A24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

The Invite: İki Komşu, Biri Gürültülü, Diğeri Sessiz

The Invite, önceki aylarda bloga konuk ettiğimiz, Cesc Gay’in kendi tiyatro oyunundan uyarladığı 2020 tarihli İspanyol yapımı The People Upstairs (Sentimental) filminin Amerikan versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini Olivia Wilde'ın yaptığı bu versiyonu, hazır malzemeye Hollywood komedisini, yetişkin ilişkilerinin huzursuzluğunu ve cinsel özgürlük tartışmalarını ekliyor ve ortaya ilk bakışta arsız bir yetişkin komedisi gibi görünen, ancak giderek evlilik, yabancılaşma, arzu ve değişim ihtiyacı üzerine ciddi sorular soran bir film çıkıyor. 

Öncelikle The Invite filminin kendisini, daha sonra da uyarlandığı film olan The People Upstairs ile olan farklılıklarını konuşalım. Sonra da tüm olanları Pep Guardiola'nın boşanmasına bağlayacağım.

The Invite filminin merkezinde Seth Rogan'ın canlandırdığı Joe ve filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Olivia Wilde'ın canlandırdığı Angela bulunuyor. Uzun süredir evli ve tek çocuklu olan bu çift, dışarıdan bakıldığında düzenli ve konforlu bir hayat sürdürüyor gibi görünme potansiyeline sahipse de, bu düzenin altında biriken mutsuzluk, kırgınlık ve iletişimsizliğin mevcut olduğu ilk sahnede bize yansıtılıyor. Üst kattaki komşuları Pina (Penelope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) geceleri duyulan cinsel hayatları ise kendi evliliklerinin sessizliğini bu çifte hatırlatıyor. Angela, üst komşularını akşam yemeğine davet ediyor. Başlangıçta amaç yalnızca tanışmak gibi dursa da Pina ve Hawk’ın gelişiyle birlikte konuşmalar beklenmedik biçimde cinsellik, evlilik, özgürlük ve arzular etrafında şekilleniyor. Dört kişinin aynı apartman dairesinde geçirdiği birkaç saat, her çiftin kendi hayatıyla ve özellikle kendi ilişkisiyle yüzleştiği bir psikolojik sınava dönüşüyor.

Filmin en ilginç tarafı, cinselliği hiçbir zaman yalnızca cinsellik olarak ele almaması. Pina ve Hawk’ın açık ilişkileri, rahat tavırları ve geleneksel ilişki kalıplarına mesafeleri, ilk etapta Joe ve Angela’nın sıkışmış evliliğinin karşısına konulan bir özgürlük modeli gibi görünüyor. Pina, Angela’nın sahip olmak istediği öz güveni, rahatlığı ve bedeniyle kurduğu ilişkiyi temsil ediyor. Hawk ise Joe’nun kaybettiği öz güvenin ve hayatındaki tutkunun karşısında duran, kendinden fazlasıyla emin bir figür olarak beliriyor. Böylece iki çift arasındaki fark yalnızca cinsel hayatları üzerinden değil, hayata ve kendilerine bakışları üzerinden de kuruluyor.


Fakat The Invite bu karşıtlığı basit bir 'özgür çiftler mutlu, muhafazakar çiftler mutsuz' denklemine dönüştürmüyor. Ancak bu duruşun filmin orijinal İspanyol versiyonunda daha keskin olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü devamında gördüğümüz Pina ve Hawk’ın özgürlük iddiasının altındaki kırgınlıklar, özgürlerin de içeride mutsuz olabileceği duygusunu tam veremiyor. Kendini özgür, bilinçli ve modern olarak tanımlayan insanların da kendileri hakkında yanılabileceği fikri birazcık belirginleşiyor. Aynı şekilde Joe ve Angela’nın sorunları da yalnızca cinsel hayatlarının durağanlığından kaynaklanmıyor. Asıl mesele, birbirlerini gerçekten görmeyi bırakmış olmaları. Bu görüntüden çıkarma olayı her ne kadar direkt aşkı öldürüyor diyemesek de tutkuyu öldürdüğü kesin. Yakın zamanda gündeme gelen Pep Guardiola'nın ayrıldığı eşi hakkında konuştuğu videoyu bu bağlamda yeniden izlemenizi öneriyorum. (Video). (Alternatif Video)

Bu noktada film, uzun süreli ilişkilerin en acı taraflarından birine dokunuyor: İnsanların birbirinden nefret etmeye başlamasından ziyade, birbirlerine karşı duydukları özenin yavaş yavaş ortadan kalkması. Joe ve Angela’nın tartışmaları çoğu zaman büyük meselelerden değil, yıllar içerisinde biriken küçük kırgınlıklardan doğuyor. Bir iltifatın neden daha önce söylenmediği, kimin kimi dinlemediği, kimin kimin ihtiyaçlarını fark etmediği gibi küçük görünen ayrıntılar, ilişkinin asıl enkazını oluşturuyor. Film burada oldukça tanıdık bir gerçeği yakalıyor: Bazı ilişkileri büyük kavgalar değil, nezaketin ve merhametin evden çekilmesi bitiriyor.


The Invite’ı The People Upstairs ile kıyasladığımda ise en önemli avantajının, hikayenin temel yapısını korunurken, karakterleri ve görsel dili Amerikan bağımsız sinemasının tonuna göre yeniden şekillendirmesi olduğunu düşünüyorum. Cesc Gay’in filminde tiyatro kökenli yapının ağırlığı hissediliyor. Ancak Amerikan versiyonunda sunum daha belirgin bir sinema diliyle ele alınıyor. 35 mm film kullanımı, apartmanın farklı bölümlerinin karakterlerin psikolojik mesafelerini gösterecek şekilde değerlendirilmesi ve aynalarla oluşturulan bölünmüş görüntüler, hikayeyi tiyatro çekiminden ayırıp ona sinematografi katan unsurlar.

Buna karşılık uyarlama olmanın getirdiği bazı problemler de hissediliyor. Hikayenin temel çatısı zaten oldukça sağlam olduğu için Amerikan versiyonunun yapması gereken en önemli şey, karakterleri ve duygusal çatışmayı daha derin hale getirmek oluyor. Film bunu biraz başarıyor. Her ne kadar Angela karakterini pek irdelemese de Joe, Hawk ve Pina karakterlerine biraz derinlik katılıyor geçmişlerinden bahsedilerek.

The Invite, en iyi olduğu anlarda ilişkilerin ne kadar acımasız, komik ve tanıdık olabileceğini gösteriyor. Dört insanın birbirlerinin açıklarını bulması, savunmaya geçmesi, kendilerini haklı çıkarmaya çalışması ve sonunda yıllardır söylemedikleri şeyleri söylemesi gerçekten güçlü. Ve bence filmin en büyük problemi de burada ortaya çıkıyor.  Çünkü final bölümü, bu sert yüzleşmenin ardından daha umutlu ve yumuşak bir duygusal çıkış arıyor. Bu tercih bazı izleyiciler için tatmin edici olabilir. Fakat filmin orijinal versiyonunda ulaştığı dürüstlük düşünüldüğünde, bana biraz fazla güvenli zemin geliyor. Özellikle büyük yüzleşmenin ardından gelen bazı duygusal vurgular, filmin daha önce kurduğu keskinliği ve samimiliği törpülüyor. Woody Allen'ın "mutlu son isteyen Hollywood filmi izlesin" sözü burada da haklı çıkıyor. Yine de finalin bütünüyle başarısız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü film burada 'her şey düzeldi' demek yerine ilişkilerin değişmesi gerektiğini kabul ediyor. 


Bu uyarlamanın, orijinalinden ve diğer uyarlamalarından en bariz üstünlüğü kuşkusuz oyuncu kadrosu. Seth Rogen burada filmin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Joe karakteri Seth Rogen’ın alışıldık komedi personasına son derece uygun: huysuz, alaycı, kendine acıyan ve bulunduğu her ortamın enerjisini aşağı çeken bir adam. Ancak izleyicinin enerjisini de belirleyen kişi kendisi yine. 

Olivia Wilde’ın Angela performansı ise daha kontrollü başlayan ve giderek açılan bir çizgi izliyor. Angela’nın evliliğinde ve hayatında sıkışmış hissettiğini, Pina’ya duyduğu hayranlık üzerinden anlamaya başlıyoruz. Pína’nın özgüveni ve cinsel rahatlığı, Angela’nın bastırdığı taraflarını görünür hale getiriyor. Wilde özellikle karakterin cinsellik konuşulmaya başladığında yaşadığı korku, merak ve heyecan arasındaki geçişleri iyi yansıtıyor. Ancak bu yansıtmaları yaparken kaçtığı aşırıcılık onu dünden meraklıymış gibi gösteriyor. Yeni ortamı öğrenmeye çalışan bir ev kadını değil de, ortamı zaten bilen ama kendisini gizleyen, imkanını bulduğu ilk anda olaya hızlıca dahil olan bir sinsiymiş gibi.

Penelope Cruz ise filmin en renkli oyunculuklarından biri Pina başlangıçta neredeyse kusursuz bir özgür ruh gibi görünüyor. Cinsellik konusunda rahat, kendine güvenen, başkalarının hayatını yorumlamaktan çekinmeyen ve Joe ile Angela’nın geleneksel kaygılarını biraz küçümseyen biri. Ve Pina’nın başkalarını çözümlemekte gösterdiği becerinin kendisini çözümleme konusunda aynı ölçüde başarılı olmaması, filmin bir diğer konusu.

Edward Norton’ın canlandırdığı Hawk’ı ise bu dörtlünün en kontrollü görüneni. Eski itfaiyeci, sakin tavırlı, öz güvenli gibi davranıyor. Norton bu kendinden emin görüntünün altında giderek çatlamaya başlayan başka bir adam olduğunu hissettiriyor. Özellikle karakterin ciddi monologlarında oyuncunun komedi ile kırılganlık arasındaki geçişleri oldukça etkili. Hawk’ın bütün o rahat ve modern görüntüsünün aslında belirli ritüeller ve kişisel anlatılarla ayakta tutulduğunu fark ettiğimizde karakter de daha anlamlı hale geliyor. Tüm bunlar Edward Norton'un botokslanmış suratını görmezden gelmeyi başarabilirseniz açığa çıkıyor.


Olivia Wilde’ın yönetmenliği de filmin konuşulacak yönlerinden birini. Olivia Wilde, tiyatro kökenli hikayeyi sinemalaştırmaya çalışırken kamerayı sürekli hareket halinde tutuyor. Kadrajları bölüyor, karakterleri görüntünün kenarlarına sıkıştırıyor, kapı ve pencerelerden yararlanıyor, aynaları kullanarak karakterler arasındaki bölünmeleri görselleştiriyor. Bu tercihlerin bazıları gerçekten etkili. Özellikle apartmanın fiziksel yapısını kullanarak karakterlerin birbirlerine ne kadar yakın oldukları halde duygusal olarak ne kadar uzak kaldıklarını göstermek, filmin temasını görsel düzleme taşıyor.

Ancak ilk yarıda bu yaklaşım zaman zaman fazlasıyla müdahaleci hale geliyor. Hikaye zaten kendi içinde yeterince gergin ve klostrofobik bir yapıya sahipken, kamera açıları ve görsel oyunlar bu hissi gereğinden fazla vurguluyor. Aynı sorun müzik kullanımında da ortaya çıkıyor. Yay ağırlıklı müzikler bazı sahnelerde gerilimi başarıyla yükseltse de, özellikle filmin erken bölümünde duyguyu karakterlerin ve oyuncuların yaratmasına izin vermek yerine ne hissetmemiz gerektiğini açık biçimde bize söylüyor. "Duyguyu senaryo ve oyunculuklar ile veremiyorum, alın müzik ile edinin" demek oluyor bu. Ama film ilerledikçe Olivia Wilde bu aşırılıklardan geri duruyor. Kamera ve müzik karakterlerin önüne geçmekten vazgeçtiğinde, filmin asıl gücü ortaya çıkıyor: oyuncular!


Toparlayacak olursam, The Invite yalnızca yetişkin muhabbeti üzerine bir komedi olarak değerlendirmek filmi küçültmek olur. Cinsellik burada daha çok bir katalizör görevi görüyor. Asıl mesele, iki kişinin zamanla birbirlerine yabancılaşırken bunu ne kadar süre görmezden gelebildiği. Pina ve Hawk’ın özgürlük anlayışı da Joe ve Angela’nın geleneksel evliliği de filmin gözünde mutlak bir doğruya dönüşmüyor. Her ikisi de kendince sorunlu, kendince mutlu.

Orijinal versiyonu olan The People Upstairs filmi ile kıyasladığımda orijinal versiyonunu daha çok sevdiğimi de belirteyim. Bunun başlıca sebebi onu daha önce izlemiş olmam da değil. Ana hikayede olmayan ama bu filme bir Hollywood dokunuşu olarak katılmış sahneleri filmin genel anlatısına uygun bulmamış olmamın da bunda etkisi var. Amerikan versiyonunun kadrosunun daha iyi olduğu tartışmaya kapalı ancak kadronun sergilediği oyunculukları kıyasladığımızda, orada tartışma başlar.

Puanım: 6,9/10

Orijinal filme 7/10 puan verdiğimden dolayı, onu geçen bir not vermeyi doğru bulmuyorum.

7 Ağustos 2026 Cuma

The Drama: Düğünden Önceki Son Gerçek

Nereye baksak Zendaya. The Dune'dan koştuk geldik 2026'ya, The Drama'da Zendaya, The Odyssey'de Zendaya, buradan çıkıp Spider-Man'e gideceğiz, hop orada da Zendaya. Kusmak üzereyiz kabul ediyorum. Fanı da değilim. Ancak yine de şunu söylemeliyim, gereksiz yan rollerin ardından başrolde olduğu bu filmi, her şeye rağmen en iyi performansı. Bunu demem beklentiyi artırmasın ama, devamında diyeceklerimi henüz duymadınız. 


Bazı filmler vard; vaat ettikleriyle değil, vaatlerini yerine getirememeleriyle akılda kalıyor. The Drama da benim için tam olarak böyle bir film. İlk bakışta ilgi çekici görünen hikayesi ve iyi oyuncu kadrosuna rağmen, izledikçe derinleşmek yerine dağılan, tonunu oturtmakta zorlanan bir anlatıyla karşı karşıya kaldım diyebilirim. Film, seyirciyi sarsmayı hedefliyor; ancak bunu yaparken kendi dramatik zeminini yeterince sağlam kuramıyor.

The Drama, Boston’da tanışan Charlie (Robert Pattinson) ve Emma’nın (Zendaya) hızlıca ideal bir ilişkiye dönüşen ilişkilerini el alıyor. Düğün hazırlıklarıyla ilerleyen bu romantik yapı, bir akşam yemeğinde ortaya çıkan beklenmedik bir itirafla sarsılıyor. İki arkadaşıyla beraber oturdukları masada herkesin 'yaptığı en kötü şeyi' itiraf etmesi isteniyor. Herkes yapıyor ancak birininki masanın, ilişkinin ve dolayısıyla filmin gidişatını değiştiriyor. Bu kırılma anı, filmi romantik komedi tonundan alarak daha karanlık, psikolojik bir alana çekiyor. Ancak bu geçiş, düşünüldüğü kadar organik hissettirmiyor. Aksine, sanki iki farklı film zorla bir araya getirilmiş gibi duruyor.


Filmin en çok öne çıkarmaya çalıştığı tema, ahlaki belirsizlikler ve affetmenin sınırları. Ne var ki bu fikirler yüzeyde kalıyor. Emma’nın geçmişine dair ortaya çıkan gerçek, teoride karakterler arasında güçlü bir çatışma yaratabilecek potansiyele sahipken, film bu çatışmayı derinleştirmek yerine stilize anlatım oyunlarına yöneliyor. Özellikle gerçeklik ile hayal arasında gidip gelen sahneler, karakterin iç dünyasını yansıtmak yerine anlatıyı daha da parçalı hale getiriyor. Bu da duygusal bağ kurmayı zorlaştırıyor.

Karakter yazımı da filmin zayıf halkalarından biri. Charlie ve Emma’nın ilişkisine neden vakit harcamam gerektiğini tam olarak hissedemiyorum. Aralarındaki bağın temelleri yeterince inşa edilmediği için, yaşanan krizin ağırlığı da beklenen etkiyi yaratmıyor. Bu durum, filmin merkezindeki dramatik gerilimi ciddi şekilde zedeliyor. Yan karakterler ise potansiyel taşısa da çoğunlukla yüzeysel kalıyor ve hikayeye bir katkı sunmuyor.


Oyunculuklara geldiğimde, Zendaya’nın performansı daha kontrollü ve içe dönük bir çizgide ilerliyor. Daha önceki projelerinde gördüğüm kısa ama duygusal yoğunluklar burada yerini daha minimal bir oyuna bırakıyor. Bu tercih yer yer işe yarasa da, karakterin iç çatışmasının tam anlamıyla hissedilmesine engel oluyor. Robert Pattinson ise alışık olduğum huzursuz ve kırılgan erkek karakter portresini sürdürüyor; ancak bu kez performansının dozunu ayarlamakta zorlanıyor gibi görünüyor. Bazı sahnelerde karakterin yaşadığı çözülmeden çok, oyuncunun çabası ön plana çıkıyor. Oyuncu, zayıf yazılan karakteri kurtarmaya çalışıyor resmen.

Yönetmenlik tarafında ise film, Kristoffer Borgli kara mizah ile psikolojik gerilim arasında gidip gelen bir ton yakalamaya çalışıyor. Fakat bu iki yaklaşımın dengesi çoğu zaman kurulamadığı için ortaya tutarsız bir atmosfer çıkıyor. Özellikle tekrar eden görsel numaralar ve aşırı düz sekanslar, anlatıyı güçlendirmek yerine dikkat dağıtıcı bir etki yaratıyor. Filmin finaline doğru artan kaos hissi bile, güçlü bir dramatik doruk noktasından çok, kontrolün kaybedildiği bir dağınıklık hissi veriyor.


Sonuç olarak The Drama, ilginç bir fikirden yola çıkmasına rağmen bu fikri derinleştirmekte zorlanan bir film olarak listeye ekleniyor. İzlerken zaman zaman merak uyandırsa da, genel olarak karakterlere ve hikayeye yeterince bağlanma yaşatmıyor. Film, sormak istediği soruları netleştiremiyor ve bu da izleme deneyimini zayıflatıyor. 

Puanım: 5,5/10

22 Nisan 2026 Çarşamba

Undertone: Karanlıktan değil, sessizlikten korkun

Korku sineması çoğu zaman görselliğin gücüne yaslanır. Karanlık koridorlar, ani sıçramalar, grotesk imgeler, dini motifler… Ancak Undertone, izleyiciyi tam tersine bir boşluğun içine bırakıyor: sesin yokluğuna. Filmin daha ilk sahnelerinde, Evy kulaklığını taktığında duyduğumuz o mutlak sessizlik, alıştığımız dünya gürültüsünün bir anda silinmesiyle neredeyse fiziksel bir etki yaratıyor. İşte bu an, filmin yalnızca bir korku hikayesi anlatmayacağını, duyularımızla oynayarak bizi içeriden çökerteceğini açıkça hissettiriyor. 


Film, hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen podcast yayıncısı Evy’nin (Nina Kiri) merkezinde geçiyor. Tek mekanda geçen bu filmde gördüğümüz kişiler sadece Evy ve onun hasta/yatalak annesi (Michele Duquet). Geri kalanlar sadece sesleri ile varlar. Evy'nin hayatı, ölümün eşiğindeki annesi ile geceleri kaydettiği paranormal içerikli podcast arasında geçmektedir. Evy şüpheci, doğaüstü olaylara mantıkla yaklaşan taraf iken, podcast’teki partneri Justin (Adam DiMarco) ise tam tersine inanan tarafta. Bu dinamik, The X-Files dizisindeki Dana Scully ve Fox Mulder ikiliğini çağrıştırıyor. Ancak bu denge, kimliği belirsiz birinden gelen on adet ses kaydıyla bozuluyor. Bu kayıtlarda bir çiftin yaşadığı tuhaf ve giderek korkutucu hale gelen olaylar anlatılırken, Evy ve Justin bu kayıtları podcast esnasında çözmeye çalışıyor. Ancak Evy, ses kaydında ve yaptığı göndermelerde anlatılanların kendi gerçekliğiyle kesiştiğini farketmeye başlayınca işin rengi de Evy'nin mantıklı ve tavırlı duruşu da değişiyor.

Undertone’un en güçlü yönü, bu hikayeyi nasıl anlattığı. Film, korkuyu büyük ölçüde ses üzerinden kuruyor ve bunu da ani ses patlamalarıyla değil, sesi yok edip sessizlikle yapıyor. Bu yönüyle, klasik korku sinemasındaki görsel odaklı yaklaşımı tersine çeviriyor. Lanetli kayıt fikri, The Ring filmine açık bir gönderme yaparken, henüz filmin başında bahsettiği bir Vlog görüntüsünü izleyen 94 kişinin kendisini öldürdüğü hikayesi ile de, bu bloga ismini veren Cigarette Burns'e konu olan "La Fin absolue du monde" filmine bir gönderme hissetmem ayrıca hoş oldu. Zira o filmin galasına katılan herkes kendisini öldürmüş ve film bir daha gösterilmemek üzere yok edilmişti. Aynı zamanda düşük bütçeli ve tek mekanda geçen yapısı ile de Paranormal Activity ve The Blair Witch Project gibi yapımlarla benzerlik kuruyor. Ancak Undertone, bu mirası görsel değil işitsel bir korku deneyimine dönüştürerek güncelliyor. İzleyici istemiyor, dinleyici istiyor. 

Film aynı zamanda günümüz dijital korku kültürüne de temas ediyor. Podcast formatı, internet çağının 'creepypasta'* anlatılarını ve viral korku hikayelerini çağrıştırıyor. Evy’nin çocuk tekerlemelerinin karanlık versiyonlarını araştırması, dijital çağın 'her şeyin gizli bir korkunç anlamı var' yaklaşımını yansıtıyor. Bu bağlamda film, korkunun artık yalnızca fiziksel mekanlarda değil, dijital içeriklerde de üretildiğini ima ediyor.

Dini göndermeler ise filmin daha derin ve rahatsız edici katmanını oluşturuyor. Evy’nin yaşadığı evin Katolik ikonografiyle dolu olması -haçlar, Meryem figürleri, İsa tasvirleri- filmin atmosferini sürekli bir kutsal/tekinsiz gerilim içinde tutuyor. Filmde adı geçen Abyzou figürü, özellikle kadınlar ve çocuklarla ilişkilendirilen bir demon olarak, Evy’nin hamileliği ve annesinin ölümüyle birleşerek yaşam ve ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor. Böylece korku, dışsal bir tehditten çok içsel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. 

Klasik korku sinemasında 'şeytani varlıklar ancak inanırsan güçlenir' algısı yaygındır. Ancak bu filmde Evy’nin inançsızlığı onu korumayamıyor. Ve hatta aksine, anlamlandıramadığı bir gerçeklik karşısında daha da savunmasız bırakıyor. Bu da modern bireyin seküler dünyada yaşadığı varoluşsal boşluğa ve paradoksa işaret eden bir gönderme: Tanrı’ya ya da şeytana inanmıyor olabilirsin ama bu onlardan korkmayacağın anlamına gelmiyor.


Yönetmen Ian Tuason, düşük bütçesine rağmen son derece bilinçli bir sinematografik dil kurmuş. 'Düşük bütçeyle, görsel efektsiz nasıl gerilim gerilim yaratılır'ın dersi niteliğinde bir sunumla. Tek mekanda geçen film, klostrofobik yapısını avantaja çeviriyor. Kamera çoğu zaman Evy’yi kadrajın kenarına iterken, boşlukta kalan karanlık alanlar izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Bu 'negatif alan' kullanımı, klasik korku beklentilerini manipüle ediyor. İzleyici sürekli tetikte tutarak her an bir şey olacakmış hissiyle kadrajı tarıyor. Fakat çoğu zaman hiçbir şey gerçekleşmiyor. (Gerçekleşiyor gibi olan kısımlarını ise aşırı gereksiz ve bütünün amacına hizmet etmeyen sahneler olarak görüyorum.) Bu gerilim, ses tasarımıyla birleştiğinde çok daha etkili hale geliyor. Kulaklık aracılığıyla duyulan kayıtlar, izleyiciyi de Evy ile aynı işitsel deneyime hapsediyor. Gürültülerin, fısıltıların ve anlamı belirsiz seslerin yarattığı atmosfer, görsel olarak gösterilmeyen dehşeti zihinde tamamlatıyor. Ki bu olayı film yine kendi içerisinde şöyle tanımlıyor: işitsel apofeni. Yani beyinin sıradan seslere anlam yükleme olayı. 

Ancak film kusursuz değil elbette. Anlatının yavaş temposu bazılarını sıkabilir ama yönetmen bunu bir silah olarak kullandığından suyun yavaşça ısındığını da hissediyor izleyici. Sessizlik ve yokluğun korkusu üzerine kurulu bu filmde, ayna oyunlarıyla gösterilen korku kısımları, genel anlatıya ihanet ve iğreti gibi duruyor. Gereksiz ve lüzumsuz hareketler olarak not ediyorum. Finalde gelen çözülmenin, uzun bir birikimin ardından görece kısa ve ani hissedilmesi de bir diğer eleştiri konusu olabilir. Bununla birlikte, filmin bilinçli olarak belirsizliği tercih etmesi, bazı izleyiciler için yine eksi bir not olarak görülebilir.

Karakter derinliği de bir başka sorunlu alan. Evy neredeyse tüm filmi sırtlamasına rağmen, onun geçmişine ve iç dünyasına dair verilen bilgiler sınırlı. Bu durum, izleyicinin karakterle tam anlamıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor. Popüler korku filmlerine olan referansları ise iki yönlü bir etki yaratabilir. Bir yandan filmi tanıdık ve erişilebilir kılarken, diğer yandan özgünlük tartışmalarını beraberinde getirebilir. Özellikle The Ring ve Cigarette Burns benzeri 'lanetli medya' fikri, bazı izleyiciler için tekrar hissi yaratabilir. Bu filmleri izlemeyen veya hatırlamayanlar için sorun olmayacak tabi ki. Dini  temaların işlenişi de zaman zaman klişeye yaklaştırıyor. Özellikle Katolik suçluluk ve travma temaları, son yıllardaki korku sinemasında sıkça görülen motiflerden biri zira.


Tüm bu güçlü ve zayıf yönleriyle Undertone, geçen sene izlediğim Oddity filmi ile beraber son yıllarda izlediğim en güzel gerilim filmlerinden biri. Yalnız ve karanlıkta izleniyorsa ışık açmayı, etraftan birilerinin sesini duymayı ihtiyaç haline getirebilecek bir film olabilir birçok kişi için. Korku severler için mutlaka listeye alınması gerekiyor. Puanım: 7,5/10


*Creepypasta: internet üzerinde paylaşılan, kullanıcılar tarafından oluşturulan ve genellikle okuyucuyu korkutmayı amaçlayan kısa, paranormal veya ürkütücü kurgusal hikayelerdir. 

1 Kasım 2025 Cumartesi

The Smashing Machine

Yapım şirketi A24, Safdie Kardeşler ile anlaştı ama tek film çatısı altında değil. Her birinin bir film çekmesi üzerine. Josh Safdie, yılsonu vizyona girmesi planlanan Marty Supreme filmi ile; Benny Safdie ise The Smashing Machine filmi ile bu sene birçok kulvarda yarışacak gibi. Hangisinin yapımı daha iyi, onun cevabı henüz net değilse de, Benny'nin filmi The Smashing Machine için şimdiden söyleyecek şeylerim var.


Film, 1997-2000 yılları arasında MMA'in henüz kuralsızlığı ve acımasızlığıyla tanındığı dönemde, Mark Kerr'in (Dwayne Johnson) yükselişini anlatan bir spor biyografisi. Kerr, UFC'de kazandığı başarıların ardından Japonya'daki Pride organizasyonunda dövüşmeye başlıyor, ancak kariyerindeki bu ivme, ağrı kesici bağımlılığı, duygusal kırılganlıklar ve özel hayatındaki gerilimlerle eşzamanlı olarak hareket ediyor. Partneri Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkisi, Kerr'in kontrol ihtiyacı ve bastırılmış öfkesi nedeniyle giderek yıpranırken, en yakın dostu ve eski antrenörü Mark Coleman'ın (Ryan Bader) potansiyel rakip haline gelmesi filmin ana omurgasını oluşturan yapı oluyor. Tüm bu süreç, büyük dönüm noktalarından çok, küçük kırılmalar üzerinden ilerliyor. Film büyük maçlardan ziyade, küçük anların yarattıklarıyla ilgileniyor.

Filme arka kapıdan baktığımızda merkezinde, profesyonel şiddetin bireyin kimliğini nasıl şekillendirdiği sorusunu görüyoruz. Kerr'in ringte sergilediği mutlak güç, gündelik hayatta duygusal donukluk ve iletişimsizlik olarak karşılık buluyor. Film,bu sporun kendisini yüceltmekten özellikle kaçıyor. O yüzden MMA'in o şatafatlı görselini biraz kapının dışında tutuyor yönetmen. Hatta aksine bu sporu, acımasızlığın kurumsallaşmış hali olarak ele alıyor ve Kerr'in zaferlerini bile rahatsız edici bir soğukkanlılıkla gösteriyor.

Benny Safdie'nin yazıp yönettiği bu filmde belgesel estetiği belirleyici bir rol oynuyor. Dövüş sahnelerinin çoğunun ringin dışından, iplerin arasından ya da yukarıdan çekilmesi, seyircinin aksiyona duygusal olarak dahil olmaması için bilinçli şekilde tercih edilmiş bu yüzden. Dwayne Johnson'ın yıldız imajı ise filmde önemli bir anlam da taşıyor. Benny Safdie, Dwayne Johnson'ın güreş geçmişi ve küresel şöhretini gizlemek yerine, bu imajı Mark Kerr'in 'hak ettiği ama ulaşamadığı' tanınırlıkla yan yana getiriyor. Dwayne Johnson'ın popülaritesinin bir kısmını Mark Kerr'e aktarıp hak ettiğini düşündüğü saygıya biraz olsun ulaşsın istiyor gibi. Bunun yanında kendisinden beklenenin üzerinden bir oyunculuk performansı sergilediği de söylenebilir.


Spor biyografisini sevenler için sevilecek ama diğer izleyici kitlesi için tatmin etmeyecek bir sonuç var elimizde. Çünkü çoğu yerde izleyicinin beklentilerini boşa çıkaran, izleyicisini yarım bırakan bir film The Smashing Machine. Filmin finalinde gerçek Mark Kerr'in sıradan hayatına yapılan vurgu, kahramanlık mitinin altını çizerken, şöhretin ve zaferin geçiciliğini sessizce hatırlatıyor.