1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Before The Rain


Taraf olmanın neredeyse zorunlu olacağı dönemlere doğru gittiğimizi düşünürken, neden taraf olmamak gerektiği üzerine bir film öneriyorum size. Tabi konu savaşsa... Taraf olmayıp ne yapacağız diyorsanız Alexander Kirkov'un yaptıklarına bakmak yeterli. Milcho Manchevski'nin yazıp yönettiği 1994 yapımı Yağmurdan Önce, "Sözcükler, Yüzler ve Fotoğraflar" adındaki üç hikâyeden oluşuyor. Makedonya ve İngiltere'de geçen üç hikâye filmin sonunda birbirine bağlanıyor. Alejandro González Iñárritu'nun çoklukla uyguladığı, olayların birbirine bağlandığı ve bir çember oluşturduğu, yapboz (puzzle) filmlerden. Filmde sürekli söylenen "Zaman asla ölmez, çember yuvarlak değildir" sözü de buna bir gönderme, çünkü filmdeki bölümler zamansal olarak birbirinin içine geçiyor, doğrusal bir anlatı ile sunulmuyor. 1991-1994 yılları arasında yaşanan Yugoslavya iç savaşının, Yugoslavya gibi farklı etnik ve dini kökenlerden gelen insanların bir arada yaşadığı Makedonya'da yarattığı savaş korkusu ve ister istemez taraf olmanın getirdiği sonuçları görüyoruz. I. Dünya Savaşı'nın da başladığı bu coğrafyada aslında, savaş çıkması istendiğinde, bütün olayların başlaması minik bir kıvılcıma bakar hale gelir. Filmde savaşa dışarıdan bakan ve sadece fotoğrafını çeken bir fotoğrafçının şahsında, tüm seyirci kalanlar eleştirilmektedir. Ünlü yönetmen Theodoros Angelopuolos'un Ulysses Gaze'de yaptığı gibi aydın, sanatçı camiasına bu savaşa karşı aktif rol almadıkları için bir kızgınlık ve eleştiri de var. Filmin sonunda taraf olmanın değil, eski kardeşlik zamanlarındaki gibi davranmanın ne kadar zor olsa da yapılması gereken olduğunu, eninde sonunda ölecek olanın "Kendi çocuğu" olma ihtimalini düşündürtmüş ve öyle davranmalarını istemiştir.

Buradan sonra okuyacaklarınız film hakkında detaylı bilgi içerir, izledikten sonra okumanızı öneririm.

1- Sözcükler:
Makedonya Üsküp'te ilahi güzelliğe sahip bir köyde, tarlada ekinleri ile uğraşan rahip adayı Kiril'in yanına gelen peder, "Yağmur yağacak, sinekler ısırıyor" der. Biraz ileriyi işaret edip "Hatta orada başladı bile" diye ekler. Film boyunca beklenen yağmur, hem gelecek olayların habercisi hem de sıkıntılı havayı rahatlatacak bir kurtarıcı gibi düşünülebilir. Ayinden sonra manastırdaki odasına dönen Kiril bir yabancı ile karşılaşır. Saçları erkek çocukları gibi kesilmiş olan Zamira isimli bir müslüman kızı ile. Kiril sessizlik yemini ettiği için konuşamaz ve Zamira konuştuğunda da anlamaz çünkü ikisi farklı dilleri konuşmaktadır. Konuşamayan, konuşsa da anlaşamayan iki farklı millete aitlerdir, biri Makedon diğeri Arnavut. Ertesi gün Zamira'nın yerini, akrabalarını öldürdüğü gerekçesi ile manastıra aramaya gelen Makedonlara da söylemez Kiril. Manastır rahipleri ertesi sabah kızı bulunca Kiril'i manastırdan kovarlar. Gece olunca yola çıkan Kiril'in yanına peder Zamira'yı verir ve ayrılırken önce yalan söylediği için tokat atar, sonra da kızı koruduğu için sarılır ve iyi şanslar diler. Kiril ve Zamira manastırdan uzaklaşırlar, Kiril önce Üsküp'e kardeşinin yanına, oradan da Londra'ya ünlü bir fotoğrafçı olan amcasına gitmeyi düşündüğünü söyler. Tam "Hiç kimse seni bulamayacak" dediği anda, Zamira'nın dedesi onları ayırır ve kızı döver. Zamira'nın çobanı öldürüp öldürmediğini sorar. Bu yüzden savaş başlamasından korkmaktadırlar. Sonra Kiril'i kovarlar, kız da peşinden gider. O sırada dedesinin adamlarından biri (sonra abisi olduğunu öğreneceğimiz Ali) Zamira'yı vurur.

2- Yüzler:
Londra'da insanların en büyük derdi trafik ve hava şartlarıdır. Oysa kimse savaştan uzak ve medeni bir ülkede yaşadığı için güvende değildir. Bir restoranda yemek yerken de çıkan bir kavganın çatışmaya dönmesi sonucunda insanların yüzleri dağılabilir. Anne savaş resimlerine bakmaktadır. Açlık ve sefalet içindeki insanlara, çoklukla çocuklara ve Madonna'nın kapak resmi olacak fotoğrafına. O sırada gelen telefon ile ayrılmak istediği kocasından hamile olduğunu öğrenir. Öğlen dışarı çıktığında da ağlayan çocukların sesleri kulağındadır. Pulitzer Ödülü sahibi fotoğrafçı Alex'le bir ilişkisi vardır ve Alex Bosna'dan yeni gelmiştir, işinden istifa edip Makedonya'ya dönmek istemektedir. Anne'i de kendisiyle gelmesi konusunda iknaya çalışır. Anne Londra'da kalıp bu savaşta bir taraf tutması gerektiğini söyler.
Alex, "Barış bir istisnadır, kural değil." der. Anne Alex'teki değişikliğin sebebini sorar.
- Öğrendim ve yaşlandım.
- İki haftada mı?
- Birini öldürdüm.

3-Fotoğraflar :
Üsküp'e dönen Alexander, Mitre'nin yeğeni tarafından elinde silahla karşılanır. Eski sevgilisi Hana'yı görmek ister ama bu kolay olmaz çünkü Arnavutlar da hristiyanların kasabalarına girmesine izin vermemektedirler, birbirlerine selam vermek şöyle dursun düşmanca davranmaktadırlar. Hana'nın evine ziyarete gittiğinde Zamira'nın Hana'nın kızı olduğunu öğreniriz. Zamira'nın abisi, Ali hediyeleri verince kabul etmez, çünkü Alex onlardan biri değildir. Eve geldiğinde Anne'e bir mektup yazar. Alex Bosna'da milislerden biriyle dost olmuştur. Ona heyecan olmadığından söz edince adam esirlerden birini çıkartır ve gözlerinin önünde öldürür. Alex bunu fotoğraflar. Bu fotoğraflarla bir insanı öldürmüştür. İstifa edip memleketine dönmesinin sebebi de budur. Ertesi gün, kuzeni Bojan'ın ağılında iki kuzu doğurtan doktor kuzeni ile halklar arasındaki hüsumetten bahsederken "Burada kavga için bir neden yok." diyen Alex'e karşılık doktor "Bir neden bulurlar, savaş bir virüstür" der. Ertesi gün Bojan ölü bulunur ve doktor kuzen Alex'e şöyle der:
-İyi savaşlar dilerim. Bol fotoğraf çek.

O gece Hana Alex'ten kızı Zamira için yardım ister. Kadınlara düşkün kuzen Bojan'ı öldürdüğü iddiasıyla yakalanmıştır (ilk bölümde dedesi ile Zamira arasında geçen konuşmalarından Bojan'ın Zamira'ya saldırdığı iması çıkmaktadır) ve ağılda tutulmaktadır. "Kendi kızınmış gibi ona yardım et" der. Alex ağıldan Zamira'yı kurtardığında, kuzenleri durmasını ve kızı bırakmasını isterler. Alex onları dinlemez ve vurulur. Zamira kaçar ve manastıra saklanır. Alex yattığı yerde, son nefesini verirken, "Gökyüzüne bak yağmur yağacak!"der, belki de savaşın başlayacağını söylemek ister.


Konuk Yazar : Burcu Polat Çam

http://yasamingenisozeti.blogspot.com

12 Kasım 2009 Perşembe

Before The Rain;Words,Faces,Pictures

"Kuşlar çığlık atarak kara gökyüzünde uçuşuyor. İnsanlar sessiz, beklemek kanıma acı veriyor." Mesa Selimovic

Romalı şair Horatius'un çarpıcı bir sözü var.“Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur”(Ne gülüyorsun? Değişik isimlerle anlatılan, senin hikayendir).Birlikte yaşayan iki milleti ayıran Berlin Duvarı da,Batı Şeria ile Doğu Kudüs'ü ayıran duvarda aynı sebeptendir.Halkını yüzyıllarca birlikte yaşadığı diğer halktan ayırmak.Benzer örneklerde iç savaşları Balkanlardan Afrika'ya çokca duyduk,izledik. Ve her iç savaşın ardından unutuyoruz.Yeniden barış dolu bir dünya inşa ediyoruz hayallerimizde,silahlar olmasın diyoruz,ütopyalarımızı gerçek varsayıyoruz ta ki yeni bir iç savaşı duyana kadar.Oysa ki barışın istisna olduğunu artık anlamış olmamız gerekiyor.

Before The Rain özünde 3 bölüme ayrılan bir film.Kelimeler,yüzler ve resimler.Birbirine bağımlı 3 bölüm ve her bölümde olan savaş ile ölüm.Bu döngüde anlatmaya çalıştığı ise çemberin yuvarlak olmadığı.
"Zaman ölmez.Çember yuvarlak değildir"

Kelimeler
Açılış sekansında yağmurdan hemen önce rahip Marko'nun sarfettiği "Zaman ölmez.Çember asla yuvarlak değildir"sözü filmin tamamına etki yapıyor.Savaşın,iki etnik kökenin arasında kalmış olan müslüman kızı Zamira'nın kiliseye sığınması ve onu koruyan rahip Kiril'in dilini bile bilmeden onunla kaderini bir tutma eylemi savaşın olduğu topraklarda aşk kelimesini hatırlatıyor bizlere ama unutmamız gereken iç savaşta aşkın önemi yoktur.

"Ölümün gölgeli vadisinde yürümeme rağmen,hiçbir şeytandan korkmuyorum.Çünkü sen benimlesin."

Yüzler
Filmin spot cümlesi "yüzleri tanıdığınızda hikayeyi de anlamaya başlayacaksınız" idi.Kocası ile başka bir adam arasında kalmış Anna üzerine yoğunlaşıyor herşey.Arka planda savaşa ait fotoğraflar,Londra'da duvarda yazan "Zaman ölmez.Çember yuvarlak değildir" sözü.Ülkesine dönmeye hazırlanan Alex Anna'yı arkasında bırakıp kendini ait hissettiği yerlere dönme kararını veriyor.

Resimler
Resimin bütünleyici parçasına geri dönüş.Emperyalist güçlerin körüklediği savaşa Uluslararası teşkilatların müdahale etmemesi de bir o kadar acı verici.

-Birleşmiş Milletler nerede?
-Haftaya cesetleri toplamaya gelirler.

Bu replik özünde barışı korumayı ilke edinmiş Uluslararası teşkilatların bu savaşa nasıl baktıklarına dair yerinde bir eleştiri.Alex'in Annayı geride bırakmasının esas nedenlerini anlamaya başlıyoruz.Balkanlarda hiçbirşeyin eskisi gibi olmadığını anlaması,eline silah geçenin milletinden olmayanı bir hiç uğruna öldürebiliceğini farketmesi ve sevdiği kadının kızını korumaya çalışması ile 'yağmurdan önce'ye kadar yaşananlara dönüyor ama dedik ya iç savaşta aşkın değil sadece akıcak olan kanın önemi vardır.

"Barış istisnadır.Kural değildir."

Yağan yağmurun intikam duygusunu,akan kanları temizlemediğini ve çemberin gerçekten yuvarlak olmadığını,yaşananların hepimizin kıyısından köşesinden dahil olduğumuz insanlık dramının sadece kompozisyon haline getirilmiş bir örneği olduğunu farkediyoruz.Sorunun sadece halklar arası savaş olmadığını,ihtiraslar sonucunda insan olmanın suçu getirdiğine tanıklık ediyoruz.Kan bağı veya farklı bir milletten olmak önemli mi?Önemsiz olduğunu ölümlerden görüyoruz.Örnek mi? Zamira ile Alex'in ölümleri yeterlidir sanırım.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Léon


Film hastası biri değilimdir. Bir haftada 2 film izlemişsem buradan kapılacak kültür mirasıyla ilgili ortalamalarıma göre güzel bir hasılat elde etmiş durumda sayarım kendimi. Ancak nasıl insanların favori kitapları, rol modelleri var, nasıl keşke bunu ben düşünseydim dediğimiz şaheserlerle karşılaşıp kendimizi buluyoruz orada, işte favori filmim léon'da böyle bir yer kaplıyor benim hayatımda. Léon, her izleyişimde beni benden alan, bana bir şeyler katan, kendimi bulduğum, kendimi kaybettiğim bir film. Sadece bir film olması çok üzücü.
Léon aslında erken büyümüşlerin hikayesi. İntikam için saflığını kurban eden Mathilda'nın bu seremoniyi hazırlarken geçirdiği aşamalar ve senaryoya yedirilmiş hayat enstanteneleri ile büyüyüşünü gördüğümüz başyapıt. Öldürmeyi öğrenmek isteyen Mathilda'ya şöyle seslenir Léon:
-Büyümek için biraz daha zamana ihtiyacın var.
İşte burada küçüklerin aslında görünenden daha büyük dünyası büyüye karışıyor, Mathilda:
-Ben artık büyümüyorum, yaşlanıyorum.


Film bize karakter değil de tip kullanarak uçlardan anlatıyor hayatı biraz. Polis merkezine cephaneyle dalan Léon, bize tekrar fısıldıyor; bu dünyada bir yerlerde birbirlerini delicesine ve karşılıksız seven insanlar hala var. Stansfield ile de gevşemeyin mesajını veriyor bir taraftan. Klasik müzik meraklısı bu kötü adamımız en son bir benzerini kendimi uyandırmak için icat ettiğim kapak numarasına kaplıyor. Onun sonu adalet isteyen ruhlarımıza cennetten bir lot hisse senedi gibi geliyor. Abartılı ama izlerken hissedilmeyen çatışma sahnesi ise filmdeki zeka kullanımını açığa vuruyor. Abartılardan bahsederken Mathilda'nın ilk işinde Central Park'ta bir belediye başkanı tipi vurması, ve pencereden dışarı rastgele ateş açmasını es geçemeyiz. İşte hayattaki süprizler, ve kötü şakalar da bir biçimde girmiş senaryoya. Ve bitki. Filmde hiç konuşmasa da pek çok ortak duyguyu paylaştım ben bu bitkiyle. Şimdi bitki duygu sahibi mi olaylarına girmeyin. O sevgisini içine gömmüş adamın sıktığı her sprey damlası belki bitki için sadece herhangi birinin sıktığı su ama o suyu sıkamasa Léon nasıl rahatlar. Elinde bitki olmadan yollara düşmüş bu ikili eksik değil midir? Filmin en ateşli yerlerinde bile bir başrol oyuncusu gibi sahne almıştır bu bitki. Ve en son, o yıllık otsu köklerine kavuşturulurken Mathilda tarafından, arkada olaydan bihaber kuru kalabalığa nasıl bir aşağılayıcı bakış atmıştır o bitki. Evet, bitki baktı, doğru duydunuz:)

Senaryonun metni de başlı başına bir şaheser bana sorarsanız. Film eleştirisi gibi değil de film methiyesi gibi anlatışım, biliyorum, ama eleştirebilecek hiçbir şeyim yok filmle ilgili:) Motelden kovulan Léon ve Mathilda yolda konuşurken, her şeye tamam cevabı veren Mathilda'ya kızmaya çalışan büyük süt içicisi léon:
-Sürekli tamam demeyi kes, tamam mı?
-Tamam
:)Mathilda yaş olarak daha küçük olmasına rağmen hem filmde geçen yaş repliği ile hem de filmde artık benim rol demeye cesaret edemediğim halleri ile ne kadar "büyük" bir oyuncu olduğunu bize gösteriyor. Bu film çekilirken acaba senaryoyu idrak etme kapasitesinde birisi miydi diye kendime sormadan edemem.


Filmde, hayatın olmazsa olmazlarından aşk da var tabii ki. Aşk küçük Mathilda'nın koskoca Léon'a olan aşkı. Bunu dile getirirken çok rahat olan Mathildacığım, aynı rahatlığı süt yerine içki içtikten sonra öpülmek istediği sahnede de gösteriyor. Filmin sansürsüz versiyonu bazı insanları rahatsız edebilir, şahsen ben de sansürlü versiyonunu daha çok severim. Bana daha çok hitap eder. Filmdeki aşkın Mathilda'dan Leon'a ve Léon'dan ölmğş sevgilisine olan kısmında yozlaşmamış bir aşk tanımı yatıyor, dikkat!

İngilizce senaryosuna bu linkten ulaşabileceğiniz film 1994 Fransız-Amerikan ortak yapımıdır ve yönetmeni Luc Besson'dur. Başrollerini ise Jean Reno, Natalie portman ve Gary Oldman ile bir adet bitki oynamaktadır.

Film bir şeyler öğretiyor izleyicisine. Öncelikle en son kullanılacak silahın bıçak olduğunu söylüyor. Yakınına girince zarar vermek kolay çünkü. Uzaktan ancak işe yeni başlayanlar zarar verebiliyor. Bunun dışında özgürlük arayan asi kimselere özgürlük yerine "kök" buyrun diyor, köksüzlüğe prim veren dünyamızda. İnsan öldürmenin hayattan aldıkları tek gözü açık bir biçimde koltukta uyuyan Léon ile çok güzel ifade edilmiş. Sütün insan gelişimindeki önemi de vurgulanmış, ya da vurgulanmamış ben çarpıtıyorum:)


Léon kayıpların tekrar elimizde olduğu anları bize yaşatan bir film. İçine girip bir süre de olsa üşümeden durabileceğiniz bir yorgan. Sadist tarafınızı terbiye için kullanılabilecek bir ilaç. Ve sakince aktığı için kendinizi görebileceğiniz bir ırmak...

KONUK YAZAR: Gökhan Yıldız

http://skykhanstar.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #

3 Ocak 2009 Cumartesi

The Crow : Efsaneler..!

"Bir zamanlar insanlar, birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüler ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama kimi zaman, çok kötü bir şey olduğunda, ölü korkunç bir kederi beraberinde getirir ve ruhu huzura kavuşamazdı. Bazen, ama sadece bazen, karga ruhu yanlışları-haksızlıkları düzeltmesi için geri getirirdi.

Filmin efsane oluşu, girişindeki bu mitten dolayı değil elbet. Bir çok ilginç olayı bünyesinde barındırması. Belki de efsane yerine "Lanetli" tanımını kullanmalıyım, bilemiyorum.Yavaş yavaş açıklayalım nedenlerini.
Filmin en büyük olayı, film çekimlerinde başrol oyuncusu Brandon Lee' nin ölmesi. Kurusıkı tabanca kullanılması gerekirken-nasıl oluyorsa artık- gerçek bir silah kullanılmış, çekimin ortasında yere yığılmış, 5 saat yaşam savaşı verdikten sonra hastanede ölmüştür. İlginç bir nokta, Brandon Lee hepimizin bildiği Bruce Lee' nin oğlu ve biliyoruz ki Bruce Lee de çekimlerde ölmüştü.
Gelelim başka bir noktaya. Filmdeki ana karakterimiz Eric Draven, evlenmeden önce öldürülüyor ki zaten geri dönüş amacı da bunun intikamını almak. Eric Draven'ı canlandıran Brandon Lee de, film çekimlerinden sonra nişanlısı Eliza Hutton ile evlenmeyi düşünüyordu ki bu mümkün olmadı.Evliliğine 17 gün kala ölmüştü.
Başka bir konuya daha gelelim. Film karakterimizin tekrar dünyaya geldiğindeki makyajı, başka bir film karakteri ile benzerlik göstermekte. Batman filminin Joker'i ile... Tabi ki size aynısı demiyorum, ama uzun saç, beyaz surat benzer dememiz için oldukça yeterli neden ki benzeyen kişilerin karakterler oldugunu söylüyorum, oyuncular değil. Oynadığı karakterlerinin benzemesiyle kalmıyor, gerçek hayattaki benzerlik de dikkat çekiyor. Heath Ledger - Brandon Lee.. İkisinin de oynadı son film olması ve bu filmi izleyemeden ölmüş olması, en ilginci her ikisinin de 28 yaşında ölmüş olması bu benzerliği cilalıyor.
Tüm bu tesadüfi (!) olaylar bir kenara, izlemek için uğraşın demesem de fırsatınız olursa izleyin derim. The Cure - Burn şarkısı için ve Eric Draven'in çatıda attığı gitar solosu filmin dinlenmeye değer müziklerinden...
-------------------------------
Eric Draven: Little things used to mean so much to Shelly- I used to think they were kind of trivial. Believe me, nothing is trivial.
-----------------------------
Eric Draven: I have something to give you. I don't want it anymore. Thirty hours of pain all at once, all for you.
------------------------------
Albrecht: Police! Don't move! I said, "Don't move!"
Eric Draven: I thought the police always said, "Freeze!"
Albrecht: Well, I am the police, and I say, "Don't move" Snow White. You move, you're dead.
Eric Draven
: And I say, "I'm dead," and I move.
--------------------------------
Batman The Dark Knight yazısı
The Cure - Burn şarkısı
kadına...

30 Aralık 2008 Salı

Postino,il

Şili’li yazar Pablo Neruda’ nın hayatından bir kesiti aktarmışlar. Daha doğrusu sürgünde olduğu bir dönemde, tanıştığı bir postacının romantik aşk hikayesini. Saf bir postacı, duyguları da kendisi kadar saftır. Aşkı ve yeni öğrendiği komünizme olan hisleri de..
Sürgün yemiş bir komünist yazara posta götürmekle başlar postacının hayatındaki değişim. Garip bir görüntüsü var, bu adam bana küçükken bizim mahallede bulunan dilsiz bir adamı anımsattı, gülüşleri benzer, belki zekaları da. Ama Mario kendisini cahil görmemektedir, okumayı yavaş da olsa becerebilmektedir ki bu da ona göre kendini cahillikten çıkarmaya yetmektedir. Şiir üzerine güzel diyaloglar da vardır filmde. Pablo Neruda, metaforlardan bahsederken, kendi şiirinden alıntı yapan Mario'ya kızarken,Mario'nun verdiği cevap da oldukça güzeldir: "Şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir."

Yönetmenliğini Michael Radford’ un yaptığı bu filmin müzikleri de oldukça hoştur. Oscara aday olduğu 5 daldan sadece müzik dalında ödülü kazanmıştır.1996 senesinde yarıştığı filmlere bakılırsa bunun da büyük bir başarı olduğunu söyleyebilir. Aldığı ödülden dolayı değil, aday oluşundan ötürü. En iyi film dalında o yılın filmlerinden The Usual Suspect, Se7en, Twelve Monkeys bulunmazken il Postino’nun bulunuşudur belki de başarısı. Filmde Pablo Neruda’yı Philippe Noiret, postacıyı Massimo Troisi canlandırmıştır. Troisi’nin bu filmdeki kaderi, Heath Ledger’in Batman filmi ile olanınki gibidir. Filmin çekimi tamamlanmış fakat montaj sıralarında filmi izleyemeden ölmüştür. En iyi erkek oyuncu oscarına aday gösterilmiş fakat bunu Nicolas Cage’e kaptırmıştır. Dileriz ki Heath Ledger kaptırmaz kimseye.
----------------------
Pablo Neruda: When you explain poetry, it becomes banal. Better than any explanation is the experience of feelings that poetry can reveal to a nature open enough to understand it.
----------------------
Mario Ruoppolo: Poetry doesn't belong to those who write it; it belongs to those who need it.
----------------------
Mario Ruoppolo: If you make this much of a fuss about one poem, you're never going to win that Nobel Prize.
----------------------
Mario Ruoppolo: I said five words to her.
Pablo Neruda: Which were?
Mario Ruoppolo: I said, "What's your name?"
Pablo Neruda: And she?
Mario Ruoppolo: And she: "Beatrice Russo."
Pablo Neruda: "What's your name?" are three words.And the other two?
Mario Ruoppolo: Then I repeated Beatrice Russo.
-----------------------
Mario Ruoppolo: Your smile spreads like a butterfly.
----------------------

11 Aralık 2008 Perşembe

Pulp Ficiton

Diğer filmlerinden bahsetmişken bu filminden bahsetmezsek büyük ayıp etmiş oluruz. Yine önce diyaloglu bir başlangıç, ardından güzel bir müzik.. patentini almalı bence Quentin Tarantino.
Uma Thurman' ı eksik etmemiş yine, çevresine de yıldızları serpiştirmiş. Kurgu da güzel olunca ortaya tadından yenmeyecek bir film çıkmış. zaten IMDB de üst sıralarda kalması da bunun bi ispatıdır. Tamam, refarans IMDB deildir ama bunu da görmezden gelemeyiz:)
Filmin kadrosundan kırıntılar : John Travolta, Samuel L. Jackson,Tim Roth, Bruce Willis, Uma Thurman, etc..
----------------------
The Wolf: You're... Jimmie, right? This is your house?
Jimmie: Sure is.
The Wolf: I'm Winston Wolfe. I solve problems.
Jimmie: Good, we got one.
The Wolf: So I heard. May I come in?
Jimmie: Uh, yeah, please do.
----------------------
Jules: We should have shotguns for this kind of deal.
Vincent: How many up there?
Jules: Three or four.
Vincent: That's countin' our guy?
Jules: Not sure.
Vincent: So that means there could be up to five guys up there?
Jules: It's possible.
Vincent: We should have fuckin' shotguns.

4 Aralık 2008 Perşembe

Esaretin Bedeli..

Sinema tarihinin en iyi ikinci adamı olan Morgan Freeman 'dan kaynaklanmış olacak ki yıllardır bu film IMDB top 250 listesinde The Godfather filminin arkasında 2.film olarak kaldı. The Dark Knight filminin listelere dahil olup zirveleri biraz karıştırmasından faydalanmış olacak ki o makus talihini yendi ve 1. sıraya yükseldi. ileriki zamanlar neyi gösterir bilinmez.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Idiot? Idealist? nesin sen?

Forrest Gump: Will you marry me?
Forrest Gump: I'd make a good husband, Jenny.
Jenny Curran: You would, Forrest.
Forrest Gump: ...But you won't marry me.
Jenny Curran: ... You don't wanna marry me.
Forrest Gump: Why don't you love me, Jenny?
Forrest Gump: I'm not a smart man... but I know what love is.

LéoN : Tek kişilik terör örgütü

Mathilda: Leon, I think I'm kinda falling in love with you.
Mathilda: It's the first time for me, you know?
Léon: How do you know it's love if you've never been in love before?
Mathilda: 'Cause I feel it.
Léon: Where?
Mathilda: In my stomach. It's all warm. I always had a knot there and now... it's gone.
Léon: Mathilda, I'm glad you don't have a stomach ache any more. I don't think it means anything.