Tek Kişilik Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tek Kişilik Ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)

Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.


Ready or Not 2: Here I Come, daha ilk sahnesinden seyirciye şunu söylüyor: Bu kez kurallar değişti. İlk filmdeki gibi tek bir ailenin sapkın ritüelleriyle sınırlı bir hikaye yok artık. Bu sefer mesele küresel bir güç oyunu (Oyun böyük). Bu genişleme, filmi daha 'büyük' yapıyor, evet ama aynı zamanda daha dağınık, daha gürültülü ve zaman zaman daha yüzeysel bir hale getiriyor.

Filmin en çarpıcı tarafı ise hala aynı: izleyiciye 'zenginleri parçala' fantezisi sunma becerisi. Ancak bu kez bu haz, ilk filmdeki kadar saf ve keskin değil. Çünkü artık karakterler değil, sistem konuşuyor; korku değil, kaos öne çıkıyor.

Film, serinin ilk filmi olan Ready or Not’ın hemen ardından başlıyor. Grace (Samara Weaving), o cehennem gecesinden sağ çıkmış, Le Domas ailesini yok etmiş ve artık hayatta kalmanın bedelini, hastanede gözlerini açtığında karşısında bulduğu polisin nezaretinde kanun önünde ödemeye hazırlanıyor. Ve bu esnada geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith (Kathryn Newton) ile.

Ancak asıl kabus yeni başlıyor: Grace’in hayatta kalması, dünyayı yöneten gizli elit ailelerin dikkatini çekiuor. Bu ritüel olayının sadece Le Domas ailesiyle sınırlı olmadığı, onun gibi birkaç ailenin de bu sisteme üye olduğu ve bu kez Gelin'i öldürme görevinin Şeytan tarafından bu ailelere devredildiğini öğreniyoruz. Bu kez oyun daha büyük derken ciddi idik yani. Avukatlığını Elijah Wood'un yaptığı 'Yüksek Konsey' tarafından komik ama oldukça geleneksel şekilde yönetilen bu oluşumda her şey kitabi. Kurallar basit ama acımasız: Grace’i kim öldürürse, dünyanın en güçlü insanı olacaktır. Grace ise bir kez daha hayatta kalmak zorundadır. Ama bu kez yalnız değildir. Yanında yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith de bu oyuna dahil oluyor.


Filmin temel teması yine sınıf eleştirisi ve 'eat-the-poor/rich' yaklaşımı. Ancak bu devam filmi, ilkine kıyasla çok daha doğrudan ve kaba bir anlatım tercih ediyor. Kapitalist elitlerin şeytani bir düzen kurduğu fikri bu kez neredeyse karikatürize ediliyor. İlk filmdeki ince alaycı ton yerini daha yüksek sesli, daha basit bir mizaha bırakıyor. Bu da filmi, serinin ilk filmi olan Ready or Not'ın devamı değil, parodisi yapıyor gibi hissettiriyor.

Bu değişim, tematik derinliği zayıflatıyor. İlk filmdeki 'ritüel' korkusu ve gelenek eleştirisi, burada yerini güç hırsı ve kaotik rekabete bırakıyor. Artık mesele bir aileye dahil olmanın bedeli değil; sistemin kendisini ele geçirmek. Bu da filmi daha büyük bir alegoriye taşısa da, duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.


2019 yapımı Ready or Not, sadeliğiyle güçlüydü. Tek mekan, net bir hedef ve yüksek gerilim. Devam filmi ise bu formülü tamamen tersine çeviriyor. Daha fazla karakter, daha fazla kural, daha büyük bir dünya. Bu açıdan bakıldığında ikinci filmin daha 'iddialı' olması bekleniyor.

Ancak bu iddia, her zaman başarıya dönüşmüyor. İlk filmdeki o keskin mizah ve gerilim dengesi burada kaybolmuş. Yerine daha yüksek sesli ama daha yüzeysel bir eğlence gelmiş. Yani ilk film 'daha iyi yazılmış' hissi verirken, ikinci film 'daha eğlenceli ama dağınık' bir deneyim sunuyor.


Öte yandan devam filmi bazı alanlarda başarılı. Özellikle karakter çeşitliliği ve aksiyon koreografisi açısından çok daha zengin. İlk filmde Le Domas ailesi zaman zaman birbirine benzerken, burada her karakterin kendine has bir tarzı var. Bu da filmi daha dinamik kılıyor. Filmin başında kısa süre de olsa usta yönetmen David Cronenberg'i oyuncu olarak görmek, Lost dizisinin RichardNestor Carbonell'i yeniden görmek güzel bir etki yapıyor.

İkinci önemli tema ise aile. Özellikle Grace ve Faith arasındaki ilişki. Film bu bağı duygusal merkez yapmaya çalışıyor, ancak bu çaba çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kardeşlik çatışması tekrar eden diyaloglarla ilerliyor ve dramatik olarak yeterince ikna edici olamıyor. Yine de finalde bu ilişkinin toparlanması, filme kısmi bir duygusal tatmin katıyor.


Yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett'e bakacak olursak, ilk filmdeki kontrollü gerilim yerine burada tam anlamıyla kaosu tercih etmiş. Aksiyon sahneleri daha büyük, daha kanlı ve daha gösterişli. Mekan kullanımı da genişlemiş: artık tek bir malikane yerine devasa bir av alanı ve farklı setler var.

Ancak bu genişleme, filmin ritmini olumsuz etkiliyor. Özellikle orta bölümlerde tekrar eden aksiyon sekansları ve uzayan sahneler, filmin enerjisini düşürüyor. Bazı sahneler teknik olarak iyi çekilmiş olsa da, etkisini kaybediyor çünkü film aynı duygusal yumruğu defalarca atmaya çalışıyor.

Öte yandan oyunculuklara bakıldığında Samara Weaving yine fiziksel ve yoğun performansıyla öne çıkarken, yan karakterler bu kez ilk filme nazaran daha belirgin. Elijah Wood’un ironik avukat karakteri ve Titus'u canlandıran Shawn Hatosy’nin rahatsız edici derecede karizmatik kötülüğü filme ciddi katkı sağlıyor. Kadroda göze batan, olmasa daha iyi olurdu denebilecek tek karakter, Grace'in kardeşi Faith. Aşırı yapay, aşırı filmin atmosferinden uzak bir sunum. Amerikan gençlik komedi filmlerinden bu filme zıplamış gibi aptal ve temiz duruyor. Yüzündeki şaşkınlık karakterin 'nereye düştüm ben' şaşkınlığı değil, kötü oyunculuk şaşkınlığı. 


Ready or Not 2: Here I Come, selefinin başarısını tekrar etmeye çalışmıyor, onu büyütmeye çalışıyor. Bu bariz duruyor. Ancak her büyüme, beraberinde bir kayıp getirir. Bu filmde kaybedilen şey, ilk filmin o sıkı yapısı ve keskin tonu. Yine de film tamamen kötü değil. Yine de eğlenceli. Derinlik yok ama eğlenceli. 

Sonuç olarak:
İlk film daha iyi bir filmdi. İkinci film ise sadece eğlenceli bir film.
Puanım: 6/10

29 Nisan 2026 Çarşamba

They Will Kill You: Kan, Kaos ve İntikam..

Bazı filmler daha ilk sahnesinde izleyiciye tanıdık bir heyecan vadeder. Ama ilerledikçe bu vaat, bir tür deja-vu hissine dönüşür. They Will Kill You tam da bu ikili duygunun ortasında duran bir film. Bir yandan Kill Bill , The Evil Dead , Ready or Not gibi kült işlerin enerjisini çağırıyor, diğer yandan bu referansların gölgesinden çıkmakta zorlanıyor. Yönetmen Kirill Sokolov, seyirciyi kan, kaos ve stil üzerinden yakalamaya çalışırken; film, tam anlamıyla 'olabilirdi ama olamamış' hissini sürekli diri tutuyor. Oysa kült bir film olacak havası da varken.


They Will Kill You, izleyiciyi daha açılış sahnesinde karanlık ve travmatik bir geçmişe götürerek başlıyor. Küçük yaşta kız kardeşini geride bırakmak zorunda kalan Asia Reaves (Zazie Beetz), yıllar sonra bu yarım kalmış hikayeyi tamamlamak için geri dönüyor. Hikaye, onun New York’taki gizemli ve tekinsiz bir yapı olan Virgil apartmanına hizmetçi olarak girmesiyle asıl ivmesini kazanıyor. Dışarıdan bakıldığında lüks ve steril görünen bu bina, kısa sürede karanlık sırlarını açığa çıkarıyor. Kaybolan insanlar, tuhaf ritüeller ve duvarlara sinmiş şeytani semboller...

Asia’nın bu apartmandaki ilk gecesi, filmin tonunu belirleyen sert bir kırılma noktası. Odasına yapılan ani saldırıyla birlikte film, klasik 'av ve avcı' dengesini tersine çeviriyor. Çünkü Asia sıradan bir kurban değil, aksine, bu oyunun içine bilerek girmiş, hazırlıklı ve son derece ölümcül bir figür. Silahlar, bıçaklar ve doğaçlama yöntemlerle kendini savunurken, izleyici bir yandan bu karakterin fiziksel gücüne hayran kalıyor, diğer yandan bu şiddetin ardındaki motivasyonu sorgulamaya başlıyor. Bir korku filmi hissiyle başlayan bu sahne, devamında adeta Kill Bill'e dönüşüyor.

Ancak filme, tam bu noktada beklenmedik bir doğaüstü katman ekleniyor. Asia’nın parçaladığı, öldürdüğünü sandığı tarikat üyeleri tekrar diriliyor. Virgil’in sakinlerinin şeytanla yaptığı anlaşmanın bir sonucu olarak ölümsüzlüğe sahip olduğu ortaya çıkıyor. Böylece film, basit bir kaçış ve kurtarma hikayesinden çıkarak, sonsuz bir şiddet döngüsüne dönüşüyor. Asia’nın amacı artık yalnızca kız kardeşine ulaşmak değil, aynı zamanda bu lanetli sistemin içinden bir çıkış yolu bulmak oluyor.

Katlar arasında ilerledikçe mekanın potansiyeli genişler gibi görünse de, film çoğunlukla da
r koridorlar, havalandırma boşlukları ve kapalı alanlar içinde sıkışıyor. Bu durum hem klostrofobik bir atmosfer yaratıyor hem de hikayeyi daha yoğun ama aynı zamanda daha sınırlı bir alana hapsediyor. Asia’nın kız kardeşi Maria’ya (Myha'la) ulaşma çabası, araya serpiştirilen flashback sahneleriyle destekleniyor. Fakat bu geçmiş parçaları, karakterin duygusal derinliğini kurmak yerine çoğu zaman yüzeyde kalan, kısmi açıklamalar getiren kısımlar oluyor. Sonuç olarak film, güçlü bir dramatik çekirdek sunmasına rağmen, bunu tam anlamıyla geliştiremeden aksiyonun hızına teslim oluyor.


Filmin en görünür teması, sınıf çatışması ve zenginlerin çürümüşlüğü üzerine kurulu. Ready or Not ve benzeri yapımlarda gördüğümüz 'eat-the-rich' anlatısının burada da izleri mevcut: Virgil apartmanında yaşayan elit kesim, kelimenin tam anlamıyla başkalarının hayatı üzerinden varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüş durumda. Hizmetçiler yalnızca çalışan değil, aynı zamanda kurban edilmek üzere seçilen bedenlerdir. Bu açıdan film, kapitalist düzenin sömürü ilişkilerini bir metafor üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Ancak bu tema, filmin en zayıf halkalarından birine dönüşüyor. Çünkü anlatı, bu eleştiriyi derinleştirmek yerine yüzeyde bırakıyor. Karakterler, özellikle apartman elitleri, neredeyse tamamen kimliksiz. Zengin oldukları dışında onları tanımlayan belirgin özellikler yok. Bu da şiddetin politik ya da ahlaki bir zemine oturmasını zorlaştırıyor. İzleyici, kimin neden cezalandırıldığını tam olarak hissedemiyor. Dolayısıyla intikam duygusu da yeterince tatmin edici olmuyor.

Diğer önemli tema ise aile ve suçluluk duygusu. Asia’nın kız kardeşini geçmişte geride bırakmış olması, hikayenin potansiyel duygusal yükünü üstlenecek kısım iken, film boyunca tam anlamıyla işlenmiyor. İki kardeş arasındaki bağ, dramatik olarak derinleşmek yerine, aksiyonun devamlılığını sağlayan bir araç olarak kullanılıyor. Oysa bu ilişki, Kill Bill’deki intikam motivasyonu gibi daha güçlü bir dramatik omurgaya dönüşebilirdi.

Filmin belki de en ilginç ama problemli fikri, ölümsüzlük üzerinden kurduğu şiddet anlayışı. Normalde aksiyon sinemasında her darbe, her ölüm bir anlam taşırken, burada bu anlam sürekli yok oluyor. Kopan uzuvların yeniden birleşmesi, ölen karakterlerin tekrar ayağa kalkması, şiddeti hem daha özgür hem de daha anlamsız kılıyor. İlk başta yaratıcı ve eğlenceli görünen bu tercih, zamanla izleyiciyi duyarsızlaştırıyor. Çünkü ortada kaybedilecek gerçek bir şey yok; risk ortadan kalktığında ise gerilim de yok oluyor. Multiplayer Half Life oyunu gibi, öldüğün an dirilip aksiyona kaldığın yerden devam ediyorsun.

Son olarak film, kimliğini sinemasal referanslar üzerinden kurmaya çalışıyor. Quentin Tarantino'nun Kill Bill'inin, Sam Raimi'nin 1981 yapımı The Evil Dead'inin ve hatta Oldboy'un etkisi açıkça hissediliyor. Ancak bu etkiler çoğu zaman bir senteze dönüşmek yerine, parçalı bir kolaj olarak kalıyor. Film, bu referansların enerjisini yakalasa da onların derinliğini ve bütünlüğünü yakalayamıyor.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, They Will Kill You tematik olarak söyleyecek şeyleri olan ama bunları tam anlamıyla ifade edemeyen bir film haline geliyor. Eğer karakter derinliği, dramatik yapı ve tematik odak biraz daha güçlü kurulabilseydi; bu film yalnızca görsel bir şiddet şöleni değil, aynı zamanda türünün unutulmaz örneklerinden biri olabilirdi. Şu haliyle ise parlak fikirlerin, eksik işlenmiş bir potansiyel içinde kaybolduğu bir deneyim sunuyor.


Oyunculuk tarafında ise filmin en büyük kozu tartışmasız Zazie Beetz. Beetz, Asia karakterine fiziksel bir ağırlık ve karizma kazandırarak filmi ayakta tutan temel unsur. Aksiyon sahnelerindeki hakimiyeti, karakterin 'kurban' değil 'avcı' olduğunu her an hissettiriyor. Bununla birlikte Patricia Arquette, Heather Graham ve Tom Felton gibi yan oyuncuların varlığı dikkat çekici olsa da, karakterlerin yüzeysel oluşu nedeniyle bu performanslar potansiyellerinin altında kalıyor. Özellikle elitler kadrosu dramatik derinlikten yoksun oldukları için akılda kalıcı bir etki yaratmakta zorlanıyor.

Görsel dünya, kurgu ve müzik kullanımı açısından film, adeta bir stil gösterisi sunuyor. Aşırı stilize kan efektleri, abartılı şiddet anları ve çizgi roman estetiğini andıran kadrajlar, filmi görsel olarak çarpıcı kılıyor. Kurgu ise özellikle aksiyon sahnelerinde hızlı ve ritmik bir yapı kurarak tempoyu sürekli yüksek tutmayı başarıyor; ancak bu tempo, hikayesel boşlukları gizlemek yerine zaman zaman daha görünür hale getiriyor. Müzik kullanımı da büyük ölçüde Kill Bill benzeri bir etki yaratmaya çalışıyor ki Zazie Beetz'in oyunculuğundan sonra filmin en iyisi de müzik seçimleri ve kullanımları. Ani geçişler, vurucu anlara eşlik eden parçalar ve ironik tonlar dikkat çekiyor. Fakat tüm bu teknik tercihler, bir araya geldiğinde güçlü bir atmosfer yaratmakla birlikte, filmin duygusal ve anlatısal eksikliklerini tam anlamıyla telafi edemiyor.


Sonuç olarak They Will Kill You, türünün iyi örneklerinden beslenen ama onlarla aynı seviyeye çıkamayan bir film. Eğer daha güçlü bir senaryo, daha belirgin karakterler ve özellikle daha yüksek 'risk' hissi yaratabilseydi, bugün Kill Bill ya da Oldboy gibi referans verilen yapımların yanında anılabilecek bir iş olabilirdi. Onun yerine elimizde kalan şey, zaman zaman çok eğlenceli, zaman zaman yorucu ama çoğunlukla yüzeyde kalan görsel bir şölen. Ama yine de izlemesi keyif verecek bir film. 
Puanım: 6/10

21 Nisan 2023 Cuma

John Wick 4: Efsane Vurmaya Devam Ediyor

İlk filminden bu yana kurduğu mitolojiyi bozmayan ve hatta bu film ile en olgun haline ulaşıldığı John Wick serisinin 4.filmi, 3 saate yakın süresine rağmen sıkmayan bir aksiyona sahip. Chad Stahelski, önceki bölümlerde dallanıp budaklanan hikayeyi, bu bölümde daha sade bir omurgaya oturtmuş. 

John Wick serisinin alamet-i farikası olan kareografik şiddet, bu filmde neredeyse soyut bir sanat eserine dönüşmüş durumda. Osaka Continental'de başlayan kan akışı, Paris sokaklarına, Arc de Triomphe trafiğine ve sonunda Sacre-Coeur merdivenlerine kadar uzanıyor. Kameranın aktifliğiyle biz de buna en yakından tanıklık ediyoruz. Özellikle apartman sekansındaki üstten tek plan hissi veren çekim, bina için aksiyonu zerresine kadar nasıl seyirciye aksettirilir, onun dersini veriyor.  Breaking Bad'in benzer bir sahnesini yad ediyor gibi izledik.

Keanu Reeves'in performansı ise minimalizmin gücüne yaslanıyor. Az Konuşuyor, yorgunluğu yüzünden okunuyor. Ama bu sessizlik Wick'in yıllardır taşıdığı ağırlığı daha da hissedilir kılıyor. Serinin ilk filmdeki intikam motivasyonun getirdiği hareketlilik, kendini bir nevi yorgunluk ve bıkkınlığa bırakmış gibi. Bunun yanında serinin yeni yüzleri heyecanlarını filme aktarmaktan geri durmuyor. Özellikle Caine (Donnie Yen) serinin yan karakterleri arasında şimdiden ikonik bir yer edinmiş diyebilirim.

Elbette film, kendine has gösterişinden ödün vermiyor. Kimi sahneler gereğinden uzun, kimi diyaloglar olduğundan fazla mitolojik ciddiyet taşıyor. Fakat John Wick filmlerinin doğasında bu aşırılık var. Şiddetin kendisi kadar onun teatral sunumu da bu evrenin bir parçası, bir seremonisi. Kan dökülmesi ya da insanların hunharca öldürülmesi bu anlatıda hiç absürt kaçmayan şeyler. Aksine "kan dökülmesi, asıl mesele".


Serinin en haz veren filmi kuşkusuz birinci film. John Wick'in yeniden doğuşuna şahit olmak, onun yüceliğinin başkaları tarafından zikredilmesine tanık olmak, izlerken bizleri de gaza getiren unsurlardı. Ancak serinin 4.filmi olan bu film, bence 1'den sonraki en güzeli ve en doyurucusu idi. Bunu uzun olan süresine rağmen söyleyebilirim. Serinin devamı gelir mi bilinmez, Keanu Reeves'in bunu istediğini okumuştum ama bu tempoya daha fazla katlanabilir mi emin değilim. Oynadığı John Wick karakteri gibi, kendisinin de yorgun olduğunu düşünenlerdenim zira. 


10 Ağustos 2022 Çarşamba

Bullet Train: Biraz Komedi ve Biraz Karmaşa

John Wick serisinin yönetmeni Chad Stahelski gibi dublörlükten yönetmenliğe geçiş yapan David Leitch'in yönettiği Bullet Train filminin en büyük vaadi şüphesiz Brad Pitt'in kendisi. Tıpkı yönetmenin önceki aksiyon filmi olan Atomic Blonde filminin en büyük vaadinin Charlize Theron olması gibi. İki filmde de yönetmen alışık olduğu aksiyonun hakkını veriyor. Eksiklikler başka noktalarda.


Bullet Train, Japonya'da hızla ilerleyen bir Shinkansen (hızlı tren) üzerinde geçen, aksiyonlu bir komedi filmi. Filmin ana karakteri, yakın zamanda öfke kontrolü eğitimi almış ve artık kimseyi öldürmemeye yemin etmiş olan deneyimli suikastçı Ladybug (Brad Pitt). Ladybug'a basit bir görev tanımlanıyor: başka bir suikastçının yerine geçerek, önemli bir evrak çantasını çalmak ve trenden sessizce inmek. Ancak Ladybug'ın şansı bu kadar da olağanlığa el verişli değil. Tren birbirine düşman olan veya geçmişinden kaçmaya çalışan kiralık katillerle dolu. Bunlardan bazıları: evrak çantasını korumakla görevli Tangerine (Aaron Taylor-Johnson) ve Lemon (Brian Tyree Henry) ikilisi. Bir diğeri, masum bir okul kızı gibi davranan ama acımasız olan The Prince (Joey King). Ve trende bulunan yaşlı suikastçı The Elder (Hiroyuki Sanada). Ve bu olayların ve kişilerin hepsi,Yakuza ailesini de ele geçirmiş olan Rus suç patronu White Death'e (Michael Shannon) de bir şekilde bağlanıyor.

Görevin basit bir hırsızlık olarak başlamasına rağmen, tren ilerledikçe bu farklı katiller arasında silahlar, bıçaklar ve yumruklar konuşmaya başlıyor. Görünüşte alakasız olan tüm bu karakterlerin aslında kader, şans ve karma gibi temalarla birbirine dolanmış olduğu ortaya çıkıyor. Ladybug ise tüm bu kargaşanın ortasında, silahsız kalarak ve sürekli kişisel gelişim üzerine yorumlar yaparak hayatta kalmaya çalışıyor. Filmin kara komik kısmını Brad Pitt üstleniyor yani.

Film teknik açıdan ve lojistik olarak iddialı olsa da, duygusal veya entelektüel açıdan derin bir iz bırakmıyor. Film, hem bir yandan seyri kolay hafif bir izlenim vaat ederken, hem de diğer yandan dramatik anlarda izleyiciyi vurmaya çalışarak iki ucu da bir arada tutmak istiyor gözüküyor ama bu durum biraz zorlama ve samimiyetsiz kalıyor. Aksiyon sahnelerinde eski bir dublör olmasından dolayı yönetmen elinden gelenin en iyisini yapmış. Ancak bunda da mekanın tren oluşundan dolayı ortamın sınırlı oluşuna takılmış. Ve bu sebeple kendini tekrara düşüyor bazı sahneler. 


Filmin kaynağı Japon yazar Kotaro Isaka'nın romanı olmasına ve Japon kültürüne ait ögeler kullanılmasına ve hatta Japonya'da geçmesine rağmen Japon karakterin başrolden uzak tutulması ayrı bir tartışma konusu. Filmin büyük bir kısmı yeşil perdede çekilmiş, şehir manzaraları ve kırsal alanlar çoğunlukla minyatürler ve CGI olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar filmi oldukça yapay yapıyor ne yazık ki. Seyircinin zihninde kök salmayacak belki bu film, ama yorgun bir yaz akşamında kılçıksız izlenebilecek bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir. 


5 Ocak 2020 Pazar

Ready or Not: Hayatta Kalırsan Aileye Hoşgeldin

Bir düğün düşün; misafirler huzurunda edilen yeminler, kusursuz görünen bir aile ve sonsuz mutluluk(!) vaadi. Şimdi o sahnenin içine tek bir detay ekleyin: gece yarısı oynanacak bir oyun. Kuralları basit: saklan ya da öl. Ready or Not, tam da bu ince çizgide başlıyor; romantizmin en steril anını alıp, içine kan, korku ve sınıf nefretini sızdırıyor. Daha ilk dakikalardan itibaren izleyiciye şunu fısıldıyor: Bir aileye dahil olmanın bedeli ne kadar ağır olabilir?


Ready or Not, Grace’in (Samara Weaving) sevdiği adam Alex (Adam Brody) ile evlenmesiyle başlıyor. Alex’in ailesi Le Domaslar, dışarıdan bakıldığında son derece zengin ve köklü bir aile. Ancak düğün gecesi Grace’in öğrenmesi gereken bir aile geleneği var: Aileye yeni katılan herkes, gece yarısı bir oyun oynamak zorunda. Hangi oyunun oynanacağını ise yeni katılan bireyin gizemli bir kutu aracılığıyla seçtiği oluyor. Grace’in seçtiği oyun masum görünen bir saklambaç. En azından Grace öyle sanıyor. Fakat bu oyunun kurallarının ölümcül olduğunu birkaç dakika sonra hem o, hem de izleyici anlayacaktır. Gün doğumuna kadar saklanmalı; aksi takdirde ailesi tarafından bulunup öldürülecek. Bu noktadan sonra film, bir hayatta kalma mücadelesine dönüşürken malikane, adeta bir av alanına evriliyor.

Filmin tematik derinliği, yüzeydeki 'av-avcı' dinamiğinin ötesine geçiyor. Ready or Not, açık bir şekilde sınıf çatışmasını ve zenginliğin yozlaştırıcı doğasını da hedef alıyor. Le Domas ailesi, servetlerini korumak adına insan hayatını hiçe sayabilecek kadar çürümüş bir yapıyı temsil ediyor. Grace ise bu düzenin dışından gelen, ruhu olan bir karakter olarak sistemin içine sıkışıyor. Film, bu noktada evliliği de sorguluyor: Bir kadının, sevdiği kişi aracılığıyla aslında neyin içine dahil olduğunu asla tam olarak bilemeyeceği fikri güçlü bir alt metin olarak öne çıkıyor. Bu anlamda film, evliliği romantik bir birliktelikten ziyade, güç ilişkileri ve sınıfsal geçişler üzerinden okuyor.

Bununla birlikte film, bu ağır temaları didaktik bir ciddiyetle değil, kara mizah ve absürt şiddet aracılığıyla sunuyor. Yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett, ton açısından oldukça riskli bir denge kuruyor. Bir yandan vahşet ve gerilim yükselirken, diğer yandan karakterlerin beceriksizlikleri ve zenginliklerinin yarattığı yapaylık komedi unsuru olarak kullanılıyor. Özellikle ailenin silah kullanmadaki acemiliği, hem sınıfsal eleştiriyi güçlendiriyor hem de bir mizah yaratıyor. Ancak film zaman zaman ne olmak istediği konusunda kararsız da görünüyor; keskin bir dil kurma potansiyeline sahipken, bu eleştiriyi derinleştirmek yerine yüzeyde bırakmayı tercih ediyor.

Ayrıca film, korku sinemasının 'final girl' geleneğine de bilinçli bir katkı yapıyor. Bu gelenek Halloween gibi slasher filmlerinden beri var olan bir kalıplaşmış bir anlatıdır. Ancak Grace karakteri, klasik 'masum kurtulan kadın' figüründen farklı olarak daha alaycı, daha öfkeli ve daha fiziksel bir direniş sergiliyor. Bu da türün klişelerini hem kullanıp hem de dönüştürdüğünü gösteriyor.


Teknik açıdan bakıldığında film, gotik malikane atmosferini etkili bir şekilde kullanmasına rağmen, görsel dilinde yer yer tutarsızlıklar barındırıyor. Karanlık ve bulanık görüntüler, filmin stilistik hedeflerine hizmet etmek yerine zaman zaman oyunculukların etkisini gölgeliyor. Buna rağmen film, enerjisini büyük ölçüde başrol performansından alıyor. Burada filmi sırtında taşıyan Samara Weaving'in hakkını vermek gerekiyor bu sebeple. Grace karakteri, klasik 'final girl' tiplemesini yeniden yorumlarken, bu uğurda verdiği mücadele ile 'tek kişilik ordu' portresini de çiziyor. Onun kanlar içindeki gelinliği, yalnızca bir hayatta kalma mücadelesinin değil, aynı zamanda bir sistemle hesaplaşmanın görsel simgesine dönüşüyor.



Ready or Not, kusurlarına rağmen izleyiciyi yakalayan, enerjik ve çarpıcı bir film. Belki politik ve sınıfsal eleştirisini daha derinleştirebilirdi, belki de tonunu daha net bir şekilde belirleyebilirdi. Ancak yine de sunduğu fikir, güçlü performans ve türler arası geçişleriyle akılda kalıcı olmayı başarıyor. En nihayetinde bu film, sadece bir kaçış hikayesi değil; aynı zamanda aile, gelenek ve güç ilişkileri üzerine kanlı bir alegori. Ve belki de en rahatsız edici olan şu: Grace’in savaştığı şey, sadece bir aile değil, kökleri çok daha derine uzanan bir düzen.

Puanım:7/10

Serinin İkinci filmi olan Ready or Not: Here I Come için tıklayın.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Léon


Film hastası biri değilimdir. Bir haftada 2 film izlemişsem buradan kapılacak kültür mirasıyla ilgili ortalamalarıma göre güzel bir hasılat elde etmiş durumda sayarım kendimi. Ancak nasıl insanların favori kitapları, rol modelleri var, nasıl keşke bunu ben düşünseydim dediğimiz şaheserlerle karşılaşıp kendimizi buluyoruz orada, işte favori filmim léon'da böyle bir yer kaplıyor benim hayatımda. Léon, her izleyişimde beni benden alan, bana bir şeyler katan, kendimi bulduğum, kendimi kaybettiğim bir film. Sadece bir film olması çok üzücü.
Léon aslında erken büyümüşlerin hikayesi. İntikam için saflığını kurban eden Mathilda'nın bu seremoniyi hazırlarken geçirdiği aşamalar ve senaryoya yedirilmiş hayat enstanteneleri ile büyüyüşünü gördüğümüz başyapıt. Öldürmeyi öğrenmek isteyen Mathilda'ya şöyle seslenir Léon:
-Büyümek için biraz daha zamana ihtiyacın var.
İşte burada küçüklerin aslında görünenden daha büyük dünyası büyüye karışıyor, Mathilda:
-Ben artık büyümüyorum, yaşlanıyorum.


Film bize karakter değil de tip kullanarak uçlardan anlatıyor hayatı biraz. Polis merkezine cephaneyle dalan Léon, bize tekrar fısıldıyor; bu dünyada bir yerlerde birbirlerini delicesine ve karşılıksız seven insanlar hala var. Stansfield ile de gevşemeyin mesajını veriyor bir taraftan. Klasik müzik meraklısı bu kötü adamımız en son bir benzerini kendimi uyandırmak için icat ettiğim kapak numarasına kaplıyor. Onun sonu adalet isteyen ruhlarımıza cennetten bir lot hisse senedi gibi geliyor. Abartılı ama izlerken hissedilmeyen çatışma sahnesi ise filmdeki zeka kullanımını açığa vuruyor. Abartılardan bahsederken Mathilda'nın ilk işinde Central Park'ta bir belediye başkanı tipi vurması, ve pencereden dışarı rastgele ateş açmasını es geçemeyiz. İşte hayattaki süprizler, ve kötü şakalar da bir biçimde girmiş senaryoya. Ve bitki. Filmde hiç konuşmasa da pek çok ortak duyguyu paylaştım ben bu bitkiyle. Şimdi bitki duygu sahibi mi olaylarına girmeyin. O sevgisini içine gömmüş adamın sıktığı her sprey damlası belki bitki için sadece herhangi birinin sıktığı su ama o suyu sıkamasa Léon nasıl rahatlar. Elinde bitki olmadan yollara düşmüş bu ikili eksik değil midir? Filmin en ateşli yerlerinde bile bir başrol oyuncusu gibi sahne almıştır bu bitki. Ve en son, o yıllık otsu köklerine kavuşturulurken Mathilda tarafından, arkada olaydan bihaber kuru kalabalığa nasıl bir aşağılayıcı bakış atmıştır o bitki. Evet, bitki baktı, doğru duydunuz:)

Senaryonun metni de başlı başına bir şaheser bana sorarsanız. Film eleştirisi gibi değil de film methiyesi gibi anlatışım, biliyorum, ama eleştirebilecek hiçbir şeyim yok filmle ilgili:) Motelden kovulan Léon ve Mathilda yolda konuşurken, her şeye tamam cevabı veren Mathilda'ya kızmaya çalışan büyük süt içicisi léon:
-Sürekli tamam demeyi kes, tamam mı?
-Tamam
:)Mathilda yaş olarak daha küçük olmasına rağmen hem filmde geçen yaş repliği ile hem de filmde artık benim rol demeye cesaret edemediğim halleri ile ne kadar "büyük" bir oyuncu olduğunu bize gösteriyor. Bu film çekilirken acaba senaryoyu idrak etme kapasitesinde birisi miydi diye kendime sormadan edemem.


Filmde, hayatın olmazsa olmazlarından aşk da var tabii ki. Aşk küçük Mathilda'nın koskoca Léon'a olan aşkı. Bunu dile getirirken çok rahat olan Mathildacığım, aynı rahatlığı süt yerine içki içtikten sonra öpülmek istediği sahnede de gösteriyor. Filmin sansürsüz versiyonu bazı insanları rahatsız edebilir, şahsen ben de sansürlü versiyonunu daha çok severim. Bana daha çok hitap eder. Filmdeki aşkın Mathilda'dan Leon'a ve Léon'dan ölmğş sevgilisine olan kısmında yozlaşmamış bir aşk tanımı yatıyor, dikkat!

İngilizce senaryosuna bu linkten ulaşabileceğiniz film 1994 Fransız-Amerikan ortak yapımıdır ve yönetmeni Luc Besson'dur. Başrollerini ise Jean Reno, Natalie portman ve Gary Oldman ile bir adet bitki oynamaktadır.

Film bir şeyler öğretiyor izleyicisine. Öncelikle en son kullanılacak silahın bıçak olduğunu söylüyor. Yakınına girince zarar vermek kolay çünkü. Uzaktan ancak işe yeni başlayanlar zarar verebiliyor. Bunun dışında özgürlük arayan asi kimselere özgürlük yerine "kök" buyrun diyor, köksüzlüğe prim veren dünyamızda. İnsan öldürmenin hayattan aldıkları tek gözü açık bir biçimde koltukta uyuyan Léon ile çok güzel ifade edilmiş. Sütün insan gelişimindeki önemi de vurgulanmış, ya da vurgulanmamış ben çarpıtıyorum:)


Léon kayıpların tekrar elimizde olduğu anları bize yaşatan bir film. İçine girip bir süre de olsa üşümeden durabileceğiniz bir yorgan. Sadist tarafınızı terbiye için kullanılabilecek bir ilaç. Ve sakince aktığı için kendinizi görebileceğiniz bir ırmak...

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız

http://skykhanstar.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #

11 Aralık 2008 Perşembe

Kill Bill: İntikam için tekrar doğmuş bir kadın..

Quentin Tarantino' nun bol kanlı filmi.. zaten bu adam iki şeyi çok sevmiştir. Biri kan, diğeri de kadın ayağı :) bu filmde ikisi de mevcut. The Bride 'a ayak egzersizi yaparken acaba kendisi kamera arkasında ne kadar keyif sürmüştür kim bilir.
Filmin güzel de wallpaperları da mevcut. isterdim ki M.Madsen' lı bi foto kullanayım ama o zaman da Uma Thurman' a ayıp etmiş olurdum..
-------------------
O-Ren Ishii: Your instrument is quite impressive. Where was it made?
The Bride: Okinawa.
O-Ren Ishii: Whom in Okinawa made you this steel?
The Bride: Hattori Hanzo.
O-Ren Ishii: YOU LIE! [the Bride shows Hattori Hanzo marking on sword]
O-Ren Ishii: Swords however, never get tired. I hope you saved your energy. If you haven't... You may not last five minutes. But as last looks go, you could do worse.
-------------------
Budd: That woman deserves her revenge and we deserve to die.

3 Aralık 2008 Çarşamba

LéoN : Tek kişilik terör örgütü

Mathilda: Leon, I think I'm kinda falling in love with you.
Mathilda: It's the first time for me, you know?
Léon: How do you know it's love if you've never been in love before?
Mathilda: 'Cause I feel it.
Léon: Where?
Mathilda: In my stomach. It's all warm. I always had a knot there and now... it's gone.
Léon: Mathilda, I'm glad you don't have a stomach ache any more. I don't think it means anything.