Fabian Bielinsky’nin 2000 tarihli Nueve Reinas (Nine Queens- Dokuz Kraliçe) aradan geçen 25 yılın ardından bazı ülkelerde yeniden vizyona girerken filme tekrar baktığımda, onu yalnızca başarılı bir dolandırıcılık hikayesi olarak değil, güven duygusunun ne kadar kolay satın alınabildiğini anlatan son derece canlı bir kara komedi olarak görüyorum. İzlerken bize birçok filmden tanıdık gelen sahneleri barındıran bu film, aslında birçok filmin de öncüsü konumunda.
Nine Queens (Dokuz Kraliçe), Buenos Aires sokaklarında birbirinden farklı iki dolandırıcının yollarının kesişmesiyle başlıyor. Genç ve henüz yeterince deneyimli olmayan Juan (Gaston Pauls), yaptığı ufak bir numaranın ardından, kendisinden daha tecrübeli dolandırıcı olan Marcos’un (Ricardo Darin) dikkatini çekiyor. Marcos ona bir ortaklık teklif ediyor. İkilinin önüne kısa süre içinde hayatlarını değiştirebilecek kadar büyük bir fırsat çıkıyor: son derece değerli olduğu söylenen, nadir pul koleksiyoncularının peşinden koştuğu 'Dokuz Kraliçe' adlı pul serisi. Bundan sonrası ise planların, tesadüflerin, yalanların ve sürekli değişen dengelerin birbirine karıştığı 24 saatlik bir kovalamacaya dönüşüyor. Evet, tüm hikaye sadece 24 saat.
Ancak Dokuz Kraliçe’yi asıl ilginç kılan şey, dolandırıcılığın kendisinden çok, gerçeğin sürekli yer değiştirmesi. Bir karakterin söylediğine inandığım anda başka bir ayrıntı çıkıyor ve az önce doğru kabul ettiğim şey yeniden şüpheli hale geliyor. Yönetmen Fabian Bielinsky burada seyirciyi dışarıdan izleyen güvenli bir konumda bırakmıyor. Bizi de oyunun içine sokuyor. Karakterler insanları kandırırken film de bizi kandırıyor. Üstelik bunu yalnızca büyük sürprizlerle değil, küçük bakışlarla, yarım bırakılmış cümlelerle ve bilerek saklanan bilgilerle gerçekleştiriyor.
Bu açıdan filmdeki en önemli meselelerden biri güven. Marcos ve Juan birbirlerine ihtiyaç duyuyor ama birbirlerine güvenmiyor. Daha doğrusu, güvenmek zorunda kalıyorlar. Dolandırıcılığın temelinde de zaten bu paradoks bulunuyor: Başkasının size inanmasını istiyorsanız önce kendinizden emin görünmeniz gerekiyor. Juan bu dünyanın acemisi olduğu için hala bazı tereddütler taşıyor. Marcos ise çoktan kendi hayatını farklı maskeler üzerinden yaşamaya başlamış biri. Onun için yalan söylemek yalnızca yaptığı işin bir parçası değil, neredeyse karakterinin doğal uzantısı.
Arjantin'in günümüzdeki en büyük aktörlerinden de biri olan Ricardo Darin’in Marcos performansı bu nedenle filmin en büyük kozlarından biri. Darin, karakteri yalnızca kurnaz bir dolandırıcı olarak oynamıyor, aynı zamanda sürekli kontrolü elinde tutmaya çalışan, her durumda bir çıkış yolu olduğuna kendisini ve çevresindekileri inandıran bir adam yaratıyor. Gaston Pauls ise Juan’da bunun karşıtını buluyor. Daha genç, daha saf ve hala vicdanıyla çıkarları arasında gidip gelen bir karakter izliyoruz. Pauls’un oyunculuğu, Juan’ın bu suç dünyasına duyduğu merakla duyduğu güvensizliği aynı anda taşıyabilmesi sayesinde filmin duygusal tarafını da ayakta tutuyor.
İkilinin arasındaki ilişkiyi ilginç yapan şey ise klasik usta-çırak dinamiğinin hiçbir zaman tam olarak kurulmamış olması. Marcos, Juan’a bir şeyler öğretiyor gibi görünürken aslında onun üzerinde ne kadar kontrol sahibi olduğunu da sürekli sınamak zorunda kalıyor. Juan ise başlangıçta kolay yönlendirilebilir biri gibi görünse de giderek kendi becerilerini ortaya çıkarıyor. Böylece film, kimin kimi kullandığını sürekli yeniden düşündürüyor.
Filmin Buenos Aires’i kullanma biçimi de bu atmosfere önemli bir katkı sağlıyor. Şehir burada yalnızca olayların gerçekleştiği bir fon değil. Kalabalık sokaklar, oteller, dükkanlar ve birbirinden farklı sosyal çevreler, filmin sürekli değişen duygusunu besliyor. Herkesin bir şey sattığı, bir şey satın aldığı ve bir şekilde diğerinin güvenini kazanmaya çalıştığı bir şehir izliyoruz. Bu açıdan şehir de filmin karakterleri gibi davranıyor.Filmin arka planında ekonomik güvensizlik ve para hırsının bulunması da tesadüf gibi durmuyor. İnsanların hızlı yoldan zengin olma arzusu, birbirlerinden şüphe etmeleri ve fırsat gördükleri anda ahlaki sınırlarını esnetmeleri, filmin dolandırıcılık hikayesini daha geniş bir toplumsal bağlama taşıyor.
Bununla birlikte filmi kusursuz bulmuyorum. Özellikle geriye dönüp olayların tamamını düşündüğümde, bazı gelişmelerin ilk izleyişteki kadar sağlam görünmediği hissine kapılıyorum. Filmin son bölümünde ulaştığı büyük açıklama, bütün o belirsizliğin üzerine güçlü bir final duygusu kuruyor ama aynı zamanda filmin daha önce kurduğu o muzip ve belirsiz atmosferi biraz fazla açıklıyor. Film boyunca “Acaba gerçekten ne oluyor?” sorusunu sormaktan aldığım keyif, finalde bazı cevapların fazlasıyla netleşmesiyle bir miktar azalıyor. Yine de bu, filmin kurduğu oyunun etkisini ortadan kaldıracak bir problem değil. Çünkü Dokuz Kraliçe’nin asıl başarısı, finalde beni şaşırtmasından ziyade, film boyunca hiçbir şeye tamamen güvenemememi sağlamasında yatıyor. İyi bir dolandırıcılık filminde seyirci sürekli karakterlerden bir adım önde olmak ister.
25 yıl sonra yeniden vizyona girdiğini duyduğumda yeniden izlediğim Dokuz Kraliçe’ye bakınca, filmin zamana karşı direncinin yalnızca sürprizlerinden kaynaklanmadığını düşünüyorum. Çünkü iyi bir twist bir kez öğrenildiğinde eski gücünü kaybedebilir. Buna karşılık insanların para, açgözlülük, korku ve güven karşısındaki davranışları eskimiyor. Bielinsky’nin filmi de tam burada kalıcılaşıyor. Dolandırıcıların dünyasını anlatırken aslında hepimizin gündelik hayatta ne kadar sık rol yaptığını hatırlatıyor.
Ben Dokuz Kraliçe’yi bu yüzden yalnızca zekice kurulmuş bir dolandırıcılık filmi olarak görmüyorum. Film, seyircisini de dolandırıcılığın parçası haline getiren, bunu yaparken de son derece eğlenceli kalmayı başaran bir anlatıya sahip. 25 yıl sonra bile hala çalışmasının nedeni, cevabını verdiği sorulardan çok geride bıraktığı kuşku.
Puanım: 7,5/10




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder