2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2009 Cuma

Ah Be Hasan


Hasan:Sana hiç yalan söyledim mi?
Emir:Nereden bileyim!
Hasan:Pislik yemeyi tercih ederim.
Emir:Gerçekten öyle mi?
Hasan:Ne öyle mi?
Emir:Yalanını söylersem yer misin?
Hasan:İstersen yerim.Ama gerçekten böyle bir şey yapmamı isteyecek misin?
Emir:Deli misin? İstemeyeceğimi biliyorsun
Hasan:Biliyorum.

Aynı isimli romandan uyarlanan The Kite Runner filminden.

Sorun istemek veya istememek değildir.Çoğumuz buna benzer cümleleri kullanırız.Gerçek veya abartı.Esasında olay karşındaki insan için herşeyi yapabilicek kadar sevgiye sahip iken,sevdiğinin de senden bunu istemiyeceğini bilmektir.Bir nevi dostluktur,kardeşliktir.Yeri geldiğinde fedakarlıkta yapılır,yapmıştır Hasan.Uçurtmayı Emir'e götürmek uğruna tecavüze de uğramıştır.İşte sorun bunun bir hiç uğruna,değmeyen biri uğruna olmasıdır.

10 Kasım 2009 Salı

Ben X

"Her şey cesarettir. Yapamadığını, yine de yapmak. Kokusu bile yeterdi. Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu. Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku. O, muhteşem boynunu bana doğru çevirip, manzarayı izliyordu. Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum. Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken, aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde... Bir şey yapma zamanıydı. Bir şey söylemeliydim. Ama benim tek söylediğim hiçbir şey zaten. Sadece gidebilirim. Ve gittim..."

Archlord isimli internet üzerinden oynanan rol yapma oyununda, yarattığı karizmatik ve güçlü karakterinin aksine Ben, gerçek hayatta okulda sürekli itilip kakılan, dışlanan bir çocuktur. Hayatında aynı oyundaki gibi saygı duyulan bir karaktere sahip olma hayaliyle yaşayan Ben, oyunda tanıştığı Scarlite ismindeki kızla tanışınca işler Ben için farklı bir hâl alacaktır.


Ben'in karakteri olan Ben X, okunuş itibariyle Hollandaca "(ik) ben niks." cümlesiyle aynıdır. Yani, "Ben bir hiçim." Ben X başlangıç olarak otistik bir çocuğun 'normal' insanlar içindeki yalnızlığıyla başlasa da, filmin devamında aslında durumun otizmle çok alakalı olmadığını görüyoruz. Hayatını Archlord adlı internet oyununa ve orada yarattığı karaktere adayan Ben, 'normal' hayatta, 'normal' insanlarla nasıl başa çıkacağını bir türlü bilemeyen bir çocuktur. Sabahları yüzünü yıkamak için ayna karşısına geçtiğinde önce yarattığı Ben X'i görür ve 'dünyanın efendisiymiş' gibi hisseder. Sonra aynaya dikkatlice bakar ve otistik Ben olduğu gerçeğiyle yüzleşir. Odasından çıkıp her sabah istisnasız ona söylenen "Günaydın." kelmesine bir türlü anlam veremez. "Sabah güzel olsa da olmasa da insanlar hep bunu der: Günaydın. Asla günün kara demezler mesela." Yani hiçbirimizin önemsemediği ve ritüel haline gelmiş şeylerdeki detaylara takılan bir çocuktur o. Bu yüzden de okulundaki diğer çocuklar gibi ağaca baktığı zaman sadece ağacı görmez. Dallara takılır ve ağacı unutur.


"İntihar etmenin bir avantajı var. Kurbanı çok uzakta aramak gerekmiyor."

Bugüne kadar intihar ve hayattan vazgeçme üzerine çok fazla film çekildi. Birçoğu yapım aşamasında harcadığı parayla kalırken, birçoğu da seyircisi üzerinde derin izler bıraktı. Buna verilebilecek en yakın ve en güzel örnek kuşkusuz Wristcutters: A Love Story. Ama Ben X de ana teması ile başlı başına bir vazgeçiş ve intihar örgüsü. Ve Ben'in de aklında olan bir çok intihar sahnesi var. Filmi izleyenler çok iyi anlayacaklardır ki, bu filmdeki intihar, en güzel intiharlardan biri. Filmi izlemeyenler ise şunu bilsinler ki, hiç görmedikleri ve akla gelemeyecek kadar etkili ve sürprizli bir intihar sahnesi var filmde.


"Yine hikâyemi tekrarlamalıyım. Benim hikâyem nedir? Normal değildim, özeldim. Herkes böyle derdi. Kendini serbest bırak diyorlardı. Ama asıl beni onlar serbest bırakmıyordu. Sonra aniden bir teşhis koyabildiler. Hatalı bir beynim varmış: Otizm. Bende otizm var. Ya da otizmde ben varım. On iki yıl okumuş bir adam. Ama burnuyla oynamaması gerektiğini öğrenememiş." Diğerleri gibi gülüp eğlenebilen, hiçbir şey yokmuş, olmuyormuş gibi davranabilen biri olmadığı için, sürekli arkadaşlarının da eziyetine maruz kalan biri Ben. Yönetmen Nic Balthazar'ın gerçek bir hikayeden yola çıkarak önce kitabını yazdığı, sonra da senaryolaştırıp yönettiği film Ben X, gerçek hayatla, hayal edilen ve kurgulanan hayat arasında kalan insanların öyküsünü anlatıyor aslında. "Oyunlarda istediğiniz kişi olabiliyorsunuz. Ama burada sadece bir kişi olabiliyorsun. Şu aynada gördüğünüz herif. Ona her şeyi öğretmeliyim. Mesela gülmeyi öğretmek gibi." Tek bir hikayeden yola çıkarak günümüzdeki internet çılgınlığını, insanların internet dünyasında nasıl kendilerine 'her zaman istedikleri' karakterleri yarattıklarını ve 'gerçek hayatta' bunu yapamadıkları zaman yaşadıkları pişmanlık ve hayal kırıklıklarını anlatıyor film. Ben X'i canlandıran Greg Timmermans'ın üstün performansı ile yönetmen ve hikayenin de sahibi Nic Balthazar'ın etkileyici yönetmenliği birleşince, 'mesaj kaygısı' taşıdığını inkar etmeyen; ama sıkmadan mesajı içinizi işleyip aynı zamanda da Ben'in çaresizliğine kalkıp yardım etmenizi sağlayacak kadar başarıyla kotarılmış bir film izliyorsunuz. Eğer hayatın içinde bilmediğiniz ve belki de hiçbir zaman fark edemeyeceğiniz 'gerçek dramlardan' haberdar olmak istiyor ve sizin de tıpkı 'diğerleri' gibi yaşadığınız internet çılgınlığınıza uzaktan bakan objektif bir bakış açısı görmek istiyorsanız, Ben X mutlaka izlemeniz gereken bir film.

"İyi hissetmek istiyorsan, hissetmesini öğrenmelisin."

26 Eylül 2009 Cumartesi

Tracey'nin Yaşamından Kesitler

"Bir gün bir çocuğa tutulursun. Sana parmakları ile dokunur. Ağzı ile dokunduğu derinde delikler açar. Ona baktığın zaman canın yanar. Bakmadığın zaman da yanar. Sanki birisi bir parça cam parçası ile seni kesip açıyor gibi gelir."

On beş yaşında çıplak Tracey Berkowitz’in bir otobüsün arkasındaki bir banyo perdesinin altında, kendini köpek sanan kardeşi Sonny’yi aramasıyla başlıyoruz filmi izlemeye. Tracey’nin yolculuğu bizi kentin karanlık yüzüne, duygusal açıdan bir çukur gibi olan evine, lisedeki sert ortamına, psikoloğuyla oynadığı kedi fare oyunlarına, erkek arkadaşı Billy Zero'ya ve indie rock fantezilerine götürür. Bir de Lance var tabii ki. Güya Tracey’yi kurtaracak olan ama sonunda onun başını belaya sokan Lance.


"İnsanlara bir şey olduğu zaman ışık saçarlar. Çünkü içlerine kazınmış bir fotoğraf vardır. Çünkü onlar oradadır ve siz değilsinizdir. Çünkü sizde sadece bir kısmı gözükür. Ve bir psikiyatrist de o tek parçayı yok etmeye çalışır." İçerisinde çok fazla kelime oyunu olan film aslında bir replik cenneti. Her sahnesini not alabileceğiniz nadir filmlerden biri olan The Tracey Fragments filmini üç ana başlığa ayırabiliriz. Daha filmin başında bizi karşılayan ve filmin bitimine kadar beynimize kazınan çiçek motifli banyo perdesi, kendini köpek sanıp ortadan kaybolan ve sürekli havlayışlarını duyduğumuz küçük kardeş Sonny ve elbette ki Tracey Berkowitz efsanesi Billy Zero. Ve aslında film için başlangıç ve bitiş sebebi de bu üç öğe desek yanlış olmaz.

"Tüm dünya kafanızın içindeyken neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız ki?" Aslına bakarsanız baştan sona bir sorgu var filmde. Sürekli bir şeylere itiraz etme ve çözümleme hali söz konusu. Psikolog ile oynanan küçük kelime oyunları da bunu doğruluyor aslında. Filmde Tracey Berkowitz rolüyle karşımıza çıkan Ellen Page, Hollywood'un son yıllardaki en parlayan yıldızı olarak tanımlanıyor. En son Drew Barrymore'un ilk uzun metraj deneyimi olan Whip It'de ekran karşısına geçen Page, kariyerinde birçok başarılı psikolojik dram filmlerini de barındırıyor.

Psikolojik gerilimle dramı birleştiren ve bunu yaparken son derece başarılı olan nadir filmlerden biri The Tracey Fragments. Bölünmüş ekranları ve arşiv görüntüsüyle aynı zamanda da görsel bir şov sunuyor seyircisine. Psikolojik dram seyircileri bir yana, hayatıyla ilgili sorguları olan ve bir şeylere anlatılanların dışında çözüm arayanların kesinlikle izlemesi gereken bir film.


"Bir at düşse, ağzından bir telefon çıkar. At düştüğünde ayağı yaralanır ve artık işe yaramazdır. Böylece birisi onu vurur. Attan da yapışkan madde yaparlar. Makineler yapıştırıcıyı tüplere doldurur ve çocuklar da onları sıkarak kartların üstüne kağıt yapıştırmaya çalışır. Yapıştırıcı çocukların eline bulaşır. Çocuklar da yapıştırıcıyı yer. Böylece çocuklar at olur."

5 Eylül 2009 Cumartesi

Flight of the Conchords


"New Zealand’s fourth most popular guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo." Bu Flight of the Conchords grubunun kendini tanımlamasıdır.
Kimdir peki bunlar?
Jemaine Clement ve Bret McKenzie adlı Yeni Zelandalı iki gencin 1998de kurdukları gruplarıyla öncelikle 2002de ülkelerinde sahneye çıkarak başlayan hikayeleri ülke çapında meşhur olduktan sonra BBCnin de dikkatini çekti ve bunun sonucunda ikili 2005 yılında BBC radyo 2de kendi programlarını yapmaya başladı.Grubun radyo programının İngiltere sonrası ABD de ilgi çekmesi üzerine HBO tarafından 2007de yaz dönemi için Flight of the Conchords'un dizileri çekildi.



İkili dizide aslında bir nevi kendilerini oynuyorlar.Yeni Zelandadan Birleşik Devletlere gelip Flight of the Conchords adlı gruplarıyla konserler verip ünlü olmaya çalışan Bret ve Jemaine'nin başından geçen absürd olaylar dizinin esas konusu.İkili dışında grubun menajeri Murray,grubun tek hayranı olan Mel ve tefecide çalışan arkadaşları Dave dizinin yan rollerini oluşturuyor.Dizide konuya adapte edilmiş olan şarkılarına ayaküstü çektikleri mini kliplerde çok hoş.Gülme efektinin olmaması ve bildiğimiz alışık olduğumuz sit-comlar gibi izleyiciyi -işte espri geliyor- beklentisine sokmaması,dev bütçeli akıl almaz binbir kurgunun döndüğü yapımlardan daha basit bir kurguya sahip olması işlerinin tutmasında büyük etken.Yaptıkları işi bir nevi bağımsız film tadında müzikal dizi olarak da tanımlayabiliriz.Bret ve Jemaine yaptıkları işte o kadar çok eğleniyorlar ki fransızca bilmeden yaptıkları fransızca şarkı nasıl bir güvene sahip olduklarının ayrıca göstergesi.

Dizi de ayrıca Yeni Zelanda üzerinden yapılan Amerikan toplumuna eleştiriler de gayet yerinde.Zira bize gösterilen toplumun göçmenlerden uzak kaldığı bir nevi kahramanlarımızın dışlandığı.Gruptan ayrılan Bret'in sadece tabela taşıma işi bulması aynı şekilde göçmen olan arkdaşları Dave'in tefeci de çalışıyor olması göçmenlerin ekomonik açıdan dışlanmasına dikkat çekiyor. (bknz; çoğu Amerikan yapımı dizi ve filmde taksici veya market işletenlerin göçmen olması)Zira sosyal açıdan da Yeni Zelandalı olmaları ve İngilizceyi aksanlı kullanmaları da onlar için bir sorun fakat bunların eğlenceli absürd olaylar içinde bir şekilde anlatılıyor olması sonucu pek göze batmıyor.



İlk sezonun beklenenden fazla başarı getirmesi sonucu 2.sezonu da çekilen Flight of the Conchords'un 3.sezon çekimleri için albüm çalışmalarının bitmesi bekleniyor.Grubun ayrıca 2008 yılında en iyi komedi albümü olarak 'Distant Future' ile kazandıkları Grammy ödülü de var.

Grup hakkında bir nevi bilgi olması için en çok sevilen şarkılarından Business Time'ın dizide kullanıldığı sahnenin videosu -----> tıkla

21 Ağustos 2009 Cuma

Most You Ever Lost?

Anton Chigurh: What's the most you ever lost on a coin toss?


No country For Old Men
filminin en gergin sahnelerindendir kendisi.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Musa Rami

" Şiddete meyyalim vallahi dertten "


Bu aralar Musa Rami ile aynı durumu paylaşıyoruz. Henüz kalıplaştıramadığım bir takım nedenlerden dolayı şiddete fazlasıyla meyilliyim, uzak durun !

- Hacito! Kavga edesim var.. bi masa seç
- Şu köşedekiler. en azından iki kişiler..
- Peki.. ananızı bacınızı lan sizin ...

25 Haziran 2009 Perşembe

Across The Universe

Beatles’ın 33 şarkısından bir aşk hikâyesi. Liverpool’dan yola çıkıp kayıp babasını aramak üzere New York’a giden Jude, yolunun Lucy ile kesişmesi üzerine, kendini savaş karşıtı protestoların ve rock’n roll temelli bir hayatın ortasında bulur. Jude ve Lucy, 1960’larda, rehberleri “Dr. Robert” (Bono) ve “Mr. Kite” (Eddie Izzard) eşliğinde, ilham perilerinin kol gezdiği Greenwich Village’dan, sokaklarında isyan bayrakları dalgalanan Detroit’e uzanan dönemin savaş karşıtı ruhunun parçası olurlar. Jude’un kardeşi Max’in Vietnam’a gitmesi çifti üzerinde dolaştıkları pembe buluttan indirip başka gerçekleri keşfetmeye zorlar.

The Beatles grubunun efsaneliği sanıyorum tartışılmaz. Ve bu efsanenin üzerine günümüze kadar birçok proje üretildi. Belgeseller, anma programları, itaf edilen onlarca şarkı ve film vesaire vesaire. Fakat Julie Taymor tüm bunların üzerine bir müzikal filmi çekti. Genelde bu türdeki filmlerin seyircisi sayılıdır. Ve müzikal film türü de tıpkı biyografi film türü gibi sıkıcı ve durağan olarak tabir edilir. Julie Taymor, Across The Universe filminde tüm bu tanımlamalara farklı bir boyut getirmek istercesine, biyografi ile müzikali birbirinin içine geçirmiş. The Beatles grubu hakkında hiçbir bilgiye sahip olmasanız da, film esnasında öğreniyorsunuz zaten her şeyi. Yani klasik biyografi filmlerindeki gibi iş seyiriciye değil, filme bırakılmış Across The Universe'de.


Eleştirmenler, izleyiciler ve en önemlisi de müzisyenler tarafından, yapılan en iyi Beatles coverlarını içeren film olarak da tabir edilen bu film, bir yandan nostaljik bir hava estirirken bir yandan da düzeni sorgulayan gençlerin dünyasını ve aşklarını anlatıyor aslında. Yönetmenine göre tüm bu anlatılanların günümüzde de bir karşılığı var ve bunu görmek ona göre hiç de zor değil.

Jim Sturgess ve Evan Rachel Wood'ın harika coverlarıyla, Beatles'ın en popüler 33 şarkısından oluşan ve bu şarkılardaki karakterler üzerinden yeni bir hikaye türeten bu film, sırf Beatles hayranları ve müzikal seyircisinin değil, herkesin mutlaka görmesi gereken filmlerden biri.

21 Haziran 2009 Pazar

Bir Ömür Yetmez



" Sürpriz, yenilik, beklenmedik gelişmeler istemiyorum. Her şeyin şu an olduğu gibi kalmasını istiyorum. Daima... Daima diye birşeyin olmadığını bilsem de. "


Lorenzo - Saturno Contro

8 Ocak 2009 Perşembe

Bucket List : hayalleri gerçekleştirmek için son şans


Kısa bir süre sonra öleceğinizi bilseniz, bugün ne yaparsınız ? İşte Bucket List bu konuyu ele almakta,üstelik iki mükemmel oyuncuyla.Morgan Freeman ve Jack Nicholson.Oldukça zengin ama yalnız ve huysuz olan Edward Cole'un yolu,araba tamircisi Carter Chambers ile hastanede aynı odada kesişir.Hayatlarının son deminde birbirlerinin en iyi arkadaşı olurlar ve ölmeden önce yapmaları gereken ya da hayatlarının bu dönemine dek yapamadıkları ama hayatları boyunca yapmak istedikleri şeylerin listesini hazırlarlar.Ve bunları hayatlarının son baharında,kaderlerinin kesiştiği noktada,bu kısa zaman diliminde gerçekleştirmeyi amaçlarlar.İşte bu liste orjinalde "Bucket List" olarak geçiyor.Filmi izlerken aklımdan "Yahu bu konuya benzer konular bizim türk sinemasında daha önceden defalarca işlendi ." gibi düşünceler geçse de , izledikçe Türk sinemasıyla arasındaki farkı anlamak pek zaman almadı. Bizim filmlerden farklı şeyler vardı bu filmde.Yönetmen her sahneyi muazzam titizlikle çekmiş ve konu son derece gerçekçi biçimde ele alınmış.Filmde bir ciddiyet havası var.Bir de yaşayan iki efsane,iki büyük oyuncu,oynadıkları her role olduğu gibi bu role de tam oturunca ,film tadından yenmiyor,hiç bitmesin diyor insan,damakta tat bırakıyor.İnsanı ele alan filmleri her zaman sevmişimdir ve bu film bunun tam örneği...
Replik bölümünde hangisini yazayım kararsızım.Filmin tamamı diyim ve kısa olarak şunları vereyim :
------------------------------------------------------
Edward Cole : Do you hate me?
Carter Chambers : Not yet.
------------------------------------------------------
Carter Chambers : Forty-five years goes by pretty fast.
Edward Cole : Like smoke through a keyhole.
------------------------------------------------------
Edward Cole : We live, we die, and the wheels on the bus go round and round.
------------------------------------------------------

30 Aralık 2008 Salı

3:10 to Yuma : tren kalkıyor . . .


Günümüzde kovboy filmlerinin sayısı oldukça azalsa da arada böyle "3.10 to Yuma" gibi güzel filmler çıkıyor.Ben Wade karakteriyle rol alan Russel Crowe filmi tek başına sürüklüyor adeta.Azılı bir haydut rolünde...Zaten bu adam oynadığı karaktere öylesine bürünüyor ki ölünce filan hakkaten üzülüyorum. Diğer bir başrol oyuncusu ise, tek ayağı sakat savaş gazisi bir çiftçiyi canlandıran Cristian Bale.Kadro olarak oldukça iddialı bu iki ismi bir araya getiren film, gerçekten izlenmeye değer. Ayrıca 2007 yapımı olan film 2 oskara aday gösterilmişti.

Yönetmen : James Mangold
Oyuncular : Russel Crowe,Cristian Bale,Ben Foster,Peter Fonda
-----------------------------------------
Dan Evans: What time is it?
Ticket Clerk: About ten past three.
Dan Evans: Where's the 3:10 to Yuma?
Ticket Clerk: Running late, I suppose.
Ben Wade: Goddamn trains. Never can rely on 'em, huh?
------------------------------------------
Byron McElroy: If you're gonna kill me, just as soon get to it.
Ben Wade: I ain't gonna kill you. Not like this.
Byron McElroy: Won't change a thing, lettin' me live. I'll come for you.
Ben Wade: I'd be disappointed if you didn't.
-------------------------------------------
Ben Wade : So , boys... Where we headed ?

26 Aralık 2008 Cuma

The Man from Earth : Ya tüm anlatılanlar yanlışsa?

The Man from Earth... Afişe ve filmin ismine bakıp gezegenlerin üzerinde dolaşacağınızı, gökyüzünü aşıp uzaya çıkacağını düşünmeyin.. Film, bir odada 8 kişinin dinsel temalı konuşmalarından ibaret. ne yani, hiç mi action yok. var efendim ama bu action'ı hareketlerde değil de çıkan fikirlerde arayın.
Şu ana kadar anlatılanları - kabul et ya da etme- bilinenleri bir kenara koyup " ya tüm bunlar birer yalansa?" sorusunu daha önce sorduysanız kendinize, bu film ilginizi çekecek, size farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. insanüstü bir adamla tanışmaya hazır olun, zaten ona şimdiden tanrı diyen bile var halihazırda...
Yönetmenliğini Richard Schenkman' ın yaptığı bu filmin fazla bi maliyete sahip olduğunu düşünmüyorum işin açıkcası. Filmin sonundaki o zorlama sözler olmasa kanımca daha iyi olurdu. Muallakta kalsa, zorlamasaydı adamcağızı, yada oğulcağızını..
--spoiler-- mi eklemeliydim? Koy götüne rahvan...
--------------------
Edith: [talking about God] He's everywhere. We just can't see him.
Harry: Pfft. If this was the best I could do, I'd be hiding, too
-------------------
Harry: Well, you're finally fulfilling one prophecy about the millennium, John.
John Oldman: What's that?
Harry: Here you are again.
--------------------

20 Aralık 2008 Cumartesi

Hot Fuzz

Shaun of the Dead filminin üçlüsü; Simon Pegg, Nick Frost ve yönetmen Edgar Wright' tan yine güzel bir komedi. Bu filmde hedefte American aksiyon filmleri var. Shaun of the Dead' deki gibi müzikler iyi kullanılmış, müzikten beklenilen hareketin tersi yönde hareket göstererek beklenmedik espriler yapılmış yine.
Shaun of the Dead tadında bazı sahneleriyle hatta daha tatlı bir film olmuş. Filmin ufak bir sahnesinde Cate Blanchett de oynuyor-her ne kadar kendisi pek belli olmasa da gözleri onu ele veriyor:) -.
Komedi filmi boş zaman öldürgeci anlayışından kurtulun ve bir an önce bu ve Shaun of the Dead filmini izleyin bence.
-----------------
Nicholas Angel: Oy! When's your birthday?
Underage Drinker #1: 22nd of February.
Nicholas Angel: What year?
Underage Drinker #1: Every year!
Nicholas Angel: Get out!
---------------
Danny Butterman: Point Break or Bad Boys II?
Nicholas Angel: Which one do you think I'll prefer?
Danny Butterman: No, I mean which one do you wanna watch first?
-------------
Simon Skinner: He was simply an appalling actor.
Nicholas Angel: You murdered him for that?
Simon Skinner: Well, he murdered Bill Shakespeare!
Nicholas Angel: What?
-------------
Nicholas Angel: All right, what about this guy? Ask yourself, why has he got his hat pulled down like that?
Danny Butterman: He's fuck-ugly.
Nicholas Angel: Or, he doesn't want you to see his face.
Danny Butterman: 'Cause he's fuck-ugly.

16 Aralık 2008 Salı

Eastern Promises : her günah bir iz bırakır...

Londra'daki Rus Mafyalarını konu alan bu filmde Vincent Cassel' a ve Viggo Mortensen'e (ki kendisi oscara da aday gösterilmişti) hayran kaldım. Filmin konusu Kurtalar Vadisi'nden dolayı tanıdık gelse de (ki hiç alakası yoktur:) ) bu hikayeyi ruslardan dinlemek ayrı bir güzel. Rus aksanlı ingilizceyle dinlemek daha da güzel.
Tatiana'nın günlüğünü o iç burkan ses tonuyla seslendirmesi daha daha da güzel.. Zaten film de bu kızın günlüğünü bulan ve kızın hikayesini öğrenmeye çalışan Anna üzerinden gelişir..
yarı akıllı Türk gencin Chelsea'ye küfretmesi de, Londra'da yaşayan Rus petrol zengini Abramovic'e bi göndermedir belki de :p
--------------------
Tatiana's Voice: My name is Tatiana. My father died in the mines in my village, so he was already buried when he died. We were all buried there. Buried under the soil of Russia. That is why I left, to find a better life.
----------------
Anna: Have you ever met a girl named Tatiana?
Nikolai Luzhin: I meet lot of girls named Tatiana.
Anna: She was pregnant.
Nikolai Luzhin: Ah, in that case - no, I've never heard of her.
Anna: She died on my shift.
Nikolai Luzhin: I thought you did birth?
Anna: Sometimes birth and death go together. She came in with needle punches all over both arms. Probably a prostitute, at the age of fourteen. Do you think Semyon's son knew her? Nikolai Luzhin: I am driver. I go left, I go right, I go straight ahead - that's it.
------------------
Kirill : Papa, what business? his business is my business

7 Aralık 2008 Pazar

Gelecek olanı durduramazsın..

Filmi izledikten sonra en iyi film oscarını alır mı bilmem fakat en iyi yardımcı erkek oyuncuyu alacağı kesin düşüncesi oluşmuştu bende. Katilimiz yardımcı ise, başroldeki kim diyenler için ben cevaplayayım, Sheriff' imiz Tommy Lee Jones.
Size gelecek olanı durduramayacağınızı hissedecek, bazen de bunun yazı-tura gibi basit bir atış sonucu olduğunu düşüneceksiniz. anlayabilmek için atıştan öncelerine inmek gerek. yazı-turaya kadar gelinen yolu düşünmek gerek. ne demek bu? Anton kader mi yani? ben öyle bi şey dedim mi:)?

Filmin yönetmenliğini Coen kardeşler yaparken, oyuncular arasında eski cowboylardan Tommy Lee Jones, Güneşli pazartesiler filminden de sevdiğimiz Javier Bardem ve Josh Brolin var.
--------------------
Anton Chigurh: What's the most you ever lost on a coin toss.
Gas Station Proprietor: Sir?
Anton Chigurh: The most. You ever lost. On a coin toss.
Gas Station Proprietor: I don't know. I couldn't say.
--------------------
Carla Jean Moss: You don't have to do this.
Anton Chigurh: People always say the same thing.
Carla Jean Moss: What do they say?
Anton Chigurh: They say, "You don't have to do this."
Carla Jean Moss: You don't.
Anton Chigurh: Okay. [Chigurh flips a coin and covers it with his hand]
Anton Chigurh: This is the best I can do. Call it.
Carla Jean Moss: I knowed you was crazy when I saw you sitting there. I knowed exactly what was in store for me.
Anton Chigurh: Call it.
Carla Jean Moss: No. I ain't gonna call it.
Anton Chigurh: Call it.
Carla Jean Moss: The coin don't have no say. It's just you.
Anton Chigurh: Well, I got here the same way the coin did.
-----------------------
Llewelyn Moss: If I don't come back, tell mother I love her.
Carla Jean Moss: Your mother's dead, Llewelyn.
Llewelyn Moss: Well then I'll tell her myself.
-----------------------