Soygun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soygun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Tuner

Navalny belgeseliyle Oscar kazanan belgesel yönetmeni Daniel Roher'in ilk uzun metraj filmi Tuner'ı ilk gördüğümde aklıma ilk gelen film Darius Marder'in yönettiği ve Riz Ahmed'in de başrol olarak oynadığı Sound of Metal filmi gelmişti. Kaybolan bir ses yetisi üzerine inşa edilen bir dram beklentisinde iken bir suç filmi karşıma çıktı. Kötü mü peki bu, bence değil.

Filmin ana karakteri olan Niki White (Leo Woodall), New York’ta piyano akort ederek hayatını sürdüren, olağanüstü bir işitme yeteneğine sahip genç bir adam. Ancak hiperakuzi* nedeniyle gündelik sesleri bile dayanılmaz biçimde algılıyor. Bu nedenle kulaklıkları ve kulak tıkaçları onun hayatının ayrılmaz parçaları. Yanında çalıştığı Harry Horowitz (Dustin Hoffman) ise patronundan çok daha fazlası. Niki için bir baba figürü ve aileden biri. Harry’nin sağlık sorunları ve ortaya çıkan masraflar, Niki’yi beklenmedik bir seçime itiyor. Piyano akort ederken geliştirdiği hassas işitme yeteneğinin kasaları açmakta da işe yaradığını fark edince, kendisini suç dünyasının içinde buluyor.

Tuner'ın çıkış fikrini iyi buluyorum. The Dark Knight filminde Joker'in çok sevdiğim bir repliği olan "If you're good at something, never do it for free (Eğer bir şeyde iyiysen, onu asla bedava yapma)" düsturu üzerine bir fikir desek yeridir. Bir piyano teknisyeninin kulağını kasa açmak için kullanması hem basit hem de sinemaya çok uygun bir fikir bu yüzden. Üstelik Niki’nin yeteneği aynı zamanda onun laneti. Duyduğu her şeyi diğer insanlardan çok daha yoğun algılıyor. Bu rahatsızlık filmde yalnızca karakteri farklılaştıran bir özellik olarak kullanmıyor, gerilimin temel unsuru da oluyor.


Bu sebeple filmin en güçlü tarafı beklentide ses tasarımı. Kasa açma sahnelerinde mekanizmanın çıkardığı en küçük sesin büyütülmesi, izleyiciyi doğrudan Niki’nin zihnine taşıyor. Normalde fark etmeyeceğim bir gürültünün onun konsantrasyonunu bozabileceğini hissediyorum. Böylece gerilim yalnızca 'kasayı açabilecek mi?' sorusundan kaynaklanmıyor. Niki’nin kendi duyularına ne kadar hakim olabileceği de filmin bir parçasına dönüşüyor. 

Niki karakterine can veren Leo Woodall da bu yapının merkezinde oldukça iyi duruyor. Niki işini yaparken kendine güvenen, insan ilişkilerinde ise sürekli tökezleyen bir karakter. Woodall bu çelişkiyi abartmadan oynuyor. Niki’nin yanlış kararlarına rağmen ondan tamamen kopmamayı sağlıyor.

Dustin Hoffman’ın Harry’sinin Niki ile arasındaki ilişki, filmin suç tarafına geçmeden önce kurduğu en sağlam duygusal bağ. Hoffman fazla çaba göstermeden karaktere sıcaklık katıyor. Niki’nin Ruthie (Havana Rose Liu) ile ilişkisi de benzer biçimde filmin yalnızca bir yan hikayesi olarak kalmıyor. Havana Rose Liu’nun canlandırdığı Ruthie, Niki’nin olmak isteyip olamadığı hayatı temsil ediyor: müzikle bağını koparmayan, hedefleri olan ve geleceğini bunun üzerine kuran biri. Aralarındaki romantizmin doğal ilerlemesi, filmin daha sakin bölümlerini de değerli kılıyor.


Ne var ki film suç tarafına ağırlık verdikçe özgünlüğünü biraz kaybediyor. Lior Raz’ın canlandırdığı Uri, kaba kuvvetten çok manipülasyonla hareket ettiği için ilginç bir karakter; fakat Niki’nin suç dünyasına girişinden sonra olayların nereye gittiğini tahmin etmek pek zor değil. Tuner'ın problemi burada ortaya çıkıyor: Filmin fikri özgün gibi ama hikayesi değil.

Bu durum özellikle son bölümde daha belirginleşiyor. Film başta karakterlerini özenle kurarken finale doğru daha standart bir suç gerilimine dönüşüyor. Bazı gelişmelerin sonuca ulaşmak için fazla kolaylaştırıldığını hissediyorum. Final de bu yüzden filmin geri kalanına göre aceleci duruyor. Niki ve Ruthie’nin ilişkisine ya da Niki’nin içinde bulunduğu ahlaki çıkmaza biraz daha fazla zaman ayrılması hikayeyi daha olgun ve dolgun hale getirebilirdi.


Tüm artıları ve eksileri bir araya getirip bir sonuç çıkarmam gerekiyorsa eğer Tuner, kusursuz bir suç filmi değil. Hatta zaman zaman elindeki çok iyi fikri daha tanıdık bir hikayeye teslim ediyor. Ama ses tasarımı, Leo Woodall’ın başarılı performansı, Dustin Hoffman’ın kısa ama sıcaklığı sayesinde kolayca izlenebilen ve keyif veren bir film. En büyük hayal kırıklığı; çok daha iyi olabileceğini sürekli hissettirmesi ama bunu yapamaması.

Puanım: 6,5/10

14 Mart 2026 Cumartesi

Nueve reinas (Nine Queens): 25.Yılında Yeniden

Fabian Bielinsky’nin 2000 tarihli Nueve Reinas (Nine Queens- Dokuz Kraliçe) aradan geçen 25 yılın ardından bazı ülkelerde yeniden vizyona girerken filme tekrar baktığımda, onu yalnızca başarılı bir dolandırıcılık hikayesi olarak değil, güven duygusunun ne kadar kolay satın alınabildiğini anlatan son derece canlı bir kara komedi olarak görüyorum. İzlerken bize birçok filmden tanıdık gelen sahneleri barındıran bu film, aslında birçok filmin de öncüsü konumunda. 


Nine Queens (Dokuz Kraliçe), Buenos Aires sokaklarında birbirinden farklı iki dolandırıcının yollarının kesişmesiyle başlıyor. Genç ve henüz yeterince deneyimli olmayan Juan (Gaston Pauls), yaptığı ufak bir numaranın ardından, kendisinden daha tecrübeli dolandırıcı olan Marcos’un (Ricardo Darin) dikkatini çekiyor. Marcos ona bir ortaklık teklif ediyor. İkilinin önüne kısa süre içinde hayatlarını değiştirebilecek kadar büyük bir fırsat çıkıyor: son derece değerli olduğu söylenen, nadir pul koleksiyoncularının peşinden koştuğu 'Dokuz Kraliçe' adlı pul serisi. Bundan sonrası ise planların, tesadüflerin, yalanların ve sürekli değişen dengelerin birbirine karıştığı 24 saatlik bir kovalamacaya dönüşüyor. Evet, tüm hikaye sadece 24 saat.

Ancak Dokuz Kraliçe’yi asıl ilginç kılan şey, dolandırıcılığın kendisinden çok, gerçeğin sürekli yer değiştirmesi. Bir karakterin söylediğine inandığım anda başka bir ayrıntı çıkıyor ve az önce doğru kabul ettiğim şey yeniden şüpheli hale geliyor. Yönetmen Fabian Bielinsky burada seyirciyi dışarıdan izleyen güvenli bir konumda bırakmıyor. Bizi de oyunun içine sokuyor. Karakterler insanları kandırırken film de bizi kandırıyor. Üstelik bunu yalnızca büyük sürprizlerle değil, küçük bakışlarla, yarım bırakılmış cümlelerle ve bilerek saklanan bilgilerle gerçekleştiriyor.

Bu açıdan filmdeki en önemli meselelerden biri güven. Marcos ve Juan birbirlerine ihtiyaç duyuyor ama birbirlerine güvenmiyor. Daha doğrusu, güvenmek zorunda kalıyorlar. Dolandırıcılığın temelinde de zaten bu paradoks bulunuyor: Başkasının size inanmasını istiyorsanız önce kendinizden emin görünmeniz gerekiyor. Juan bu dünyanın acemisi olduğu için hala bazı tereddütler taşıyor. Marcos ise çoktan kendi hayatını farklı maskeler üzerinden yaşamaya başlamış biri. Onun için yalan söylemek yalnızca yaptığı işin bir parçası değil, neredeyse karakterinin doğal uzantısı.


Arjantin'in günümüzdeki en büyük aktörlerinden de biri olan Ricardo Darin’in Marcos performansı bu nedenle filmin en büyük kozlarından biri. Darin, karakteri yalnızca kurnaz bir dolandırıcı olarak oynamıyor, aynı zamanda sürekli kontrolü elinde tutmaya çalışan, her durumda bir çıkış yolu olduğuna kendisini ve çevresindekileri inandıran bir adam yaratıyor. Gaston Pauls ise Juan’da bunun karşıtını buluyor. Daha genç, daha saf ve hala vicdanıyla çıkarları arasında gidip gelen bir karakter izliyoruz. Pauls’un oyunculuğu, Juan’ın bu suç dünyasına duyduğu merakla duyduğu güvensizliği aynı anda taşıyabilmesi sayesinde filmin duygusal tarafını da ayakta tutuyor.

İkilinin arasındaki ilişkiyi ilginç yapan şey ise klasik usta-çırak dinamiğinin hiçbir zaman tam olarak kurulmamış olması. Marcos, Juan’a bir şeyler öğretiyor gibi görünürken aslında onun üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğunu da sürekli sınamak zorunda kalıyor. Juan ise başlangıçta kolay yönlendirilebilir biri gibi görünse de giderek kendi becerilerini ortaya çıkarıyor. Böylece film, kimin kimi kullandığını sürekli yeniden düşündürüyor.


Filmin Buenos Aires’i kullanma biçimi de bu atmosfere önemli bir katkı sağlıyor. Şehir burada yalnızca olayların gerçekleştiği bir fon değil. Kalabalık sokaklar, oteller, dükkanlar ve birbirinden farklı sosyal çevreler, filmin sürekli değişen duygusunu besliyor. Herkesin bir şey sattığı, bir şey satın aldığı ve bir şekilde diğerinin güvenini kazanmaya çalıştığı bir şehir izliyoruz. Bu açıdan şehir de filmin karakterleri gibi davranıyor.Filmin arka planında ekonomik güvensizlik ve para hırsının bulunması da tesadüf gibi durmuyor. İnsanların hızlı yoldan zengin olma arzusu, birbirlerinden şüphe etmeleri ve fırsat gördükleri anda ahlaki sınırlarını esnetmeleri, filmin dolandırıcılık hikayesini daha geniş bir toplumsal bağlama taşıyor. 

Bununla birlikte filmi kusursuz bulmuyorum. Özellikle geriye dönüp olayların tamamını düşündüğümde, bazı gelişmelerin ilk izleyişteki kadar sağlam görünmediği hissine kapılıyorum. Filmin son bölümünde ulaştığı büyük açıklama, bütün o belirsizliğin üzerine güçlü bir final duygusu kuruyor ama aynı zamanda filmin daha önce kurduğu o muzip ve belirsiz atmosferi biraz fazla açıklıyor. Film boyunca “Acaba gerçekten ne oluyor?” sorusunu sormaktan aldığım keyif, finalde bazı cevapların fazlasıyla netleşmesiyle bir miktar azalıyor. Yine de bu, filmin kurduğu oyunun etkisini ortadan kaldıracak bir problem değil. Çünkü Dokuz Kraliçe’nin asıl başarısı, finalde beni şaşırtmasından ziyade, film boyunca hiçbir şeye tamamen güvenemememi sağlamasında yatıyor. İyi bir dolandırıcılık filminde seyirci sürekli karakterlerden bir adım önde olmak ister. 


25 yıl sonra yeniden vizyona girdiğini duyduğumda yeniden izlediğim Dokuz Kraliçe’ye bakınca, filmin zamana karşı direncinin yalnızca sürprizlerinden kaynaklanmadığını düşünüyorum. Çünkü iyi bir twist bir kez öğrenildiğinde eski gücünü kaybedebilir. Buna karşılık insanların para, açgözlülük, korku ve güven karşısındaki davranışları eskimiyor. Bielinsky’nin filmi de tam burada kalıcılaşıyor. Dolandırıcıların dünyasını anlatırken aslında hepimizin gündelik hayatta ne kadar sık rol yaptığını hatırlatıyor.

Ben Dokuz Kraliçe’yi bu yüzden yalnızca zekice kurulmuş bir dolandırıcılık filmi olarak görmüyorum. Film, seyircisini de dolandırıcılığın parçası haline getiren, bunu yaparken de son derece eğlenceli kalmayı başaran bir anlatıya sahip. 25 yıl sonra bile hala çalışmasının nedeni, cevabını verdiği sorulardan çok geride bıraktığı kuşku. 

Puanım: 7,5/10