1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1999 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2012 Perşembe

The Matrix

The Matrix evrenine dönmeye hazır mısınız? Bilimkurgu sinemasını kökünden değiştiren, kendinden sonra gelenlere ilham kaynağı olan, sanal gerçeklik filmleri arasında tepeye oturan The Matrix üçlemesi.


1999, sanal gerçeklik filmleri için sıradışı bir yıl oldu. David Cronenberg’in eXistenZ’ı ve en büyük talihsizliği The Matrix ile aynı yıl çekilmek olan The Thirteenth Floor, birçok seyirci tarafından 1999’dan yıllar sonra keşfedilen filmler oldular. Zira 1999, The Matrix’in yılıydı. Sinemalarda dönmeye başlayan fragmanları, sadece sıradan sinema izleyicisinin değil bilimkurgu/aksiyon severlerin de daha önce perdede görmedikleri görüntüler içeriyordu. Filmin ne ile ilgili olduğu konusunda en ufak bir ipucu vermeyen bu fragmanlarda, baştan aşağı siyahlara bürünmüş karizmatik oyuncular dövüş sanatlarını yenilikçi müdahalelerle benzersiz şekilde uyguluyor, kamera daha önce göstermediği şık hareketlerle bütün kontrolü elinde tutuyordu. Siyah ekran üzerinde durmadan akan yeşil semboller eşliğinde perdede beliren “What is the Matrix?” (The Matrix nedir?) yazısı ana merak konusuydu.

İzleyiciler nihayet sinema koltuklarına oturduklarında, beklediklerinin çok ötesinde bir film ile karşılaştılar. The Matrix, bir bilimkurgu/aksiyon filminin ötesindeydi. Felsefesi, altyapısı, mitolojik kaynakları, ilham perileri ve sembolleriyle, bir filmden fazlasıydı.

“The Matrix nedir?” sorusunun cevabı ilk filmde veriliyordu. Hem de Morpheous’ın sözleriyle: Gerçeğe karşı gözlerimizi kör etmek için önümüze çekilen sanal dünya… Gerçeğe ulaşmak için özgürlük mücadelesi veren karakterler, hepimizin yaşadığı dünyanın bir bilgisayar programından ibaret olduğunu iddia ediyordu. Her şey kontrol altında tutulmak içindi. Özgür olmak istiyorsak, bütün dünyevi zevkleri bir kenara bırakıp gerçek dünyanın peşine düşmeliydik.



ÜÇLEME NE ANLATIYORDU?

The Matrix

The Matrix’te beyaz tavşanı takip eden Neo adındaki hacker, kendisine sunulan kırmızı hapı seçip gerçek dünya için savaşan direnişçilerin arasına katılıyordu. İnsanlığı sanal gerçekliğin esaretinden kurtaracak “seçilmiş kişi” olduğu düşünüldüğü için, türlü eğitimlerden geçtikten sonra sistemle savaşmaya hazır hale getiriliyordu.

The Matrix Reloaded

İlkinde yaşananlardan altı ay sonra geçen ikinci filmde Neo, olgun ve gücünün farkında bir savaşçıya dönüşmüştü. Ancak özgür insanların yaşadığı Zion’ın saklandığı yer, makineler tarafından keşfedilmişti. Amaçları Zion’ı ve içindekileri tümüyle yok etmekti.

The Matrix Revolutions

Gerçek dünya ile sanal gerçeklik arasına sıkışıp kalan Neo, diğerleri tarafından kurtarılmaya çalışılırken, Zion yaklaşan savaşa karşı savunma hazırlıkları yapmakla meşguldü. Bu da Ajan Smith’i durdurmak, savaşı durdurmak ve insanlığı kurtarmak anlamına geliyordu.

THE MATRIX’TEN SONRA…

Film bittikten sonra hissedilen en belirgin duygu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı. Gerçekten de bilimkurgu sinemasında bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

1. Sinemada dövüş sahneleri konusunda yeni bir çağ başladı. Uzak Doğu kökenli koreograflar Hollywood filmlerinin vazgeçilmezlerinden oldu.

2. Wachowski Kardeşler’in kamera kullanım yöntemleri dua gibi ezberlendi. Özellikle kamera etrafında bir tur atarken, donan ya da ağır çekimde hareket eden figürler seriyle özdeşleşti. Bu teknik daha sonra birçok film tarafından kullanıldı.

3. Üç filmin ardından piyasaya çıkan video oyunları, çizgi roman serisi, kısa animasyon filmler ve The Matrix felsefesini her biri kendince yorumlayan onlarca kitap uzun bir süre boyunca üçlemenin hayranlarını meşgul etti.

4. Seri aynı türde çekilen birçok filme ilham kaynağı oldu. Bu filmler arasında bu ay CNBC-e’de yayınlanacak Equilibrium da var.

5. The Matrix popüler kültüre adını altın harflerle yazdırdı. Ünlü sahneleri, parodi ve komedi filmlerinde defalarca canlandırıldı. Çizgi dizilerden The Simpsons, The Fairly Oddparents ve Family Guy da efsane seriyi kendi süzgeçlerinden geçirme fırsatını kaçırmadı.


ntvmsnbc.com

30 Aralık 2010 Perşembe

The Virgin Suicides


Virgin Suicides'ı izlerken bir hüzün kaplamalı insanın içini. Filmi izleyen veya kitabı okuyan varsa aynı hüzünle ve acıyla dayanır kapıya muhakkak. Halbuki bizi içine alan bir konusu da yoktur: çok ilgili değilseniz ne 70’lerdeki liberal akım, ne katolik ailelerinin katılığı ne de yine o dönemin gençlerinin düşünceleri ile ilgilenirsiniz. Önce 70’lerde ne vardı diye sorgularız, belki birkaç küçük beyin fırtınasıyla uzaktan ilgilenmeye başlarız. Bir bakıma başta burun kıvırdığımız ve ya “banane”lediğimiz o zamanlar ironinin ailelere nasıl yansıdığının bir aynasıdır. Konu ilginçleşir elbette. Amerikan Rüyası’nın yaşanacağı, o özgürlük dolu ülkenin muntazaman nasıl katı ailelere ve din baskısının nüfuz ettiğini görürsünüz. Etraf yeşilliktir, çiçekler açmıştır ama içerde istavroz dolu günahlar işlenmektedir.

Bu kısmından sonra bol bol “bozucu” olacak.

Virgin Suicides tam tarih vermese de ortalama bu döneme işaret eder. 5 kız kardeşinin ölümünün ardındaki sır perdesini kaldırmak istenir ve burjuva aileleri de içine alan geniş bir alana yayılır sorun. İçine televiyon haberlerini de alarak “intahar yılı” ilan edilir ve Lizbon ailesi sürekli olarak rahatsız edilir. Muhtemel gerçekliği bu olayda, 13-14-15-16-17 yaşlarındaki Lizbon kızlarından 13 olanının ölümüyle başlar. O ölmeden önceki teşebbüsünün dikkat çekme olduğuna karar verildiğinde yeniden ölümün eşiğinde bulur kendini. Elinde Meryem Ana’nın kartı bu ölümde büyük bir rol oynar aslında. Doktorun neden kendini öldürmek istedin dediğinde, 13’ün “Doktor, siz hiç 13 yaşında bir kız olmamışsınız” sözü ile düşündürür film.

Karaağaçların sararan yapraklarının ardından kesilme kararı hızla yayılır banliyö evlerinin bahçelerinde. Kırmızı kağıtlar üzerine kesilme emri vardır ve sırayla kesilmektedir. Aslında sararan kızların güzelliği ve iç dünyalarının kararmasıdır belki de. Hikaye karşı evde oturan bir grup erkek çoğu tarafından sürdürülür. Onların dünyalarına, renklerine, düşüncelerine girmek isteyen ve onları anlamak isteyen ergenlik çağında dört erkek çocuğu. Aslında birinin konuşmaları ile onları algılamaya çalışırız fakat, Lizbon kızları hep karışık, hep güzel ama gariptir.

Gittikleri lisede dikkat çektikleri ve flört ettikleri zaman ise önce aile gözetimi, sonra da bir başı boşluklukla ilk deneyimler yaşanır. Belki dudakların teması ile bütünleşen vücutlar, belki daha da korkunç bir genç kızdaki karadelik belirir filmde. Solan kızların, özellikle 17 yaşında Kristen Dunst tarafından icra edilen o genç kız hep gözünüze sokulur yönetmen tarafından. Garip tutumları, masum ve ya vahşilik arasında gidip gelen bakışları ile.

Ardından gelen korkunç ayrılık ve aile baskısı kızları yaşamdan tek tek koparır. Baba figürünün gittikçe zayıfladığını ve akli dengesizlikler yaşarken, anne figürü sertleştikçe ddaha da zorba tutumlara götürür. Psikolojikman çöküntünün toplu olarak yaşandığı evde tek yaşam belirtisini belki çiçekler verir. Plaklar yakılır, dışarı yasaklanır ve kızlar artık okul yüzü göremez.
Ardından gelen toplu inteharları ise ardında bırakan insanların sürekli olarak konuşmasına, anlam karmaşasına ve elitist yaklaşımlarında son bulur. Kızlar ölür, aile taşınır, ardında kalanlarda derin pişmanlıklar bırakır ve gerisi… tabii ki unutur.
-
Sofia Coppola, meşhur Lost in Translation filminden tanıdığımız ve şaşkınlığa yenik düştüysem de bir dönem Spike Jones ile evli yönetmen. Lost in Translation kadar ses getirmediyse de Virgin Suicides bir grup insan için oldukça başarılı ve en yakın gözlemleri yansıttığı düşünülürken, filmin durağanlığı ve sıkıcılığından yakınan bir grup insan tarafından da çevirili. Hani derler ya, ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz: bu o air melankoliyi içinize çekmeden izlenecek türden bir film olamaz sanırım.

Film, öte yandan başarılı soundtrackleri ile de tanınıyor, ki bu başarı muazzam Fransız grup Air’a aittir. Belki hatırlanır ki, Sofia Coppola Air’ın Playground Love videosunun yönetmenidir de. Dikkat çekici olması, sahnelerdeki melodileri ile hatırlanacaktır izleyiciler için.

Son olarak aslında The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides isimli Amerikalı bir adamın romanıdır ki, romandan bazı diyaloglar zaten bire bire alınsa da değiştirildiği düşünülen pek çok sahne de mevcuttur. Bize ağır veya anlaşılmaz gelen tarih bilgisi veya nedenselliğini de öne çıkarabileceğini düşündüğüm bu kitabın Solmaz Kamuran çevirisi ve Bakir İntiharlar ismi ile de ülkemizde de mevcut.

30 Nisan 2009 Perşembe

Dövüş Başlasın!

“Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksınız. Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSINIZ…”

Hakkında konuşulması yasak olan bir kulüp, Dövüş Kulübü. Tyler Durden’in girişimleriyle bir yer altı faaliyeti olarak başlayan, ismi fısıltılar eşliğinde zamanla ölümsüzleşen bir kulüp. Peki bu kulübün amacı ne ve hakkında konuşmak neden yasak? Dövüş Kulübü aslında, insanları kendi hayvansal doğalarıyla tanıştıran ve onları dış dünyalarından, iş streslerinden, kredi kartı borçlarından ve hayal kırıklıklarından bir an olsun uzaklaştırmak için, onların deyimiyle 'kendin olabilmek için' kurulmuş bir kulüp. Sekiz kuralı var. Her seferinde tek dövüş olur ve sadece iki kişi dövüşür. Biri dur derse veya sakatlanırsa dövüş biter. Katı kuralları varmış gibi gözükse de aslında kendi içinde gizli bir şefkati var Dövüş Kulübü’nün ve de verdiği derin bir mesaj…

1999 yılında gösterime giren filmin yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. Se7en filmi ile sinema dünyasında adını duyuran Fincher, daha sonra The Game, Panic Room, Zodiac gibi gerilim türünde başarılı olmuş filmlere de imzasını attı. Ama kuşkusuz yönettiği filmler arasında en çok ses getireni Fight Club. IMDB Top 250 listesinde 22. numarada olan film hakkında ufak bir araştırma yaptığınız zaman olumsuz eleştirilere rastlamanız çok da mümkün değil aslında. Eleştirmenler tarafından çok beğenilen, izleyiciler tarafından da “kült” olarak nitelendirilen film, psikolojik öğelere bu kadar sarsıcı bir şekilde değinen belki de en önemli filmlerden biri.

Vurucu ve sürprizli bir sona sahip olan Dövüş Kulübü, sadece oyuncuların yüksek performansını ve yönetmenin etkileyici tarzını taşımıyor. Film aynı zamanda, senaryosunda akıllara kazınan birçok diyalog da barındırıyor. Dövüş Kulübü aslında aynı adı taşıyan bir kitaptan uyarlama. Chuck Palahniuk’un ilk kitabı olan Fight Club aslında Project Mayhem ( Kargaşa Projesi ) adını almış ve 1996 yılında yazılmış bir kısa hikaye. Üç ay gibi kısa bir sürede Fight Club halini alan kitap, 1999 yılında da beyaz perdeye aktarıldı. Palahniuk bu başarısının ardından Türkçe çevirileri de bulunan birçok kitaba daha imzasını attı. Şu sıra isminin en çok anıldığı, en son beyaz perdeye uyarlanan kitabı ise Choke ( Tıkanma ). Geçtiğimiz aylarda Filmekimi’nde gösterilen Choke, izleyenler tarafından da olumlu tepkiler aldı. Sex bağımlısı olan ve her türlü işte çalışan Victor Mancini’nin, Alzheimer hastası olan annesinin hastane faturasını ödemek için çeşitli dümenler çevirmesini anlatan film, komedi dram türünde.

“... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.” diyor Tyler Durden. Sabun yapıp satan, aile filmlerine pornografik kareler yerleştiren, yemeklerin tadını bozan bir adam Durden. İçten içe hepimizin yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan bir adam aslında. Belki de bu yüzden Jack, ona bu kadar bağlanıp, onu bir o kadar da tanıyamıyor. Verdiği mesaj da açık aslında: “ Hayatta dibe vurma. ” İşte bu yüzden hayatımızın en derinlerine iniyor film, galiba bu yüzden de filmin sonunda dibe vurma hissini yaşıyoruz. Belki de Tyler Durden haklıdır, gerçekten de özgürlük demek, bütün umutlarımızı kaybetmektir, kim bilir. Bilinen bir gerçek var ki, o da Dövüş Kulübü, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici filmlerinden biridir ve film, sonunda bizi etkileyici diyaloglarıyla, düzeni sorgulayışıyla baş başa bırakır.

“ Hangisi daha kötüdür? Cehennem mi? Hiçlik mi? ”

28 Aralık 2008 Pazar

The End of the Affair: Aşk-Tanrı ikilemi..

2.dünya savaşı sırasında geçen bir aşk temalı film. Savaş dediysek, cephe arkalarında sevişen bir çift gelmesin aklınıza, sadece yıl olarak o yıllar.
insan-tanrı arasındaki ilişkilere yer yer değinen, yeri geldiğinde bunun bir inanç değil de menfaat çatışması olduğunu içten içe anlatıyor sanki film bize. Film dememeli aslında, bu da bir kitap uyarlamasıdır. Graham Greene'in aynı isimdeki romanının bir uyarlaması.
Yönetmenliğini Neil Jordan'ın yaptığı, oyuncu kadrosunda ise Schindler's List filminden bildiğimiz Ralph Fiennes, The Big Lebowski filminden Julianne Moore ve Stephen Rea ( bu adam için de bir film isterseniz V for Vendetta:)
--------------------
Maurice Bendrix: I hate you, God. I hate you as though you existed.
--------------------
Sarah: Love doesn't end, just because we don't see each other. Maurice Bendrix: Doesn't it? Sarah: People go on loving God, don't they? All their lives. Without seeing him. Maurice Bendrix: That's not my kind of love. Sarah: Maybe there is no other kind.
-------------------
Maurice: Pain is easy to write. In pain we're all drapply individual. Now what can one write about happiness?
-------------------
Maurice Bendrix: I'm jealous of this stocking.
Sarah Miles: Why?
Maurice Bendrix: Because it does what I can't. Kisses your whole leg. And I'm jealous of this button.
Sarah Miles: Poor, innocent button.
Maurice Bendrix: It's not innocent at all. It's with you all day. I'm not.
Sarah Miles: I suppose you're jealous of my shoes?
Maurice Bendrix: Yes.
Sarah Miles: Why?
Maurice Bendrix: Because they'll take you away from me.
-------------------
Sarah Miles:Oh, God, please bring him back.Let him live.I don't believe in you,but please let him live.

6 Aralık 2008 Cumartesi

5'ini de hakeder bence...

8 dalda aday gösterilip 5 oscarı kazanmış bir film.. Academy'yi bazen sevmesek de çoğu zaman hakkını vermeyi sever filmlerin.. rakipleri arasında Fight Club ın olduğunu da hatırlatalım. o yüzden Fightclubseverler, bu filme biraz uyuz olmaktalar zira haklarının yendiğini düşünmekteler.. Ama hiç de öle değil..

Film bir karakter filmi, her oyuncunun temsil ettiği bir insan modeli mevcut hayatta. işinden ve eşinden sıkılmış bir adam, maddeye değer veren bir kadın, toplumda kendini üstkademe göstermek için çabalayan körpecik kızlar, sıradan insanlara da aşık olabilen takıntılı kişilikler...

Müsait bir zamanımda bu film hakkında daha uzun bir yazı yazmayı da düşünüyorum..kısmet:)

Filmin kadrosunda Se7en ve The Usual Suspects filmlerinden de sevdiğimiz Kevin Spacey ve American Pastalarının güzeli Mena Suvari var. Filmin yönetmen koltuğunda ise Sam Mendes oturuyor.
-----------------
Carolyn Burnham: This is a $4,000 sofa, upholstered in Italian silk. It is not just a couch.
Lester Burnham: [shouts] It's just a couch!
-----------------
Lester Burnham: Look at me, jerking off in the shower... This will be the high point of my day; it's all downhill from here.
-----------------
Angela Hayes: What a freak! And why does he dress like a bible salesman?
Jane Burnham: He's just so confident, it can't be real.
Angela Hayes: I don't believe him. I mean, he didn't even like, look at me once!
-----------------
Angela Hayes: I don't think that there's anything worse than being ordinary.