Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2026 Salı

A Normal Family: Adalet mi Aile mi?

Daha önce Hallow Road filmi ile işlediğimiz konunun farklı bir versiyonunun işlendiği A Normal Family (Batong-ui Gajok) filminde, 'normal' olarak tanımlanan aile yapısının ardında saklanan etik çürümeyi konu ediniyor. Film, aileyi güvenli bir sığınak olarak değil; değerlerin pazarlık konusu haline geldiği kırılgan bir alan olarak resmediyor ve bunun artık normalimiz olduğunu gözümüze çarpıyor.


Hur Jin-ho'nun yönetmenliğini yaptığı A Normal Family filmi bir yol verme kavgasıyla açılıyor. Lüks bir aracın karıştığı olayda bir adam hayatını kaybederken, küçük kızı ise ağır yaralı halde hastaneye kaldırılıyor. Olayın faili, zengin bir iş insanının oğlu ve davayı üstlenen kişi, hırslı ve etik sınırları esnek bir ceza avukatı olan Jae-wan (Sul Kyung-gu) iken, yaralı kızın hayatı için mücadele eden doktor ise onun kardeşi ve mesleki ve ahlaki ilkeleriyle tanınan, idealist bir çocuk doktoru olan Jae-gyu (Jang Dong-gu) oluyor. 

İki kardeş, eşleriyle birlikte lüks bir restoranlarda aile buluşmaları yapıyor ve bu buluşma sınıfsal ayrıcalıkların, bastırılmış kıskançlıkların ve ahlaki üstünlük iddialarının çatıştığı alanlara dönüşüyor. Ancak asıl kırılma, iki ailenin ergenlik çağındaki çocuklarının karıştığı şiddet içerikli bir olayın ortaya çıkmasıyla yaşanıyor. Güvenlik kamerasına yansıyan görüntüler, yalnızca bir suçun değil; ebeveynliğin, sorumluluğun ve adaletin anlamının da sorgulanmasına neden oluyor bu noktadan sonra. Etik sahipleniciliğinin sıkça yer değiştirdiği bir sürece tanıklık ediyoruz artık.

A Normal Family, temel olarak şu soruyu soruyo: Ahlak, koşullar değiştiğinde hala geçerli midir? Film bu soruyu yalnızca bireysel vicdan üzerinden değil; sınıf, ayrıcalık, aile bağı ve toplumsal statü gibi faktörler aracılığıyla genişletiyor. Kişilerin kimlikleri değiştikçe ahlaki yorumla ne ölçüde değişmelidir sorusunu hep gündeminde tutuyor. Okuldaki zorbalık, yaşlı bir kadının demans nedeniyle saldırganlaşması, bir hayvanın kazara öldürülmesi ya da çocukların şiddet görüntülerini eğlence gibi izlemesi... Tüm bu anlar, insan doğasında bastırılmış bir karanlığın varlığına işaret ediyor. Film, “insan doğası gereği şiddete meyilli midir?” sorusunu da bir kenarda hep tutuyor.

Özellikle çocuk karakterlerin pişmanlıktan yoksun tavırları, kolaycı bir 'yeni nesil eleştirisi' sunmaktan ziyade, yetişkinlerin yıllar boyunca normalleştirdiği ahlaki kayıtsızlığın bir yansıması olarak okunuyor. Gençler acımasızdır, fakat film, bu acımasızlığın öğrenilmiş bir miras olduğunu ima ederken yetişkinler yalnızca bunu daha iyi gizlemeyi öğrenen bireyler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada film, üst sınıf ahlakına yönelik sert bir eleştiri de getiriyor. Paranın ve sosyal statünün, suçu pazarlığa açık bir meseleye dönüştürdüğü bir dünyada adalet; eşit değil, müzakere edilebilir bir kavrama dönüşüyor. 'İyi insanlar' olduklarına inanan ebeveynler, yaptıkları bağışları, mesleklerini ve geçmiş erdemlerini ahlaki kefaret olarak öne sürerken, suçun gerçek mağdurları bu tartışmanın dışında kalıyor.


Daha önce bloga konuk olan Mass filminde çocukları öldürülen bir ebeveynin, çocuklarını öldürenin ebeveynleriyle olan diyaloguna şahit olmuştuk. Hallow Road filminde ise çocukları suça karışan bir ebeveynin bir araba yolculuğu esnasındaki etik konulu tartışmasına. A Normal Family her iki filmin de toplamının ikiye bölünmesi gibi okunabilir. 

Bu üç film, suç, sorumluluk ve aile bağlarını işlerken farklı sinema pratikleri kullanıyor. Mass daha dramatik ve diyalog odaklı bir yüzleşme sunarken; Hallow Road psikolojik gerilim ile suçluluk duygusunun yükünü hissederek izleyiciyi tedirgin ederek içine çekiyor. A Normal Family ise sosyal statü ve normlar bağlamında suçun ahlaki anlamını sorguluyor. Her biri, suç ve aile bağları arasındaki etik gerginliği farklı bir pencere ile açıyor. Bu da tematik açıdan birlikte okunduklarında suçun bireysel psikolojiden toplumsal ahlaka kadar uzanan çok katmanlı bir yapıda olduğu gerçeğini bizlere gösteriyor.


A Normal Family, adının ima ettiğinin aksine normalliğin bir yanılsama olduğunu anlatan karanlık bir vicdan hikayesi kısaca. Her ne kadar film zaman zaman mesajlarını fazla açıklayan, seyirciyi yönlendiren bir anlatı kurmakta hatalı olsa da finale doğru giderek sertleşen anlatım ve insan doğasına dair umutlu bir tablo çizmediği için akılda bir kaç ahlaki soru bırakmayı başarıyor ve felsefi tartışmasını daha görünür kılıyor. Seyirciye kesin cevaplar sunmaz; aksine onu rahatsız eden sorularla baş başa bırakır: Adalet mi aile mi? Doğru olan her zaman yapılmalı mı?

24 Mayıs 2025 Cumartesi

The Assesment: Çocuk Sahibi Olmak İçin Sertifika Gerekmeli (mi?)

Amerikalı felsefeci Hugh LaFollette, "Licensing Parents" adlı makalesinde oldukça radikal bir öneride bulunmuştu: Tıpkı araba kullanmak, silah taşımak ya da doktorluk yapmak gibi, ebeveynliğin de belirli bir ehliyete, yani bir sertifikaya bağlanması gerektiği.
Peki bu ne kadar doğru, ne kadar etik ve hatta ne kadar demokratik? The Assessment filminin bazı cevapları var. 


Fleur Fortune'nin bu ilk uzun metrajlı filmi, estetik ve de duygusal olarak buz gibi bir geleceği resmediyor. Sınırlı kaynaklar gerekçe gösterilerek gerçek hayvanların yasaklandığı, çocukların yalnızca "sertifikalı" çiftlere verildiği bir distopyayı bize çiziyor. Tüm yaşamın organikliği ve kaosu sterilize edilip algoritmik formüllere dönüştürüldüğü bu gelecekte bilim ile uğraşan bir çifte, Mia ve Aaryan'a misafir oluyoruz.

Mia (Elizabeth Olsen) geçmişin bitkisel dünyasını yeniden formüle edip, daha kısıtlı kaynaklarla laboratuvar bitkileri üreten bir bilim insanı iken, eşi Aaryan (Himesh Patel) gerçek hayvanların yasak olduğu bu dünyada eski hayat dostlarımızı simüle etmeye çalışan diğer bir bilim insanı. Organik olarak değilse de sentetik şekilde eski dünyayı yaşatmayı amaçlayan bir çift. Ancak her ikisinin de yapay şekilde tatmin olamadığı bir konu var; çocuk sahibi olmak. Fakat bunun için devletten izin almak zorundalar.

Bu noktada filme Virginia dahil oluyor. Virginia (Alicia Vikander), çocuk sahibi olmak isteyen ebeveynlerin başvurusu sonrası devlet tarafından eve gönderilen bir "gözlemci". 1 hafta boyunca aile ile birlikte kalan, onları mülakata alan, ev hayatını ve hatta seks hayatını inceleyen ve kendisinin de 'çocuk' olarak dahil olduğu bir 'role play' ile onların ebeveyn olarak çocukların yarattığı sorunlara karşı yaklaşımlarını test eden bir tür denetmen. Alicia Vikander'in Ex Machina'daki robot rolüyle hafızalara kazınan oyunculuğu, bu filmde Virginia karakteri ile rahatsız edici derecede kontrollü oluşuyla pekişmiş. Ex Machina'daki rolünden daha soğuk durduğu için Virginia bir insan mı yoksa sistemin surete bürünmüş bir algoritması mı, uzun bir süre emin olunamıyor. Takındığı tavır, sadece Mia ve Aaryan'ı değil, izleyiciyi de sürekli sınayan bir güç, bir tehdit oluyor. Çünkü ebeveynlik izni, sadece onun iki dudaklarının arasında.


Ebevenylik Sertifikası

The Assessment filmi, insanları çocuk sahibi olmadan önce bir haftalık bir gözlem sürecine tabi tutan bir distopik bir sistemde geçiyor dedik. Peki bu ne kadar distopik? Ve hatta ütopik? Ütopik diyorum, çünkü olması gerekenin bu olduğunu düşünen ve savunan görüşler var. Giriş kısmında bahsettiğim Hugh LaFollette bunlardan biri. 

LaFollette'ye göre ebeveynlik, hem birey, hem de toplum için yüksek risk barındıran bir sorumluluk, tıpkı araba sürmek gibi. Kötü ebeveynliğin çocuğun gelişimine ve toplum sağlığına ciddi zararlar içerebileceğini ve bu yüzden devletin, riskli faaliyetleri düzenlediği gibi, ebeveynliği de düzenlemesi gerektiğini savunuyor. Yalnız da değil. Bir diğer Amerikalı felsefe hocası Michael T. McFall yazmış olduğu 'Licensing Parents: Family, State and Child Maltreatment' adlı kitabında, çocuk istismarı sorunuyla en iyi şekilde nasıl başa çıkabileceğini ele alırken çeşitli politika seçeneklerini inceledikten sonra nihayetinde ebeveynlere lisans verme politikasının en doğru çözüm olduğunu savunuyor. 

Tüm bu görüşlere eleştiriler tabi ki var. En basitiyle bu, temel insan haklarına aykırı bulunuyor. Üreme hakkı, çoğu anayasal sistemde temel bir insan hakkı olarak tanımlanıyor. İkinci bir neden ise ayrımcılığa açık kapı bırakıyor oluşu. Karar verici mekanizmanın belli bir siyasi, etnik, dini grubu destekleyecek ve onların üremesine müsaade edip, diğerlerine etmeyerek demografik bir dizayna girişebileceği endişesini taşıyor oluşu. Bu risk ile dünya Hitler zamanında yüzleşmişti. Hitler de ari ve sağlıklı bir ırk yaratma fikriyle sağlıklı ve beyaz Alman olmayan kişilerin itlafını(!) ve kısırlaştırılmasını istemiş ve bunu geniş bir çapta da uygulamıştı. 


Tekrar filme dönersek, The Assessment görsel diliyle Alicia Vikander'in daha önce oynadığı Ex Machina filmini andırıyor olsa da ondan daha çok renk paletini ve simetriyi barındırıyor. Oyunculuklara baktığımızda Aaryan karakterini canlandıran Himesh Patel sürekli şaşkın bakışlarıyla ortada dolanırken Mia karakterini canlandıran Elizabeth Olsen daha fazla duygusal çeşitliliğe sahip oyuncu olarak sunumunu yapıyor. Ama alkışın en büyüğü tabi ki Virgina karakterine can veren Alicia Vikander'e gidiyor. Soğuk ve ciddi duruşunu film boyunca korusa da arada onu güldürmeyi başarabildikleri zamanlarda attığı minik gülüşler bizlerin de yüzümüzün gülmesine sebep oluyor.

Finalde film, sistemi eleştirenlere bir çözüm sunmak yerine onları sistemin dışına atıyor. İzleyici açısından da filmin finali tıpkı sistemin kendisi gibi, bir son sunmak yerine kontrolü elden bırakıyor, soruları seyircinin kucağına bırakıp kaçıyor. İyi de ediyor. 

23 Ocak 2025 Perşembe

How To Make Millions Before Grandma Dies

Tayland yapımı How to Make Millions Before Grandma Dies, ilk bakışta yalnızca miras kovalayan aç gözlü bir ailenin hikayesi gibi görünebilir. Fakat ardında yaşlı insanlarda oluşan 'yalnız başına ölüm korkusu' da saklı. Japonya'da sırf bu durumu anlatan bir kelime dahi var, kodokushi. Tayland'da gösterildiği salonlarda ağlama hıçkırıkları yükselten bu film, aynı zamanda Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı olarak karşımıza çıkıyor.


Film, genç ve kaygısız biri olan M. (evet, sadece M) ile büyükannesi Menju (Usha Seamkhum) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Büyükbabasına baktığı için kendisine servet bıraktığını söyleyen kuzeni ile konuştuktan sonra aklına büyükannesi ile ilgilenmek geliyor M'in. Çünkü başka türlü bir mal/para sahibi olamayacağının kendisi de farkında. Mirası hedefleyen (ki miras dediğimiz de dökük bir ev) M, başta çıkarcı bir motivasyonla başladığı bu ilişkide, zamanla büyükannesi ile gerçek bir bağa sahip oluyor. Bu süreçte sadece büyükanne Menju değil, M de kişisel bir dönüşüm geçiriyor. 

Filmin güzel yanlarından biri, karakterlerin iyi tasvir edilmesi. Her ne kadar karakterlerin motivasyonları başta basit görünse de her sahneyle birlikte daha derinleşiyor ve karmaşıklaşıyor. Bu yalnızca senaryo ve hikaye ile ilgili de değil, aynı zamanda Bangkok'un Chinatown gibi atmosferik mekanlarının kullanılmasıyla da oluyor. Büyükanne Menju'nun çevresindeki yaşlı arkadaş çevresinin de gösterilmesi, filmin yalnızca bir aile hikayesi olmadığını, aynı zamanda bir toplum portresi sunduğunu da ortaya koyuyor. Yani ortada toplumsal bir sorun var.


Büyükanne Menju karakterini canlandıran Usha Seamkhum'un ilk kez kamera karşısına geçen biri olması hiç sırıtmıyor. İlk sinema oyunculuğunu bu ileri yaşta sergileyen birisi için oldukça başarılı. Sevinçleri, çaresizlikleri, hüzünleri gibi tüm duyguları rahatça izleyiciye aktarabiliyor. Ki bu başarılı aktarım da izleyiciyi etkileyen, boğazı düğümleyen ve hatta gözleri dolduran şeyin ta kendisi oluyor. Beni alan sahne, her şeye rağmen büyükanne Menju'nun evini, borç batağında olan ve bu konuda dipsiz kuyu olan oğluna vermesi idi. Her şeye rağmen o oğlunun "annemin beni son kez kurtarmasını istiyorum" demesi bir oğul olarak doğal gelirken, annenin oğluna kıyamaması da bir anne/ebeveyn penceresinden bakınca o kadar doğal. Kendisi el uzatmasa, başka uzatacak kimsenin olmadığının farkında çünkü.

Büyükanne Menju'nun evlatları için sahip olduğu bu endişelerinin yanında elbette kendisi için duyduğu yalnız ölüm korkusu da var. Bir çocuk gibi torununa trip attığı sahnede, evini verdiği çocuğunun kendisini huzurevine yerleştirdiği sahnede bu korkuları görebiliyoruz. İskandinav ülkelerinde insanlar genç yaşlardan itibaren bağımsız yaşamaya teşvik edilir. Ancak, güçlü bir sosyal refah sistemi olduğu için yaşlı bireyle finansal olarak çocuklarına bağımlı değillerdir. Fiziksel olarak da yoksunlukları sosyal devlet çerçevesince devlet tarafından giderilir. Fakat Tayland ve benzeri fakir toplumlarda yalnız kalırsan acı ve sefil bir ölüm sizi bulabilir. Bu sebeple ya finansal olarak güçlü ya da ailesel olarak güçlü olmalısınız. Menju'nun yaşadığı durum da tam olarak bu. 


Elbette filmin bazı kusurları da yok değil. Gereksiz uzatmalar hikayenin ritmini bir süreliğine aksatıyor. Ancak güçlü bir finalle biraz toparlıyor ve izleyiciyi yine kendisinde tutarak filmi sonlandırmayı beceriyor. Büyükannenin yalnızlık ve güvensizlik korkuları, modern toplumlarda yaşlı bireylerin yaşadığı ortak sorunlara dikkat çekiyor. Var olan ve artarak daha da büyüyecek olan bir sorunu konu alan bu filme bir ara mutlaka bakın derim.

5 Ocak 2024 Cuma

Totem

Meksika'nın bu seneki Oscar adayı, genç yönetmen Lila Aviles'in ikinci uzun metraj filmi olan Totem oldu. Yönetmen bu filminde bizleri ölmek üzere olan kanserli bir babaya, bir eşe, bir kardeşe, bir oğula yapılan doğum günü partisi görünümlü bir veda partisine davet ediyor. 


İlk olarak Berlin Film Festivalinde gösterilen Totem filmi, kansere yakalanan sanatçı bir gencin (Tona) çevresinde yaşananları, yine çevresindekilerin perspektifiyle izleyicisine sunuyor. Ve bunu da daha çok Tona'nın 7 yaşındaki kızı Sol üzerinden yapıyor. Ölüme yaklaşan yolculuğunda her ne kadar kendisinin doğum günü partisi için toplanmış bir aile varsa da, çoğunlukla arka plana bırakılmış ve bir odaya kapatılmış haliyle yalnızdır Tona. 

Tona'nın kanser hastalığı, ailenin bir araya gelme çabasını da ortaya çıkarıyor. Çabalar yine dışavurumda gözükse de karakter içlerinde yine bireysellik ön plana çıkıyor. Karakterlerin, bulundukları dünyadan kaçış için daha mahrem olan banyolarda saklanmaları ve uzun vakit geçirmelerinin sebebi de bu olsa gerek. Filmde uzun süreli çekimler sıkça bulunmakta. Bunun başlıca sebepleri ailenin gerginliklerini, duygusal yönleri daha iyi aktarmak. Ve bunu birçok karaktere geçiş yaparak yapması da izleyiciden kendine uygun karakteri ve dolayısıyla olay anında bürüneceği duyguyu seçmesini istiyor. 

Filmin eleştirecek kısmına gelecek olursam, dişe dokunur bir olayın eksikliği göze çarpıyor. Tüm filmi karakterlerin duygusal deneyimleri etrafında şekillendirmeyi denemek için daha iddialı olmak gerekiyor. Yetersiz kalındığı durumda birkaç olayın patlatılması elzem gibi geliyor. Film uzun bir süre giriş kısmında takılı kalmış, 'birazdan gelişme kısmına geçiş yapılır herhalde' beklentisiyle filmin sonuna varılmış. İzlenmeli mi peki? Listemde bekleyen filmlere bakacak olursam bunu biraz erken izlemişim diye diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Biraz daha bekleyebilirdi listede. 

10 Eylül 2023 Pazar

Scrapper: Yaş Küçük, Hayat Büyük..

Henüz 12 yaşında iken annesini kaybetmiş genç bir kız çocuğun, 12sinden sonra hayatına hiç tanımadığı babasının dahil oluşunu konu edinen, 2022 senesinin samimi filmlerinden Aftersun'ın ardından, bana benzer hazzı veren 2023 yapımı bu film, sadece tatsal benzerliklerinden öte, yönetmenlerinin benzer çizgisiyle de dikkatimi çekiyor. Aftersun filminin yönetmeni Charlotte Wells kısa filmlerin ardından ilk uzun metraj filmi Aftersun'ı çekmiş ve bu filmiyle Bafta'da En İyi İngiliz Yapımı Film dalına aday gösterilmişti. Yine Scrapper filminin yönetmeni Charlotte Reagen de kısa filmler sonrası ilk uzun metrajlı bu filmiyle Bafta'da aynı ödüle aday gösterildi. 


Film, 12 yaşındaki Georgie'nin annesinin ölümünün ardından hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Mahalle bakkalının da yardımıyla 'amcasıyla beraber yaşadığı" yalanı ile Sosyal Hizmetleri kandırıp tek başına bu mücadelesine devam ediyor. Bazen çocukluğunu yaşıyor, yakın arkadaşı Ali ile oyunlar oynuyor, bazen de hayatın kendisine yüklediği yük gereği geçiminin derdine düşüyor. Bunu da çaldığı bisikletleri satarak yapıyor. Yani tek başına ev işlerini yapan bir anne, eve ekmek getiren bir baba ve arkadaşlarıyla oynayan bir çocuktur. Çekirdek aile değil, bütünüyle atom aile. Tamamen unutulmuş bir babanın, hayatına beklenmedik şekilde girişiyle bazı şeyler değişiyor ve bu noktadan sonra 12 yaşından sonra edindiği babasını kabulleniş zorluğunu izliyoruz. 

Baba Jason, kız arkadaşının hamileliğini kaldıramamış, bu sorumluluktan kendisini uzak tutmak için Ibıza'ya kaçmış ve oralarda partilemeye devam etmiş sorumsuz bir gençlikten geliyor. Yıllar sonra geri gelip çocuğunun yanında olma sorumluluğunu üstlenmek istese de, bu kez de kızı Georgie'nin önüne koyduğu duvarları aşması gerekiyor. İkili arasındaki bu ilişki çekişmesi zamanla birbirleri arasında bağ kurmalarına evriliyor. 


Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olmasının yanında başrol karakteri Georgie'yi oynayan Lola Campbell'in de ilk filmiymiş. Üzerinden çıkarmadığı Westham United formasıyla tek başına bir aileyi oluşturan o rolü iyi kotarabilmiş. Hakeza diğer çocuk oyuncu Alin Uzun'un da ilk filmi. Filmin babası Jason'ı oynayan Harris Dickinson da oldukça iyi bir çocuk-baba oyunculuğu yapmış. Eminem kesimi saçları, giyimiyle, kolyesiyle hala sorumsuz gözükmesi normal çünkü kendisi de bir bakıma hala yetişkin olamamış ama buna aday birisi. 

Yönetmen Charlotte Regan, her ne kadar konu öyle gözükse de geleneksel bir sosyal dram anlatımı yerine, yaratıcı ve muzip bir anlatımını tercih etmiş. Geleneksel sosyal dram anlatımı (kitchen-sink) aşığı Ken Loach fanları için bu filmde ekmek yok kısacası. 

12 Ağustos 2023 Cumartesi

Other People's Children

Rebecca Zlatowski'nin Other People's Children (aka Les Enfants des autres) filmi, modern kent yaşamındaki 'yarım kalmışlık(!)' hissini, kadın duygusallığı üzerinden incelikle işleyen bir film. Paris'in parlak vitrinlerinin ardındaki derin yalnızlıkları, geç kalma korkusunu ve bir başkasının kurulu düzenine dahil olmaya çalışmanın yıpratıcı ağırlığını taşıyan Rachel, kırklı yaşlarına yaklaşırken hayatının ritmini başkalarının kararlarına göre ayarlamak zorunda kalan pek çok kadının temsilcisi konumunda. 


Rachel (Virginie Efira), sevgilisi Ali'nin (Roschdy Zem) eski evliliğinden olan küçük kızı Leila (Callie Golcalves) ile kurduğu bağ sayesinde, uzun süredir bastırdığı annelik isteğini test etme imkanı buluyor. Ancak filmin senarist/yönetmeni Rebecca Zlotowski Rachel'ın bu arzusunu, melodram içeren bir çığlıkla değil, sessiz ve gündelik anların arasına gizlenmiş yüz ifadeleriyle göstermiş. Küçük bir kızın elini tutarken, kız kardeşinin yeni doğmuş bebeğine bakarken, bir öğrenciyi savunurken.. Rachel'ın annelik vasfı sadece biyolojik bir mesele değil yani. Şefkati, emeği ve sabrı hali hazırda var ama kaderi, onun tüm bu özelliklerini kendi çocuğuna gösterebilme şansını belirsiz kılıyor.

Zlotowski'nin filmde kurduğu dünya, çoğu Paris filmleri gibi romantik-komedilerin aksine, tatlı bir acı sunuyor. Filmin ritmi bilerek yumuşatılmış, sahneler sık sık elipslerle kesilmiş, duyguları seyircinin üzerine abanmak yerine yedire yedire verilmiş. Yönetmenin bu nazik tavrı mevcut duyguyu dramatize etmemek için olsa da izleyici olarak bazen duyguya bürünecekken kamera ile uzaklaştırılıyor oluşumuz duyguyu yoğun yaşamamıza engel oluyor. 

Filmin dramatik kısmı, Ali ve eski eşi Alice (Chiara Mastroianni) arasındaki bağdan da besleniyor. Hikaye de bu kısım da var yani. Zlotowski, üçlü ilişkide bir 'kötü' yaratma kolaycılığına kaçarak eski eşi kötü duruma getirmiyor, her karakteri kendi kırıklarıyla var ediyor. Ayrıca Rachel'ın en büyük rakibi zaten Ali'nin eski eşi değildir, geçip gitmekte olan zamanın ta kendisidir. Zira Ali yeni bir hayata başlama lüksüne sahipken, Rachel'ın geleceğe dönük hayalleri giderek daralan bir koridora sıkışmış gibi. Bu gerçek, filmin en can yıkıcı meselesi.


Other People's Children filmi, modern kadınlık deneyimine incelikle yaklaşan, küçük anlardan büyük duygular çıkaran zarif bir film. Yumuşaklıktan sebep, yer yer duygunun sınırlandığı doğru, ancak tam da bu nazik dokunuş, filmin kırılgan güzelliğini oluşturuyor. Yönetmen izleyiciden, Rachel'ın hikayesini bir 'tamam olma ya da eksik kalma' olarak değil, yaşamın dalgaları arasında kendi ritmni bulmaya çalışan bir insanın sessiz direnci olarak görmesini istiyor gibi. bu yüzden bazı sahnelerde Rachel üzerinden seyirciye de şunu fısıldıyor gibi: "annelik bazen sahip olmak değil, temas etmektir."

(Rachel'i canlandıran Virginie Efira'yı daha önce Benedetta filmin de izlemiştik.)

3 Mart 2023 Cuma

The Whale: Şişman Sefaleti

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

14 Ocak 2023 Cumartesi

The Fabelmans: Hem Yara Hem de İlaç Olan Sinema

The Fabelmans, usta yönetmen Steven Spielberg'in sinema ile karşılaşmasının büyüsünü, aile içindeki kırılmalar eşliğinde anlattığı yarı-otobiyografik bir film. Sinemanın yalnızca bir kaçış aracı değil, aynı zamanda hayatın duygularını yeniden kurma ve kimi zaman da iyileştirme yöntemi olduğunu bu film ile sinemaseverlere göstermek istemiş. Spielberg kendi çocukluğuna kamera arkasından bakarken, izleyiciyi de benzer bir bakış açısıyla düşünmeye davet ediyor.


Filmin merkezinde, sinemayı ilk kez deneyimleyen küçük Sammy Fabelman (Gabriel LaBelle) var. Sammy'nin aile evinde yaptığı küçük filmler, yetişkinliğe açılan kapısının ve aynı zamanda ailedeki çatlakların da aynasına dönüşüyor. Fabelmanlar'ın hikayesi, mutlu bir orta sınıf Yahudi ailesinin parıltılı görünen yüzeyinin altında saklanan duygusal fırtınaları ortaya çıkarıyor. Annesi Mitzi (Michelle Williams), bir zamanların yetenkli piyanisti, babası Burt (Paul Dano) ise mühendislik zekasını duygularının üzerine koyan, iyi niyetli ama donuk bir kişi. Ve aileye sürekli yakın olan Benny (Seth Rogen).

Sammy'nın kamerasının açtığı ilk yara, çektiği aile videosunun kenarında fark ettiği yasak bir el ele tutuşma oluyor. 'video ne güzel bir alet değil mi' dercesine sinemanın hem gerçeği saklama hem de yüzleştirme gücünü acımasızca ortaya çıkarıyor.  Spielberg bu sahnelerde, kurgu esnasında neyin gösterilip ve neyin gösterilemeyeceğini karar verme sorumluluğunu filmin ana meselesine dönüştürüyor.

Sammy'nin gençlik yıllarında sinema artık yalnızca bir tutku değil, bir sosyal savunma mekanızması haline de geliyor. Antisemit zorbalıklarla karşılaştığı okul ortamında kamerayı, hem kendini koruma hem de başkalarını dönüştürme aracı olarak kullanıyor. Özellikle mezuniyet sahnesi, sinemanın bir insanı olduğundan daha yüce gösterebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Film burada, görüntünün gücünün yalnızca estetik bir mesele olmadığını, aynı zamanda etik bir mesele olduğunu da gösteriyor.


Son bölümde John Ford ile yapılan kısa ama etkiyelici karşılaşma, sinema tarihine bir selam olduğu kadar, sinemanın asıl meselesinin, bakış açısını düzeltmek olduğuna dair küçük bir ders niteliğinde. Spielberg'in The Fabelmans filmi, sinema perdesinin yalnızca bir ayna değil, bir düzenleme aracı olduğunu söyleyen bir yapım. Bu sebeple her sinema öğrencisinin izlemesi gereken filmlerden biri olarak görüyorum bu filmi

2 Temmuz 2022 Cumartesi

Hit The Road: Bir Panahi Filmi

Günümüz İran'ının en gündemdeki yönetmeni olan ve 2023'te özgürlüğüne kavuşan Jafar Panahi'nin oğlu Panah Panahi'nin ilk uzun metraj filmi olan Hit The Road, gerilimli bir aile dramını, ince de olsa siyasi bir anlamla harmanlanmış bir film. Yer yer babası Jafer Panahi'nin sinemasına selamlar da çaksa ondan ayrışan kısımları da yok değil. 


Hit the Road filmi, Hollywood terimi olan 'yol filmi' kalıbına tam olarak uymuyor. Daha çok İran sinemasının, devletin gözetiminden kaçınmak için yarı gizlice araç içinde çekilen kendine has türünün bir parçası. Yani yol, hukümetten bir nevi kaçış için var. Araba, hem sahne donanımı, hem sembol, hem hareketli mekan, hem de çekim sırasında dikkat çekmeden oyuncu ve ekibi taşıma aracı olarak kullanılıyor. Abbas Kiarostami'nin Kirazın Tadı ve Jafar Panahi'nin Taksi Tahran filmleri de bu amaçlı türün diğer örnekleri.

Film, kuzeybatı İran'da, Türkiye/Azerbaycan sınırına doğru gergin, sıcak ve rahatsız bir yolculuk yapan bir aileyi merkezine alıyor. Filmi başarılı kılan (ki bana göre öyle) en önemli unsur, bir araç içine sıkışmış bir aileyi canlandırırken sarf edilen oyunculuk. Anne (Pantea Panahiha), ön yolcu koltuğunda oturan ve kurduğu esprili diyaloglarla kocasıyla atışan, aracın ön ile arkası arasındaki geçiş köprüsü konumunda. Şoför koltuğundaki oğlunu neşelendirmek için şarkı söylemesi, onlara duyduğu koşulsuz sevgi hem bu bütünleştiriciliğin birer göstergesi. Baba (Hassan Madjooni), arka koltukta, alçılı ve ağrılı, kaşınan bacağıyla oturan, aksi ve sürekli sigara içme ihtiyacı duyan bir adam. Otorite kendinden gibi ama yorgun. Büyük oğul (Amin Simiar), direksiyonda. Az konuşan ama yoğun ve bastırılmış bir duygunun pençesinde görünen, düşünceli bir genç. Küçük oğul (Rayan Sarlak) ise küçük ve yaramaz bir çocuk. Yaşının vermiş olduğu bir yaramazlıktan ve enerjiden söz ediyorum tabi ki de. Yaptığı en büyük yaramazlıklardan biri pencereyi açması mesela. Ve tabi ki ailesinin talimatlarına rağmen yanında getirdiği telefon.

Ailenin yolculuğunun nedeni küçük çocuktan saklanıyor. Ona, ağabeyinin geçici olarak evlenmek için ülkeyi terk ettiği söyleniyor. Oysa amaç, büyük oğulu ülke dışına kaçırmak. Yönetmen Panahi, asıl sebepleri ve bu kaçışın gerçek nedenini söylemeyerek odağı bu yolculukta tutmak istiyor. Filmin siyasi mesajları, babası Jafar Panahi'nin hükümet karşıtı propaganda yapmaktan suçlu bulunması ve hala ülkeyi terk etme yasağının bulunmasından ötürü gizlenmiş olabilir. Bu İran'daki siyasi baskıyı düşününce pek olası ve pek de uygun bir tavır. Ancak bu belirsizlik filmin etkisini azaltmıyor, aksine, Panahi'nin ayrıntıları gizlemesi, daha sert bir siyasi noktaya değinmesini de sağlıyor. "Burada sebepler değil; kalp kıran, aile yıkan sonuçlar önemlidir" mesajı verilmiş oluyor. 

Filmin tamamında bir hüzün ve hatta dehşet havası dolaşıyor. Aile, büyük oğullarını kurtarmak için girdikleri bu yoldan bir kayıpla da dönebilir. Ve hatta bu kayba küçük oğulları da eklenebilir. Ancak her sahnenin altında bastırılamaz bir meydan okuma ve komik enerji yatıyor. Anne, radyodaki bir İran pop şarkısına dudak oynatırken film abiden Bollywood enerjisiyle doluyor. 


Panah Panahi, tüm bu kadere rağmen umut ve mizah duygusunu terk etmiyor. Cezalı olan babası Jafar Panahi'yi onurlandıran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor diyebilirim. Babasının Taksi Tahran filminden esinlenilmiş çekim tarzı ile ona selamı veriyor. Babası ile aynı kaderi yaşamamak için ise de siyasi mesajlarını geride tutmayı, sebepler değişik olsa da sonuçların yıkım olduğunu göstermek adına, sadece sonuçlara odaklanmayı tercih ediyor. Bu da babasından ayrı tutulan yanı. Hangisinin yoğurt yiyişi daha geçerli, daha güncel bilmiyorum. Gün gelir de Jafar Panahi yeniden film çekerse o zaman güncel bir film ile Panahi'leri kıyaslarız. O gün gelene kadar, Jafar Panahi'ye özgürlük verilene kadar, bu sorular cepte duracak.

22 Mart 2022 Salı

Parallel Mothers

Pedro Almodovar'ın sinemasında anne figürü, geçmişle hesaplaşma neredeyse her zaman birbirine değen, kimi zaman çarpışan iki temel unsur olarak karşımıza çıkıyor. Parallel Mothers filmin de bu motifler, yönetmenin yıllar içinde iyice olgunlaştırdığı melodram dili ile karşımıza çıkıyor. Yüzeyde bir 'bebek değiştirme' hikayesi gibi duran anlatı, ilerledikçe İspanya'nın kolektif hafızasına, bastırılmış acılarına ve kadın dayanışmasının dönüştürücü gücüne uzanan yoğun ve duygusal bir hale dönüşüyor. 


Parallel Mothers filminde, doğum için aynı hastane odasını paylaşan iki kadının hayatlarının beklenmedik bir şekilde kesişmesini anlatıyor. Doğumdan sonra gelişen olaylar, iki kadının (Janis ve Ana) bebekleriyle ilgili şüpheleri, saklanan gerçekler ve yüzleşmelerle giderek karmaşık bir hal alıyor. Filmin merkezinde kırklarına yaklaşan, başarılı ama aynı zamanda kendi ailesinin geçmişiyle yüzleşme çabasını taşıyan bir fotoğrafçı olan Janis (Penelope Cruz) var. Janis'in hastanede tanıştığı genç Ana (Milena Smit) ise filmin tonunu dengeleyen, daha kırılgan, daha gölgeli bir unsur olarak duruyor. 

Almodovar'ın anlatısı her zamanki gibi kıvrak ve cesur. Sürprizli yapısı kolayca anlaşılabilecek hissi verilirken yönetmen bunu engelleyen iki büyük koz kullanıyor: kusursuz oyunculuk ve sinemasının imzası haline gelen görsel mimari. Kırmızı ve sarının farklı tonlarını duygusal birer işaret gibi kullanan sinematografisi buna ön ayak oluyor. Özellikle Janis'in kırmızıyla kurduğu görsel ilişki (çanta,perde, bebek arabası, gömlek) hem tutkuya hem de kontrol edilemeyen kaderin titreşimine işaret ediyor ve bir yandan endişe ritmini ayakta tutuyor. 

Filmin en beklenmedik gücü ise, kişisel hikayeden ulusal bir acıya açılma biçiminde yatıyor. Janis'in büyükbabasının İspanya iç savaşında katledilenler arasında olduğuna dair izleri takip eden yan hikaye, filmin içine ustaca yerleştirilmiş tarihi bir nükte gibi. Bu hatırlatma görevi, hikayeye tartışmalı bir siyasal boyut katmakla kalmıyor, aynı zamanda kadınların geçmişteki kayıpları omuzlayarak bugüne ve geleceğe nasıl köprü kurduklarını da vurguluyor. 

Elbette melodramın doğası gereği filmde bazı geçişler yer yer hızlı ya da ani gelebiliyor. Fakat bu akışkanlık Almodovar'ın sinemasının karakteristik bir parçası. Cruz ve Smit'in arasındaki kimya sayesinde, en keskin dramatik kırılmalarda bile sahicilik yansıyabiliyor. Bu ikilinin karşılıklı sahneleri yalnızca anne-çocuk bağının karmaşıklığını değil, anneliğin sınırlarını, hatta yeniden tanımlanabilirliğini sorgulayan bir alan açıyor.


Parallel Mothers (aka Madres Paralelas), her anlamda 'paralel' olmaktan ziyade, birbirine dokunan, kesişen ve sonunda aynı yerde buluşan yaşam çizgilerinin filmi olmuş. Filmin sonunda izleyici, yalnızca bir anne-çocuk dramının değil, aynı zamanda sessiz kalmış bir ulusal yaraya incelikli bir yüzleşmenin içinden geçtiğini fark ediyor. Her ne kadar savaş ve toplu mezar teması hikayenin son bölümünde ritmi bozan ağırlıkta olsa da, sonuç olarak Parallel Mothers, Almodovar'ın en olgun işlerinden biri. Yoğun ama ölçülü, dramatik ama içten, gösterişli ama derinlikli.. 

30 Aralık 2021 Perşembe

Mass: Bir Trajedinin Ardında Bıraktıkları

Farzedin ki Tv, radyo ve internetin son dakika haberlerinde çocuğunuzun okuduğu okulda yaşanan olaylar sonucu ölülerin olduğunu söylüyorlar. Telefonunuza düşen kayıtsız onlarca aramalara cevap vermeyip, kendisinden sağlıklı bilgi alabileceğinizi düşündüğünüz kişiyle şöyle bir konuşma geçiyor. 

A: Okulda olaylar yaşanmış. Bir saldırı olayı.
B: Evet, sekiz öğrenci öldürüldü
A: Oğlum? Peki o..?
B: Hayır, o hayatta.
A: Ohh şükür
B: Onları öldüren kişi... oğlundu.
A: ...

Filmde geçmeyen bir diyalogtu bu ama gerçekte geçtiği yerler elbet olmuştur. Mass filmi, buna benzer bir olayda çocuklarını kaybeden ebeveynler ile çocuklarını katleden çocuğun ebeveynlerini bir odada birbirleriyle yüzleştiriyor. Maktul tarafından olayların gelişimi zor olsa da basitti. Çocuk o gün her zamanki gibi okula gider ve ölür. Peki katil cephesinde de olay bu kadar kısa bir sürecin sonucunda mı cereyan etmişti, yoksa tüm bu olayın başlangıcı birkaç gün öncesine, aylar öncesine veya yıllar öncesine mi uzanıyordu? Filmde bu yüzden maktulun ailesinin vereceği cevaplardan öte, katilin ailesinin vereceği cevapları daha önemli kılıyor. O da diğer çocuk gibi ailesinin kuzusu, bir tanesi iken, hangi evrede ve nasıl bir ölüm canavarına dönüştü, o kısmı irdeliyor ve öğrenmek istiyor film. Yer yer katilin ailesiyle empati kurmamızı sağlayarak, olayın tek mağduru öldürülen kişi ve ailelerin değil, katilin kendi ailesinin de mağdur olabildiğini düşünmeye itiyor. Maktulun annesi/babası olmak mı yoksa katilin annesi/babası olmak mı? Sizce daha zor olan hangisi?

Mass filmi, uluslararası birçok film festivalinde aday olarak yarıştı ve aday olduğu bazı ödüllerin de sahibi oldu. Tek mekan filmi diye tabir edebileceğimiz bu filmde oyuncular arasında ,ki asıl filmi oynayan kısım 4 kişiden ibaret, tanıdık sinemalar bulunuyor. Harry Potter serilerinin Lucius Malfoy'u, The OA dizisinin Dr. HunterJason Isaacs, son dönemde Hereditary filminde ve The Handmaid's Tale dizisinde gördüğümüz Emmy ödüllü aktris Ann Dowd ve House of Cards dizisindeki rolünde Başkan Yardımcılığına yükselen Reed Birney var. Asıl tanıdık olmayan kişi yönetmenin kendisi, Fran Kranz.


Mass filmi, yönetmeni olan Fran Kranz'ın yazdığı, yönettiği ilk ve tek filmi. Daha önce sinema filmlerinde ve dizilerde yan karakter olarak oyunculuk yapan Fran Kranz artık kameranın arkasına geçiş yapma akımına üye olmuş ve bunu başarıyla da ilk filmiyle icra etmiş genç yönetmenlerden biri. Bu başarıyı yakalamış bir diğer genç yönetmen Philip Barantini'nin Boiling Point filmine blogumuzda yer vermiştik. Bu iki yeni yönetmenin yakından takip edilmesini, sinemaya yönetmen olarak dahil olmak isteyen gençlere fazlasıyla öneriyorum. Usta ve veteran yönetmenlerin ilk aşamada örnek alınması başlangıç aşaması için pek doğru değil. En zoru olan ilk adımı yıllar önce mecranın dar olduğu bir zamanda atmış olan Usta yönetmenlerin bu konuda yeni yetme yönetmen adaylarına güncel sunabileceği bir şey yok. Önceden olsa "eline bir kamera al ve ilgini çeken her şeyi çek" derlerdi. Bugün bunu 12 yaşındaki bir çocuk tiktok sayfası için fazlasıyla yapıyor. Bu yüzden miadını doldurmuş bir tavsiye olarak rafa kaldıralım bu fikri. Boiling Point ve Mass filmine bakıp bu ilk adım için bir fikir çıkarmam gerekecek olursa o da iyi oyuncularla, ama dar prodüksiyonla ilk adımı atmak daha kolay olacaktır fikrini ediniyorum. 

10 Mart 2021 Çarşamba

The Father: Belleğin İçinde Hapsolma

Anthony Hopkins'in, oturduğu yerden oscarlık performans sergilediği The Father, yaşlanan bir babanın bunama ile mücadelesini ve bu durumun etrafındakiler üzerindeki etkisini inceleyen, zekice kurgulanmış ve son derece duygusal bir film. Christopher Hampton'ın oyunundan uyarlanan bu filmin yönetmeni Florian Zeller ve bu film de onun aynı zamanda ilk uzun metraj filmi. 


Film, Londra'daki geniş dairesinde yalnız yaşayan, emekli, huysuz yaşlı bir dul olan Anthony'nin (Anthony Hopkins) hayatını ve hafızasıyla olan savaşını konu alıyor. Kızı Anne (Olivia Colman), ona düzenli olarak ziyarette bulunmakta, ancak Anthony'nin bunama nedeniyle yaşadığı ani öfke nöbetleri ve ne olup bittiğini anlayamamaktan duyduğu dehşet her ikisinin hayatını zorlaştırmakta. Mecvut bakıcısının işi bırakması üzerine ona bakan kızı Anne, boşanma sonrası yeni edindiği sevgilisiyle yurtdışına taşınacağını ve bu yüzden kendisine daha fazla bakamayacağını Anthony'e söylüyor. Anthony'den çok izleyici olarak biz telaşa kapılıyoruz, çünkü izleyici kamera açısıyla daima Anthony'nin zihninde yerini almış vaziyette. Gerçek ile sahtenin, olan ile olmayanın flulaştığı bir ortamda Anthony kadar izleyici de hafızasında sorunlar hissediyor.

The Father, bunama hastalığının sinsi doğasını ve bunun hem hasta, hem de yakınları üzerindeki yıkıcı etkisini duygusal ama şok etkisi eşliğinde ele alıyor. Film, bir yandan Anthony'nin gururlu bir İngiliz olarak duruşuna yakında bakarken, diğer yandan da hala hayatta olan birine yas tutmanın ne anlama geldiği üzerine düşünceler oluşturuyor. Bazen karşındakinin ölümü görmek, onun cansız bedenini toprağa gömmek olmuyor. Nefes alan, hareket eden birinin de ölümüne şahit olabiliyor insan. Ve bu film bu hissi veriyor.

Yönetmen Florian Zeller, sahne sanatından sinema ortamına geçen bu eserin özgünlüğünü korumuş olsa gerek, film bir tiyatro sahnesinde işleniyor gibi bir havada. Anthony'nin dairesideki düzen ve dekorasyonda yapılan ince değişikliklerle Anthony'nin nerede olduğu konusundaki belirsizliği sürekli arttırmış. 


Anthony Hopkins ve Olivia Colman'ın üstün performanslarıyla ve Zeller'in yönetmenlikteki keskin kurgusuyla hafıza kaybının ve yaşlanmanın acımasız bir portresini çizen güçlü bir dram olmuş The Father filmi. Anthony'nin "Let me not be mad, not mad, sweet heaven! (deli olmayayım, deli olmayayım)" diyen Kral Lear'ı anımsatan trajik durumu, izleyiciyi üzecek kadar etkileyici.

Bu filmi beğenenleri bir de şu filme yönlendireyim: Elizabeth is Missing

8 Ocak 2016 Cuma

Hrutar (Rams)

Kuzey sineması denildiğinde daha çok Norveç, Danimarka akla geliyor. İzlanda sineması son yıllarda bu resme kafasını sokmaya çalışan ülkelerden. Grimur Hakonarson'un yönettiği Hrutar (Rams) filmi, coğrafyayı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının kendisinde bir ana unsur olarak yer alan bir film. Cannes'tan da ödülle dönen bu film İzlanda'nın kuzeyinde geçen küçük bir hikayeyi, neredeyse evrensel bir kardeşlik ve kayıp anlatısına dönüştürdüğü bu filminde; sessizliği, inadı ve bastırılmış duyguları merkezine alıyor.


Film, 40 yıldır birbiriyle konuşmayan iki kardeş olan Gummi ve Kiddi'nin hikayesini anlatıyor. İkisi de aynı soydan gelen koyunları yetiştiren, hayatlarını bu hayvanlara adamış yalnız kişiler. Aralarındaki tek iletişim, not taşıyan bir çoban köpeği üzerinden sağlanıyor. Yerel bir koç yarışmasında Kiddi'nin hayvanının birinci, Gummi'nin koçunun ise ikinci olmasıyla filmin gerilimi başlıyor. Yarışma sonrası Kiddi'nin sürüsünde bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık tespit edilince, köyde bulunan tüm koyun ve koçların itlaf edilmesine karar veriliyor. Bu sadece bir ekonomik yıkım değil, aynı zamanda kimliklerini de bu hayvanlar üzerine inşa edenler için bir benlik yıkımı anlamına geliyor. Ancak bu olay, kırk yıldır konuşmayan bu iki kardeşin yavaş  yavaş birbirine yaklaştıran bir kırılma noktası oluyor.

Yönetmen filmi bu hikaye üzerine inşa ederken, alt metinde erkeklik gururu, yalnızlık, kuşaklar arası inat ve duygusal ketlenme üzerine düşüncelere pencere açıyor. Film aynı zamanda modern devlet mekanizmaları ile geleneksel yaşam biçimleri arasındaki gerilimi de gösteriyor. Hastalıkla mücadele adına uygulanan kurallar her ne kadar rasyonel olsa da, bu rasyonellik bireysel hayatlar üzerine yıkıcı sonuçlar da doğurabiliyor. Ancak yönetmen bunu söylerken ne otoriteyi şeytanlaştırıyor, ne de köylüleri romantize ediyor. 

Yönetmenin filmografisine baktığımızda belgesel kökenli olduğunu görüyoruz. Ve bu da filmin çekim tarzına da yansıyor. Kamera oldukça sabırlı ve dramatizmden kaçınıyor. Karakterlerin sessizliğine saygı duyuyor, tıpkı bir hayvan belgeselinde olduğu gibi sadece izliyor, onları konuşmaya zorlamıyor. İç mekanlar ise sanki yıllardır önce, 1940larda bırakıldığı gibi duruyor. Yani durağanlığı, tutuculuğu yalnızca karakterler üzerinden değil, mekan üzerinden de bize veriyor yönetmen.


Hrutar son zamanlarda izlediğim en sıcak filmlerden biri. Her ne kadar iki kardeşin hikayesi sınırlı bir coğrafyaya sıkışmış gibi görünse de, kayıp karşısında verilen insani tepkilerin evrenselliği sayesinde genişliyor. Film, uzun olan küskünlüklerde uzlaşının çoğu zaman bir tarafın adımı ya da jesti ile değil, bazen dış etkenlerin ya da bir felaketin ardından gelebileceğini ama bunu da zorunlu bir yakınlık olduğunu bize hatırlatıyor. 

12 Temmuz 2011 Salı

Aile Kuralları

"Don't ever take sides with anyone against the family again."
from Michael Corleone to Fredo Corleone

29 Aralık 2008 Pazartesi

Little Miss Sunshine : ailenin minik ışığı..

Küçük kızımız Olive'in en büyük hayali güzellik yarışmasına katılmaktır, fakat ailenin sorunlu oluşu buna engel gibi gözükse de sonuçta katılır. Aile sorunlarından uzak kalmak için hiç konuşmayan,yazarak anlaşan bir abisi de vardır üstelik.Her şeye rağmen küçük ışık aydınlatır evi.
Yönetmenliğini hep beraber çalışmış, R.E.M, Red Hot Chili Peppers kliplerini çekmiş olan Jonathan Dayton ve Valerie Faris'in yaptığı bu film,bir çok ödüle aday gösterilmiş ve birçoğunu da kazanmıştır. 4 dalda da oscar adayı olmuş, çevresine anlattığı hayat tecrübelerinden olsa gerek en iyi yardımcı erkek dalında Alan Arkin ve en iyi senaryo dalında Michael Arndt ödül kazanmıştır. Diğer oyuncular; küçük kızımız Abigail Breslin, aile babası Greg Kinnear, ve annesi Toni Collette,suskun evlat Paul Dano ve cinsiyeti bozuk aile ferdi Steve Carell..
Her şeye rağmen yaşamak güzel diyorsanız, buyurun..

21 Aralık 2008 Pazar

Road to Perdition : çocuk merakı..

Bu filmin arka kapağındaki "Godfather' dan sonra en iyi mafya filmi" yazısını okuduktan sonra izlemeye karar verdim. En iyi hangisiydi, ikincisi neydi tartışmak istemiyorum şimdi, ama güzel bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Babasının ne iş yaptığını merak eden bir çocuğun merakı yüzünden meydana gelen olayları konu ediyor film.
Filmin yönetmeni American Beauty' nin de yönetmeni olan Sam Mendes ; oyuncu kadrosunda ise gişe garantili ve 2 oscar sahibi Tom Hanks, Tyler Hoechlin, Paul Newman ve son James Bond Daniel Craig var.
---------------
Michael Sullivan: He murdered Annie and Peter!
John Rooney: There are only murderers in this room! Michael! Open your eyes! This is the life we chose, the life we lead. And there is only one guarantee: none of us will see heaven.
Michael Sullivan: Michael could.
John Rooney: Then do everything that you can to see that that happens.
---------------
Michael Sullivan: I'd like to work for you.
Frank Nitti: [Chuckles] Well... that's very interesting.
Michael Sullivan: And in return, I'd like you to turn a blind eye to... what I have to do.
Frank Nitti: And what is that?
Michael Sullivan: Kill the man who murdered my family.
-------------
Jack Kelly: Think, Mike. Don't be stupid. I'm just the messenger.
Michael Sullivan: [lowers his gun] Then give Mr. Rooney a message for me.
Jack Kelly: What is it? [Sullivan shoots him]