Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2023 Cuma

The Whale: Şişman Sefaleti

Darren Aronofsky'nin The Whale filmi, izleyenin kendi içinde çelişen tepkileriyle yüzleşmesine neden olan, biraz zorlayıcı bir film. Bazıları için iğrenç bir film olabilir ama performansın güzelliği göz ardı edilemez. Mumya filmlerinden sevdiğimiz Brendan Fraser, hafızlara yeni şekliyle işleyecek bir oyunculuk sergiliyor. 


Filmin genel yapısı, Aronofsky'nin diğer eserleriyle paralellik gösteriyor: yönetmen, genellikle oyuncularını ve izleyicilerini zorlu deneyimlerden geçiriyor. Ancak Requiem for a Dream veya Black Swan filmlerindeki sanatsal ihtişam yerine, The Whale'in ana amacı; Charlie'nin (Brendan Fraser) 250 kg ağırlığında görünmesini sağlayan makyaj içinde kılıflanmış bedeninin önünde kamerayı tutmak ve izleyiciden bu hantallığa ortak olmasını istemek diyebiliriz. Bu yüzden film için arattığınız tüm görsellerde de Brendan Fraser'in yukarıdakine benzer fotoğraflarından öteye gidemiyoruz. 

Yönetmen Aronofsky bu filmde, karakterin dürtülerini ve düşkünlüklerini anlatmaktan çok, onlara işaret edip bakmakla ve seyirciye göstermekle ilgileniyor. Bu sebeple filmin tonunda kaymalar da yaşanıyor. Charlie'nin mastürbasyon sahnesi bizleri biraz komik unsurların beklediğini düşündürtse de sonra sulu gözlü bir melodrama geçiş gerçekleşiyor. Ancak tüm bu uç tonların ortasında, Brendan Fraser role, senaryonun izin verdiğinden daha fazla sıcaklık ve insanlık katıyor. Sadece gözleriyle bile Charlie'nin tatlı ama işkence gören ruhuna bir geçit sunuyor ve bunun ile o şişmanlığın getirdiği sefaleti(!) izlemeyi daha katlanabilir kılıyor. Bunun yanında Charlie'nin hemşiresi Liz rolündeki Hong Chau ve Charlie'nin yabancılaştığı kızı Ellie rolündeki Sadie Sink de filme biraz kıvılcım katıyor diyebiliriz. Liz, filmde vicdanın sesi, sağduyulu izleyicinin temsilcisi konumunda iken, liseyi bitirmeyi bile beceremeyen ergen dik başlı kızı Ellie ise dobra tavırlarıyla ofansif düşüncenin sözcüsü oluyor. Liz karakterini sevenler ve ona empati kuranlar için Ellie karakteri şeytanın ta kendisidir. Charlie'nin merhametli ve dokunaklı bakışlarının bile eritemediği katı bir kalbe sahip biri olarak. Ancak yine de Charlie'nin vazgeçilmezidir, çünkü 8 yaşında terk ettiği kızıdır.

Hikayesine baktığımızda, Charlie (Brendan Fraser) aşık olduğu adam için karısını ve 8 yaşındaki çocuğunu bırakıp giden, erkek arkadaşının trajik ölümünden sonra depresyona girmiş ve kendisini yemeye vermiş birisi. Onu artık hayata tutan tek şeyin kızı olduğunu biliyor ve 9 yıl aradan sonra onunla yeniden yakınlık kurmak istiyor. Ancak ne kızı buna yanaşıyor, ne de fiziğinden dolayı Charlie bunu yapabiliyor. Kendisinin dışarıdan bakanlarca iğrenç görüldüğünü düşünüyor ve hatta bundan emin ve bunu bir fact olarak biliyor. O sebeple online olarak verdiği derste kamerasını hiç açmıyor. Kendisine olan saygının yitirileceğinden emin. O yüzden her gün kapısına pizza bırakan kuryeye görünmek istemiyor. O yüzden bu gerçeğin itirafını herkesten duymak istiyor, kızından, Liz'den, kapısına gelip duran Hristiyan misyoneri çocuktan...

Film, kilolu insanlar üzerinden etik tartışmaları biraz tetikliyor. Filmin, toplumun şişman insanlar hakkındaki ön yargılarını ve gerçek görüşlerini yansıtığı düşünülebilir. Ancak bu konuda tek seslilik asla mümkün olmayacaktır. Toplumca fazla kilolu insanlara mesafeli olunduğunun, kilolu insanlarca da bunun bilindiğini de göstermek istiyor bize film. Karşısındakilerinin bakışları kendilerine çevrildiğinde yüz ifadelerinde oluşan değişimin farkındalar.

Neticede The Whale, ton olarak acıma/acımasızlık ve melodram arasında gidip gelen ve Brendan Fraser'in performansıyla iyice yüceleşen bir film. Film bittiğinde ağızda buruk bir tat bırakıyor ve Charlie'nin bakışlarındaki acıyı mıh gibi zihne çakıyor. 

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Rüya İçin Ağıt Ve Masumiyet


Darren Aronofsky'nin 1998 yılında senaryosunu da yazdığı Pi filmiyle sinemaseverler farklı bir yönetmenin geldiğini anlamıştı. Hatırladığım kadarı ile filmde doğadaki herşeyi ifade eden bir sayı arayan matematik dahisinin takıntı haline gelen bu amacı doğrultusunda hayattan kopuşu anlatılıyordu. 2008 yılında Wrestler filmi ile oldukça ünlendi, ben henüz izlemedim.

Aronofsky 2000 yılında Hubert Shelby'nin senaryosundan çektiği Bir Rüya İçin Ağıt'ta dört bağımlı insanın hikayesini anlatıyor. Sara Goldfarb eşini kaybetmiş hayatta tv izlemekten başka yaptığı birşey olmayan yaşlı bir kadındır, oğlu Harry ise uyuşturucu alabilmek için sürekli olarak annesinin televizyonunu rehinciye satar annesi de gidip alır. Harry, çocukluk arkadaşı Tyrone ve sevgilisi Marion ile aldıkları uyuşturucuları satarak "yırtmaya" karar verirler. Bu sırada Sara'ya bir tv şovuna katılma teklifi gelir. Sara o programa kocasının çok sevdiği kırmızı elbise ile katılmak ister ama içine giremeyecek kadar kilo almıştır. Diyet yapmaya karar verir ve bunun için diyet hapları kullamaya başlar. Bu ilaçları kullandıkça uyumamaya, halüsinasyonlar görmeye ve yemek yememeye başlar.

Harry, Marion ve Tyrone uyuşturucuları satarak iyi para kazanırlar. Harry annesini ziyarete gider, hediye olarak büyük bir televizyon alır. Annesindeki değişikliği farkeder ve ilaçları kullanmaması konusunda onu uyarır ama annesi onu dinlemez. Tyrone'ın hapse girmesi ile işler ters gitmeye başlar. Bütün paralarını onu çıkarmak için kullanırlar ve hem parasız hem uyuşturucusuz kalırlar.

Daha sonra uyuşturucu alabilecek parayı bulmak için Marion başkaları ile olmaya başlar. Harry'nin uyuşturucu enjekte ettiği kolu gittikçe kötüleşmeye başlar. Tyrone ile uyuşturucu almak için Florida'ya yola çıkar. Yolda kolunun acısına dayanamayarak bir hastaneye gider ve orada tutuklanırlar. Annesi Sara da halüsinasyon sonucu buzdolabının hareket edip ona saldırdığını sanarak evden kaçar ve garip hareketlerinden dolayı sonunda bir hastaneye götürülür.

Filmin sonunda bu dört insan da rüyalarına ulaşmak için yanlış yollarla çabalarken edindikleri bağımlılıklarının kurbanı olur ve biri kolunu, biri özgürlüğünü, biri bedenini, biri de aklını yitirir, film dördünün de cenin pozisyonunu alışı ve ulaşmak istedikleri hayallerinin gösterilişi ile biter. Sara zayıflamış ve istediği programa katılmıştır, Harry Marion'a, Tyrone bağımlı olduğu annesine, Marion da uyuşturucuya kavuşmuştur.

İnsanların vazgeçemediğinin rüyaları mı yoksa bağımlılık sahibi oldukları nesne mi olduğu da çok belirsiz, ikisi de olabilir. Filmin müziklerinin enfes olduğunu belirtmem lazım, zaten sanırım bir çok tv programında kullanılıyorlar, insana tanıdık geliyor çünkü. Filmde kırmızı rengin sadece Harry'nin hayallerinde ve Sara'nın elbisesinde kullanılması da dikkat çekici. Ayrıca uyuşturucu alındığındaki hisleri aktarmakta oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Filmde hikayenin işlenişi de çok ilginç; ilk bölüm Summer yaz gibi neşeli ve umut dolu başlıyor, hayallere ulaşma yolunda ilerliyor kahramanlar, ikinci bölüm Fall sonbahar hüznü hikayeye yansımaya başlıyor, sorunlar çıkıyor, hayallerden uzaklaşılmaya başlanıyor, üçüncü bölüm Winter kış bastırıyor, karamsarlık ve dekadans.


Bir başka bağımlılık hikayesi ise Zeki Demirkubuz'un ünlü "Masumiyet"inde işlenir. Orada daha çok insan bağımlılığı işlenmiştir gerçi. Hapiste olan sevdiği adamın peşinden şehir şehir dolaşan bir hayat kadını Uğur, ona aşık olup, tüm hayatını değiştiren eski mobilyacı Bekir, hapisten çıkan ama bir işi ve yeri olmayan Yusuf'un sürüklenmelerini anlatır. Bekir Uğur'a sahip olamamaya dayanamaz ve intihar eder. Onun yerini Yusuf alır, Uğur'a aşık olur ve daha önce hapse girmesine sebep olan ablasını anlar, anlar ki insanlar zaafiyetleri sözkonusu olunca yanlış şeyler yaparlar. Uğur'a kendisi ile bir hayat kurmasını teklif eder ve reddedilir. Uğur hapisten kaçan sevdiği adamla kaçarken adamın hasımları ile çıkan çatışmada ölür. Ortada kalan sağır ve dilsiz kızına Yusuf sahip çıkar.


Bu iki filmde de görürüz ki bağımlılık neye olursa olsun insanın hayatına doğrudan zarar veren ve kurtulamadıkça insanı daha içine çeken bir bataklıktır. Sonu yoktur. Peki hiç birşeye bağımlı olmadan yaşamak mümkün mü? Sistem böyle insanlar üretiyor mu? Aksine kontrol edilebilmemize imkan sağladığı için bağımlı insanlar olmamız isteniyor. En küçük sistemden en büyüğüne bağımsız oldukça, ödün vermedikçe yalnızlaşmaya, sevilmemeye mahkum edilmiyor muyuz? Bağımlılıktan kurtulmanın yolu onu tüketebilmek. Hevesini alıp bırakıp yeni bir bağımlılık bulmak ve çok bağlanmadan bırakmak belki.

KONUK YAZAR: Burcu Polat Çam
http://yasamingenisozeti.blogspot.com/

3 Aralık 2008 Çarşamba

Her şey güzel olacak (!) ...

Marion: I love you, Harry. You make me feel like a person. Like I'm me... and I'm beautiful.
Harry Goldfarb: You are beautiful. You're the most beautiful girl in the world. You are my dream.
--------------------
Harry: Some dumbass junkie!
Marion: Did what? Some dumbass junkie did what? You mean, you fucked it up!
Harry: What the fuck is wrong with you?
Marion: You promised me that everything was gonna be ok remember? I fucked that sleaze bag for you, then I put myself through fucking hell for you?
Harry: Theres nothing out there!
Marion: I don't give a shit! You fucking loser!