Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var olmaya değil, aynı zamanda anlatmaya da direnirken, U r the Universe gibi filmlerle imkansızlıklar içinde bile güçlü ve evrensel hikayeler kurabileceğini gösteriyor ve 1972 yapımı Solaris filmini sevenleri kendisine de davet ediyor.
27 Nisan 2026 Pazartesi
Ty - Kosmos: U Are The Universe
22 Nisan 2026 Çarşamba
Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun
Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor.
Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.
Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı.
19 Şubat 2025 Çarşamba
Umami: Tek Plan Çekim ile Mutfak Kaosu
Önceki sene bloga konuk olan Boiling Point filminin uyarlaması olan Umami, orijinali gibi tek çekimden oluşan bir mutfak filmi. Tek çekimi şöyle düşünün; Bir tiyatro oyununun, tek bir kamerayla sahne içerisinde filme alınması gibi. 4 günde toplamda 7 ayrı çekim yapıldı ve 1 tanesi kullanıldı. Şu an için zirvesi Victoria filmi olan bu modelin ülke sinemamızda da denenmiş olması beni sevindirdi.
Umami, Disney Plus'ta gösterime girdiğinde büyük bir heyecanla izledim. Çünkü uyarlandığı Boiling Point filmi çok beğenmiş, benzer çalışmaların Türk sinemasında yapılmıyor oluşuna hayıflanmıştım. Taa ki Umami'ye kadar. Yapımın anlatım ve oyunculuk bakımından eleştirilecek yerleri var elbet. Ama asıl ürünü içeriğinden ziyade, tekniği, yani tek çekim oluşu olduğundan o kısımlara değinip keyfimi kaçırmayacağım. Tiyatro kökenli birçok oyuncuya sahip olduğumuzu ve bu yüzden tek çekim gibi deneysel projelerin aslında ülkemizde kolaylıkla yapılabileceğini savundum. Daha iyi (daha deneyimli tiyatro kökenli) cast seçimi ile daha güzel projeler de çıkabilir.
Boiling Point'in kamera arkasını izlediğimde yönetmen zaten tekniğin tüm ayrıntılarını bizlere veriyordu. Tekniğin kullanımının en önemli unsuru, teknik ekibi oyuncu olarak sahneye gizleyebilmekte ve olabildiğince ekip ve oyunculara telsiz dağıtmaktı. Bu filmde de teknik ekipten birkaçının müşteri rolüyle sahneye yedirildiğini biliyoruz. Bu da sanat ekibine, kamera olmadığında sahneyi tekrar kameraya hazırlamak için zaman kazandırıyor.
Tek çekim filmlerinin muhakkak en en güzel yanı, kurgu aşamasının diğer filmlere nazaran çok çok kolay olması. 3-4 adet bütün çekimden sadece birini seçiyor, ses kaçaklarını düzeltiyor, ışık azlığında kareyi patlatıyor, basıyor geçiyorsun. Rabbim başka dert vermesin.
Filmi açın izleyin, tek çekimin başarısı bir yana, hikayenin sizi germesi gerektiği gibi geriyor oluşu da filmin diğer başarısı. Bazı sahnelerde oyuncuların ezbere replik okuyor görünmesini de göz ardı edin, kolay değil elbet.
30 Aralık 2021 Perşembe
Mass: Bir Trajedinin Ardında Bıraktıkları
Farzedin ki Tv, radyo ve internetin son dakika haberlerinde çocuğunuzun okuduğu okulda yaşanan olaylar sonucu ölülerin olduğunu söylüyorlar. Telefonunuza düşen kayıtsız onlarca aramalara cevap vermeyip, kendisinden sağlıklı bilgi alabileceğinizi düşündüğünüz kişiyle şöyle bir konuşma geçiyor.
A: Okulda olaylar yaşanmış. Bir saldırı olayı.
B: Evet, sekiz öğrenci öldürüldü
A: Oğlum? Peki o..?
B: Hayır, o hayatta.
A: Ohh şükür
B: Onları öldüren kişi... oğlundu.
A: ...
Filmde geçmeyen bir diyalogtu bu ama gerçekte geçtiği yerler elbet olmuştur. Mass filmi, buna benzer bir olayda çocuklarını kaybeden ebeveynler ile çocuklarını katleden çocuğun ebeveynlerini bir odada birbirleriyle yüzleştiriyor. Maktul tarafından olayların gelişimi zor olsa da basitti. Çocuk o gün her zamanki gibi okula gider ve ölür. Peki katil cephesinde de olay bu kadar kısa bir sürecin sonucunda mı cereyan etmişti, yoksa tüm bu olayın başlangıcı birkaç gün öncesine, aylar öncesine veya yıllar öncesine mi uzanıyordu? Filmde bu yüzden maktulun ailesinin vereceği cevaplardan öte, katilin ailesinin vereceği cevapları daha önemli kılıyor. O da diğer çocuk gibi ailesinin kuzusu, bir tanesi iken, hangi evrede ve nasıl bir ölüm canavarına dönüştü, o kısmı irdeliyor ve öğrenmek istiyor film. Yer yer katilin ailesiyle empati kurmamızı sağlayarak, olayın tek mağduru öldürülen kişi ve ailelerin değil, katilin kendi ailesinin de mağdur olabildiğini düşünmeye itiyor. Maktulun annesi/babası olmak mı yoksa katilin annesi/babası olmak mı? Sizce daha zor olan hangisi?
Mass filmi, uluslararası birçok film festivalinde aday olarak yarıştı ve aday olduğu bazı ödüllerin de sahibi oldu. Tek mekan filmi diye tabir edebileceğimiz bu filmde oyuncular arasında ,ki asıl filmi oynayan kısım 4 kişiden ibaret, tanıdık sinemalar bulunuyor. Harry Potter serilerinin Lucius Malfoy'u, The OA dizisinin Dr. Hunter'ı Jason Isaacs, son dönemde Hereditary filminde ve The Handmaid's Tale dizisinde gördüğümüz Emmy ödüllü aktris Ann Dowd ve House of Cards dizisindeki rolünde Başkan Yardımcılığına yükselen Reed Birney var. Asıl tanıdık olmayan kişi yönetmenin kendisi, Fran Kranz.
Mass filmi, yönetmeni olan Fran Kranz'ın yazdığı, yönettiği ilk ve tek filmi. Daha önce sinema filmlerinde ve dizilerde yan karakter olarak oyunculuk yapan Fran Kranz artık kameranın arkasına geçiş yapma akımına üye olmuş ve bunu başarıyla da ilk filmiyle icra etmiş genç yönetmenlerden biri. Bu başarıyı yakalamış bir diğer genç yönetmen Philip Barantini'nin Boiling Point filmine blogumuzda yer vermiştik. Bu iki yeni yönetmenin yakından takip edilmesini, sinemaya yönetmen olarak dahil olmak isteyen gençlere fazlasıyla öneriyorum. Usta ve veteran yönetmenlerin ilk aşamada örnek alınması başlangıç aşaması için pek doğru değil. En zoru olan ilk adımı yıllar önce mecranın dar olduğu bir zamanda atmış olan Usta yönetmenlerin bu konuda yeni yetme yönetmen adaylarına güncel sunabileceği bir şey yok. Önceden olsa "eline bir kamera al ve ilgini çeken her şeyi çek" derlerdi. Bugün bunu 12 yaşındaki bir çocuk tiktok sayfası için fazlasıyla yapıyor. Bu yüzden miadını doldurmuş bir tavsiye olarak rafa kaldıralım bu fikri. Boiling Point ve Mass filmine bakıp bu ilk adım için bir fikir çıkarmam gerekecek olursa o da iyi oyuncularla, ama dar prodüksiyonla ilk adımı atmak daha kolay olacaktır fikrini ediniyorum.
27 Kasım 2021 Cumartesi
Tek Çekim Film: Boiling Point
Stephen Graham'ın başrolde olduğu ve hem kendisinin hem de diğer oyuncuların oldukça başarılı iş çıkardıkları tek çekimle yapılan Boiling Point filmi, tek çekimli filmlerin şu ana kadarki zirvesi olan Victoria filmine başarı anlamında en yakın olanı olmuş.
Philip Barantini'nin yazıp yönettiği "Boiling Point (Kaynama Noktası)", yükselen bir Londralı bir şef olan Andy(Stephen Graham)'nin en kötü gecesinin hikayesini anlatıyor. Filmin başında ailevi sorunlar ile baş ettiği anlaşılan Andy için kötü gün tanımı bununla da bitmiyor. Christmas dönemi sosyal medya influencer'ları için fazladan yapılmış rezervasyonlar, yükselmekte olan bu gözde mekana göz dikmiş eski bir ahbabın yanında getirdiği yemek yorumcusu ve tüm bunlara fındığa alerjisi olan bir müşteriye sunulan fındık soslu yemek... Tüm bunlar Andy'de kaynama noktasını oluşturan olaylar bütününe dönüşüyor. Ailesinin ve işinin yavaşça elinden kayıp gidişine çaresiz kalan Andy, bu kötü gidişatın sebebini ise kendisi olarak görür. İçki ve uyuşturucu onu bu hale getirmiştir. İşte tam bu noktada taze yönetmene not düşmeliyim.
Philip Barantini, yıllarca küçük roller ile sinema ve tv sektöründe bulunmuş, ama bu figüranlık maaşıyla geçinemediği için ek iş olarak lokantalarda çalışmış biri. Ve uzun süre içki sorunu çekmiş, nihayetinde tedavi görüp kendisine temiz bir sayfa açmış. Son 6 senesini ayık geçiren yönetmenin kişisel hayatının yükselişi de aldığı bu karar sonrasında başlıyor. 20 senelik figüranlık ve yan rollerin ardından kameranın arkasına geçme kararı alıyor. Çektiği 3 kısa filmin içerisinden bir filmi diğerlerine göre tutunca onu uzun metraj olarak çekmeye karar veriyor ve işte o film Boiling Point.
Yönetmenliğe geçiş yapan herkesin bütçeyi minimize etmek için tek mekan fikirlere yatkınlığı vardır. Filmin çekildiği yer Londra'nın kuzey doğusunda, Hackney civarında bulunan Jones & Sons mekanı. Yönetmen Philip Barantini, aktörlük zamanlarından arda kalan zamanlarda burada garsonluk yaptığı için mekan sahiplerinden izin koparma kısmını da kolayından halletmiş.
Barantini tek mekan film türünü seçiyor ama çekim olarak en zorunu kendisine challange yapıyor; tek çekim. Başta söyleyeceği "action! (motor!)" sözünden sonra ağzından çıkacak olan bir sonraki kelime "cut! (kestik!)" ile arasına bir film sığdırmak için senaryonun uygunluğu, çekim öncesi provaların sıklığı ve bunu zorluğu kotarabilecek oyunculuk gerekiyor. Oyuncu kısmını ilk önce hallediyor Barantini ve o konuda da (mekan bulma gibi) şansı yaver gidiyor. Daha önceden tanışıklığı olduğu Liverpool'lu hemşehrisi Stephen Graham'a gidiyor. Kabul ediyor ve ondan bir şey daha istiyor. Filmde kendisine eküri olacak olan sos şefini (Carly) de Stephen'ın bulmasını istiyor. Filmdeki karakterlerin birbirine olan yakın kimyasını gerçek hayatta da yakalayabilmiş olduğu kadın bir oyuncu arkadaşını bu filme ikna etmesini istiyor ve o da Vinette Robinson'la anlaşıyor. Ve her ikisi de gerçekten mükemmel iş çıkarıyor.
Her gün 2 kez olmak üzere 4 gün baştan sonra tüm filmin 8 kez çekilmesi planlansa da ilk gün yapılan 2 çekimin ardında oluşan stresin daha fazla kaldırılamayacağını anlaşılmış. Ve ertesi gün de 2 çekim yaparak toplamda 4 çekim yapılmış. Her ne kadar teknik açıdan 4. çekim yönetmenin hoşuna gitse de, 3. çekimdeki oyunculuğu daha çok beğenmiş ve 3.çekimi kullanmaya karar vermişler. 90 dakika süren filmin çekimi Sony Venice kamera ile yapılmış ve filmde oyuncuların koordinasyonu sağlanması için 37 adet kulaklık kullanılmış.
Son bir haber; filmin hazırlık ve çekim sürecini de kayda alan yönetmen yakında bu görüntüleri 30 dakikalık bir belgesel olarak izleyiciye sunmayı planlıyor.
14 Şubat 2016 Pazar
The One I Love: Kusursuz bir öteki
Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.
Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.
1 Şubat 2014 Cumartesi
The Sunset Limited: İnanç ile Hiçlik Arasında
Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor.
Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.
White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.
16 Ocak 2012 Pazartesi
Tek Mekana Bağlı Kalan Filmler Top 10
9- The Breakfast Club: Birbiriyle herhangi bir bağı olmayan 5 tane
lise öğrencisinin disiplin cezası nedeniyle cumartesi gününü okulda
geçirmeleri üzerinden ilerleyen yapım grup psikoterapisinin en nadide
anlatımlarındandır. Gruptaki kişilerin farklılıklarının anlatımı ile başlayan
film günün sonunda birbirlerinden sebepsiz nefret eden insanların belirli ortak
paydalarına eğilmeleriyle şekil alır. Filmden akılda kalan en önemli
repliği ise ; "When you grow up,your heart dies"
7-My Dinner with
Andre: İki eski arkadaşın bir akşam
yemeği için buluşmasını ve burada ettikleri muhabbeti konu edinen yapım tamamen
ikili arasındaki diyaloğa bağlı ilerler. Felsefe,yaşam ve daha nice konunun
açıldığı bu akşam yemeğinde muhabbetin mahiyeti ve konuların çekiciliği bizlere
masanın bir köşesinden kendimize yer ayırtma isteği uyandırır.
4- Dial M For Murder : İntikam her zaman en doğru zamanı kollayarak
gerçekleştirebilen profesyonel bir iştir. Tony de eşi Margot’tan ihanetin
intikamını almak için uzun süreli bir plan gerçekleştirmiştir. Planın
işlevselliği diğer bireylerin performansına bağlıdır ve Tony başarısız bir cinayet
planından dahi kurtulacak kadar birçok detayı düşünmüştür. Hitchcock
sinemasının en önemli eserlerinden olan Dial M for Murder gerilimin ve akıl
oyunlarının üst seviyelerde seyrettiği yapımlardandır.14 Haziran 2009 Pazar
12 ANGRY MEN



26 Aralık 2008 Cuma
The Man from Earth : Ya tüm anlatılanlar yanlışsa?
The Man from Earth... Afişe ve filmin ismine bakıp gezegenlerin üzerinde dolaşacağınızı, gökyüzünü aşıp uzaya çıkacağını düşünmeyin.. Film, bir odada 8 kişinin dinsel temalı konuşmalarından ibaret. ne yani, hiç mi action yok. var efendim ama bu action'ı hareketlerde değil de çıkan fikirlerde arayın.Şu ana kadar anlatılanları - kabul et ya da etme- bilinenleri bir kenara koyup " ya tüm bunlar birer yalansa?" sorusunu daha önce sorduysanız kendinize, bu film ilginizi çekecek, size farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. insanüstü bir adamla tanışmaya hazır olun, zaten ona şimdiden tanrı diyen bile var halihazırda...
Yönetmenliğini Richard Schenkman' ın yaptığı bu filmin fazla bi maliyete sahip olduğunu düşünmüyorum işin açıkcası. Filmin sonundaki o zorlama sözler olmasa kanımca daha iyi olurdu. Muallakta kalsa, zorlamasaydı adamcağızı, yada oğulcağızını..
--spoiler-- mi eklemeliydim? Koy götüne rahvan...
--------------------
Edith: [talking about God] He's everywhere. We just can't see him.
Harry: Pfft. If this was the best I could do, I'd be hiding, too
-------------------
Harry: Well, you're finally fulfilling one prophecy about the millennium, John.
John Oldman: What's that?
Harry: Here you are again.
--------------------
(7.5).jpg)
(7.5)-3.jpg)
(7.5)-2.jpg)
(7.5)-4.jpg)
%201.jpg)
%204.jpg)
%202.jpg)









