Tek Mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tek Mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2026 Pazartesi

Ty - Kosmos: U Are The Universe

Savaşın gölgesinde yaşamaya çalışan bir ülke, yokluklara ve belirsizliğe rağmen sinemasında üretmeye devam ediyor. Ukrayna, bugün sadece var olmaya değil, aynı zamanda anlatmaya da direnirken, U r the Universe gibi filmlerle imkansızlıklar içinde bile güçlü ve evrensel hikayeler kurabileceğini gösteriyor ve 1972 yapımı Solaris filmini sevenleri kendisine de davet ediyor.


Sinema bazen en büyük hikayeleri en dar alanlarda anlatır. Bir uzay gemisinin içinde sıkışmış tek bir insan, yok olmuş bir gezegenin ardından evrende yankılanan bir ses ve imkansız gibi görünen bir bağ… Pavlo Ostrikov’un U r the Universe (Ty-Kosmos) filmi, tam da bu sade ama sarsıcı kurgu üzerinden izleyiciyi hem varoluşsal bir boşluğa hem de beklenmedik bir duygusal yakınlığa sürüklüyor. İlk bakışta bir bilim kurgu gibi görünen film, aslında insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatan içten bir hikaye sunuyor.

Film, Ukraynalı bir uzay kamyoncusu olan Andriy’nin (Volodymyr Kravchuk) dört yıl sürecek bir görev için Jüpiter’in uydusu Callisto’ya nükleer atık taşımak üzere yola çıkmasıyla başlıyor. Yanında sadece espri yapmaya programlanmış robotu Maxim var. Dünya ile olan bağları zayıf, işine karşı da oldukça umursamaz bir tavır sergileyen Andriy’nin hayatı, Dünya’nın aniden yok olmasıyla tamamen değişiyor. Artık evrende hayatta kalan son insan olduğunu düşünen Andriy, yalnızlıkla baş etmeye çalışırken bir gün uzayın derinliklerinden gelen bir mesaja şaşırıyor: Catherine (Alexia Depicker (ses) ve Daria Plakhtii) adında Fransız bir kadın da hayattadır. Aralarındaki saatler süren mesaj gecikmesine rağmen, bu iki yabancı arasında yavaş yavaş bir bağ oluşmaya başlıyor.


U r the Universe, yüzeyde bir kıyamet sonrası hikayesi gibi görünse de aslında insan ilişkilerinin en saf ve kırılgan hallerini inceliyor. Film, yalnızlık, umut, sevgi ve varoluş gibi temaları iç içe geçirerek işliyor. Andriy’nin başlangıçta kendi yalnızlığını ve sıradanlığını kabullenmiş, hatta bundan tuhaf bir gurur duyan hali, Catherine ile kurduğu bağ sayesinde dönüşüyor. 

Yönetmen Pavlo Ostrikov’un anlatımı, bu temaları didaktik bir ağırlığa boğmadan, ince bir mizah ve duygusal dengeyle sunuyor. Andriy’nin robotla olan absürt diyalogları, bozuk koltuğuna duyduğu sinir ya da kendi kurduğu küçük radyo istasyonu, karakterin yalnızlığını hem hafifletiyor hem de daha görünür kılıyor. Catherine ile kurulan ilişki ise filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Fiziksel olarak hiç varlık göstermeyen bir karakterin bu kadar güçlü hissedilmesi, yönetmenin anlatım gücünü ortaya koyan bir referans oluyor.


Film aynı zamanda sinema tarihine küçük selamlar da gönderiyor. Özellikle Solaris ve 2001: A Space Odyssey gibi klasiklere yapılan göndermeler, filmin bilim kurgu damarını güçlendirirken; Gravity ve The Martian gibi daha modern örneklerle kurduğu dolaylı bağlar, onu tür içinde farklı bir yere konumlandırıyor. Ancak Ostrikov’un filmi, bu yapımlardan ayrılarak aksiyon ya da hayatta kalma mücadelesinden çok, duygusal bağ kurma ihtiyacına odaklanıyor.

Yönetmenin en büyük başarısı, filmi neredeyse tek karakter üzerine kurmasına rağmen temposunu ve ilgiyi kaybettirmemesi. Volodymyr Kravchuk’un performansı burada belirleyici olur; hem komik hem kırılgan hem de son derece insani bir karakter yaratıyor. Film boyunca izleyici, Andriy’nin iç dünyasına çekiliyor ve onun yaşadığı dönüşüme tanıklık ediyor. Üstelik tüm bunlar, Ukrayna’daki savaş koşulları altında tamamlanan bir yapım için teknik anlamda da oldukça etkileyici bir görsellikle sunuluyor.


U r the Universe, büyük laflar etmeden büyük şeyler söyleyen bir film. Kıyametin ortasında bile insanın bağ kurma ihtiyacını, sevginin en beklenmedik anlarda bile filizlenebileceğini ve varoluşun anlamının çoğu zaman başka bir insanın sesinde saklı olduğunu hatırlatıyor. Sessiz, sade ama düşünsel anlamda etkileyici bu film, aksiyon beklentisi içerisinde olacakları üzer, Solaris filmini beğenenlerin, bu filme de şans vermelerinde fayda görüyorum. Puanım: 7/10

22 Nisan 2026 Çarşamba

Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun

Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor. 


Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.

Undertone’un en güçlü yönü, bu hikayeyi nasıl anlattığı. Film, korkuyu büyük ölçüde ses üzerinden kuruyor ve bunu da ani ses patlamalarıyla değil, sesi yok edip sessizlikle yapıyor. Bu yönüyle, klasik korku sinemasındaki görsel odaklı yaklaşımı tersine çeviriyor. Lanetli kayıt fikri, The Ring filmine açık bir gönderme yaparken, henüz filmin başında bahsettiği bir Vlog görüntüsünü izleyen 94 kişinin kendisini öldürdüğü hikayesi ile de, bu bloga ismini veren Cigarette Burns'e konu olan "La Fin absolue du monde" filmine bir gönderme hissetmem ayrıca hoş oldu. Zira o filmin galasına katılan herkes kendisini öldürmüş ve film bir daha gösterilmemek üzere yok edilmişti. Aynı zamanda düşük bütçeli ve tek mekanda geçen yapısı ile de Paranormal Activity ve The Blair Witch Project gibi yapımlarla benzerlik kuruyor. Ancak Undertone, bu mirası görsel değil işitsel bir korku deneyimine dönüştürerek güncelliyor. İzleyici istemiyor, dinleyici istiyor. 

Film aynı zamanda günümüz dijital korku kültürüne de temas ediyor. Podcast formatı, internet çağının 'creepypasta'* anlatılarını ve viral korku hikayelerini çağrıştırıyor. Evy’nin çocuk tekerlemelerinin karanlık versiyonlarını araştırması, dijital çağın 'her şeyin gizli bir korkunç anlamı var' yaklaşımını yansıtıyor. Bu bağlamda film, korkunun artık yalnızca fiziksel mekanlarda değil, dijital içeriklerde de üretildiğini ima ediyor.

Dini göndermeler ise filmin daha derin ve rahatsız edici katmanını oluşturuyor. Evy’nin yaşadığı evin Katolik ikonografiyle dolu olması -haçlar, Meryem figürleri, İsa tasvirleri- filmin atmosferini sürekli bir kutsal/tekinsiz gerilim içinde tutuyor. Filmde adı geçen Abyzou figürü, özellikle kadınlar ve çocuklarla ilişkilendirilen bir demon olarak, Evy’nin hamileliği ve annesinin ölümüyle birleşerek yaşam ve ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Böylece korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. 

Klasik korku sinemasında 'şeytani varlıklar ancak inanırsan güçlenir' algısı yaygındır. Ancak bu filmde Evy’nin inançsızlığı onu korumayamıyor. Ve hatta aksine, anlamlandıramadığı bir gerçeklik karşısında daha da savunmasız bırakıyor. Bu da modern bireyin seküler dünyada yaşadığı varoluşsal boşluğa ve paradoksa işaret eden bir gönderme: Tanrı’ya ya da şeytana inanmıyor olabilirsin ama bu onlardan korkmayacağın anlamına gelmiyor.


Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı. 

Ancak film kusursuz değil elbette. Anlatının yavaş temposu bazılarını sıkabilir ama yönetmen bunu bir silah olarak kullandığından suyun yavaşça ısındığını da hissediyor izleyici. Sessizlik ve yokluğun korkusu üzerine kurulu bu filmde, ayna oyunlarıyla gösterilen korku kısımları, genel anlatıya ihanet ve iğreti gibi duruyor. Gereksiz ve lüzumsuz hareketler olarak not ediyorum. Finalde gelen çözülmenin, uzun bir birikimin ardından görece kısa ve ani hissedilmesi de bir diğer eleştiri konusu olabilir. Bununla birlikte, filmin bilinçli olarak belirsizliği tercih etmesi, bazı izleyiciler için yine eksi bir not olarak görülebilir.

Karakter derinliği de bir başka sorunlu alan. Evy neredeyse tüm filmi sırtlamasına rağmen, onun geçmişine ve iç dünyasına dair verilen bilgiler sınırlı. Bu durum, izleyicinin karakterle tam anlamıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor. Popüler korku filmlerine olan referansları ise iki yönlü bir etki yaratabilir. Bir yandan filmi tanıdık ve erişilebilir kılarken, diğer yandan özgünlük tartışmalarını beraberinde getirebilir. Özellikle The Ring ve Cigarette Burns benzeri 'lanetli medya' fikri, bazı izleyiciler için tekrar hissi yaratabilir. Bu filmleri izlemeyen veya hatırlamayanlar için sorun olmayacak tabi ki. Dini  temaların işlenişi de zaman zaman klişeye yaklaştırıyor. Özellikle Katolik suçluluk ve travma temaları, son yıllardaki korku sinemasında sıkça görülen motiflerden biri zira.


Tüm bu güçlü ve zayıf yönleriyle Undertone, geçen sene izlediğim Oddity filmi ile beraber son yıllarda izlediğim en güzel gerilim filmlerinden biri. Yalnız ve karanlıkta izleniyorsa ışık açmayı, etraftan birilerinin sesini duymayı ihtiyaç haline getirebilecek bir film olabilir birçok kişi için. Korku severler için mutlaka listeye alınması gerekiyor. Puanım: 7,5/10


*Creepypasta: internet üzerinde paylaşılan, kullanıcılar tarafından oluşturulan ve genellikle okuyucuyu korkutmayı amaçlayan kısa, paranormal veya ürkütücü kurgusal hikayelerdir. 

19 Şubat 2025 Çarşamba

Umami: Tek Plan Çekim ile Mutfak Kaosu

Önceki sene bloga konuk olan Boiling Point filminin uyarlaması olan Umami, orijinali gibi tek çekimden oluşan bir mutfak filmi. Tek çekimi şöyle düşünün; Bir tiyatro oyununun, tek bir kamerayla sahne içerisinde filme alınması gibi. 4 günde toplamda 7 ayrı çekim yapıldı ve 1 tanesi kullanıldı. Şu an için zirvesi Victoria filmi olan bu modelin ülke sinemamızda da denenmiş olması beni sevindirdi.

      


Umami, Disney Plus'ta gösterime girdiğinde büyük bir heyecanla izledim. Çünkü uyarlandığı Boiling Point filmi çok beğenmiş, benzer çalışmaların Türk sinemasında yapılmıyor oluşuna hayıflanmıştım. Taa ki Umami'ye kadar. Yapımın anlatım ve oyunculuk bakımından eleştirilecek yerleri var elbet. Ama asıl ürünü içeriğinden ziyade, tekniği, yani tek çekim oluşu olduğundan o kısımlara değinip keyfimi kaçırmayacağım. Tiyatro kökenli birçok oyuncuya sahip olduğumuzu ve bu yüzden tek çekim gibi deneysel projelerin aslında ülkemizde kolaylıkla yapılabileceğini savundum. Daha iyi (daha deneyimli tiyatro kökenli) cast seçimi ile daha güzel projeler de çıkabilir. 



Boiling Point'in kamera arkasını izlediğimde yönetmen zaten tekniğin tüm ayrıntılarını bizlere veriyordu. Tekniğin kullanımının en önemli unsuru, teknik ekibi oyuncu olarak sahneye gizleyebilmekte ve olabildiğince ekip ve oyunculara telsiz dağıtmaktı. Bu filmde de teknik ekipten birkaçının müşteri rolüyle sahneye yedirildiğini biliyoruz. Bu da sanat ekibine, kamera olmadığında sahneyi tekrar kameraya hazırlamak için zaman kazandırıyor. 

Tek çekim filmlerinin muhakkak en en güzel yanı, kurgu aşamasının diğer filmlere nazaran çok çok kolay olması. 3-4 adet bütün çekimden sadece birini seçiyor, ses kaçaklarını düzeltiyor, ışık azlığında kareyi patlatıyor, basıyor geçiyorsun. Rabbim başka dert vermesin.

Filmi açın izleyin, tek çekimin başarısı bir yana, hikayenin sizi germesi gerektiği gibi geriyor oluşu da filmin diğer başarısı. Bazı sahnelerde oyuncuların ezbere replik okuyor görünmesini de göz ardı edin, kolay değil elbet.

30 Aralık 2021 Perşembe

Mass: Bir Trajedinin Ardında Bıraktıkları

Farzedin ki Tv, radyo ve internetin son dakika haberlerinde çocuğunuzun okuduğu okulda yaşanan olaylar sonucu ölülerin olduğunu söylüyorlar. Telefonunuza düşen kayıtsız onlarca aramalara cevap vermeyip, kendisinden sağlıklı bilgi alabileceğinizi düşündüğünüz kişiyle şöyle bir konuşma geçiyor. 

A: Okulda olaylar yaşanmış. Bir saldırı olayı.
B: Evet, sekiz öğrenci öldürüldü
A: Oğlum? Peki o..?
B: Hayır, o hayatta.
A: Ohh şükür
B: Onları öldüren kişi... oğlundu.
A: ...

Filmde geçmeyen bir diyalogtu bu ama gerçekte geçtiği yerler elbet olmuştur. Mass filmi, buna benzer bir olayda çocuklarını kaybeden ebeveynler ile çocuklarını katleden çocuğun ebeveynlerini bir odada birbirleriyle yüzleştiriyor. Maktul tarafından olayların gelişimi zor olsa da basitti. Çocuk o gün her zamanki gibi okula gider ve ölür. Peki katil cephesinde de olay bu kadar kısa bir sürecin sonucunda mı cereyan etmişti, yoksa tüm bu olayın başlangıcı birkaç gün öncesine, aylar öncesine veya yıllar öncesine mi uzanıyordu? Filmde bu yüzden maktulun ailesinin vereceği cevaplardan öte, katilin ailesinin vereceği cevapları daha önemli kılıyor. O da diğer çocuk gibi ailesinin kuzusu, bir tanesi iken, hangi evrede ve nasıl bir ölüm canavarına dönüştü, o kısmı irdeliyor ve öğrenmek istiyor film. Yer yer katilin ailesiyle empati kurmamızı sağlayarak, olayın tek mağduru öldürülen kişi ve ailelerin değil, katilin kendi ailesinin de mağdur olabildiğini düşünmeye itiyor. Maktulun annesi/babası olmak mı yoksa katilin annesi/babası olmak mı? Sizce daha zor olan hangisi?

Mass filmi, uluslararası birçok film festivalinde aday olarak yarıştı ve aday olduğu bazı ödüllerin de sahibi oldu. Tek mekan filmi diye tabir edebileceğimiz bu filmde oyuncular arasında ,ki asıl filmi oynayan kısım 4 kişiden ibaret, tanıdık sinemalar bulunuyor. Harry Potter serilerinin Lucius Malfoy'u, The OA dizisinin Dr. HunterJason Isaacs, son dönemde Hereditary filminde ve The Handmaid's Tale dizisinde gördüğümüz Emmy ödüllü aktris Ann Dowd ve House of Cards dizisindeki rolünde Başkan Yardımcılığına yükselen Reed Birney var. Asıl tanıdık olmayan kişi yönetmenin kendisi, Fran Kranz.


Mass filmi, yönetmeni olan Fran Kranz'ın yazdığı, yönettiği ilk ve tek filmi. Daha önce sinema filmlerinde ve dizilerde yan karakter olarak oyunculuk yapan Fran Kranz artık kameranın arkasına geçiş yapma akımına üye olmuş ve bunu başarıyla da ilk filmiyle icra etmiş genç yönetmenlerden biri. Bu başarıyı yakalamış bir diğer genç yönetmen Philip Barantini'nin Boiling Point filmine blogumuzda yer vermiştik. Bu iki yeni yönetmenin yakından takip edilmesini, sinemaya yönetmen olarak dahil olmak isteyen gençlere fazlasıyla öneriyorum. Usta ve veteran yönetmenlerin ilk aşamada örnek alınması başlangıç aşaması için pek doğru değil. En zoru olan ilk adımı yıllar önce mecranın dar olduğu bir zamanda atmış olan Usta yönetmenlerin bu konuda yeni yetme yönetmen adaylarına güncel sunabileceği bir şey yok. Önceden olsa "eline bir kamera al ve ilgini çeken her şeyi çek" derlerdi. Bugün bunu 12 yaşındaki bir çocuk tiktok sayfası için fazlasıyla yapıyor. Bu yüzden miadını doldurmuş bir tavsiye olarak rafa kaldıralım bu fikri. Boiling Point ve Mass filmine bakıp bu ilk adım için bir fikir çıkarmam gerekecek olursa o da iyi oyuncularla, ama dar prodüksiyonla ilk adımı atmak daha kolay olacaktır fikrini ediniyorum. 

27 Kasım 2021 Cumartesi

Tek Çekim Film: Boiling Point

Stephen Graham'ın başrolde olduğu ve hem kendisinin hem de diğer oyuncuların oldukça başarılı iş çıkardıkları tek çekimle yapılan Boiling Point filmi, tek çekimli filmlerin şu ana kadarki zirvesi olan Victoria filmine başarı anlamında en yakın olanı olmuş. 

Vinette Robinson (Carly)  - Stephen Graham (Andy Jones)

Philip Barantini'nin yazıp yönettiği "Boiling Point (Kaynama Noktası)", yükselen bir Londralı bir şef olan Andy(Stephen Graham)'nin  en kötü gecesinin hikayesini anlatıyor. Filmin başında ailevi sorunlar ile baş ettiği anlaşılan Andy için kötü gün tanımı bununla da bitmiyor. Christmas dönemi sosyal medya influencer'ları için fazladan yapılmış rezervasyonlar, yükselmekte olan bu gözde mekana göz dikmiş eski bir ahbabın yanında getirdiği yemek yorumcusu ve tüm bunlara fındığa alerjisi olan bir müşteriye sunulan fındık soslu yemek... Tüm bunlar Andy'de kaynama noktasını oluşturan olaylar bütününe dönüşüyor. Ailesinin ve işinin yavaşça elinden kayıp gidişine çaresiz kalan Andy, bu kötü gidişatın sebebini ise kendisi olarak görür. İçki ve uyuşturucu onu bu hale getirmiştir. İşte tam bu noktada taze yönetmene not düşmeliyim.

Philip Barantini, yıllarca küçük roller ile sinema ve tv sektöründe bulunmuş, ama bu figüranlık maaşıyla geçinemediği için ek iş olarak lokantalarda çalışmış biri. Ve uzun süre içki sorunu çekmiş, nihayetinde tedavi görüp kendisine temiz bir sayfa açmış. Son 6 senesini ayık geçiren yönetmenin kişisel hayatının yükselişi de aldığı bu karar sonrasında başlıyor. 20 senelik figüranlık ve yan rollerin ardından kameranın arkasına geçme kararı alıyor. Çektiği 3 kısa filmin içerisinden bir filmi diğerlerine göre tutunca onu uzun metraj olarak çekmeye karar veriyor ve işte o film Boiling Point.

Yönetmenliğe geçiş yapan herkesin bütçeyi minimize etmek için tek mekan fikirlere yatkınlığı vardır. Filmin çekildiği yer Londra'nın kuzey doğusunda, Hackney civarında bulunan Jones & Sons mekanı. Yönetmen Philip Barantini, aktörlük zamanlarından arda kalan zamanlarda burada garsonluk yaptığı için mekan sahiplerinden izin koparma kısmını da kolayından halletmiş.
 
Barantini tek mekan film türünü seçiyor ama çekim olarak en zorunu kendisine challange yapıyor; tek çekim. Başta söyleyeceği "action! (motor!)"  sözünden sonra ağzından çıkacak olan bir sonraki kelime "cut! (kestik!)" ile arasına bir film sığdırmak için senaryonun uygunluğu, çekim öncesi provaların sıklığı ve bunu zorluğu kotarabilecek oyunculuk gerekiyor. Oyuncu kısmını ilk önce hallediyor Barantini ve o konuda da (mekan bulma gibi) şansı yaver gidiyor. Daha önceden tanışıklığı olduğu Liverpool'lu hemşehrisi Stephen Graham'a gidiyor. Kabul ediyor ve ondan bir şey daha istiyor. Filmde kendisine eküri olacak olan sos şefini (Carly) de Stephen'ın bulmasını istiyor. Filmdeki karakterlerin birbirine olan yakın kimyasını gerçek hayatta da yakalayabilmiş olduğu kadın bir oyuncu arkadaşını bu filme ikna etmesini istiyor ve o da Vinette Robinson'la anlaşıyor. Ve her ikisi de gerçekten mükemmel iş çıkarıyor. 


Stephen Graham & Philip Barantini



Her gün 2 kez olmak üzere 4 gün baştan sonra tüm filmin 8 kez çekilmesi planlansa da ilk gün yapılan 2 çekimin ardında oluşan stresin daha fazla kaldırılamayacağını anlaşılmış. Ve ertesi gün de 2 çekim yaparak toplamda 4 çekim yapılmış. Her ne kadar teknik açıdan 4. çekim yönetmenin hoşuna gitse de, 3. çekimdeki oyunculuğu daha çok beğenmiş ve 3.çekimi kullanmaya karar vermişler. 90 dakika süren filmin çekimi Sony Venice kamera ile yapılmış ve filmde oyuncuların koordinasyonu sağlanması için 37 adet kulaklık kullanılmış. 

Son bir haber; filmin hazırlık ve çekim sürecini de kayda alan yönetmen yakında bu görüntüleri 30 dakikalık bir belgesel olarak izleyiciye sunmayı planlıyor.



14 Şubat 2016 Pazar

The One I Love: Kusursuz bir öteki

Bugünün anısına, az oyunculu, tek mekanlı film kataloğumdan bir film ile geldim; The One I Love. Evlilik anlatılarını romantik klişelerden çıkararak tekinsiz bir sorgulama alanına dönüştüren, düşük ölçekli ama fikir açısından son derece iyi bir alana park eden bir film. İlk bakışta bir ilişki draması gibi başlayan hikaye, ilerledikçe bilimkurgu ve psikolojik gerilimle iç içe geçerek modern ilişkilerin en kırılgan noktalarına temas ediyor. Film, 'birlikte olma' fikrinin ardındaki bastırılmış arzuları, pişmanlıkları ve kimlik çatışmalarını ilginç bir yöntem üzerinden görünür kılıyor.


Film bir çift olan iki karakter üzerine kurulu ve çok ufak roller dışında bu ikiliden başkası yok filmden. Bu ikili, evliliklerinde ciddi bir çıkmaza giren Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elizabeth Moss). İletişimsizlik ve duygusal uzaklık ilişkilerini neredeyse işlevsiz hale getirmiştirleri sırada çift terapistlerinin önerisiyle hafta sonu için izole bir kır evine gidiyor. Amaç, gündelik hayattan uzaklaşarak yeniden bağ kurmaktır.

Başlangıçta bu kaçamak umut verici görünüyor: birlikte yemek yapılıyor, sohbet ediliyor, eski yakınlık yeniden filizleniyor. Ancak kısa süre sonra özellikle evin misafir bölümünde tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor. Gerçeklik algısı bozuldukça, Ethan ve Sophie kendilerini yalnızca ilişkileriyle değil, kendi kimlikleriyle de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir labirentin içinde buluyor. Film, bu noktadan itibaren sıradan bir evlilik krizini metafizik bir sorgulamaya dönüştürüyor.

The One I Love’ın merkezinde 'ideal partner' fikri yer alıyor. Film şu soruyu soruyor:
İlişkilerde sevdiğimiz kişi gerçekten karşımızdaki insan mıdır, yoksa onun hayal ettiğimiz versiyonu mu? Günümüz modern dünyasında ilişkiler giderek performansa/gösteri sanatına dayalı hale geldiğinden insanlar yalnızca başkalarına değil, partnerlerine karşı da daha iyi, daha eğlenceli, daha anlayışlı bir versiyon sergileme baskısı altında oluyor. Filmdeki alternatif karakterler, tam olarak bu beklentilerin cisimleşmiş hali. Daha neşeli, daha ilgili, daha arzulayan ve daha problemsiz.

Ancak bu kusursuzluk, aynı zamanda insan olmanın temel şartı olan çatışmayı, kusuru ve sürekliliği ortadan kaldırıyor. Film bu noktada romantik ideali yerle bir ediyor. Çünkü mükemmel versiyonlarla kurulan bağ, gerçek bir ilişki değil; geçici bir tatmin ve kaçış alanı oluyor. Bu yönüyle The One I Love, modern bireyin ilişkilerde yaşadığı temel çıkmazı görünür kılıyor: İnsan, sevdiği kişiyi değil; sevdiği kişinin kendisine hissettirdiği duyguyu sevmekte.


Charlie McDowell’ın yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajı olan The One I Love, hikayesini büyük efektlere ya da karmaşık anlatı yapılarına yaslanmadan, neredeyse iki oyuncu üzerinden anlatan minimal bir film. Aşkın bir bulmaca değil, bir tercih meselesi olduğunu hatırlatıyor. Kusursuz bir 'öteki' yoktur; yalnızca kusurlarıyla birlikte kalmayı seçtiğimiz insanlar vardır. Ve film, bu seçimin ne kadar zor, ne kadar ürkütücü ama aynı zamanda ne kadar insani olduğunu kendi yöntemiyle izleyicisine anlatıyor.

1 Şubat 2014 Cumartesi

The Sunset Limited: İnanç ile Hiçlik Arasında

Sinemadan çok felsefeye, anlatıdan çok düşünceye yaslanan bir film The Sunset Limited. HBO yapımı bu televizyon filminde yönetmen koltuğunda usta oyuncu Tommy Lee Jones otururken, aynı zamanda filmin iki karakterinden biri. Diğerini de yine usta oyuncu Samuel L. Jackson canlandırıyor. Bu ikisi yalnızca iki karakteri değil, iki karşıt dünya görüşünü de temsil ediyor. Film; Tanrı inancı ile nihilizm, umut ile karanlık, yaşama tutunma ile ölümü seçme arzusu arasında geçen uzun ve sarsıcı bir söz düellosunu içeriyor. 

Film, New York metrosunda geçen kritik bir anla başlıyor. White (Tommy Lee Jonas) adlı entelektüel bir üniversite profesörü, Sunset Limited adlı trenin önüne atlayarak intihar etmeye çalışırken, Black (Samuel L. Jackson) adlı eski bir mahkum tarafından kurtarılıyor. Black, White’ı yaşadığı mütevazı evine götürüyor ve burada neredeyse tamamı tek bir odada geçen uzun bir diyalog başlıyor.

White hayattan, insanlıktan ve anlam fikrinden tamamen umudunu kesmiş bir nihilist. Black ise Tanrı’yla kişisel bir deneyim yaşadığına inanan, hayatını inanç üzerine yeniden kurmuş dindar bir adam. Film boyunca bu iki karakter, yaşamın değerini, acının anlamını, Tanrı’nın varlığını ve insanın neden yaşamaya devam etmesi gerektiğini tartışıyor. Fiziksel bir çatışma yok, neredeyse oturdukları yerden bile kalkmıyorlar, film bütünüyle sözcükler üzerinden ilerliyor.

The Sunset Limited’in temel meselesi, yaşamın anlamı sorusudur. Film, bu soruya kesin bir yanıt sunmak yerine iki uç düşünceyi karşı karşıya getiriyor:

Black için hayat, Tanrı’nın bir armağanıdır. Acı çekmek bile yaşamaktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildir.

White içinse kültür, sanat, edebiyat ve bilgi insanı kurtarmamış; tam tersine onu nihilizme sürüklemiştir. Ona göre insanlık tarihi, ilerlemenin değil, yıkımın hikayesidir.

Film bu noktada çarpıcı bir tartışma açıyor: İnanç mı insanı hayatta tutar, yoksa cehalet mi?
White’ın bakış açısına göre umut, gerçeği göremeyenlerin sığındığı bir yanılsamadır. Black’e göre ise umut olmadan yaşam zaten mümkün değildir. Film boyunca bu iki düşünce birbirini ikna etmeye çalışmadan, daha çok birbirini aşındırarak ilerliyor.


Film, görünürde dine yakın dursa da aslında son derece sert bir din eleştirisi içeriyor. Bu eleştiri doğrudan Tanrı’ya değil, dinin işlevine yönelik oluyor ama.White karakteri, Tanrı fikrini insanın anlamsızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak gördüğünden ona göre din:
Acının gerçek nedenleriyle yüzleşmeyi engeller
İnsanları pasif bir kabullenişe iter
Umut vaadiyle yaşamı katlanılabilir hale getirir ama değiştirmez

Black ise Tanrı’nın kanıtlanmasına ihtiyaç olmadığını savunurken inanç onun için mantıksal değil, deneyimsel bir meseledir. Ancak filmin finaline doğru White’ın nihilist monoloğu öylesine güçlüdür ki, Black’in inancı bile sarsılıyor. Tanrı’dan bir işaret beklediği sahne, filmin en çarpıcı anlarından biri ve şu soruyu açıkta bırakıyor: İnanç gerçekten Tanrı’dan mı gelir, yoksa insanın çaresizliğinden mi doğar?
Bu anlamda film, dini yüceltmekten çok, inancın kırılganlığını gözler önüne seren bir yapıda duruyor.


The Sunset Limited, ilgilisi olmayan için kolay izlenen ya da duygusal tatmin sunan bir film değil kesinlikle. Hikayesi ilerlemez, karakterler dönüşmez ve umutlu bir kapanış sunmaz. Ancak ilgilisine oldukça hitap eden ve tatmin eden de bir film. Cormac McCarthy’nin karamsar hikayesine sadık kalan film, ne inancı yüceltiyor ne nihilizmi kutsuyor. İzleyiciyi taraf seçmeye zorlamak yerine, her iki düşüncenin de ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Cevaplardan çok sorularla ilgilenen; sinemayı bir düşünce alanına dönüştüren, kimilerini rahatsız edici ama unutulması zor bir felsefi yüzleşme bu film.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Tek Mekana Bağlı Kalan Filmler Top 10


Sanatın her dalında olduğu gibi sinemada da aynı sonuca varan fakat farklı yönlerden ilerleyen binlerce yapım vardır. Kimi yapımlar görselliği önde tutarken bizim mevzu bahis edeceğimiz tek mekana bağlı filmlerde ise genel olarak diyalog ve anlatım odaklı yapımlar öne çıkar. Genel olarak aksiyondan uzak izleyicinin düşünceleriyle anlam katabileceği  küçük bütçelerle ve az oyuncu ekibiyle çekilen bu filmlerin en nadide örneklerinden bir top 10 listesi çıkaralım.

10- Exam: Kapitalizm şirketlerin eline kozları verdikçe sömürülen insanoğlu ve sisteme bir şekilde dahil olmak isteyen insanların savaşı yüzyılımızın en büyük kimlik bunalımıdır. Her geçen sene insan özünden kopan varlığımızı sınayan şirketlere nasıl teslim olduğumuzu gözler önüne seren filmde sınav ile çalışan seçen bir şirketin sınava katılanlara sorduğu soru ve sonrasında gelişenleri anlatır. Bilindik sınavlardan farklı olan bu sistemin tek bir kazananı olacaktır ve hepsinin en önemli dayanağı akıllarıdır.

9- The Breakfast Club:  Birbiriyle herhangi bir bağı olmayan 5 tane lise öğrencisinin disiplin cezası nedeniyle cumartesi gününü okulda geçirmeleri üzerinden ilerleyen yapım grup psikoterapisinin en nadide anlatımlarındandır. Gruptaki kişilerin farklılıklarının anlatımı ile başlayan film günün sonunda birbirlerinden sebepsiz nefret eden insanların belirli ortak paydalarına eğilmeleriyle şekil alır. Filmden akılda kalan en önemli repliği ise ; "When you grow up,your heart dies"

8- Buried: Devletlerin savaşlarının bedelini her zaman insanlık öder. Irak’taki Amerikan işgalinin kahramanlık anlatmayan yapımlarından Buried’da diri diri gömülen bir Amerikan askerinin tabuttan kurtulma savaşını anlatır. Gerilimin fazlasıyla hissedildiği bu yapımda Amerikan askerinin çırpınışları,hayalkırıklıkları ve anlık ümitlerinin; Irak semalarında toza toprağa karışmasına tanıklık ederiz.

7-My Dinner with Andre:  İki eski arkadaşın bir akşam yemeği için buluşmasını ve burada ettikleri muhabbeti konu edinen yapım tamamen ikili arasındaki diyaloğa bağlı ilerler. Felsefe,yaşam ve daha nice konunun açıldığı bu akşam yemeğinde muhabbetin mahiyeti ve konuların çekiciliği bizlere masanın bir köşesinden kendimize yer ayırtma isteği uyandırır.

6-The Sunset Limited: İntihar etmek özgürlük müdür? Din var mıdır ve ruhumuz kurtarılabilir mi? Hayatının büyük bölümünü suçlu olarak geçiren inançlı bir birey ile intihar etmesine izin vermediği karamsar profesörün din ve yaşam eksenli tartışmalarını konu alan Sunset Limited zıtlıklar üzerinden ilerler. Eğitimin akılcılığı ile dinin cahilliğinin birer kapışması gibidir. Karamsarlığın beyazlığı ile iyimserliğin siyahlığının saflarından her biri kendine göre mutlak doğrudur. Bu tartışmanın bir sonucu yoktur ama mutlak kazananı izleyicilerdir.

5- Moon : İnsan hiç yaşamadığı bir hayatı özleyebilir mi? Hiç tanımadığı insanları sevebilir mi? Moon filmi bu gerçekler ışığında ilerleyen bir yalnızlık filmidir. Kimliğini keşfeden ve insanlık için hiçbir öneminin olmadığını fark eden bir bireyin bunu kabullenmesini anlatır. İhtimaller dışında varolan bir hayatın seçimleri silmesiyle şekillenir. Dünyadan milyonlarca kilometre  uzakta “hiç yaşamamış olmak” zordur.

4- Dial M For Murder :  İntikam her zaman en doğru zamanı kollayarak gerçekleştirebilen profesyonel bir iştir. Tony de eşi Margot’tan ihanetin intikamını almak için uzun süreli bir plan gerçekleştirmiştir. Planın işlevselliği diğer bireylerin performansına bağlıdır ve Tony başarısız bir cinayet planından dahi kurtulacak kadar birçok detayı düşünmüştür. Hitchcock sinemasının en önemli eserlerinden olan Dial M for Murder gerilimin ve akıl oyunlarının üst seviyelerde seyrettiği yapımlardandır.

3- The Man From Earth : Tüm insanlık tarihi karşınıza dikilse tepkiniz ne olurdu? Muhakkak merak ettiğimiz sorulacak birçok soru ve gerçekliği muallakta kalan bir çok bilgi  vardır. The Man From Earth tüm zamanlarda bulunmuş olan bir insanın son yerleşim yerinden ayrılmadan önce arkadaşlarına kendi durumunu açıklamasıyla başlar. Aklın ve mantığın olasılığını dahi reddetiği bir önermeyi gerçek kılabilecek tek şey sorular ve cevaplardır. Merak edilen her sorunun cevabı dünyalı dostumuzda saklıdır.

2-Rear Window: Hitchcock sinemasının bir diğer şaheseri olan Rear Window ise görev sırasında bacağı kırılan bir fotoğrafçının pencereden komşularının hayatlarına dahil olmasıyla başlar. Hayattan bir parça eksik kalmasının boşluğunu diğer insanları gözetleyerek kapatmaya çalışır. İşinde olduğu kadar gözetlemek konusunda da detaylara odaklanan Jeff bir cinayetin tanığı olur.

1-12  Angry Men:“Hiç kimse görmek istemeyen bir insan kadar kör olamaz”
Bazı olayların mutlak doğruları yoktur ve yargılama hükmü vermek için olayı her iki yönden incelemek gerekir. Bunlar dışında hüküm vermek oldukça basit ve adalatten uzak kaçmaktır. 12 Angry Men bir insan hayatını harcamanın tek bir hükme bağlı olduğu bir davada insanların nasıl bencil olduğunu gözler önüne süren bir yapımdır. Tek bir jürinin suçluyu anlama yoluna gitmesi ve diğer jürileri karşısına alarak olayı tamamen incelemeye çalışmasıyla yön bulan yapım munazara tekniğini  uygulayan  en iyi filmlerden biridir.. Tartışmaların zaman zaman sertleştiği,fikir ayrlılıklarının mantıksal doğrularla cevaplara döndüğü filmde Henry Fonda da performansıyla ölümsüzleşmiştir.


Filmle ilgili daha detaylı inceleme : http://sigarayaniklari.blogspot.com/2009/06/12-angry-men.html

14 Haziran 2009 Pazar

12 ANGRY MEN

11 KIZGIN AT, BİR AT SİNEĞİ

Antik Yunan filozofu Sokrates’in hikâyesini felsefeye ucundan köşesinden bulaşan herkes az buçuk bilir. Platon’un ünlü diyaloglarının başkahramanı, Sokratik diyaloğa ismini veren kişidir Sokrates. Bir gün Delfi Kâhini’ne en bilge insanın kim olduğu sorulur. O da Sokrates olduğunu söyler. Bunu duyan Sokrates, kâhinin yanıldığını düşünür ve kendinden bilge birini bulmak için insanlarla konuşmaya başlar. Bütün gün agorada dolaşarak insanlara sorular sormaktadır ve bildiklerini iddia ettikleri şeyleri aslında bilmediklerini ve bunun da farkında olmadıklarını anlar. Kâhine hak verir, zira diğer insanlardan farklı olarak o en azından hiçbir şey bilmediğini bilmektedir. Bir çeşit at sinekliğidir Sokrates’in yaptığı, atların başına konarak onları sinirlendirir, sorular sorarak aslında hiçbir şey bilmediklerini kendilerinin görmesini sağlar, huzursuz eder ve sonunda ölüm cezasını kendisi için kaçınılmaz kılar.


Sidney Lumet’in 1957 yılında çektiği ve yönetmenliğini yaptığı ilk film olan 12 Kızgın Adam filminde de Henry Fonda, Davis rolüyle bir nevi modern Sokrates’i temsil etmektedir. Filmde varoş mahallelerde büyümüş 18 yaşında bir genç taammüden cinayet suçuyla, babasını öldürmekten dolayı yargılanmaktadır. Çocuğun elektrikli sandalyeye gidip gitmeyeceğini 12 jüri üyesinin kararı belirleyecektir. Ancak karar üzerinde hepsinin ortaklaşması gerekmektedir. 11 jüri üyesi nerdeyse hiç düşünmeden suçlu der, yalnız Davis suçsuz oyu verir. Her şey bu kadar ortadayken neden suçsuz dediğini sorduklarındaysa bilmiyorum, der, sadece konuşmak istiyorum. Bundan sonra ipucu olarak ortaya konulan ve diğer jüri üyelerinin hiçbir şüphe duymadığı, aksine gerçekliğin ta kendisi olarak gördükleri nedenler tek tek tartışılır. Sonrasında jüri üyelerinin kararlarını nasıl birer birer değiştirdiğini görürüz.

Karar vermek için jüri odasına geçtiklerinde başta herkes az çok neşeli görünmektedir. Birbirlerine işlerinden bahsederler, beyzboldan konuşurlar, şakalaşırlar ama üzerine konuşmaları gereken dava sanki onları ilgilendiren en son şeydir. Zira zaten hepsi kararını vermiştir ve bir an önce oylarını verip gitme, ironik bir şekilde çocuğu elektrikli sandalyeye gönderip hayatlarına devam etmek istemektedirler. Tek bir kişi düşünceli gözükmektedir ve bütün ilgisini üzerinde konuşmak için toplandıkları davaya vermiştir. Çocuğun suçsuz olduğuna dair tek oy çıkınca sinirler gerilmeye başlar ve çoğunluk için bundan sonra tek amaç bu at sineğini başlarından def etmek, yani onu ‘haksız’ olduğuna ikna etmektir. Davis’in ise karşı tarafı ikna etmek gibi bir derdi yoktur. Sadece ortada hala yeterli şüphe duymayı gerektirecek makul sebepler varken ve çocuğun suçlu olduğu kesin bir şekilde ortaya koyulmadıkça konuşmak gerektiğine inanmaktadır. Çocuğun suçsuz olduğundan emin değildir ama çocuğa ölüme göndermeden önce biraz da olsa konuşmak gerektiğini bilmektedir. Diğerleri için ise mesele doğruyu bulmak değil o tek farklı sesi bir an önce bastırıp yollarına devam etmektir. Burada sadece çoğunluk oyuna dayanan ve tartışmayı, çok sesliliğin gerekliliğini göz ardı eden bir demokrasi eleştirisini de görürüz. Bundan sonra bütün film boyunca o on bir adamın nasıl kişisel sebeplerle böyle bir karara varmış olduklarını anlarız, ama Davis bunların hiçbirini onlara açık bir şekilde söylemez. Jüri üyeleri konuştukça kendi çelişkilerini kendileri görürler zaten. On saniye önce iddia ettikleri şeyin tam tersini söylerken bulurlar kendilerini çoğu zaman. Belli bir prensipten ve mantık ilkesinden yoksun sadece haklı çıkmaya çalışarak konuşurken bütün çıkmazlarını tek tek ortaya sererler. Çelişkileri çıktıkça daha çok sinirlenirler ve sinirlendikçe sabit fikirlerine daha çok sarılırlar, etrafındakilere daha çok saldırırlar ve meseleyi daha da kişisel bir hale getirirler.

Söz gelimi, jüri üyelerinden biri tam bir yabancı düşmanıdır ve bu Latin Amerikalı kenar mahalle delikanlısına notunu başından vermiştir. ‘Onlar’ zaten her zaman yalan söylerler ve çocukluğundan beri birçok olaya karışmış bu çocuğun bu suçu işlemesi işten bile değildir. Bu ırkçı adam böyle sakat bir mantık çıkarsamasıyla savunur görüşünü başından beri. Aslında ortada savunulacak bir görüş de var denemez; bunun için adam daha çok bağırarak ve etrafındakilere ‘gerçeği’ göremedikleri için alaylı bir şekilde saldırarak kendi ırkçı önyargılarını paylaşmaya zorlar onları. Ama ne zamanki bunu elindeki kanıtlarla ispatlamaya çalışır, işte o zaman vahim çıkmazı ortaya çıkar. Çocuğun cinayeti işlediğini gördüğünü iddia eden şahide kayıtsız şartsız inanır. Ama Davis onun da bir varoş sakini olduğunu, yani ‘onlar’dan biri olduğunu hatırlatıp çocuğa inanmayıp şahide nasıl inandığını sorduğunda diyecek bir şey bulamaz. Başından beri bu yaşlı adamın söylediklerine çok da rahatsız olmadan kulak veren diğer jüri üyeleri de cehaletlerine uyandıkça bu adamı dinlemez olurlar. Adamın önyargıları kendi önyargılarıdır aslında; bastırmak istedikleri ses de farklılığın sesi değil, farklılığa tahammülsüzlüğün kaba gürültüsüdür.

Diğer bir jüri üyesinin mesleği ise simsarlıktır. Başından beri soğukkanlılığını korur, onun için bu dava borsada parayla oynamaktan farksızdır. Son kanıt da çürütülene kadar çocuğun suçlu olduğu fikrinden vazgeçmez ama en başında daha hiçbir şeyden emin olmadan suçlu olduğu kanaatine varır. Sadece rakamlarla oynamayı bilen bu adam için bir çocuğun elektrikli sandalyeye gönderilmesi o kadar da önemli değildir. Suçlu oyunu vermesi için zayıf kanıtlar yeter ama fikrini değiştirmesi için bu kanıtların hepsinin çürütülmesi gerekmektedir. Çocuğun babasının öldürüldüğü saatte gittiğini iddia ettiği filmi hatırlayamamasını babasını öldürdüğüne dair bir kanıt olarak gösterir ama kendisi bir baskı altında olmamasına rağmen birkaç gün önce gittiği filmin adını ve oyuncularını o anda tam olarak hatırlayamaz.

Başka bir jüri üyesinin ise tek derdi oylamanın bir an önce bitmesidir, zira beyzbol maçına bileti vardır ve maça vaktinde yetişmek istemektedir. Ve başlarda Davis’e “yüz yıl konuşsan fikrimi değiştiremezsin” diyen bu adam ilerleyen dakikalarda iş bir an önce bitsin diye kararını bile değiştirir, fikrini neden değiştirdiğine dair ortaya hiçbir gerekçe sunamadan hem de. Aynı, oyunu her yeni kanıtın masaya yatırılmasında defalarca değiştiren diğer ilgisiz jüri üyesi gibi...


Bir tanesi vardır ki bütün kanıtların çürütülmesi bile oyunu değiştirmesine yetmez. Onun derdi ise tamamıyla kişiseldir. Oğluyla iki senedir görüşmemektedir ve oğluna olan öfkesini sadist bir şekilde bu çocuktan çıkarmak istemektedir. Sadistçe davrandığını ona hatırlatan Davis’e “seni öldüreceğim” diye bağırır, hiç de öyle bir niyeti olmamasına rağmen. Ve tam o anda biraz önce, çocuğun babasına “seni öldüreceğim” diye bağırmasını kanıt olarak gösterdiğini herkesle birlikte hatırlar.

Film bu ve benzeri onlarca çelişkinin su yüzüne çıkmasına sahne olur. Jüri üyelerinin tutundukları gerekçeler tek tek kendileri tarafından çürütülür. Durum böyle olunca artık kızacak bir muhatap da bulamazlar, zira en başta bildiklerine emin oldukları şeyi bu kadar körü körüne savunmalarının altında aslında nasıl kişisel önyargıların(ırkçılık gibi), günlük kaygıların, çoğunluğa itaat etme telaşının ve iç hesaplaşmaların yattığını anlarlar. Aslında Davis pek bir şey yapmamıştır zira tek yaptığı soru sormaktır, aynı Sokrates gibi. Belki de çok şey yapmıştır çünkü onu duymamakta ısrar eden, daha çok onunla alay etmeyi tercih eden kendinden emin jüri üyelerine karşı tek başına durmayı ve onlara ‘sinir bozucu’ sorular sormaya cesaret etmiştir. Başından beri çocuğun suçsuzluğundan emin olmadığını söyler. Tek iddia ettiği şey çocuğun suçsuz olmasının mümkün olduğudur ve aksi ispatlanmadıkça verilecek bu kadar ciddi bir kararın çok yanlış olacağıdır. Ne hakikati bildiğini iddia eder, ne de karşı tarafın yola gelmesi gerektiğini, sadece şüphe duymak gerektiğini… Ve işte on bir adamın bilmediklerini anlamaları ve kendileriyle yüzleşmeleri bu sokratik diyalog sayesinde gerçekleşmiştir.

12 Kızgın Adam, başındaki mahkeme salonu, sonra lavabo sahnesi ve son sahne dışında tamamen tek mekanda, yani jüri odasında geçmektedir. Bu açıdan geniş bütçeli olmalarıyla ünlü diğer Amerikan filmleriyle garip bir tezat oluşturmaktadır. Ayrıca filmin son sahnesinde iki jüri üyesinin birbirlerine isimlerini söylemeleri dışında yargılanan çocuk da dahil filmde hiç isim kullanılmaz. Filmin sonunda sadece Davis’in ve ona ilk desteği vererek sürüden ayrılma cesaretini gösteren yaşlı adamın ismini öğrenmemiz filmin bütünü ve demek istedikleri açısından kanımca bilinçli bir tercih. Zira filmde sadece bu iki şahsiyet farklı olma cesaretini göstererek ortaya bir karakter koyuyor ve önyargılı çoğunluğun diktatörlüğü altında ezilmeyerek seslerini bize duyurabiliyorlar..

26 Aralık 2008 Cuma

The Man from Earth : Ya tüm anlatılanlar yanlışsa?

The Man from Earth... Afişe ve filmin ismine bakıp gezegenlerin üzerinde dolaşacağınızı, gökyüzünü aşıp uzaya çıkacağını düşünmeyin.. Film, bir odada 8 kişinin dinsel temalı konuşmalarından ibaret. ne yani, hiç mi action yok. var efendim ama bu action'ı hareketlerde değil de çıkan fikirlerde arayın.
Şu ana kadar anlatılanları - kabul et ya da etme- bilinenleri bir kenara koyup " ya tüm bunlar birer yalansa?" sorusunu daha önce sorduysanız kendinize, bu film ilginizi çekecek, size farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. insanüstü bir adamla tanışmaya hazır olun, zaten ona şimdiden tanrı diyen bile var halihazırda...
Yönetmenliğini Richard Schenkman' ın yaptığı bu filmin fazla bi maliyete sahip olduğunu düşünmüyorum işin açıkcası. Filmin sonundaki o zorlama sözler olmasa kanımca daha iyi olurdu. Muallakta kalsa, zorlamasaydı adamcağızı, yada oğulcağızını..
--spoiler-- mi eklemeliydim? Koy götüne rahvan...
--------------------
Edith: [talking about God] He's everywhere. We just can't see him.
Harry: Pfft. If this was the best I could do, I'd be hiding, too
-------------------
Harry: Well, you're finally fulfilling one prophecy about the millennium, John.
John Oldman: What's that?
Harry: Here you are again.
--------------------