaşı Tyrone ve sevgilisi Marion ile aldıkları uyuşturucuları satarak "yırtmaya" karar verirler. Bu sırada Sara'ya bir tv şovuna katılma teklifi gelir. Sara o programa kocasının çok sevdiği kırmızı elbise ile katılmak ister ama içine giremeyecek kadar kilo almıştır. Diyet yapmaya karar verir ve bunun için diyet hapları kullamaya başlar. Bu ilaçları kullandıkça uyumamaya, halüsinasyonlar görmeye ve yemek yememeye başlar.

Harry, Marion ve Tyrone uyuşturucuları satarak iyi para kazanırlar. Harry annesini ziyarete gider, hediye olarak büyük bir televizyon alır. Annesindeki değişikliği farkeder ve ilaçları kullanmaması konusunda onu uyarır ama annesi onu dinlemez. Tyrone'ın hapse girmesi ile işler ters gitmeye başlar. Bütün paralarını onu çıkarmak için kullanırlar ve hem parasız hem uyuşturucusuz kalırlar.

Daha sonra uyuşturucu alabilecek parayı bulmak için Marion başkaları ile olmaya başlar. Harry'nin uyuşturucu enjekte ettiği kolu gittikçe kötüleşmeye başlar. Tyrone ile uyuşturucu almak için Florida'ya yola çıkar. Yolda kolunun acısına dayanamayarak bir hastaneye gider ve orada tutuklanırlar. Annesi Sara da halüsinasyon sonucu buzdolabının hareket edip ona saldırdığını sanarak evden kaçar ve garip hareketlerinden dolayı sonunda bir hastaneye götürülür.

Filmin sonunda bu dört insan da rüyalarına ulaşmak için yanlış yollarla çabalarken edindikleri bağımlılıklarının kurbanı olur ve biri kolunu, biri özgürlüğünü, biri bedenini, biri de aklını yitirir, film dördünün de cenin pozisyonunu alışı ve ulaşmak istedikleri hayallerinin gösterilişi ile biter. Sara zayıflamış ve istediği programa katılmıştır, Harry Marion'a, Tyrone bağımlı olduğu annesine, Marion da uyuşturucuya kavuşmuştur.

İnsanların vazgeçemediğinin rüyaları mı yoksa bağımlılık sahibi oldukları nesne mi olduğu da çok belirsiz, ikisi de olabilir. Filmin müziklerinin enfes olduğunu belirtmem lazım, zaten sanırım bir çok tv programında kullanılıyorlar, insana tanıdık geliyor çünkü. Filmde kırmızı rengin sadece Harry'nin hayallerinde ve Sara'nın elbisesinde kullanılması da dikkat çekici. Ayrıca uyuşturucu alındığındaki hisleri aktarmakta oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Filmde hikayenin işlenişi de çok ilginç; ilk bölüm Summer yaz gibi neşeli ve umut dolu başlıyor, hayallere ulaşma yolunda ilerliyor kahramanlar, ikinci bölüm Fall sonbahar hüznü hikayeye yansımaya başlıyor, sorunlar çıkıyor, hayallerden uzaklaşılmaya başlanıyor, üçüncü bölüm Winter kış bastırıyor, karamsarlık ve dekadans.


Bir başka bağımlılık hikayesi ise Zeki Demirkubuz'un ünlü "Masumiyet"inde işlenir. Orada daha çok insan bağımlılığı işlenmiştir gerçi. Hapiste olan sevdiği adamın peşinden şehir şehir dolaşan bir hayat kadını Uğur, ona aşık olup, tüm hayatını değiştiren eski mobilyacı Bekir, hapisten çıkan ama bir işi ve yeri olmayan Yusuf'un sürüklenmelerini anlatır. Bekir Uğur'a sahip olamamaya dayanamaz ve intihar eder. Onun yerini Yusuf alır, Uğur'a aşık olur ve daha önce hapse girmesine sebep olan ablasını anlar, anlar ki insanlar zaafiyetleri sözkonusu olunca yanlış şeyler yaparlar. Uğur'a kendisi ile bir hayat kurmasını teklif eder ve reddedilir. Uğur hapisten kaçan sevdiği adamla kaçarken adamın hasımları ile çıkan çatışmada ölür. Ortada kalan sağır ve dilsiz kızına Yusuf sahip çıkar.


Bu iki filmde de görürüz ki bağımlılık neye olursa olsun insanın hayatına doğrudan zarar veren ve kurtulamadıkça insanı daha içine çeken bir bataklıktır. Sonu yoktur. Peki hiç birşeye bağımlı olmadan yaşamak mümkün mü? Sistem böyle insanlar üretiyor mu? Aksine kontrol edilebilmemize imkan sağladığı için bağımlı insanlar olmamız isteniyor. En küçük sistemden en büyüğüne bağımsız oldukça, ödün vermedikçe yalnızlaşmaya, sevilmemeye mahkum edilmiyor muyuz? Bağımlılıktan kurtulmanın yolu onu tüketebilmek. Hevesini alıp bırakıp yeni bir bağımlılık bulmak ve çok bağlanmadan bırakmak belki.

KONUK YAZAR: Burcu Polat Çam
http://yasamingenisozeti.blogspot.com/

25 Ağustos 2009 Salı

Torba Suatı Anlamak

Torba Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi.O kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum! Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer...heh! Bizim olanlar ya da olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün... Sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.




Suatı hayata bağlayan iki şey vardır ;futbol ve mahallenin güzel kızı Nurten.Babasından azar işite işite sürdürdüğü amatör futbol kariyeri ve herkesten gizlediği, içinde beslediği aşkıyla yaşama bağlanır Suat.

Mektuplar yazar, yazdığı mektuplara gözyaşlarını akıtır.Delikanlıya yakışır şekilde yaşar aşkını.Mahallenin o saf,naif kültüründen kopmadan taşkınlık yaratmadan kapı önlerinde yolunu gözler , onun olmasını bekler sevdiğinin.Bir gülücük mutlu etmeye yeter Suatı ve o gülücükle torba değil panter olur Suat.Lakin Nurten'in hiçbirşeyden haberi yoktur ve nadir olan konuşmalarında da her 'suat abi' dediğinde daha bir içlenir,köşesine çekilir Suat.Çünkü Suat anlatamaz derdini,utanır,sıkılır kendi hayal aleminde yaşar aşkını ama en nihayetinde bilir sevenlerin birbirlerine 'abi-abla' diyerek hitap etmediklerini.

Gün gelir takıma yakışıklı forvet Serkan transfer edilir.Mahallenin güzel kızı Nurten ilk gördüğü anda vurulmuşur Serkana.İdmanları izleme nedeni vardır artık Nurtenin.Küçük mahalledir sonuçta,öğrenir bir şekilde Suat bunu da.Ama dedim ya delikanlı adamdır Suat.Sevmeyi bildiği gibi çekip gitmeyi de bilir.Berduşlarla yata kalka alışır bu duruma , ilerde onun gibi olucağını bildiği Hacı alıştırır Nurtenin artık olmadığına belki de hiç olmadığına.Suat ise temelli olarak sevdiğinin düğününde anlar 'kapalı dükkana kira ödediğini',onca zaman içinde tek başına bir aşk yaşadığını.


İki tutkusu vardı Suat'ın.Biri yenge olmuş diğeri zor durumdadır.Aşkını kalbine gömer Suat, takımına odaklanır , Hacı abisinden miras takımın yükünü omuzlarında taşır sırtı yere gelmez.

Lig biter Esnafspor üst lige çıkar profesyonelleşir,mahallenin amatör topçularına yol gözükür.Suat artık takım arkadaşlarıyla vakit buldukça sokak arasında top oynuyordur ve semtin çocuklarına futbolu öğretmeye çalışırken anlar hayatın fena halde futbola benzediğini.

''Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir, değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur.Hayatta böyle değil mi?... İstediğin kadar yetenekli ol iyi bir takımın yoksa havagazı, mantarlarsın. Hayat futbola fena halde benzer... ''

6 Temmuz 2009 Pazartesi

"Tanrıyı güldürmek istiyorsan, ona planlarından bahset."

Amores Perros, üç farklı hikayeyi sentezleyen bir film olarak nitelendirilebilir. Birinci hikayede, Octavia kardeşinin karısı olan Susana'ya aşık olan genç bir adamdır. Susana ile birlikte kaçmayı planlar ve bunun için köpek dövüşlerinde para toplamaya çalışır. İkinci hikayede karısını ve çocuklarını çok güzel bir model olan Valeria için terkeden Daniel'i izleriz. Bu hikayede Valeria ağır br trafik kazası geçirince Daniel çok zor durumda kalır. Üçüncü hikayede ise kiralık katil olan El Chivo vardır. El Chivo, yıllar önce ayrıldığı kızını uzaktan takip etmekte ama asla onunla konuşma cesaretini gösterememektedir. Tüm bu karakterlerin ve iki köpeğin kaderleri Mexico City'nin büyülü atmosferinde bir şekilde kesişecektir.

Çarpışma hayatlar ve hikayeler sinema seyircisinin en sevdiği türlerden biridir, fakat bunun başarılı örneklerini her zaman bulamayız. Amores Perros ise bu türün en başarılı örneklerinden biri. 21 Grams ve Babel filmlerinin de yönetmeni olan ve aynı zamanda Babel ile en iyi yönetmen dalında oscara aday olan Alejandro González Iñárritu, Amores Perros ile o yıl en iyi yabancı film dalında da oscarı kıl payı kaçırdı. Film oyuncu kadrosunun yanı sıra soundtrack albümüyle de adından sıkça söz ettirdi.


Bazı hayatlar ve hikayeler vardır, hiçbir zaman haberdar olmazsınız. Aynı kişilerle gün içerisinde belki defalarca karşılaşır, fakat yüzlerini ve hikayelerini hiçbir zaman bilmezsiniz. Yine de bilmediğiniz tüm o hayatlar sizin hikayenizi de bir şekilde değiştirir. Siz bundan haberdar olmasanız bile. Çarpışan hayatların yönetmeni olarak da tabir edilen Alejandro González Iñárritu'nun, bu konuda ki en başarılı yapıtının Amores Perros olması ise bir tesadüf değil. Çünkü bu filmde karakterlerin gerçekçiliğinin ve günlük hayatta karşılaşılabilirliklerinin yanı sıra, hayatlarının kesişmesi de bir o kadar zor ve kolay görünüyor. Aslında zor görünen kısmı sadece izleyicisine. Iñárritu, dikkatli bakıldığı zaman tüm bu zor görünen hayatların bizim hayatımızda da yer aldığını ve almaya da devam edeceğini anlatmak istediğini söylüyor. Ve anlatmakta ki başarısını da izleyici kitlesi ile eleştirmenlerin yorumu doğruluyor sanki.

"Aşk, ızdıraptır.
Aşk, günahtır.
Aşk, bencilliktir.
Aşk, umuttur.
Aşk, acıdır.
Aşk, ölümdür.
Aşk nedir?"

13 Haziran 2009 Cumartesi

Vengo : Çingeneleri Dinleyin..


"Bir parti vereceğim. Öyle görkemli bir parti olacak ki herkes ondan bahsedecek. Sırf Caravacas'ları gıcık etmek için." Caco - Vengo


Gadjo Dilo 'nun yönetmeni Tony Gatlif 'in 2000 yapımı filmi. Başrolde yine çingeneler var. Gadjo Dilo'da Romanya çingeneleri var iken, Vengo 'da İspanyol çingenelerini konu edinmiş. Bir nevi yaşamsal düzeyleri arasındaki farklılıkları da göstermiş. Ama değişmeyen tek bir şeyin olduğunu görüyoruz ki o da müzik ve eğlenceye verilen önem..


Filmin konusunu kısaca fısıldamam gerekirse; kavgalı 2 çingene ailesinden birinin liderliğini sürdüren Caco, kızı öldükten sonra, karşı aileden bir ferdi vurup firar eden kardeşi Mario’unun oğlu, yani yeğeni, Diego’ya odaklanır ve tek amacının onu mutlu etmek olduğunu düşünür. Çünkü Diego ona hem ölen kızını hem de ölüm tehditleri karşısında firar etmiş olan kardeşi Mario'yu hatırlatmakta ve kendini anca böyle motive etmektedir. Ne zaman ki sarhoş, ne zaman ki yalnız, Caco mutsuzlaşır. Diego gelir ve spastik özrü bulunmasına rağmen ondaki yaşama sevinci Caco'yu da hayata bağlar. Fakat hasımları, diğer çingene ailesi, Mario'ya ulaşamadıklarından, onun oğlu Diego ile hesaplaşmayı düşünmekte olduğundan Caco yeni vazifesini edinmiştir. Kızının ölümünden sonra zaten kendini ölü hisseder duruma gelmiş, Diego için de bu bedeni ona siper olarak kullanmayı çoktan göze almıştır.

Caco’ nun konunun başındaki sözünden de anlaşılıyor ki müzik onlar için sadece eğlenmek amaçlı değil. Hayatın her alanına işlemiş, yeri geldiğinde öc almak için kullanılacak bir silah oluvermiş, hatta ölülerini anmak için bir nevi duaları oluvermiş (bkz:Gadjo Dilo, mezar sahnesi).
Ayrıca blogtaki Gadjo Dilo yazısında yazarlarımızdan Hacitokankoli'nin serzenişler kısmında anlattıklarını da hatırlayalım. Kızının düğünü için girdiği masraf ve borçları savunarak, "abi napayım eğer böyle yapmazsam mahallede bi daha yüzüme bakmazlar" diyorsa varın siz düşünün eğlencenin ve müziğin hayatlarındaki yerini.

Film, hikayesini müzikler ile sunmak istiyorsa müzik seçimine özen göstermeli ki Tony Gatlif bu işi kendisi üstlenmiş. Yeri gelmiş kendi yapımı teknoları koymuş, yeri gelmiş iyi seçkilerle hoş flamenko müziğini bizlere sunmuş.



"Konuşabilen herkes şarkı söyleyebilir, yürüyebilen herkes de dansedebilir" sözü sanırım çingeneler için tam anlamıyla uymakta.Diego, bunun en büyük emsali.

Biraz müziklerinden bahsedeyim;

Filmin başında çalınan Flanmenco Soufi ile doğu-balkan sentezi uzun hava var. Film öncesi sizi biraz gevşetiyor, biraz da dansözleştiriyor. Calle del Aire ile masabaşı eğlencenin güzelliğine varıyorsun. Ve Caco partisini veriyor, ardından başlıyor Arriconamela çalmaya. öykü-berk kardeşlerin izleyip flamenko dersi alması gereken bir sunum niteliğinde. Ve filmin en can alıcı sahnelerinden birine geldi sıra. Gurbetteki Mario’ ya memleketinden sesler dinletmek için arabanın radyosundan açtığı Naci En Alomo şarkısı ve ardından oğlu Diego ile konuşması.

"O kadar anlattın, neymiş bu şarkılar diyecek" olursanız da sizi mahrum etmemek için illegal bir yöntemi kullanıyorum. Buyrun bu albümden eksik olmayın. ( Emeğe saygı, rapleri unutmayın ;)
Vengo Soundtrack by Tony Gatlif

Yönetmenin blogtaki diğer filmi;
Gadjo Dilo : Çingeneleri farkedin...

1 Nisan 2009 Çarşamba

Almost Famous


"Lots of music, lost of drugs, lost of sex... That's the rock'n roll..."


"Hayranlık ile dinlediğimiz grupların hayatı gerçekten de hayran duyulası mıdır?" veya "Karizmasına sahip olmayı isteyen binlerce kişinin bulunduğu, Nirvana'nın solisti Kurt Cobain neden intiharı seçti peki?" olmadı bir de "Bakma sen onların eğleniyor göründüklerine, içlerinde derin bir boşluğa sahipler." gibisinden soru ve yargılamalarla karşı karşıya kalan bir kavram şu Rock'n Roll denilen.

İşte biraz olsun bu yaşamın iç dünyasını bize gösteren bir film. Ablasının kendisine bıraktığı bir çanta dolusu müzik plaklarıyla hayatına farklı anlamlar katan ufak bir gencin, dergiye yazmak için bir grubun peşinden gidişinde karşılaşmış olduğu, yer yer tahmin etmediği bir yaşam tarzıyla karşılaştığı bir dünyadan bahsediyor diyebiliriz kısaca bu film. Filmde sevilen grup ve sanatçıların isimleri ya da müzikleri geçtikçe insan bir garip oluyor ( en azından müzik çantasından çıkan Bob Dylan plağı diyebilirm kendi açımdan). Çocugun hayatını değiştirecek daha kimler var peki bu çantada diyorsanız da; The Beach Boys, Led Zeppelin, The Rolling Stone, Cream, The Who, Simon & Garfunkel, Black Sabbath, Jon Anderson... Filme ara ara eşlik de ediyor bu isimler.

Filmde usta oyuncu Billy Crudup bir gitaristi canlandırırken, her ne kadar bunu kabul etmese de bir groupie olan Penny Lane'i ise güzel oyuncu Kate Hudson canlandırıyor. Yönetmenliğini ise sadece bu film ile oscar kazanan Cameron Crowe yapıyor. Filmin uçak sahnesinde gülümsediğinizi - gülümseyeceğinizi ve Elton John' un Tiny Dancer şarkısına büyük bir zevkle eşlik ettiğinizi - edeceğinizi buradan görüyor gibiyim:)

5 Aralık 2008 Cuma

Başa saralım..


Zaman kavramıyla akılları biraz karıştıracak. Ara ara geriden saran, tüme varım yapan kurgusuyla hoş tat veren güzel bir film. Senaristliğini ve yönetmenliğini, daha sonra da The Dark Knight filmininkini de yapacak olan, Christopher Nolan üstleniyor.
-------------------
Natalie: What's the last thing that you do remember?
Leonard Shelby: My wife...
Natalie: That's sweet.
Leonard Shelby: ...dying.
------------------
Teddy: You don't know who you are anymore.
Leonard Shelby: Of course I do. I'm Leonard Shelby. I'm from San Francisco.
Teddy: No, that's who you were. Maybe it's time you started investigating yourself.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Her şey güzel olacak (!) ...

Marion: I love you, Harry. You make me feel like a person. Like I'm me... and I'm beautiful.
Harry Goldfarb: You are beautiful. You're the most beautiful girl in the world. You are my dream.
--------------------
Harry: Some dumbass junkie!
Marion: Did what? Some dumbass junkie did what? You mean, you fucked it up!
Harry: What the fuck is wrong with you?
Marion: You promised me that everything was gonna be ok remember? I fucked that sleaze bag for you, then I put myself through fucking hell for you?
Harry: Theres nothing out there!
Marion: I don't give a shit! You fucking loser!

Snatch ...işe çingeneler bulaşırsa..


Mickey: Good dags. D'ya like dags?
Tommy: Dags?
Mickey: What?
Mrs. O'Neil: Yeah, dags.
Tommy: Oh, dogs. Sure, I like dags. I like caravans more.