Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2026 Cuma

Spoorloos (The Vanishing,1988) Filmi, Kötülük Hakkında Bize Ne Söylüyor?

Son zamanlarda sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan ve Stanley Kubrick’in "sinema tarihinin gördüğü en ürkütücü yapıtlardan biri" olarak tanımladığı Spoorloos (The Vanishing, 1988), yönetmenliğini George Sluizer’ın yaptığı, psikolojik gerilim türünde Hollanda-Fransa ortak yapımı bir film. Bir kadının kayboluşundan hareketle saplantıyı, kötülüğün sıradanlığını ve insanın gerçeği öğrenmek uğruna neleri göze alabileceğini anlatan bu filmin önce bir incelemesini, ardından da spoiler içeren okumasını yapalım.


Hikaye, sevgilisi Saskia (Johanna ter Steege) ile birlikte Fransa’daki tatil yolculuğuna çıkan Rex Hofman’ın (Gene Bervoets), sıradan bir benzin istasyonu molasında sevgilisinin iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla ana hikayesine başlıyor. Saskia’nın ne bir iz bırakarak ne de arkasında bir ipucu bırakarak buharlaşması, Rex’i üç yıl sürecek saplantılı ve tüketici bir arayışın içine sürüklüyor. Film, bu gizemli kayboluşun ardından hem katilin soğukkanlı hazırlık sürecini hem de Rex’in yaşadığı ruhsal çöküntüyü paralel bir kurguyla gözler önüne seriyor. 

Yönetmen George Sluizer, klasik gerilim filmlerinin aksine katilin kimliğini gizlemek yerine hikayenin başından itibaren seyirciyi suçluyla tanıştırarak alışılmışın dışında bir yol izliyor. Bu tercih, filmi kimin katil olduğunun merak edildiği bir bulmacadan ziyade, katilin zihnindeki karanlık mekanizmayı ve kaçınılmaz sona doğru ilerleyen süreci inceleyen psikolojik bir çözümlemeye dönüştürüyor. Klasik bir korku filmi canavarı yerine son derece sıradan, aile babası profili çizen bir kimya öğretmeninin kötülüğü işlemesi, gerilimi daha da sarsıcı kılıyor. 

Yönetmen, şiddet olgusunu herhangi bir nedene bağlamadan, insan doğasının en karanlık köşelerinden süzülüp gelen 'nedensiz şiddet' veya daha önce blogumuzda The Zone of Interest filmi yazısında değindiğimiz, Hannah Arendt'in Kötülüğün Sıradanlığı kavramı üzerinden ele alıyor. Katil Raymond Lemorne’un (Bernard-Pierre Donnadieu) kötülüğü bir akademik merak, bir deney veya kusursuz bir suç işleme arzusuyla yapması, filmin alt metnini zenginleştiriyor. Karakterin çocukluğundan itibaren 'kadercilik' kavramıyla olan hesabı ve sıradan hayatının arkasına sakladığı sosyopat kimliği, klasik 'kötü adam' tiplemelerinin çok ötesinde katmanlı bir portre sunuyor.

Filmin en çarpıcı tematik katmanlarından birini ise Rex’in Saskia’ya duyduğu aşkın zamanla yıkıcı bir takıntıya, hatta hastalıklı bir meraka dönüşmesi oluşturuyor. Rex, sevgilisini bulmaktan ziyade 'gerçeği öğrenme, ne olduğunu bilme' dürtüsünün kurbanı haline geliyor. Film ilerledikçe, bu arayışın masum bir sadakat göstergesinden çıkıp, iki erkeğin entelektüel ve ruhsal bir düellosuna evrilmesini hayranlıkla izliyoruz; nitekim bu durum, Rex’in katille yüzleşmek için kendi ayaklarıyla tehlikenin içine yürüyüşünde net bir şekilde görülüyor. 


Yönetmenin olayları melodramatik bir kaosa sürüklemeden, son derece dingin ve kontrollü bir atmosferde işlemesi filmin etkileyiciliğini artırıyor. Bununla birlikte, Rex karakterinin yaşadığı krizlerin bazen hafif karikatürize bir boyuta yaklaşması ve filmin bazı sahnelerinde tempo düşüklüğü yaşanması eleştirilebilecek yönleri arasında yer alıyor. Ancak bu  kusurlar, finalde izleyiciyi bekleyen o sarsıcı bitişin etkisini asla gölgelemiyor. 

Spoorloos, İngilizce adıyla The Vanishing, sıradan bir kaçırılma öyküsünün çok ötesinde, insan zihninin en kuytu köşelerine sızan, izledikten sonra bile günlerce zihnimizi meşgul eden ve seyirciye ne hissedilmesi gerektiğini dikte eden usta işi bir yapıt. Günümüz sinemasında bolca gördüğümüz, zoru seçmeyen ve kolaya kaçan gerilim filmlerinin aksine, 'nasıl' sorusunun peşinden giden bu Avrupa sineması klasiği, sinemaseverler için keşfedilmeyi bekleyen zamansız bir hazine olma özelliğini sürdürüyor. Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Bernard-Pierre Donnadieu’nün soğukkanlı, mesafeli ve büyüleyici bir performansla hayat verdiği sosyopat katil Raymond Lemorne, sinema tarihinin en unutulmaz kötü adamları arasındaki yerini fazlasıyla hak ediyor. 


YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI SPOİLER İÇERİR



Gelelim filmin ana hatlarına. Kurgusal olarak bölecek olursak önce Saskai'nin kayboluşu, ardından katil Raymond'un sıradan hayatı ve ardından gerçeğin peşine düşen Rex'in 3 yıl süren merakı ve cevaba ulaşmak uğruna feda ettiklerini konuşacağız. Sırayla gidelim.

1. Saskia’nın gizemli kayboluşu

Rex Hofman ve sevgilisi Saskia Wagter, Fransa’da arabayla tatile çıkar. Yolculuk sırasında Saskia, sürekli gördüğü tuhaf bir rüyadan söz ediyor: Uzayın derinliklerinde altın renkli, yumurta biçiminde bir kapsülün içinde tek başınadır. Son gördüğü rüyada ise başka bir kapsül daha vardır. İkisi çarpışırsa her şeyin sona ereceğini düşünür. Bu kapsül olayına birazdan tekrar değineceğiz.

Çiftin arabası bir tünelde benzinsiz kalıyor. Bir süre sonra bir benzin istasyonuna uğrarlar. Saskia, Rex’ten kendisini bir daha asla terk etmeyeceğine dair söz istiyor. İkisi, aralarındaki bağlılığın bir sembolü olarak, bir ağacın dibine birer madeni para gömer.

Ardından Saskia içecek almak için istasyona girer. Ancak bir daha geri dönmez. Rex istasyonu arar, çevreyi dolaşır ve polise başvurur. Fakat Saskia’dan hiçbir iz yoktur. Ne bir ceset bulunur ne de kaçırılmasını açıklayacak bir kanıt. Rex için bu kayboluş, zamanla hayatının merkezine yerleşen bir saplantıya dönüşür.

2. Raymond Lemorne: Sıradan görünen bir canavar

Film, Saskia’nın kayboluşunun arkasındaki kişiyi izleyiciye oldukça erken gösteriyor: Eşi ve çocuklarıyla yaşayan, dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile babası Raymond Lemorne. Filmde onun bir canavar gibi görünmemesi özellikle önemli.Raymond, toplumun içinde rahatlıkla var olabilen, planlı ve soğukkanlı olan eğitimci bir adamdır.

Önceki yıllarda bir çocuğu boğulmaktan kurtarmıştır. Çocukları bu yüzden onu kahraman olarak görüyor. Ancak Raymond’ın zihninde tuhaf bir soru beliriyor: Bir insan gerçekten iyi midir, yoksa yalnızca kötülük yapmaya cesaret edemediği için mi iyidir?

Bu düşünceyi sınamak için kendisine korkunç bir hedef koyuyor: Yapabileceği en kötü şeyi yapacak ve kendi sınırlarını test edecektir.

Bunun üzerine kadınları kaçırmak için planlar yapmaya başlıyor. İnsanları nasıl kandıracağını, onları nasıl etkisiz hale getireceğini ve yakalanmadan nasıl hareket edeceğini önceden deniyor. Bir noktada kolu alçıdaymış gibi davranarak yardıma ihtiyaç duyan, zararsız bir adam izlenimi yaratıyor hatta.

Saskia’yı da bu yöntemlerden biriyle kandırır. Onunla sohbet edip güvenini kazanıyor ve arabasına binmesini sağlıyor. Ardından kloroform kullanarak onu bayıltarak etkisiz hale getiriyor.

Raymond’ın amacı para kazanmak, intikam almak veya cinsel bir arzuya ulaşmak değil. Kendi kötülük kapasitesini sınamak, korkunç bir eylemi gerçekten yapabilecek biri olduğunu kendisine kanıtlamaktır. Filmin en ürkütücü taraflarından biri de bu zaten. İçindeki kötülüğün sınırını görmek için yapılan kötülükler sadece bunlar.


3. Üç yıl sonra: Rex gerçeğin peşini bırakmıyor

Aradan üç yıl geçiyor. Rex hala Saskia’nın başına ne geldiğini öğrenmeye çalışıyor. Bu süreçte Lieneke isimli başka bir kadınla ilişki kursa da Saskia’nın kayboluşu zihninden çıkmıyor. Rex’in bu ilişkisi de geçmişin gölgesinde kalıyor ve ayrılık yaşanıyor.

Rex’in hayatında artık tek bir soru vardır: Saskia’ya ne oldu?

Televizyona çıkarak kamuoyuna sesleniyor. Saskia’nın öldürülmüş olabileceğini bile kabul etmeye hazırdır. Onun için belirsizlik, ölüm ihtimalinden daha dayanılmaz zira.

Sonunda Raymond, Rex’in karşısına çıkıyor. Saskia’yı kaçıran kişinin kendisi olduğunu açıklıyor ve Rex’e gerçeği öğrenme fırsatı sunuyor.

Fakat bir şartı vardır: Rex, Saskia’nın yaşadıklarının aynısını yaşamak zorundadır.

4. Raymond’ın teklifi: Gerçeği öğrenmenin bedeli

Raymond, Rex’e Saskia’yı nasıl kandırdığını ve kaçırdığını anlatıyor. Ancak onun sonrasında ne yaşadığını söylemiyor. Çünkü bunu öğrenmesi için aynısını yaşaması gerekmekte.

Rex öfkelenip Raymond’ı tehdit etse de, hatta onu polise ihbar edebileceğini düşünse de, ortada onu kendisini suçlayacak somut bir kanıt bulunmadığını biliyor. Rex’in asıl çaresizliği burada ortaya çıkar: Yıllardır aradığı kişi karşısındadır, ama gerçeğe ulaşmak hala kendi kontrolünde değildir.

Raymond ona aynı deneyimi yaşatacağını söylemişti zaten. Rex başlangıçta bunu reddediyor. Ancak yıllardır süren arayış, belirsizlik ve Saskia’ya duyduğu bağlılık onu geri dönmeye ve bu teklifi kabul etmeye itiyor.

Tıpkı Matrix filminde Neo'nun gerçeği öğrenmek için Morpheus'un uzattığı kırmızı hapı alıp içmesi gibi, Rex de kendisine uzatılan kahveyi alıyor ve içiyor. Kahveyi içince de uykuya dalar. Bunu neden kabul etti peki Rex? Çünkü Saskia’nın başına gelenleri bilmeden hayatına devam edememektedir. Gerçeği öğrenmek, onun için artık kendini korumaktan daha önemlidir. Rex’in bu kararı filmin trajedisinin merkezindedir: Kendi özgür iradesiyle, onu öldürmek isteyen adamın tuzağına girer.


5. Rex’e ne oluyor?

Rex bilincini yeniden kazandığında her yer karanlıktır. Hareket edemediğini fark ediyor. Çakmağını yakarak etrafını aydınlatmaya çalıştığında gerçeği anlıyor: Bir tabutun içinde ve toprağın altına canlı canlı gömülmüştür.

Raymond, üç yıl önce Saskia’ya yaptığı şeyin aynısını Rex’e yapmıştır. Rex artık Saskia’nın başına ne geldiğini bilmektedir; çünkü onun yaşadığı dehşetin aynısını yaşamaktadır.

Rex karanlığın içinde çığlık atıp yardım istese de kimse onu duyamaz. Film, onun kurtulup kurtulmadığını da göstermiyor. Kaybolduğunu söylüyor, o kadar. Bu noktada amaç izleyiciyi sıradaki Rex yapmak. Rex'e ne olduğunu merak eden izleyici, bir adım öne gelsin ve şu kahveyi içsin demektir. 

Peki katil ne yapıyor bu noktadan sonra? Ailesiyle birlikte huzur içinde günlük yaşantısına devam ediyor. 


Peki filmin asıl anlamı ne? Temasında ne yatıyor? 3 başlıkta kısaca yazayım.

1. Belirsizlik bazen gerçeğin kendisinden daha korkutucudur.

Rex, Saskia’nın öldüğünü öğrense bile belki hayatına devam edebilirdi. Fakat onun ne yaşadığını bilmemek, bütün hayatını ele geçiriyor. Raymond da tam olarak bu zaafı kullanıyor.

2. Kötülük her zaman anlaşılabilir bir nedene dayanmaz.

Raymond’ın davranışlarını açıklayacak sıradan bir neden yok. O, kendi kötülük kapasitesini sınamak istiyor sadece. Film böylece izleyiciyi rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Bir insan, yalnızca yapabildiğini görmek için korkunç bir kötülük yapabilir mi?

3. Gerçeği öğrenmek her zaman özgürleştirmez.

Rex, Saskia’yı ararken gerçeğin kendisini kurtaracağına inanıyor. Sonunda gerçeği öğreniyor ama bu bilgi ona hiçbir kurtuluş sağlamıyor. Tam tersine, hayatına mal oluyor. Ne diyorduk; Cehalet erdemliktir!

Altın yumurta rüyası neyi simgeliyor?

Saskia’nın rüyası, filmin en önemli sembolü. Altın yumurta, insanın kendi içine hapsolmuşluğunu ve başkalarından kopukluğunu temsil ediyor. Saskia bunu dayanılmaz bir yalnızlık olarak düşünüyor. Ancak bu kez rüyada ikinci bir altın yumurtanın oluşu, aynı olayın benzerinin yeniden yaşanacağı, tekrar edileceği anlamına geliyor ki bu da tabut sahnesi oluyor. Saskia, yıllardır kendi sonunu gördüğü rüyada, bu kez Rex'in sonunu da görmüştür. Filmin sonunda gazetede iki kayıp kişinin fotoğraflarının yumurta biçimli alanlarda görünmesi, bu rüyaya olayına bir geri dönüşü ifade ediyor.


Vakit buldukça yazdıklarımı toparladığım bir yazı olduğundan bazı cümle düşüklükleri olabilir, bu yüzden şimdiden sürçülisan ettiysem affola diyorum ve Spoorloos yazımın sonuna geliyorum. Bu film seyirciyi katilin yakalanmasıyla rahatlatan klasik bir polisiye değil. O filmlerin aksine bu filmde katil kazanıyor, kurbanlar kayboluyor ve geride adaletsizlik kalıyor. Filmin en düşündürücü tarafı ise Rex’in gerçeği öğrenmek için yaptığı seçimin, onu Saskia’nın kaderine ortak etmesi. 

Puanım: 7,5/10

22 Eylül 2026 Salı

Teenage Sex And Death At Camp Miasma: Korku Filmlerinde Arzu ve Ölüm

Jane Schoenbrun’un önceki filmi I Saw the TV Glow ile kurduğu tekinsiz dünya, Teenage Sex and Death at Camp Miasma ile başka bir biçime bürünüyor. Önceki filminde televizyon ekranını kimlik, yabancılaşma ve bastırılmış arzuların metaforuna dönüştürürken, bu kez 1980’lerin gençlik korku filmlerini, cinselliği ve sinema tutkusunu aynı kazanda eritiyor. Ortaya çıkan film, korku sinemasına duyduğu sevgiyi açıkça gösterirken, kendi anlattığı hikayenin sınırlarını da zaman zaman zorlayan bir yapıma dönüşüyor.


Jane Schoenbrun’un I Saw the TV Glow’unda televizyon ekranı, yalnızca bir eğlence aracı olmaktan çıkıp kişinin bastırdığı kimliğine, arzularına ve başka bir hayata duyduğu özleme açılan tekinsiz bir kapıya dönüşmüştü. Schoenbrun, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı belirsizleştirirken asıl korkuyu doğaüstü olandan değil, insanın kendi hayatının içinde sıkışıp kalmasından çıkarıyordu. Teenage Sex and Death at Camp Miasma da benzer bir damar üzerinden ilerliyor; bu kez televizyonun yerini korku sineması ve onun yarattığı kurmaca dünya alıyor. Başroldeki Kris’in (Hannah Einbinder) Camp Miasma adlı korku filmi serisinin evrenine duyduğu hayranlık, tıpkı I Saw the TV Glow’daki ekran deneyimi gibi, gerçek hayattan kaçışın ve bastırılmış arzuların bir uzantısına dönüşüyor. Ancak Schoenbrun bu kez korku, cinsellik ve kimlik meselelerini çok daha kalabalık bir anlatının içine yerleştiriyor ve ortaya, önceki filmin kişisel tekinsizliğini korurken onun kadar bütünlüklü olamayan bir dünya çıkıyor.

Film, genç bir yönetmen olan ve kendisine büyük bir proje verilecek olan Kris’in Camp Miasma adlı kült bir korku serisine duyduğu hayranlık üzerinden ilerliyor. Kris, serinin yeni filmi için düzenlenen bir etkinlikte franchise’ın yıldızı Billy (Gillian Anderson) ile tanışıyor. Ancak kamp atmosferi, korku filmlerindeki kurmaca ile gerçek hayat arasındaki sınırların giderek silindiği bir alana dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe karakterlerin arzuları, korkuları ve bastırdıkları kimlikleri de bu kurmaca dünyanın içine karışıyor.

Filmin en güçlü taraflarından biri, cinsellik ile ölüm arasında kurduğu ilişki oluyor. Slasher türünde yıllardır yan yana duran seks ve ölüm burada yalnızca türün klişeleri olarak kullanılmıyor; karakterlerin kendileriyle ve arzularıyla kurdukları ilişkinin bir parçasına dönüşüyor. Özellikle Kris ve Billy arasındaki gerilim, filmin korkudan çok bastırılmış arzularla ilgilendiğini gösteriyor. 'Little Death'(Jack Haven) kavramı da bu noktada filmin temel fikirlerinden birini taşıyor: arzu, ölüm ve dönüşüm birbirinden kolayca ayrılmıyor.


Schoenbrun’un sinemaya ve özellikle korku sinemasına duyduğu hayranlık filmin her karesinde var. Friday the 13th başta olmak üzere klasik slasher’lara yapılan göndermeler, yapım tasarımı, renkler, kurmaca film içindeki kurmaca filmler ve abartılı öldürülme sahneleri, türün tarihine yönelik bilinçli bir oyun kuruyor. Film yalnızca bir korku hikayesi anlatmakla kalmıyor, korku filmlerinin gençler için nasıl bir kimlik alanına dönüşebildiğini de gösteriyor.

Ancak filmin bütün bu fikirleri aynı başarıyla taşıdığını düşünmüyorum. Schoenbrun’un önceki filminde metafor ile hikaye arasındaki ilişki daha kontrollü ilerlerken burada anlatı giderek fazla katmanlı. Kimlik, cinsellik, bastırılmış arzu, korku sineması, hayranlık kültürü, kurmaca ve gerçeklik gibi birçok fikir aynı anda devreye giriyor. Bu yoğunluk başlangıçta ilgi çekici olsa da ilerleyen bölümlerde filmin kendi gizemlerinin altında ezilmesine neden oluyor. Özellikle ikinci yarıda bazı fikirlerin açılmadan bırakılması ve anlatının giderek dağılması, kurulan atmosferin etkisini azaltıyor.


Filmin romantik tarafı, korku tarafına göre daha ikna edici geliyor. Kris ve Billy arasındaki ilişki, karakterlerin iç dünyalarını anlamamız açısından daha işlevsel bir alan. Buna karşılık filmden gerçek anlamda korku beklediğimizde aynı karşılığı alamıyoruz. Gerilim ve cinsel tansiyon çoğu zaman korkunun yerini dolduruyor; türün aşırı stilize edilmiş görüntüleri, zaman zaman atmosfer yaratmaktan çok kendisini göstermekle ilgileniyor. "Bakın bunu da yapabiliyorum" der gibi. Schoenbrun'un amacı, korku sinemasının klişelerini yalnızca tekrarlamak değil, onları queer kimlik, arzu ve yabancılaşma üzerinden yeniden yorumlamaya çalışmak gibi duruyor.

Performanslar ve görsel dünya ise filmin dağınıklığını önemli ölçüde dengeliyor. Özellikle kendisine The Crown dizisindeki Margaret Thatcher rolü ile hayran olduğum Gillian Anderson’ın varlığı filme güçlü bir ağırlık katıyor benim için. Buna ek olarak Hannah Einbinder, özellikle Kris’in kırılganlığını ve bastırılmış duygularını da başarıyla yansıtıyor. 

Aynı zamanda Counting Crows'ın A Long December şarkısı eşliğinde Little Death'in katlediş görüntülerini içeren sekans, benim açımdan filmin en tatmin edici kısmıydı. Little Death saklandığı gölden çıkarak karşısına çıkan teenage grubu, aşağıdaki fotoğrafta da elinde tuttuğu kılıcıyla vahşice katlettiği sahneyi diyorum evet. Bir korku filminde görmek istenilen kanı ve vahşeti bu 5 dakikalık şarkıya sığdırıyor.


Yine de filme dair yapılan övgüleri fazla cömert buluyorum. Teenage Sex and Death at Camp Miasma kesinlikle ilginç fikirleri olan, görsel açıdan özenli ve tür sinemasına tutkuyla yaklaşan bir film. Fakat sahip olduğu fikirlerin çokluğu, bunların her zaman iyi işlendiği anlamına gelmiyor. Özellikle final bölümünde kurulan gizemlerin ve metaforların beklenen karşılığı vermemesi, filmin yarattığı beklentiyi boşa çıkarıyor.

Sonuçta Schoenbrun burada korku filmi üzerinden kimlik, arzu ve bastırılma üzerine konuşmaya çalışıyor. Bunu yaparken de sinemanın insanın kendisini tanımlama biçimlerinden biri olabileceğini hatırlatıyor. Fakat film, I Saw the TV Glow kadar bütünlüklü bir anlatıya ulaşamıyor. Bende bıraktığı şey güçlü bir atmosferden, birkaç etkileyici fikirden ve iyi performanslardan oluşuyor; ancak bütün bu parçalar aynı ölçüde güçlü bir filme dönüşmüyor. Bence asıl değeri, ne kadar başarılı bir korku filmi olduğundan çok, korku sinemasının gençlik, arzu ve kimlik üzerindeki etkisini tartışmaya açmasında yatıyor.

Puanım:5,5/10

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Backrooms: Hadi Dur O Sarı Odalarda Durabilirsen

Yeni nesil korku sinemasının son yıllarda beslendiği en ilginç damarlardan biri, internet kültürünün içinden doğan 'liminal space' akımı. Kısaca bu; tanıdık ama bir o kadar tekinsiz mekanlar, boşluk hissi ve açıklanamayan bir huzursuzluk içeren akım oluyor… Backrooms tam da bu akımın merkezinden çıkıp ana akım sinemaya sıçrayan bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu geçişin ne kadar başarılı olduğu sorusu, filmi izlerken zihni sürekli meşgul ediyor.


İnternetin karanlık köşelerinde doğan bir kısa film serisinden beyaz perdeye taşınan Backrooms, düşük bütçeli yapım ruhunu koruyarak uzun metraj formuna geçiş yapan nadir projelerden biri. Yönetmen Kane Parsons’ın YouTube’da viral olan kısa filmlerine dayanan bu uyarlama, sınırlı imkanlarla yaratılan tekinsiz atmosferini sinema salonlarına taşımayı hedeflemişti. Ki bunu elde ettiği gelirle başarmış da gözüküyor. 10 Milyon dolardan daha düşük bir bütçeyle çekildiği söylenen filmin an itibariyle getirisi 395 Milyon dolar. Benzer türde daha iyi bütçe/gişe oranı Obsession filmine ait diyebiliriz. 750 bin dolara mal olan filmin getirisi 475 Milyon dolar olmuştu.

Gelelim tekrar Backrooms'a. Film, basit ama etkili bir fikir üzerine kuruluyor: Bir mobilya mağazasında çalışan Clark (Chiwetel Ejiofor), gecenin bir yarısı mağazada dolaşırken gizli bir geçit keşfediyor ve kendisini sonsuz gibi görünen, sarı tonlara boğulmuş, çıkışı olmayan odalar labirentinde buluyor. Bu tuhaf mekan, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir çöküşün de kapısını aralıyor. Clark’ın terapisti Dr. Cline’ın (Renate Reinsve) da bu gizemin içine çekilmesiyle hikaye genişliyor, fakat film bilinmezliği korumayı tercih ederek klasik anlatı kalıplarından bilinçli şekilde uzak duruyor.

Backrooms’un asıl gücü, temasını kurduğu o rahatsız edici boşluk hissinden geliyor. Film boyunca mekanlar neredeyse bir karakter gibi davranıyor: Sonsuz koridorlar, simetrik ama ruhsuz evler, anlamsız şekilde var olan geniş alanlar… Tüm bu görsel tercihler, modern insanın varoluşsal yalnızlığına ve anlam arayışına dair güçlü bir alt metin kuruyor. Bu dünyada korku, doğrudan tehditten çok, açıklanamayanın yarattığı gerilimden besleniyor. İzlerken sık sık şunu hissediyorum: Asıl korku, gördüğüm şeylerde değil, göremediğimde saklı.


Ancak film, bu güçlü atmosferik temelini her zaman aynı başarıyla sürdüremiyor. İlk yarıda psikolojik bir yoğunlukta kurulan gerilim, ikinci yarıda daha somut korku unsurlarına yöneldikçe etkisini bir miktar kaybediyor. Bu noktada film, bilinmezliğin gücünden uzaklaşıp daha geleneksel korku imgelerine yaslanıyor ve bu tercih, kurduğu o özgün tedirginliği zayıflatıyor.

Bu zayıflayarak tipikleşen gerilim için belki de sorulması gereken soru şu: Bu fikir uzun metraj için yeterince güçlü mü? Kısa formatta son derece etkileyici olan bu konsept, uzun süreye yayıldığında gevreme yapıyor olabilir. Film, zaman zaman sanki aynı koridorlarda dolaşmayı sürdürürken yeni bir şey söylemekte zorlanıyor. Özellikle ikinci yarıda, anlatının genişlemesi beklenirken daraldığını çok rahat hissediliyor. 


Oyunculuk tarafında ise film oldukça sağlam bir zemine oturuyor. Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı Clark, içsel kırılmalarıyla mekanın yarattığı psikolojik baskıyı başarıyla taşıyor. Karakterin kaybolmuşluk hissi, izleyiciye doğrudan geçiyor. Rol aldığı her filme ses getiren Renate Reinsve ise daha kontrollü ama gerilimli bir performansla hikayeye farklı bir enerji katıyor. Ancak karakterlerin geçmişlerine ve travmalarına yapılan göndermeler yüzeyde kalıyor; film bu potansiyeli derinleştirmek yerine çoğu zaman bir atmosfer unsuru olarak kullanmayı tercih ediyor. Karakter derinliklerinden ziyade, sarı odalı koridorları derinleştirmeyi tercih ediyor yönetmen ki bu da filmi yüzeyselleştiriyor.

Teknik açıdan bakıldığında ise yönetmen Kane Parsons’ın özellikle atmosfer kurma konusunda etkileyici bir yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. VHS estetiğini andıran görüntü dili, düşük çözünürlüklü dokular ve rahatsız edici ses tasarımı, filmi neredeyse deneysel bir korku deneyimine dönüştürüyor. Ses kullanımı özellikle dikkat çekici; mekanik uğultular ve endüstriyel tonlar, görünmeyen bir tehdidin sürekli varlığını hissettiriyor. Film çekiminin amatör düzeydeymiş gibi duruyor olması filmi seyirci katına daha rahat indiriyor. Bu yönüyle film, klasik korkudan çok bir duygu deneyimi sunuyor. 


Sonuç olarak Backrooms, yeni nesil korku sinemasının deneysel damarını temsil eden ilginç ama kusurlu bir yapım. Atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, hatta yer yer büyüleyici; ancak anlatı derinliği ve süreklilik açısından aynı gücü koruyamıyor. Yine de bu film, internet kökenli bir fikrin stüdyo sinemasına taşınabileceğini göstermesi açısından önemli bir adım. Kusurlarına rağmen, türün geleceğine dair heyecan veriyor.

Puanım: 6/10

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Obsession: Ne Dilediğine Dikkat Et

Son senelerin trend film türü olan korkunun bu sene en öne çıkarılan ismi Obsession oldu. "Make a Wish" ile popüler kültüre bıraktığı hediye ile de oldukça gündemde yer etti. Ancak; aşırı medya bombardımanı sonucu oluşan yüksek beklentinin pek karşılanamıyor oluşunu biz geçen sene Weapons filminde görmüştük. Her ikisi de türüne göre iyiler, fakat..


Modern korku sineması zaman zaman izleyiciyi sadece korkutmakla kalmıyor. Onu rahatsız ediyor, sorgulatıyor ve güncel hayatta karşılaşabileceği insani bir olay veya duyguyla bağdaştırıyor. Obsession tam da bu çizgide duran filmlerden biri. İlk bakışta tanıdık bir 'dilek ters teper' hikayesi gibi görünse de, derinlere indikçe bunun çok daha huzursuz edici bir psikolojik tablo sunduğu anlaşılıyor. Ancak filmin yarattığı bu etki kadar, etrafında oluşan abartılı övgü dalgası da tartışmaya açık.

Filmin konusuna biraz değinecek olursam; içine kapanık ve 'iyi çocuk(!)' olarak tanımlanabilecek Bear’ın (Michael Johston), yakın arkadaşı Nikki’ye (Inde Navarrette) duyduğu karşılıksız ve çaresiz bir aşkı göstererek başlıyor. Bir akşam eline geçen 'make a wish' çubuğunu kırıp, sonrasında yaptığı masum gibi görünen bir dilek, Nikki’nin Bear’a karşı saplantılı bir sevgi geliştirmesine yol açıyor. Başlangıçta bir hayalin gerçekleşmesi gibi görünen bu durum, kısa sürede kontrol edilemeyen, karanlık ve yıkıcı bir kabusa dönüşüyor.


Obsession, yüzeyde bir korku filmi olsa da özünde oldukça çağdaş meseleleri kurcalıyor. Özellikle 'iyi çocuk' miti, erkek bakışı ve kadınların özne olmaktan çıkartılıp bir arzu nesnesine indirgenmesi gibi temalar filmin omurgasını oluşturuyor. Arkadaşları tarafından Nikki'nin sağlık durumu konusunda uyarılmasına rağmen Bear'ın bunu önemsemeyip Nikki'nin durumundan faydalanıyor gibi oluşu Bear'ı iyi çocuk olmaktan çıkarıyor ki ona göre bu duygunun adı aşk. Fakat film, aşk ile sahiplenme arasındaki ince çizgiyi bilinçli şekilde bulanıklaştırıyor. Hatta bu iki kavramın sık sık karıştırıldığını sert bir dille yüzümüze vuruyor.

Ancak burada bir ikilik söz konusu. Film bir yandan erkek egosunun ve romantik yanılsamaların tehlikelerini eleştirmeye çalışırken, diğer yandan anlatısını büyük ölçüde erkek karakterin perspektifine sıkıştırarak eleştirdiği bakış açısını yeniden üretme riskine giriyor. Nikki’nin yaşadığı trajedi çoğu zaman dolaylı şekilde aktarılıyor; bu da filmin söylemek istediğiyle gösterdiği arasında bir mesafe yaratıyor.


Filmin en güçlü tarafı şüphesiz Inde Navarrette'nin gösterdiği performans. Nikki karakterine hayat veren oyuncu, masumiyet ile dehşet arasında gidip gelen son derece fiziksel ve yoğun bir performans sergiliyor. Karakterin içinde sıkışmışlık hissi, küçük mimikler ve ani geçişlerle etkileyici biçimde yansıtılıyor. Nikki'nin gülüşü ile de Smile filminin sakin, sevecen gülüşünün tehlikesini hatırlatıyor. Korku filmlerinde çığlıklar kadar gülmeler de ürkütür. Cadı türü korku filmlerinde atılan o kahkahaları düşünün. Ancak kahkahasız bir gülücüğün korkutucu en çok Smile filminde etkili olmuştu ve bu filmde de oradan alınan bir ödünç söz konusu.

Yönetmen Curry Barker açısından bakacak olursak, Obsession'ın düşük bütçesine rağmen dikkat çekici bir iş çıkarmış. 750 bin dolara mal olan filmin şu ana kadarki kazancı 450 milyon dolar. 1e 600 veren bir yapım. Buna rağmen özellikle ışık kullanımı ve karanlık sahnelerde yaratılan atmosfer etkileyici. Gölgelerle kurulan gerilim, izleyicinin sürekli tetikte kalmasını sağlıyor. Ancak filmin tonundaki korku ile kara mizah arasındaki geçişlerdeki denge, bazı sahnelerde iyi kurulmuşken, bazı anlarda ton kaymaları hissedilebiliyor.


Filmin göz ardı edilemez zayıflıkları da var. Özellikle karakter derinliği konusunda dengesizlikler mevcut. Film, eleştirmek istediği bazı klişelere zaman zaman kendisi de yaslanıyor. Hikaye ilerledikçe tekrar hissi oluşabiliyor ve bazı dramatik anlar beklenen etkiyi yaratmakta zorlanıyor.

Ayrıca son dönemde benzer şekilde öne çıkarılan Weapons gibi yapımlarla birlikte düşünüldüğünde, Obsession’ın gördüğü yoğun övgünün bir kısmının sinemasal değerinden ziyade pazarlama stratejileri ve ticari beklentilerle bağlantılı olduğu hissi oluşuyor. Obsession iyi bir film; ancak bir başyapıt olarak sunulması, beklentiyi gereğinden fazla yükseltiyor. Sosyal medyanın Hype Sarmalı'na dahil olan diğer ürünler gibi bunda da trend olan satın alınıp daha da hype*lanarak kendisini olduğundan daha da büyüttü. Bunda 'make a wish' anlatısı kadar, film için üretilen onlarca teorinin de katkısı oldu. Bear'ın filmin başında ölen kedisinin Nikki'nin ruhuna işlediği, karakter için Bear (ayı) isminin boşuna seçilmediği, onun ayılar gibi Nikki'yi mağarasına (evine) hapsettiği vs gibi teoriler forum sitelerinde cirit atmakta.


Obsession, korku filmi severlerin istediğini fazla vermeyecek ancak bu türe mesafeli olanları türe çekebilecek bir film. Fakat hakkında yaratılan büyük beklentinin biraz daha temkinli karşılanması gerekiyor. Çünkü Obsession, iyi bir film olmasına rağmen, etrafındaki gürültünün ima ettiği kadar kusursuz ya da devrimsel bir yapım değil. Her şeye rağmen 750bin dolara mal olan filmin 475 milyon dolar hasılat elde etmesi çok büyük bir başarı.

Puanım: 7/10

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Hokum: Oddity Filminin Gölgesinde

Geçen sene izlediklerim arasında en beğendiğim korku filmi olan Oddity filminin yönetmeni Damian MacCarthy'nin yeni film yaptığını görünce heyecanlanmıştım. Çünkü Oddity ile gerilimin yanına polisiye bir gizem de sunmuş, farklı tatlar yaşatmıştı. Muhakkak bu da benzer bir yapım olacaktı. Ancak Hokum'u izlediğimde fark ettim ki yönetmen biraz geriye gitmiş gibi duruyor.


Hokum, ünlü korku yazarı Ohm Bauman’ın (Adam Scott), ebeveynlerinin küllerini onların bir zamanlar mutlu oldukları uzak bir İrlanda oteline götürmesiyle başlıyor. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir geri dönüş değil, aynı zamanda karakterin geçmişiyle yüzleşmeye zorlandığı psikolojik bir iniş haline geliyor. Otele vardığında otelin hali hazırda bir gizemi var. Lanetli olduğu düşünülen ve bu yüzden kilitli tutulan bir suit oda, yeni kitabı için çalışmalar yürüten Ohm Bauman'ın da dikkatini çekiyor. Bu noktadan sonra hikaye giderek karanlık ve tekinsiz bir yöne sürüklüyor. Ancak film, olay örgüsünü doğrudan açıklamak yerine, izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde tutmayı tercih ediyor.

Hokum’un güçlü yönlerinden biri, tematik derinliği. Film, doğaüstü unsurları yalnızca korku yaratmak için kullanmıyor; aksine, karakterin bastırılmış travmalarının ve çözülmemiş duygularının bir yansıması olarak işliyor. Ohm’un annesinin ölümü ve babasının çöküşü, onun iç dünyasında kapanmamış yaralar olarak varlığını sürdürüyor. Bu bağlamda film, 'lanetli mekan' fikrini tersine çevirerek, asıl lanetin insanın kendi zihni olabileceğini ima ediyor. Aynı zamanda halk anlatıları ve cadı mitleri üzerinden ilerleyen hikaye, modern insanın rasyonel bakışıyla kadim korkular arasındaki çatışmayı da inceliyor.

Adam Scott’un performansı, filmin omurgasını oluşturan en önemli unsurlardan biri. Kendisini izlemeyi nedense haz etmediğimden olsa gerek, bu filmde beni içeri davet etmesi uzun sürdü. Ancak alışıldık sempatik rollerinin aksine burada oldukça itici, kaba ve duygusal olarak kırılgan bir karaktere hayat veriyor oluşu olayı lehime çeviren taraf oldu. Ohm’un izleyiciyle mesafe kuran kişiliği, filmin atmosferine hizmet eden önemli bir tercih. Onu sevmek zorunda kalmadan anlamaya çalışıyoruz. Bu da karakterin yaşadığı korkunun daha sahici hissettirmesini sağlıyor. 


Hokum vs Oddity

Damian McCarthy’nin filmografisine bakıldığında, Hokum ile Oddity arasında açık bir akrabalık kurmak zor değil. Her iki film de sınırlı mekan kullanımı, bastırılmış travmalar ve doğaüstü ile gerçeklik arasındaki geçirgen sınır üzerine kurulu. Ancak bu benzerlikler, aynı zamanda iki film arasındaki en belirgin farkı da görünür kılıyor: Oddity, bu unsurları çok daha sıkı, odaklı ve etkileyici bir yapı içinde sunarken, Hokum zaman zaman kendi fikirlerinin ağırlığı altında dağılma eğilimi gösteriyor.

Oddity’nin en büyük gücü, anlatısındaki sadelik ve disiplin. Film, doğaüstü korkuyu tek bir merkez etrafında yoğunlaştırarak ilerlerken, her sahnesini bu atmosferi derinleştirmek için kullanıyor. Yönetmen McCarthy, Oddity filminde gerilimi katman katman inşa eden ve izleyiciyi sürekli diken üstünde tutan bir yapı kuruyor. Hokum ise benzer bir atmosfer yaratma niyetinde olsa da, anlatıya eklediği fazla sayıda unsur -cadı mitleri, psikolojik travmalar, kayıp vakası ve fiziksel tehditler- bu yoğunluğu dağıtıyor. Sonuç olarak Hokum, daha zengin fikirler barındırsa da, bu fikirleri aynı berraklıkla işleyemiyor.

Belki de iki film arasındaki en belirleyici fark, anlatı ekonomisinde yatıyor. Oddity, neyi anlatıp neyi dışarıda bırakacağını çok iyi bilen bir film. Bu sayede izleyicide daha yoğun ve kalıcı bir etki bırakıyor. Hokum ise anlatmak istediği her fikri aynı potada eritmeye çalıştığı için, bazı anlarda odağını kaybediyor. Bu da filmin yarattığı gerilimin sürekliliğini zayıflatıyor.


Özetle Hokum, atmosfer kurma konusunda son derece başarılı, yer yer oldukça etkileyici bir korku filmi olsa da; Oddity, aynı yönetmenin elinden çıkmış daha olgun, daha kontrollü ve daha bütünlüklü bir iş olarak öne çıkıyor. Damian McCarthy’nin sinema dilini en saf ve en etkili haliyle görmek isteyenler için Oddity, hala çıtayı belirleyen film olma özelliğini koruyor benim için.

Puanım: 6/10

2 Haziran 2026 Salı

Anniversary: Günümüzün En Olası Distopyası

Son film yazım olan Heel (Good Boy)'un da yönetmeni olan Jan Komasa, bir sene içerisinde 2 film çekti. O sebeple peş peşe iki filmini yazıyor oluşum garipsenmesin. Konu yine sosyolojik, bir Jan Komasa filmi olması bunun yeterli, ancak bu kez sorun ulusal, hatta belki küresel seviyede. Sadece bir fikir tohumunun, ne derece büyüyüp kitleleri etkisi altına alabileceğini bize gösteren, demokrasiyi demokrasi ile vuran bir düşüncenin filmi Anniversary. 


Jan Komasa’nın Anniversary filmi, ilk bakışta bir aile kutlamasının etrafında şekillenen sıradan bir dram izlenimi yaratıyor. Ancak bu yüzeysel bakış, daha ilk sahnelerden itibaren çatlamaya hazır bir kabuğu andırıyor. Yönetmen, seyirciyi bilinçli olarak önce konfor alanına davet ediyor; ardından bu alanı sistematik biçimde parçalayarak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir çözülmenin içine sürüklüyor. 

Filmin kısaca özeti; Washington D.C. yakınlarında yaşayan Taylor ailesinin 25. evlilik yıl dönümü kutlamasıyla başlıyor. Akademisyen olan Ellen Taylor (Diane Lane) ve bir restoran işletmecisi olan Paul Taylor'ın (Kyle Chandler) görece ayrıcalıklı ve düzenli hayatı, çocuklarının bir araya gelmesiyle tamamlanmış gibi görünüyor. Ancak bu birliktelik, oğulları Josh’un (Dylan O'Brien) sevgilisi Liz’in (Phoebe Dynevor) gelişiyle sarsılıyor. Çünkü evin müstakbel gelini olan Liz, anne Ellen’ın eski bir öğrencisi ve beraber yaşadıkları akademik bir çatışmanın izlerini taşımakta. Ve bu karşılaşmayı kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürmektedir. Zaman içinde Liz’in yazdığı politik manifesto (The Change) büyük bir toplumsal harekete dönüşürken, aile içindeki ilişkiler de paralel biçimde çözülmeye başlıyor. Film, beş yıllık bir zaman diliminde gerçekleşen buluşmalar üzerinden hem ailenin hem de ülkenin dönüşümünü izleyiciye aktarıyor.

Anniversary’nin temel meselesi, otoriterliğin yalnızca politik bir rejim biçimi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal bir süreç olduğudur. Film, ideolojilerden çok bu ideolojileri besleyen duygulara—özellikle aşağılanma, dışlanma, güç arzusu ve aidiyet ihtiyacına—odaklanıyor. ( Nefret ve dışlanma ile beslenen güç arzusunu, yönetmenin önceki filmlerinden The Hater'da da izlemiştik). Liz karakteri bu anlamda yalnızca bir 'kötü' figür değil, aynı zamanda modern otoriterliğin nasıl doğduğunu gösteren bir örnek. Film, faşizan düşüncenin bir hastalık gibi yayılmasını metaforik bir düzlemde ele alırken, bu yayılımın yalnızca kamusal alanda değil, en mahrem alan olan aile içinde de nasıl kök saldığını gösteriyor. Aile, burada toplumun bir mikrokozmosu olarak işlev görüyor. Bireysel ihanetler, suskunluklar ve çıkar ilişkileri, daha geniş bir politik çöküşün küçük ölçekli yansımalarına dönüşüyor.


Anniversary’yi yalnızca bir film olarak değil, modern kültürün ve güncel siyasal düşüncenin içinde  oldukça kritik bir yerde durduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü film, klasik distopyalardan farklı olarak uzak bir gelecek hayali kurmuyor. Aksine bugünün politik gerilimlerini neredeyse doğrudan bugünün içine yerleştiriyor. Bu yönüyle modern kültürdeki yeri, bir temsil üretmekten çok bir 'yansıtma' yapmak oluyor.

Black Mirror gibi teknolojik kaygılardan beslenen örneklerin aksine, Anniversary odağı tamamen siyasal ve toplumsal çözülmeye çeviriyor. Bu da onu daha tehlikeli ve daha sarsıcı kılıyor. Çünkü film, kötülüğü soyutlaştırmıyor. Onu aile, aşk, kariyer ve gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Böylece modern kültürdeki 'politika özel alandan ayrı tutulabilir' yanılsamasını doğrudan hedef alıyor. Nitekim film boyunca baba Paul karakterinin politikayı masaya getirmeme ısrarı, modern liberal toplumların en kırılgan noktalarından birine işaret ediyor. Siyasetin gündelik yaşamdan soyutlanabileceği fikrine.

Mevcut siyasal düşünce açısından bakıldığında ise film, ideolojiler arası bir tartışmadan çok, iktidarın doğasına dair bir analiz sunmuş. Film, sağ-sol ayrımından ziyade şu soru etrafında karakter çeşitlendirmesini ve şekillendirmesini yapıyor: İnsanlar neden otoriter yapılara yönelir?

Bu soruya filmin, otorierleşen iki karakteri olan Josh ve karısı Liz üzerinden cevap verecek olursak;
  • Aşağılanma ve başarısızlık duygusu
  • Aidiyet ihtiyacı
  • Güç ve kontrol arzusu
Liz, görüşleri dolayısıyla önce Ellen tarafından aşağılanmış ve sonra da üniversite tarafından dışlanmış birisi iken, kocası Josh da kardeşleri tarafından zorbalanan, işe yaramaz görünen biri konumundaydı. Ele geçirdikleri bu güce tapmalarının geçmişinde yatan nedenlerine baktığımızda karşımıza bunlar çıkıyor. 


Filmi yapımsal olarak ele aldığımızda, Polonyalı yönetmen Jan Komasa’nın yönetmenliği, tiyatral bir yapı ile sinemasal gerilim arasında gidip gelen bir denge kurmaya çalışmış gibi duruyor. Bunun nedeni filmin büyük ölçüde tek bir mekana (Taylor ailesinin evine) bağlı kalması gösterilebilir. Aile evi olan bu mekan zamanla bir güven alanından baskı ve paranoya mekanına dönüşüyor. Bu tercih, hem aile içi çatışmaları yoğunlaştırıyor hem de dış dünyadaki politik dönüşümün iç mekana sızmasını görsel olarak somutlaştırıyor. Ancak bu yaklaşım, zaman zaman filmin anlatısını sınırlayan bir unsura da dönüşmüş. Genişleyen politik arka planın yeterince detaylandırılmaması, anlatının inandırıcılığını zayıflatırken, bazı karakter gelişimlerinin yüzeysel kalmasına da neden oluyor. Buna rağmen oyunculuk performansları, özellikle Liz ve Josh karakterlerinin dönüşümü, filmin duygusal gerilimini ayakta tutmayı başaran en önemli unsurlar.

Sonuç olarak Anniversary, kusurlarına rağmen kendisini sonuna kadar merakla izlettirebilen bir film. Anlatısal dağınıklığı ve yer yer aşırı doğrudanlaşan politik dili, filmin etkisini zayıflatsa da, ortaya koyduğu tablo, günümüz dünyasına dair bir uyarı niteliği taşıyor. Film, bir distopya anlatısı olmaktan çok, mevcut gerçekliğin olası bir uzantısı gibi hissettirdiği ölçüde rahatsız edici. 

21 Mayıs 2026 Perşembe

Heel (Good Boy): Yeni Kuşağı Terbiye Etme Deneyi

A Clockwork Orange filminin rahatsız edici 'zorla iyileştirme' fikrini çağrıştıran Heel (Good Boy), izleyiciyi daha en başta etik bir ikilemin içine çekiyor: Bir insan gerçekten zorla 'iyi' yapılabilir mi? Film, şiddete eğilimli bir gencin kontrol altına alınma sürecini merkezine alırken, bunu giderek kararan bir psikolojik deney alanına dönüştürüyor. Hem de Stephen Graham'in baş rolüyle..


Öncelikle filmin ismi konusunda biraz belirsizlik var. Heel diye çıktığım yoldan Good Boy diye döndüm. Geçen sene de Good Boy isminde bir film olduğu için biraz karışıklık yaratacağı kesin. İsim kargaşasını ben filme Heel diyerek sonlandıracağım. Kısaca filmin konusundan bahsedecek olursam; Heel filmi, kontrolsüz, agresif ve hedonist bir genç olan Tommy’nin (Anson Boon) arkadaşlarıyla dışarıda partiledikleri bir gece ve sonrasında yaşadığı aşırılıkların ardından ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Gözlerini açtığında kendini, varlıklı bir çift olan Chris (Stephen Graham) ve Kathryn’in (Andrea Riseborough) evinin bodrumunda, boynundan zincirlenmiş halde buluyor.

Bu çift, Tommy’yi bir suçlu değil, 'terbiye edilmesi gereken bir varlık' olarak görmekte. Onu cezalandırmak, eğitmek ve nihayetinde 'iyi bir bireye' dönüştürmek ve sonrasında ailesine entegre etmek istiyorlar. Süreç ilerledikçe Tommy’nin davranışlarında değişimler gözlemlenir; fakat bu dönüşümün ne kadar gerçek, ne kadar zoraki olduğu sürekli bir soru işareti olarak kalıyor.


A Clockwork Orange filmini izleyenler bu kareyi hatırlayacaklardır. O filmdeki soytarı ve yaramaz gencimiz Alex, Tv karşısına zorla oturtulup kendisine görseller izlettiriliyordu. Heel filminde ise benzer bir düşünce var. Zincire bağlı olan Tommy'nin karşısına TV konuluyor, onun akranlarına, küçüklerine ve çevresine yaptığı zorbalıkları ona izlettiriyorlar. Bu görüntüler de gizlice bulunan görüntüler değil üstelik. İzlenme ve Beğeni uğruna Tommy'nin kendisinin çekip internete koyduğu videolar.

A Clockwork Orange ile olan bu benzerlik, Heel için en belirleyici olanı. Her iki film de şiddete eğilimli genç bir erkeğin zorla 'terbiye edilmesi' fikrini merkezine alıyor. Alex nasıl Ludovico Tekniği ile davranışsal olarak dönüştürülmeye çalışılıyorsa, Tommy de benzer şekilde fiziksel ve psikolojik baskıyla 'iyi bir birey' haline getirilmeye çalışılıyor.

Ancak aradaki kritik fark şu: Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange filmi bu süreci açıkça eleştiriyor ve devletin birey üzerindeki kontrolünü distopik bir korku olarak sunarken, Heel ise bu ironik mesafeyi tam kurmuyor; zaman zaman uygulanan şiddeti problematize etmek yerine dramatik bir araç gibi kullanıyor. Bu yüzden benzerlik tematik olarak güçlü olsa da, derinlik açısından zayıf kalıyor.


Filmin en güçlü tarafı, hiç şüphesiz açılışındaki yoğun gerilim duygusu ve izleyiciyi hızla içine çeken atmosferi. Tommy’nin kontrolsüz, kaotik yaşamını gösteren ilk sekanslar; hızlı kurgu, sert müzik ve taşkın enerjiyle oldukça etkileyici bir giriş sunuyor. Ardından gelen bodruma zincirlenme fikri, başlı başına rahatsız edici ve merak uyandırıcı bir dramatik çatışma yaratıyor. Bu noktada film, izleyiciye  psikolojik bir gerilim sunmayı başarıyor.

Buna ek olarak, oyunculuk performansları filmin taşıyıcı kolonlarından biri. Özellikle Anson Boon’un Tommy karakterine kattığı ham, saldırgan enerji; Stephen Graham’ın ise sakin ama tekinsiz baba figürü, filmin ilk yarısındaki gerilimi sürekli diri tutuyor. Yönetmenin mekan kullanımı ve klostrofobik atmosfer yaratmadaki başarısı da dikkat çekici. Geniş, düzenli bir ev ile karanlık bodrum arasındaki tezat, filmin tematik derinliğini görsel olarak destekliyor ve izleyicide sürekli bir huzursuzluk hissi yaratıyor.

Ancak film, güçlü başladığı bu yapıyı ne yazık ki sonlara doğru sürdüremiyor. İlk yarıda kurulan gerilim ve gizem, ilerleyen bölümlerde yerini dağınık ve inandırıcılıktan uzak bir anlatıya bırakıyor. Özellikle ailenin bu yaptıklarının altında yatan motivasyonlarının yeterince açıklanmaması, hikayenin duygusal ve mantıksal bağlarını zayıflatıyor. Chris ve Kathryn’in neden böyle bir sürecine giriştiği netleşmediği için, film giderek soyut ve yapay bir deney hissi vermeye başlıyor. Bu da izleyicinin hikayeye olan bağını kırıyor.

Daha da önemlisi, filmin ana vaadi olan dönüşüm süreci ikna edici bir şekilde işlenemiyor. Tommy’nin değişimi, dramatik olarak haklı bir gelişim çizgisi yerine, sanki senaryonun zorladığı bir sonuç gibi duruyor. Bu da filmin başta kurduğu etik ve psikolojik tartışmayı yüzeyselleştiriyor. Gerilim unsuru da aynı şekilde sönümleniyor; film ilerledikçe tansiyon artmak yerine düşüyor ve finale doğru neredeyse etkisini kaybediyor.


Yönetmenlik tarafına bakacak olursak, bu filme beni götürenin Stephen Graham'in olmadığını, yönetmenin kendisi olduğunu başta söylemeliyim. Polonya’lı yönetmen Jan Komasa'nın 2019 yılında yönettiği Corpus Christi filmi, son yıllarda izlediğim en iyi filmlerden biri idi. O filmden sonra ne çekse izleyen biri olarak bu filmi de izledim. Ancak diğer filmlerinin gerisinde kaldığını baştan söylemem gerekiyor.

Filmin ilk bölümlerinde yönetmenin tercihleri oldukça dikkat çekici. Kapalı mekan kullanımı, dar kadrajlar ve karakterleri sıkıştıran kamera açıları, izleyiciye bilinçli bir huzursuzluk hissi veriyor. Bu görsel dil, karakterin içinde bulunduğu psikolojik baskıyı yansıtmada etkili olurken, gerilim duygusunu da sürekli canlı tutuyor. 

Ancak film ilerledikçe bu görsel tutarlılık da zayıflamaya başlıyor. Başlangıçta kurulan estetik dil yer yer dağılıyor ve sahneler arasındaki ton birliği bozuluyor. Gerilmemiz gereken yerde sekansı gülerek tamamlıyoruz. Kamera kullanımı daha sıradan bir hale gelirken, ilk bölümdeki yaratıcı tercihler yerini daha konvansiyonel bir anlatıma bırakıyor. Bu durum, filmin görsel anlamda da başlangıçtaki gücünü sürdüremediğini gösteriyor ve genel etkiyi aşağı çeken unsurlardan biri haline geliyor.


Heel (Good Boy), cesur bir fikirle yola çıkan, rahatsız edici atmosferi ve güçlü oyunculuklarıyla dikkat çeken; ancak anlatısal bütünlük ve derinlik konusunda tökezleyen bir film.

Anson Boon’un performansı filmi ayakta tutan en önemli unsurken, senaryonun muğlaklığı ve yer yer yapay hissettiren sosyal mesajları, izleyicinin filmle kurduğu bağı zayıflatıyor. Film, izleyiciyi provoke etmeyi başarıyor. Fakat bu provokasyonu her zaman anlamlı bir düşünsel derinliğe dönüştüremiyor.

Yine de kendini izlettirmeyi sonuna kadar başaran film olarak; Puanım: 6/10

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Ready or Not 2: Here I Come (Back Again)

Serinin 2019’daki Ready or Not filminde tek bir gecede, tek bir evin içinde geçen o klostrofobik kabus, Ready or Not 2: Here I Come ile sınırlarını yıkıp biraz dışarı taşıyor. Ama bu genişleme gerçekten bir kazanım mı, yoksa filmin özünü sulandıran bir aşırılık mı? İlk filmin yalın ama etkili yapısını hatırlayanlar için bu devam filmi, hem tanıdık hem de fazlasıyla dağınık bir yapı sunuyor. Evet, yapı.


Ready or Not 2: Here I Come, daha ilk sahnesinden seyirciye şunu söylüyor: Bu kez kurallar değişti. İlk filmdeki gibi tek bir ailenin sapkın ritüelleriyle sınırlı bir hikaye yok artık. Bu sefer mesele küresel bir güç oyunu (Oyun böyük). Bu genişleme, filmi daha 'büyük' yapıyor, evet ama aynı zamanda daha dağınık, daha gürültülü ve zaman zaman daha yüzeysel bir hale getiriyor.

Filmin en çarpıcı tarafı ise hala aynı: izleyiciye 'zenginleri parçala' fantezisi sunma becerisi. Ancak bu kez bu haz, ilk filmdeki kadar saf ve keskin değil. Çünkü artık karakterler değil, sistem konuşuyor; korku değil, kaos öne çıkıyor.

Film, serinin ilk filmi olan Ready or Not’ın hemen ardından başlıyor. Grace (Samara Weaving), o cehennem gecesinden sağ çıkmış, Le Domas ailesini yok etmiş ve artık hayatta kalmanın bedelini, hastanede gözlerini açtığında karşısında bulduğu polisin nezaretinde kanun önünde ödemeye hazırlanıyor. Ve bu esnada geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith (Kathryn Newton) ile.

Ancak asıl kabus yeni başlıyor: Grace’in hayatta kalması, dünyayı yöneten gizli elit ailelerin dikkatini çekiuor. Bu ritüel olayının sadece Le Domas ailesiyle sınırlı olmadığı, onun gibi birkaç ailenin de bu sisteme üye olduğu ve bu kez Gelin'i öldürme görevinin Şeytan tarafından bu ailelere devredildiğini öğreniyoruz. Bu kez oyun daha büyük derken ciddi idik yani. Avukatlığını Elijah Wood'un yaptığı 'Yüksek Konsey' tarafından komik ama oldukça geleneksel şekilde yönetilen bu oluşumda her şey kitabi. Kurallar basit ama acımasız: Grace’i kim öldürürse, dünyanın en güçlü insanı olacaktır. Grace ise bir kez daha hayatta kalmak zorundadır. Ama bu kez yalnız değildir. Yanında yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith de bu oyuna dahil oluyor.


Filmin temel teması yine sınıf eleştirisi ve 'eat-the-poor/rich' yaklaşımı. Ancak bu devam filmi, ilkine kıyasla çok daha doğrudan ve kaba bir anlatım tercih ediyor. Kapitalist elitlerin şeytani bir düzen kurduğu fikri bu kez neredeyse karikatürize ediliyor. İlk filmdeki ince alaycı ton yerini daha yüksek sesli, daha basit bir mizaha bırakıyor. Bu da filmi, serinin ilk filmi olan Ready or Not'ın devamı değil, parodisi yapıyor gibi hissettiriyor.

Bu değişim, tematik derinliği zayıflatıyor. İlk filmdeki 'ritüel' korkusu ve gelenek eleştirisi, burada yerini güç hırsı ve kaotik rekabete bırakıyor. Artık mesele bir aileye dahil olmanın bedeli değil; sistemin kendisini ele geçirmek. Bu da filmi daha büyük bir alegoriye taşısa da, duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.


2019 yapımı Ready or Not, sadeliğiyle güçlüydü. Tek mekan, net bir hedef ve yüksek gerilim. Devam filmi ise bu formülü tamamen tersine çeviriyor. Daha fazla karakter, daha fazla kural, daha büyük bir dünya. Bu açıdan bakıldığında ikinci filmin daha 'iddialı' olması bekleniyor.

Ancak bu iddia, her zaman başarıya dönüşmüyor. İlk filmdeki o keskin mizah ve gerilim dengesi burada kaybolmuş. Yerine daha yüksek sesli ama daha yüzeysel bir eğlence gelmiş. Yani ilk film 'daha iyi yazılmış' hissi verirken, ikinci film 'daha eğlenceli ama dağınık' bir deneyim sunuyor.


Öte yandan devam filmi bazı alanlarda başarılı. Özellikle karakter çeşitliliği ve aksiyon koreografisi açısından çok daha zengin. İlk filmde Le Domas ailesi zaman zaman birbirine benzerken, burada her karakterin kendine has bir tarzı var. Bu da filmi daha dinamik kılıyor. Filmin başında kısa süre de olsa usta yönetmen David Cronenberg'i oyuncu olarak görmek, Lost dizisinin Richard'ı Nestor Carbonell'i yeniden görmek güzel bir etki yapıyor.

İkinci önemli tema ise aile. Özellikle Grace ve Faith arasındaki ilişki. Film bu bağı duygusal merkez yapmaya çalışıyor, ancak bu çaba çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kardeşlik çatışması tekrar eden diyaloglarla ilerliyor ve dramatik olarak yeterince ikna edici olamıyor. Yine de finalde bu ilişkinin toparlanması, filme kısmi bir duygusal tatmin katıyor.


Yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett'e bakacak olursak, ilk filmdeki kontrollü gerilim yerine burada tam anlamıyla kaosu tercih etmiş. Aksiyon sahneleri daha büyük, daha kanlı ve daha gösterişli. Mekan kullanımı da genişlemiş: artık tek bir malikane yerine devasa bir av alanı ve farklı setler var.

Ancak bu genişleme, filmin ritmini olumsuz etkiliyor. Özellikle orta bölümlerde tekrar eden aksiyon sekansları ve uzayan sahneler, filmin enerjisini düşürüyor. Bazı sahneler teknik olarak iyi çekilmiş olsa da, etkisini kaybediyor çünkü film aynı duygusal yumruğu defalarca atmaya çalışıyor.

Öte yandan oyunculuklara bakıldığında Samara Weaving yine fiziksel ve yoğun performansıyla öne çıkarken, yan karakterler bu kez ilk filme nazaran daha belirgin. Elijah Wood’un ironik avukat karakteri ve Titus'u canlandıran Shawn Hatosy’nin rahatsız edici derecede karizmatik kötülüğü filme ciddi katkı sağlıyor. Kadroda göze batan, olmasa daha iyi olurdu denebilecek tek karakter, Grace'in kardeşi Faith. Aşırı yapay, aşırı filmin atmosferinden uzak bir sunum. Amerikan gençlik komedi filmlerinden bu filme zıplamış gibi aptal ve temiz duruyor. Yüzündeki şaşkınlık karakterin 'nereye düştüm ben' şaşkınlığı değil, kötü oyunculuk şaşkınlığı. 


Ready or Not 2: Here I Come, selefinin başarısını tekrar etmeye çalışmıyor, onu büyütmeye çalışıyor. Bu bariz duruyor. Ancak her büyüme, beraberinde bir kayıp getirir. Bu filmde kaybedilen şey, ilk filmin o sıkı yapısı ve keskin tonu. Yine de film tamamen kötü değil. Yine de eğlenceli. Derinlik yok ama eğlenceli. 

Sonuç olarak:
İlk film daha iyi bir filmdi. İkinci film ise sadece eğlenceli bir film.
Puanım: 6/10

22 Nisan 2026 Çarşamba

Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun

Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor. 


Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.

Undertone’un en güçlü yönü, bu hikayeyi nasıl anlattığı. Film, korkuyu büyük ölçüde ses üzerinden kuruyor ve bunu da ani ses patlamalarıyla değil, sesi yok edip sessizlikle yapıyor. Bu yönüyle, klasik korku sinemasındaki görsel odaklı yaklaşımı tersine çeviriyor. Lanetli kayıt fikri, The Ring filmine açık bir gönderme yaparken, henüz filmin başında bahsettiği bir Vlog görüntüsünü izleyen 94 kişinin kendisini öldürdüğü hikayesi ile de, bu bloga ismini veren Cigarette Burns'e konu olan "La Fin absolue du monde" filmine bir gönderme hissetmem ayrıca hoş oldu. Zira o filmin galasına katılan herkes kendisini öldürmüş ve film bir daha gösterilmemek üzere yok edilmişti. Aynı zamanda düşük bütçeli ve tek mekanda geçen yapısı ile de Paranormal Activity ve The Blair Witch Project gibi yapımlarla benzerlik kuruyor. Ancak Undertone, bu mirası görsel değil işitsel bir korku deneyimine dönüştürerek güncelliyor. İzleyici istemiyor, dinleyici istiyor. 

Film aynı zamanda günümüz dijital korku kültürüne de temas ediyor. Podcast formatı, internet çağının 'creepypasta'* anlatılarını ve viral korku hikayelerini çağrıştırıyor. Evy’nin çocuk tekerlemelerinin karanlık versiyonlarını araştırması, dijital çağın 'her şeyin gizli bir korkunç anlamı var' yaklaşımını yansıtıyor. Bu bağlamda film, korkunun artık yalnızca fiziksel mekanlarda değil, dijital içeriklerde de üretildiğini ima ediyor.

Dini göndermeler ise filmin daha derin ve rahatsız edici katmanını oluşturuyor. Evy’nin yaşadığı evin Katolik ikonografiyle dolu olması -haçlar, Meryem figürleri, İsa tasvirleri- filmin atmosferini sürekli bir kutsal/tekinsiz gerilim içinde tutuyor. Filmde adı geçen Abyzou figürü, özellikle kadınlar ve çocuklarla ilişkilendirilen bir demon olarak, Evy’nin hamileliği ve annesinin ölümüyle birleşerek yaşam ve ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Böylece korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. 

Klasik korku sinemasında 'şeytani varlıklar ancak inanırsan güçlenir' algısı yaygındır. Ancak bu filmde Evy’nin inançsızlığı onu korumayamıyor. Ve hatta aksine, anlamlandıramadığı bir gerçeklik karşısında daha da savunmasız bırakıyor. Bu da modern bireyin seküler dünyada yaşadığı varoluşsal boşluğa ve paradoksa işaret eden bir gönderme: Tanrı’ya ya da şeytana inanmıyor olabilirsin ama bu onlardan korkmayacağın anlamına gelmiyor.


Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı. 

Ancak film kusursuz değil elbette. Anlatının yavaş temposu bazılarını sıkabilir ama yönetmen bunu bir silah olarak kullandığından suyun yavaşça ısındığını da hissediyor izleyici. Sessizlik ve yokluğun korkusu üzerine kurulu bu filmde, ayna oyunlarıyla gösterilen korku kısımları, genel anlatıya ihanet ve iğreti gibi duruyor. Gereksiz ve lüzumsuz hareketler olarak not ediyorum. Finalde gelen çözülmenin, uzun bir birikimin ardından görece kısa ve ani hissedilmesi de bir diğer eleştiri konusu olabilir. Bununla birlikte, filmin bilinçli olarak belirsizliği tercih etmesi, bazı izleyiciler için yine eksi bir not olarak görülebilir.

Karakter derinliği de bir başka sorunlu alan. Evy neredeyse tüm filmi sırtlamasına rağmen, onun geçmişine ve iç dünyasına dair verilen bilgiler sınırlı. Bu durum, izleyicinin karakterle tam anlamıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor. Popüler korku filmlerine olan referansları ise iki yönlü bir etki yaratabilir. Bir yandan filmi tanıdık ve erişilebilir kılarken, diğer yandan özgünlük tartışmalarını beraberinde getirebilir. Özellikle The Ring ve Cigarette Burns benzeri 'lanetli medya' fikri, bazı izleyiciler için tekrar hissi yaratabilir. Bu filmleri izlemeyen veya hatırlamayanlar için sorun olmayacak tabi ki. Dini  temaların işlenişi de zaman zaman klişeye yaklaştırıyor. Özellikle Katolik suçluluk ve travma temaları, son yıllardaki korku sinemasında sıkça görülen motiflerden biri zira.


Tüm bu güçlü ve zayıf yönleriyle Undertone, geçen sene izlediğim Oddity filmi ile beraber son yıllarda izlediğim en güzel gerilim filmlerinden biri. Yalnız ve karanlıkta izleniyorsa ışık açmayı, etraftan birilerinin sesini duymayı ihtiyaç haline getirebilecek bir film olabilir birçok kişi için. Korku severler için mutlaka listeye alınması gerekiyor. Puanım: 7,5/10


*Creepypasta: internet üzerinde paylaşılan, kullanıcılar tarafından oluşturulan ve genellikle okuyucuyu korkutmayı amaçlayan kısa, paranormal veya ürkütücü kurgusal hikayelerdir.