Macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2026 Çarşamba

Tenzing: Everest'in Zirvesinde Bir 'İade-i İtibar'

1953 yılında Everest’in zirvesine ilk kez ulaşan iki dağcıdan Edmund Hillary’nin adı dünya çapında tanınırken, onun yanında zirveye ulaşan ve hatta bu yolculukta en büyük pay sahibine sahip olan Tenzing Norgay’nin hikayesinin uzun süre gölgede kalması tarihsel adaletsizliğin bir göstergesiydi. Daha önce Sherpa (2015) belgeseli de yapan Jennifer Peedom’un yönettiği Tenzing, dünyanın en yüksek noktasına ulaşmanın heyecanını yeniden yaşatırken asıl dikkatini bu başarının arkasındaki insana, onun inancına ve kendisini kanıtlamak zorunda kaldığı bir dünyaya çeviriyor.


Tenzing Norgay, yalnızca Everest’in zirvesine ulaşan ilk iki dağcıdan biri olduğu için değil, dağcılığın tarihsel anlatısında Sherpa halkının konumunu görünür kılması bakımından da önemli bir isim. Uzun yıllar boyunca Batılı dağcıların seferlerinde rehberlik yapan ve yük taşıyan Sherpalar, çoğu zaman başarı hikayelerinin yardımcı karakterleri olarak anılıyor. Oysa bölgenin coğrafyasına, iklimine ve dağın tehlikelerine ilişkin bilgileri, bu seferlerin gerçekleştirilebilmesi açısından hayati bir önem taşıyor. Tenzing'in dağcılık becerisi, deneyimi ve kararlılığı, onu yalnızca başkalarının zirveye ulaşmasını sağlayan bir rehber olmaktan çıkarıyor; Everest'e ulaşan keşif tarihinin asli aktörlerinden birine dönüştürüyor. Filmin en önemli amacı da Tenzing'i Edmund Hillary'nin yanında duran sadık bir yol arkadaşı olarak değil, kendi iradesi, yeteneği ve dünya görüşü bulunan bağımsız bir dağcı olarak yeniden konumlandırmak.

Bu yaklaşım, hikayeyi basit bir başarı anlatısının ötesine taşıyor. Çünkü Tenzing, Everest'in zirvesine ulaşmanın fiziksel zorluğu kadar, bu yolculukta kimin söz sahibi olduğuyla da ilgileniyor. İngiliz keşif ekibinin hiyerarşik düzeni, Sherpaların emeğinin ve bilgisinin geri planda bırakılması ve dağın bir ulusal prestij meselesine dönüştürülmesi, anlatının tarihsel ve politik zeminini oluşturuyor. Tenzing'in hikayesi, böylece yalnızca bir dağcının hayalini gerçekleştirme mücadelesi olmaktan çıkıyor; başarıyı kimin tanımladığı, kimin takdir edildiği ve kimin tarihin dışında bırakıldığı üzerine de düşünmeye çağırıyor.

Film, Tenzing'in Everest'e duyduğu hayranlığın çocukluk yıllarına uzandığı bir dönemden başlayarak 1953'teki tarihsel tırmanışa kadar uzanıyor. Genç yaşta dağa tırmanma arzusuyla tanışan Tenzing, zamanla keşif seferlerinde görev alıyor ve deneyimiyle kendisini kanıtlıyor. Ancak yeteneği, onu her zaman eşit koşullarda değerlendiren bir dünyanın kapılarını açmaya yetmiyor. Mesleki deneyimine rağmen karşılaştığı engeller, daha büyük bir sorunu açığa çıkarıyor: Bir insanın başarısı, içinde bulunduğu toplumsal ve kültürel hiyerarşiler nedeniyle nasıl görünmez hale gelebiliyor?

Yönetmen Jennifer Peedom, Tenzing'in geçmişiyle 1953 seferini iç içe geçiren bir anlatı kuruyor. Çocukluk anıları, gençlik yılları, özel hayatı ve dağcılık kariyerindeki dönüm noktaları, ana hikayeye eşlik ediyor. Bu yapı, karakterin motivasyonlarını anlamamıza yardımcı oluyor. Everest'e ulaşma isteğinin anlık bir hırstan ibaret olmadığını, yıllar boyunca şekillenen bir yaşam idealinden kaynaklandığını görüyoruz. Öte yandan geçmişe dönüşlerin sıklığı, zaman zaman filmin temposunu yavaşlatıyor. Zirveye doğru ilerleyen seferin yarattığı gerilim güç kazanmaya başladığında anlatının yeniden geçmişe yönelmesi, dramatik yoğunluğun kesintiye uğramasına neden oluyor.

Buna rağmen Tenzing'in hikayesinin merkezinde neyin bulunduğu açık. Film, başarıyı yalnızca bir hedefe ulaşmak üzerinden değerlendirmiyor; o hedefin insanın hayatında nasıl bir anlam taşıdığını da sorguluyor. Tenzing'in gözünde Everest, fethedilmesi gereken düşmanca bir doğa parçasından çok, saygı duyulması ve anlaşılması gereken bir varlık olarak beliriyor. Bu yaklaşım, onu keşif ekibinin bazı üyelerinden ayıran temel düşünsel farklılığı oluşturuyor.

Batılı ekip için zirveye ulaşmak, insan iradesinin doğa üzerindeki üstünlüğünü kanıtlama arzusuyla birleşiyor. Tenzing'in yaklaşımında ise doğayla mücadele etmek kadar onun koşullarını anlamak da önem taşıyor. Bu ayrım, filmin en güçlü fikirlerinden birini oluşturuyor: Dağı küçümseyen veya onu yalnızca yenilmesi gereken bir düşman olarak gören insan, kendi sınırlarını da yanlış değerlendiriyor. Tenzing'in deneyimi ve inancı, doğaya hükmetme düşüncesinin karşısına dikkatli bir gözlem ve karşılıklı saygı anlayışını yerleştiriyor.


Genden Phuntsok'un canlandırdığı Tenzing, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Oyuncu, karakteri büyük kahramanlık jestleriyle yüceltmek yerine sakinliği, içtenliği ve ölçülü tepkileri üzerinden şekillendiriyor. Tenzing'in gücü, çevresindeki insanlara kendisini sürekli kanıtlama ihtiyacı duymamasında yatıyor. Sessizliği bir zayıflık olarak algılamıyoruz; aksine, deneyiminden ve kendi değerlerine duyduğu güvenden beslenen bir kararlılık görüyoruz.

Tom Hiddleston'ın Edmund Hillary yorumu da bu dengeyi destekliyor. Hillary'yi yalnızca Batılı keşif anlayışının temsilcisi veya Tenzing'in karşısındaki ayrıcalıklı figür olarak ele almıyor. Daha çok pratik düşünen, açık sözlü ve deneyimine güvenen bir dağcı portresi çiziyor. Karakterin yabancılığı, Tenzing'le kurduğu ilişkinin de temelini hazırlıyor. Hillary, İngiliz ekibinin hiyerarşik düzeni içinde belirli bir mesafede dururken Tenzing'le arasında gelişen güven, onları ortak bir hedef doğrultusunda buluşturuyor.

İki oyuncunun performansları arasındaki uyum, filmin önemli kazanımlarından biri. Hiddleston'ın daha kontrollü ve mesafeli oyunculuğu, Phuntsok'un daha sıcak ve duygusal yorumuyla dengeleniyor. Böylece aralarındaki ilişki, geleneksel bir kahramanlık filminde karşılaşabileceğimiz gösterişli bir dostluk anlatısına dönüşmüyor. Güven, ortak tehlikelerle yüzleşme ve birbirinin yeteneğini kabul etme üzerinden gelişiyor. Filmin odağında iki insan arasındaki bu bağ bulunsa da hikaye, Hillary'nin varlığını Tenzing'in önüne geçirmiyor.

Willem Dafoe'nun canlandırdığı keşif lideri John Hunt ise anlatının hiyerarşik boyutunu görünür kılıyor. Hunt'ın disipline ve komuta zincirine dayanan yaklaşımı, büyük bir keşif organizasyonunun gerektirdiği düzeni temsil ediyor. Ancak aynı anlayış, ekibin farklı üyelerinin bilgi ve becerilerine eşit değer verilmesini de zorlaştırıyor. Dafoe, karakteri tek boyutlu bir kötüye dönüştürmeden bu gerilimi taşıyor. Böylece sorun, yalnızca belirli bir kişinin davranışlarından değil, başarıyı belirli bir otorite ve statü anlayışı üzerinden değerlendiren sistemden kaynaklanıyor.


Tarihin Kime Ait Olduğu Üzerine

Tenzing'in tarihsel perspektifini anlamak için 1953 Everest seferinin yalnızca sportif bir başarı olarak değerlendirilmediğini hatırlamak gerekiyor. İngiliz keşif ekibi açısından bu tırmanış, aynı zamanda ulusal prestij ve imparatorluk mirasıyla ilişkili bir girişim niteliği taşıyor. Everest'in zirvesine ulaşmak, fiziksel sınırları aşmanın yanı sıra dünyanın en zorlu coğrafyalarından biri üzerinde söz sahibi olmanın sembolüne dönüşüyor.

Böyle bir ortamda Sherpaların rolü, anlatının temel meselelerinden birini oluşturuyor. Dağın koşullarını yakından tanıyan, ağır yükleri taşıyan ve tehlikeli geçişlerde ekibe yardımcı olan insanların katkısı, keşif organizasyonundaki konumlarıyla aynı ölçüde karşılık bulmuyor. Tenzing'in tam anlamıyla bir ekip üyesi olarak kabul edilmek istemesi, bu nedenle basit bir unvan talebinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Kendi yeteneğinin ve emeğinin tanınmasını istiyor. Zirveye ulaşma fırsatını elde etmek kadar, o başarıya ulaşan kişi olarak görülmek de önem taşıyor.

Filmin en dikkat çekici taraflarından biri, bu eşitsizliği Tenzing'in kişisel mücadelesiyle ilişkilendirmesi. Karakter, kendisine sunulan sınırlı rolü kabullenmek yerine kendi konumunu değiştirmek için ısrar ediyor. Bu mücadele, tarihsel anlatının dışında bırakılan insanların görünürlük kazanması açısından anlam taşıyor. Ancak film, Tenzing'i merkeze alırken onun dünyasını bütünüyle bağımsız bir kültürel perspektiften anlatmayı başaramıyor. Hikaye hala büyük ölçüde keşif ekibine katılma, yeteneğini kanıtlama ve sonunda hak ettiği konuma ulaşma çizgisinde ilerliyor.

Bu yaklaşım, Tenzing'in hikayesini geniş bir izleyici kitlesi için anlaşılır kılıyor; fakat aynı zamanda anlatının sınırlarını da belirliyor. Tenzing'in dünyasını, inancını ve kültürel arka planını daha derinlemesine keşfetmek yerine zaman zaman Batılı bir kahramanlık anlatısının kalıplarına yaklaşıyoruz. Film, tarihsel haksızlığı görünür kılarken onu doğuran zihniyeti daha kapsamlı bir biçimde sorgulayabilirdi. Yine de Tenzing'i Hillary'nin başarı öyküsüne eklenmiş bir yardımcı karakter olmaktan çıkarması, başlı başına önemli bir anlatısal tercih.

Burada asıl mesele, iki dağcıdan hangisinin daha büyük bir kahraman olduğu değil. Mesele, ortak bir başarının neden uzun süre belirli bir isim üzerinden hatırlandığı ve bu hafızanın hangi insanları geride bıraktığı. Tenzing, bu sorulara bütün yönleriyle cevap vermese de tarihsel anlatının kendiliğinden ve tarafsız biçimde oluşmadığını hatırlatıyor.


Filmin Teknik İncelemesi

Jennifer Peedom'un yönetmenliği, filmin fiziksel dünyasını inandırıcı kılma konusunda belirgin bir başarı sergiliyor. Daha önce dağcılık ve dağ kültürü üzerine belgeseller hazırlamış olması, Everest'in yalnızca etkileyici görüntüler sunan bir arka plan olarak kullanılmasını engelliyor. Dağ, karakterlerin karşısında duran bir dekor olmaktan çıkıyor; anlatının ritmini, kararlarını ve duygusal atmosferini belirleyen etkin bir güce dönüşüyor.

Filmin teknik başarısına rağmen senaryo, aynı ölçüde kusursuz bir yapı sergilemiyor. Tenzing'in yaşamının farklı dönemlerine yapılan dönüşler, karakterin geçmişini ve motivasyonlarını anlamamızı sağlıyor. Ancak bu bölümlerin bazıları, ana hikayeye organik biçimde bağlanmak yerine biyografik bilgileri tamamlamak amacıyla yerleştirilmiş hissi uyandırıyor. Özellikle tırmanışın gerilimi yükseldiğinde geçmişe dönüşlerin devreye girmesi, anlatının akışını kesintiye uğratıyor.

Diyaloglarda da benzer bir sorun ortaya çıkıyor. Film, tarihsel ve politik meseleleri açıklama konusunda zaman zaman fazla doğrudan bir tutum benimsiyor. Karakterlerin eşitsizlikleri, ideolojik farklılıkları veya kendi dünya görüşlerini sözlü olarak açıklamaları, bazı sahnelerin doğal akışını zayıflatıyor. Oysa bu çatışmaların önemli bir bölümü, davranışlar ve kararlar üzerinden zaten anlaşılabilecek nitelikte. Senaryo, seyirciye daha fazla yorum alanı bıraktığında daha etkili bir anlatım yakalıyor.

Buna rağmen Tenzing, klasik biyografi filmlerinin güçlü yanlarından yararlanmayı biliyor. Karakterin çocukluk hayalinden tarihsel bir başarıya uzanan yolculuğu, anlaşılır bir dramatik omurga oluşturuyor. Tenzing'in karşılaştığı engeller, yıllar içinde edindiği deneyim ve kendi koşullarını değiştirmek için gösterdiği direnç, filmin duygusal sürekliliğini koruyor. Yapım, anlatısal açıdan zaman zaman fazla güvenli bir çizgide ilerlese de merkezindeki hikayenin gücünü bütünüyle kaybetmiyor.

Yine de teknik kusurlar, filmin temel amacını gölgede bırakmıyor. Tenzing, izleyiciyi yalnızca Everest'in zirvesine götürmekle ilgilenmiyor; o zirveye ulaşmanın arkasındaki insan emeğini ve tarihsel koşulları da görünür kılmaya çalışıyor. Bu nedenle anlatının en etkili anları, büyük bir kahramanlık duygusu yaratmaya çalıştığı sahnelerden çok, Tenzing'in kendi değerlerinden vazgeçmeden var olmaya çalıştığı anlarda ortaya çıkıyor.


Tenzing, tarihsel bir başarıyı yeniden anlatırken yalnızca geçmişte yaşananları canlandırmakla yetinmiyor. Aynı zamanda tarihin hangi isimleri öne çıkardığı ve hangi emekleri arka plana ittiği üzerine bir tartışma başlatıyor. Jennifer Peedom'un yönetmenliğinde Everest, hem fiziksel bir sınavın hem de farklı dünya görüşlerinin karşı karşıya geldiği bir alanın simgesine dönüşüyor. Tenzing Norgay'nin hikayesi de bu iki düzlem arasında ilerliyor: Bir yanda insanın doğa karşısındaki sınırları, diğer yanda insanın kendi toplumunda aşmak zorunda kaldığı görünmez engeller bulunuyor. Benim için filmin asıl değeri, Everest'in zirvesine ulaşmanın heyecanından çok, o zirveye giden yolda Tenzing'in nasıl bir insan olarak var olduğunu göstermesinde yatıyor.

Puanım:7/10

31 Ekim 2025 Cuma

Sırat: Techno Dininde Kayboluş ve Varoluş

İslam inancına göre Sırat Köprüsü; insanların imanına ve eylemlerine göre geçip geçemeyeceği, geçerlerse cennete, geçemezlerse cehenneme gideceği bir köprüdür. Kimi rüzgar gibi geçer, kimi kayıp düşer. İspanyol asıllı Fransız yönetmen Oliver Laxe'in Fas'ta çektiği bu filmdeki çöl yolculuğu, bu köprünün dünyadaki karşılığıdır. Filmdeki her bir ölüm, karakterin tabi olduğu sınavdan geçememesinin görsel bir metaforudur. Ve bunu çölün ortasında yankılanan bir techno müzik ritmiyle anlatıyor.

Oliver Laxe'in, insanlığın modern çağdaki manevi çöküşünü anlattığı Sırat filminde, bir baba-oğulun kayıp kızlarını ararken kendilerini çölün ortasında, bir 'rave*' kültürünün içinde bulmalarını anlatıyor. Ancak yönetmenin ilgilendiği şey, bu basit 'kayıp arama' anlatısından çok daha fazlası; insanın varoluşu, inanç, ölüm ve umut kavramları asında gidip gelişi. 

Filmin merkezinde Luis (Sergi Lopez) ve oğlu Esteban (Bruno Nunez) var. Kendisinden haber alamadıkları kızını bulmak için arayışa giren baba Luis, yolculuk ilerledikçe içsel bir anlam arayışına da girişiyor. Raver'larla tanışmaları, edinilmiş yeni bir aile duygusu yaratırken, aynı zamanda uygarlığın yıkıntıları arasında kurulan geçici toplulukların da alegorisi haline geliyor. Bunu da askerlerin baskınla dağıttığı parti grubundan kaçarken edindiği bu yeni minik grubuyla yolculuğa devam etmesinden anlıyoruz.

Filmin ilk yarısı, kayıp kızı peşinde koşan bir babanın çaresizliğini seyretmekle geçiyor. Ancak ikinci yarısında anlatı birden değişiyor. İzleyiciyi hazırlıksız yakalıyor bu kopuş. Filmdeki karakterler kadar izleyici de şoka giriyor anlık bu kopuş sırasında. Ve noktadan sonra Sırat filmi, bir yol filminden çıkıp, kıyamet anlatısına dönüşüyor. Techno kültürü bir eğlenceden ziyade, ölümle dans etmeye benzeyen, ölümü yaadeden bir ritüele dönüşüyor. Bahsettiğimiz o beklenmedik kopuş sahnesinin ilerleyen dakikalarında baba Luis'in kendisini müziğin ritmine bırakıp dans ettiği sahne, dini bir ritüel gibiydi. Sufilerin kendilerini müziğin ritminde kaybedişi gibi bir ruhani kayboluş veya belki de ruhani bir varoluşa evrildiğini hissediyoruz. Bence film bu dans ile bitmeliydi ve benim için daha da etkili bir film olurdu. 

Filmi, ismini aldığı 'sırat köprüsü' metaforu üzerinden okuduğumuzda, bu çöl yolculuğu boyunca ölen karakterlerin her biri, insanın varoluşsal sınavındaki düşüş/kaybediş biçimlerini temsil ediyor diyebiliriz. Ruhsal olmanın yanında fiziksel elenmenin de yaşandığı bu yolda, cezalar Tanrı'nın değil, insanın kendi içindeki cehennemin tezahürü de diyebiliriz. 

Luis ve Estaban'ın köpeği Pipa'nın LSD'li atık yüzünden hastalanması, filmdeki sembolik dönüm noktalarından ilki. Köpek burada doğanın saflığını ve koşulsuz sevgiyi temsil etmekle ortamın en günahsızı. Onun zehirlenmesi, insanlığın doğayı ve masumiyeti mahvetmesinin bir göstergesi. Ve bu günahtan sonra bireylere cezalar kesilmeye başlanıyor. 

Mesela grubun merkezinde yer alan Jade (Jade Oukid) karakteri, film boyunca techno müziği 'bedensel bir dua' olarak görüyor. Tanrı'ya değil, ritme inanıyor adeta. Yolun ilerleyen kısmında yaşadığı kayboluş, ruhsal yönelimini tamamen dünyevi bir transa indirgemesinin bedelidir. Belki de kendi inancı çerçevesinde bir kurtuluşa ermiş, nirvanaya ulaşıp kendisini orada yok etmiş de olabilir. Bir nevi vahdet-i vücut.

Filme teknik açıdan bakacak olursak , yönetmen 16mm lik kamera tercihi ile bir garçeklik yaratmak istemiş diyebiliriz. Ortamın tozunu organik şekilde izleyiciye hissettiriyor. Oyunculuklara baktığımızda çok da bir ustalık görmüyoruz, zira buna gerek kalmıyor. Herkes kendi doğallığını oynuyor gibi. Filmde birden fazla dilin kullanılması, oyuncuları kendi dilinde rahat ettiriyor diyebiliriz. 

Filmin en çarpıcı teknik unsuru şüphesiz ses tasarımı. Sus bu filmde yalnızca atmosferi değil, anlatım kendisini de taşıyor. Technonun metalik ritimleri ile çölün uçsuz doğallığı iç içe geçince transa geçme isteğini izleyici de oluşturuyor. 2 gündür sufi techno dinleme isteğim buradan geliyor. 

*rave: tekrar eden ritimlere sahip elektronik müzik ile dans edilen partilerdir. 

HATIRLATMA: Son yazıdan (09/10/25) bugüne (30/10/25) 3'ü açlıktan 1035 kişi daha Gazze'de İsrail tarafından öldürüldü !



12 Mart 2024 Salı

"Dune" Filminin Önemi

Değerli kaynakları için dış gezegenlerden gelenlerce doğası talan edilen bir gezegen düşünün. Sonra yine dış gezegenden gelen bir yabancı bazı entegrasyon sorunlarını aştıktan sonra yerlilerden biri olsun ve hatta yerli bir kıza da aşık olsun. Dilini, dinini ve yaşam tarzını öğrenip benimsesin. O gezegenin en büyük hayvanına hükmetsin ve kehanete göre de o gezenin kurtarıcısı ilan edilsin. Ve sonra bu yerli halkı örgütleyerek kendilerini sömürenlere karşı açtığı savaşta liderlik etsin.

Şu ana kadar anlattıklarım kimi için Dune, kimi için James Cameron'ın Avatar filmiydi. Dune kitabını okumamış, filmini izlememiş oluşunuz, Dune'den bihaber oluşunuz anlamına gelmiyor. Şimdiye kadar Dune esinlemeleri izledik. artık gerçeğine sıra geldi.


Dune filmini izleyen bir arkadaşıma filmi nasıl bulduğunu sorduğumda "Güzeldi. Ama senaryoda çok klişe var. Daha kuvvetli bir hikaye bekliyordum" demişti. 'Bu filmi klişe yapan da onun büyüklüğü. Klişe bulmana sebep olan tüm filmler bu hikayeden uyarlama ya da esinlenme' diye cevap verdim. Bu diyalog üzerine daha önce hazırladığım metin taslağını silerek bu benzerlikten giriş yapmayı uygun buldum. 

Dune kitabından esinlenilmiş büyük yapımların başında çoğu kez Star Wars gösterilir. Her ikisinin de epik uzay hikayesi oluşu, farklı gezegenler arası geçen karmaşık politik entrikalar ve destansı savaşlar oluşu sebebiyle. Yönetimsel açıdan da benzerlikler var. Her ikisinde de tepede galaktik imparatorluk ve gezegenleri yöneten hanedanlar mevcut. Her ikisinde de mistik bir oluşum var, bu Dune filminde Bene Gesserit iken, Star Wars serisinde Güç ve Jedi Şövalyeleri. 


Ama Dune kitabının en büyük esinlenmesi Avatar filmidir. Her ikisinde de hikaye, olayın geçtiği gezegene (Arrakis/Pandora) gelen yabancı bir karakterin (Jake Sully/Paul Atreides) perspektifinden anlatılıyor. Ve bu gezegenler maddi değeri yüksek madenle (Baharat/Unobtanium) doludur. Gezegenini korumak isteyen yerlilere (Fremen/Na'vi) dış dünya gezegenleri savaş açar. 

Yine her ikisinde yerliler barbar gibi görülse de aslında doğa ile uyumlu, spiritüel olarak sağlam inançları olan kişilerdir. Ve yaşadıkları gezegenin coğrafi şartlarına kendilerini herkesten daha çok adapte etmişlerdir. Baş karakterlerin entegrasyon süreci de benzerdir. Önce biraz dışlanırlar, daha sonra içeri kabul edilir ve içlerinden bir kıza (Chani/Neytiri) aşık olarak dilsel, inançsal ve bedensel adaptasyon süreci hızlanır. Ve o gezegenin en büyük hayvanına (Ikran/Worm) binerek inanışa göre o kavmin kurtarıcısı (Muaddip/Toruk Makto) olurlar. Ve hikaye böyle böyle devam ediyor. )Her iki filmin yönetmenin kendi aralarında yaptığı video sohbet linkini de buraya bırakayım bu arada.) 

Star Wars, Avatar, Matrix ve daha nicelerine ilham olmuş veya fikri alınmış bir kitaptan uyarlanan bir yapıma bu sebeple klişe denemez. Birçoğu yok iken, kendisi var olan bir hikaye söz konusu. Bu meseleye bir netlik kazandırdıysak şimdi asıl mevzumuz olan Dune Part Two filmine geri dönebiliriz.


Dune Part Two filmi, ilk filmindeki girizgahın ardından yönetmen Villeneueve'nin kendisini artık daha rahat hissedebileceği bir bölüm beklentisiyle vizyona girdi. İlk filmde evrenin ve karakterlerin tanıtımından sonra ikinci filminde daha çok aksiyon ve hikaye akış beklentisi oluşmuştu yönetmenin ifadelerinden sonra. Ancak 5.günün şafağında beklenen Gandalf gibi bizi tutup savaşa çeken benzeri bir sahne belirmemişti. Lakin bu beklenti boşuna, çünkü Dune severliği aksiyondan ve hikayeden bağımsız oluşuyor. Atmosfer ve yaratılan dünyanın sempatizanlığı bu filmlere hayran olmaya yetiyor. Aynı hazzı Star Wars serisinden de alırsınız, The Mandalorian serisinden de. 

Filmin bütününü hoş bir kalp çarpıntısıyla izlediysem de hikayedeki sıçramalar biraz gözüme battı. Paul'un çöl insanı olabilmesi için çölde geceler geçirmesi gerekirken, bir gidişini gördük, bir de gelmiş halini. Zamansal sıçramaları yaparken yönetmenin rahat oluşu, seyircinin Dune'un hikayesini zaten biliyor oluşu inancından geliyor. Kültleşmiş bir roman, önceden filme çekilmiş bir hikaye hali hazırda mevcuttu. Kendi çektiği serinin ilk filminin ardından yıllar da geçtiği için ikincisine gelecek seyircinin bu süre zarfında zaaaaten hikayeyi araştırıp öğrenmiş olacağını varsaymanın rahatlığı vardı yönetmende. Bu tarz aceleye getirmelere rağmen mükemmel bir iş çıkarmış diyebiliriz yine de.

Timothe Chalamet'e şu ana kadar çok ısınamamış biri olmakla beraber bu film ile aramız biraz düzeldi diyebilirim. Yönetmen Chalamet için "O benim tek tercihimdi. Bunda Timothy'de bulunan feminen görüntünün de etkili olduğunu söyleyebilirim. Çünkü filmde canlandırdığı Paul karakteri tüm gücünü anne tarafının kadınsı yönünden alan bir karakter ve Timothy bunu gerek yaşıyla gerekse maskülen/feminen duruşuyla sağlıyor" demişti. Chalamet, Paul karakterini canlandırırken güçlü bir performans sergiliyor. Ergen bir çocuktan, lider bir komutana, bir kurtarıcıya, bir peygambere dönüşünü, karakterin içsel çatışmalarını ve duygusal yolcuğunu etkileyici bir şekilde yansıtıyor. Chani rolündeki Zendaya ise benim için hala overrated olsa da Lady Jessica rolündeki Rebecca Ferguson yine kendisine hayran bıraktırıyor. Oğlu Paul'ün karakter gelişimi sürecinini arka kapıdan hazır hala getiren kişi yine anne Jessica oluyor. Her ikisinin de zamanda yolculuk yapmaya başlayan zihinleri yeni bilgilerle şaşırması ve bizi de şaşırması bende biraz Game of Thrones tadı da bıraktı.


Film, efektleri ve ses tasarımı ile izleyiciyi kendisine çekmeyi başarıyor. Atmosferi derinleştiren ve gerilimi arttıran ses efektleri izleyiciler üzerinde etki bırakıyor. Ve buna Hans Zimmer imzalı müzikler de eklenince film bu serisiyle kendi müzik jargonunu oluşturacak diyebiliriz. Artık bir yerlerde duyduğumuzda "işte bu Dune müziği" diyebileceğimiz müzikler sunuyor. 

1984 yılı David Lynch yapımı Dune filminden farkı?


Böylesine önemli bir yapıtın sinemalaştırılması elbette bugüne bırakılmadı. Daha önce biri tamamlanan, biri tamamlanmayan iki film projesi oldu. Tamamlanan yapım 1984 yılında usta yönetmen David Lynch tarafından çekildi. Ancak sinemada pek tutulmadı. Bunun bazı sebepleri vardı. Her ne kadar yazar Frank Herbert kendisiyle senaryo öncesi buluşmuş ve notlarını aktarmış olduğunu söylese de yönetmen David Lynch in böylesine karmaşık bir hikayeden sağ çıktığı söylenemez. Kurgusal ve yapımsal zorlukların yanında yönetmen kendi tarzını yansıtacak dokunuşlar da ekleyince Dune kitlesi filmi sahiplenmedi. Ve piyasada yeniden talep doğdu. Bu kez de film projesi Şili'li yönetmen Alejandro Jodorowsky'e verildi. Jodorowsky kitabı okuyup zihnindeki filmin sunumunu yaptığında ise yapımcılar oluşacak maliyetin altından kalkamayacağını anlayıp projeyi tekrar rafa kaldırdılar. Taa ki Denis Villeneuve' ye kadar. 

Daha önce Arrival ve Blade Runner 2049 gibi bilimkurgu filmlerini başarıyla çekmiş biri olarak herkesin Villeneuve'ye güveni tam ve o da bu güveni şu ana kadar kesinlikle boşa çıkarmış değil. 1984'e nazaran teknolojik gelişmelerin ilerleyişi ve bence en önemlisi hikayeyi tek bir film çatısı altında işleme zorunluluğunun olmayışı bu seferki Dune yapımını daha iyi ve başarılı kılıyor.

Sonuç olarak, bu genreyi sevenler için çok özel ve başarılı bir yapım. Sevenlerin kaçırmayacağı ve neden sevdiğini belki de ifade edemeyeceği bir deneyim iken, türü sevmeyenler için de en azından daha önceden izledikleri ve bundan sonra izleyecekleri birçok filmin esinlendiği bu kültüre aşina olmaları açısından izlenmesi gereken bir yapım olduğunu söyleyebilirim. 

16 Nisan 2022 Cumartesi

Everything Everywhere All at Once: Dikkat Kaos Var

Bu film ilk bakışta bir multiverse çılgınlığı gibi dursa da, son derece kişisel bir hikayesi var. Bir yandan göçmenlik deneyimleri, aile bağları, kuşaklar arası kırılmaları resmederken, diğer yandan sıradan hayatın görünmez yüklerini anlatıyor. Bu karışımın tonunu belirleyen ise Michelle Yeoh'un müthiş performansı oluyor. Tüm aksilikler birikince bir anne olarak gerekeni yapıyor ve terliği ayağından çıkarıp eline alıyor.


Filmin ilk bölümleri, Evelyn'in (Michelle Yeoh) sıkışmışlığını neredeyse fiziksel olarak hissettiren bir ritimle açılıyor. Çamaşırhanenin karmaşası, vergi memurları denetiminin tedirginliği, yaşlanan babanın beklentileri, eşiyle çözülemeyen iletişim sorunları ve kızının kimliğiyle arasındaki mesafe... Hepsi aynı dar mekanda, aynı anda Evelyn'in üzerine yığılarak bir boğulma hali yaratıyor. Bu kaos, filmin başlığının vaat ettiği hissi daha metafor katmanlarına geçmeden, yalnızca mutfağın, fatura yığınlarının ve bitmek bilmeyen sorumlulukların üzerinden gösteriliyor. Kaldı ki bu kaosa daha 'zaman' da eklenecek.

Multiverse'ün devreye girmesiyle film ton değiştiriyor. Bu değişim keskin bir şekilde olduğu için öncesi ve sonrası arasındaki ton değişikliği uyumsuz gibi görünebilir. Yani değişim esnasını görmeden filmden çıkmış birisi, filme birazdan geri döndüğünde farklı bir salona girdiğini sanabilir. Ancak bu değişim uyumsuz değil, aslında ilk bölümde biriken bir öfkenin patlayışı gibi. Sonuçta kimse patlayan bir el bombasının çevresiyle olan uyumsuzluğundan bahsedemez.

Her bir alternatif evren görüntüsünde farklı Evelyn'ler görüyoruz. Bunlar Evelyn'in "başka ne olabilirdim?" sorusunun somut karşılıkları; bir şarkıcı, bir film yıldızı, başarılı bir şef.. Bu evrenler yalnızca ihtimallerden ibaret değiller. Aynı zamanda Evelyn'in zamanında kaçırmış olduğu fırsatların beden bulmuş hali. Hayatı süresince vermiş olduğu her bir kararda, seçilmemiş olan diğer seçeneğin uzanacağı yolun göstergeleri. Ancak Evelyn için seçilen bu örnek alternatifler rastgele değil, Evelyn'in içsel muhasebesinin birer tazahürü. 

Filmin enerjisi yer yer yorucu olsa da bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Evelyn'in zihnindeki kesintisiz gürültüyü, zamanın nasıl bir girdaba dönüştüğünü, kararların ve pişmanlıkların bir insanı nasıl paramparça edebildiğini seyirciye hissettirmek istiyor yönetmenler. Bu nedenle her atlama, her dövüş sekansı, duygusal bir karşılığı olan gürültülü bir iç dünyayı resmediyor bizlere.


Yönetmenler (Daniel Kwan ve Daniel Scheinert), filmin tüm bu karmaşasının merkezine anne-kız ilişkisini yerleştiriyor. Joy'un (Stephanie Hsu) yalnızlık ve anlaşılamam duygusunu, kuşaklar boyunca aktarılan karılmaların birikimiyle harmanlıyan yönetmenler, bu nihilist kaosun karşısına radikal bir sevgi önerisini çıkarıyor. Dev bir 'her şey çöreği' üzerinden kurulan o mizahi ama etkileyici metafor bile bu nedenle çalışıyor: Bazen her şey aynı anda gerçekleştiğinde anlam çözülebiliyor; o boşluğu dolduracak şey ise her şeye rağmen bağ kurma çabası.

Michelle Yeoh'un oyunculuğu da film gibi çok katmanlı ve her bir katmanın anlatısında gereken oyunculuğu iyi sergiliyor. Ke Huy Quan'ın canlandırdığı Waymand ise filmin şefkatli ve kırılgan olan gizli kalbi oluyor. Ama nazik ve kırılganlığın 'kindness is not weakness' olmadığını da ilerleyen sahnelerde bize gösteriyor. Stephanie Hsu ise Joy olarak hem kuşağın ağırlığını hem de isyanını hem de rengini çok yönlü şekilde sergiliyor.

Everyting Everywhere All at Once, birçok türü aynı potada eriten bir sinema deneyimi. Aile dramı, felsefi bir yolculuk, aksiyon parodisi, absürt komedi, göçmenlik.. Normalde bu tür bir karışım bir filmi darmaduman edebilirdi, ama Daniel yönetmenler kontrolsüzlüğü, kontrollü bir çılgınlığa dönüştürmeyi başarmış. Bu nedenle film, yalnızca bir multiverse macerası değil, aynı zamanda çağımızın zihinsel yükünü, aile ilişkilerinin çatlaklarını ve hayatın sürekli eksik hissettiren ihtimallerini görünür kılan büyük, kocaman bir hikaye. 

26 Ekim 2021 Salı

Dune Part One: Efsane Yeniden Başlıyor

Neredeyse tüm bilimkurgu filmlerinin atası, kutsal kitabı, baş tacı olan, Frank Herbert'in 'çekilemez' olarak anılan kült romanı, uzun yıllar boyunca sinema uyarlaması bekleyenler için yarım kalmış bir hayaldi. Gerek David Lynch'in tartışmalı 1984 yılı yapımı, gerekse Jodorowsky'nin hiç gerçekleşmeyen çılgın prosesi olsun, bu devasa evrenin sinemada hakettiği bir karşılık bulmasını sağlayamamıştı. Ancak bu kez direksiyonda sevdiğim bir yönetmen, Denis Villeneuve var. 


Dune evreni hakkında doğrudan pek bir şey bilmeyenlerden olabilirsiniz. Ama bu değil ki dolaylı da olsa ondan hali kalasınız. İzlediğiniz bir çok bilimkurgu filminin ana gövdesinde Dune kitabı var. Hayranlık duyduğunuz karakterler, o mutlak kurtarıcılar, uzay çağının sömürü düzeni...Bunun gibi onlarca yapım Dune kitabından referanslı. Star Wars serisini izliyor, bir gezegenin diğer gezegenleri sömürdüğüne tanıklık mı ediyorsunuz? Dune'dansınız. Matrix izliyor ve kehanetlerde zikredilen, kahinin müjdelediği o 'The One'ı mı bekliyorsunuz? Dune'dasınız. Güç savaşı için güçlü hanelerin birbiriyle olan savaşını mı izliyorsunuz Game of Thrones'ta? Dune'dasınız. gibi gibi gibi.

Yine de bir özet geçeyim. Çok uzak gelecekte galaksiler arası bir imparatorluk tarafından yönetilen evrende, Atreides Hanedanlığı'na çöl gezegeni olan Arrakis'in kontrolü veriliyor. Arrakis, 'baharat' adı verilen ve yaşam süresini uzatan, bilinç açıcı özellikleriyle ve aynı zamanda evrenin enerji kaynağı olan bu maddeye ev sahipliği yapmakta. Ancak gözü bu doğal kaynaklarda olan bir hanedan daha var; Harkonnen Hanedanlığı. Bu bakımdan Arrakis'i elinde tutmak güç istiyor. Bir nevi ortadoğuda petrole sahip olmak gibi, herkesi gözü bu doğal kaynakta. Atreides Hanedanlığının genç prensi olan Paul Atreides (Timothee Chalamet), hem ailesinin bu tehlikeli görevi ile, hem de kendisine miras kalan kehanetlerle yüzleşiyor. Bu uğurda yolları Fremen halkıyla (çöl halkı) kesişiyor. Yakınlaşmakta olan büyük bir savaşın ön hazırlığı bu film ile başlıyor.

Dune:Part One, özünde bir iktidar, dömürgecilik, ekoloji ve kader hikayesi. Arrakis'teki baharatların sembolik karşılığı açıkça ortada: kaynakların kontrolü üzerinden kurulan emperyalist düzen ve bunun halklar üzerindeki yıkıcı etkisi. Ne kadar da tanıdık di mi? 

Paul Atreides'in hikayesi ise bir 'seçilmiş' kişi mitinin basmakalıp ifadelerini aşarak daha karanlık bir tona bürünüyor. Paul kendi öznel kimliğini bulmaya çalışırken; diğer yandan politik, dini ve kültürel güçlerin biçimlendirdiği bir figür olmaya zorlanıyor. Film bu bakımdan kehanetlerin bir kurtarıcı hikayesi mi yoksa kitleleri manipüle eden ideolojik bir araç mı olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.

Prisoners filmi ile kendini bana tanıtan, sonra Enemy filmi ile de kafamı karıştıran ve Arrival filmi ile de kendine aşık ettikten sonra Blade Runner 2049 ile de "bilimkurgu dünyasında da varım" diyen yönetmen Denis Villeneuve, Herbert'ın labirent gibi kurgusunu, ağır ve sembolik metnini sinemaya şu ana kadar başarılı ve dengeli şekilde taşımış. İsminden de anlaşılacağı üzere bu henüz birinci film, devamı olacak çünkü hikaye daha başlamadı bile. Bu sebeple tek film halinde çekilen ve sonlara doğru hikaye hepten sıçratılmış olan David Lynch'in Dune filmi acelecilik yok. Her şeyin hakkını vermek istiyor adeta. 

Oyuncu kadrosu ise filmin kendisi kadar güçlü. Baş rolde Paul Atreides'i canlandıran Timothee Chalamet var ki kendisi son dönemin parlak genç oyuncularından biri. Hemen yanında bir Zendaya duruyor. Paul'un annesi Jessica'yı ise Rebecca Ferguson canlandırıyor. Babası Leto'yu da Oscar Isaac. Bitmiyor tabi ki; Josh Brolin, Stellan Skarsgard, Javier Bardem, David Dastmalchian..


Dune, yalnızca bir bilimkurgu uyarlaması değil, sinemanın büyük ölçekli anlatılarına duyulan inancın yeniden sahneye konuluşu. Villeneuve de bunu yaparken, Dune eserinin ağırlığını filmin yapımında hissettiriyor. Bu filme ucuz bir yapım, basit bir anlatım asla hoş karşılanmaz. Hikayenin yalnızca başlangıcını anlatan bu film, devamı ne kadar güçlü olacağına dair bir beklenti yaratıyor. Çölün ortasında yükselen bu hikaye, sinemanın edebiyat dünyası ile olan uyumunu benzersiz şekilde yansıtıyor şu ana kadar. İyi kitaplardan iyi film çıkmaz algısını yıkacağa benziyor. Ve hazırsanız yolculuk henüz yeni başlıyor.


6 Nisan 2018 Cuma

Game Night: Oyun, Eğlence ve Kaos

John Francis Daley ve Jonathan Goldstein'ın yönettiği Game Night filmi, ilk bakışta sıradan bir arkadaş grubu komedisi gibi dursa da, kısa sürede beklentiyi aşan, temposu yüksek bir filme dönüşüyor. Film, absürt mizah ile gerilimi iç içe geçirirken yetişkinlik, rekabet, evlilik ve hayal kırıklığı gibi temalara da göz kırpıyor. Tek izlenilmeyecek, grupça izlenebilecek, eğlenceli ve üzerine sohbet edilebilir bir film kısaca.

Max (Jason Bateman) ve Annie (Rachel McAdams), oyunlara takıntılı, rekabetçi ve uyumlu evli bir çift. Sıklıkla düzenledikleri oyun geceleri, arkadaş gruplarının merkezinde yer alıyor. Ancak Max'in kendisinden her anlamda daha başarılı(!) olan kardeşi Brooks'un (Kyle Chandler) devreye girmesiyle işler değişiyor. Brooks'un organize ettiği 'cinayet' oyunu, gerçek bir kaçırılma vakasına dönüşüyor. Grup üyeleri, yaşananları uzun süre oyunun bir parçası sanarak ipuçlarını takip ederken, kendilerini gerçek suçlular, FBI ajanları ve giderek daha tehlikeli durumların içinde bulmalarıyla işler daha kaotik bir hal alıyor.

Game Night, bir eğlence sunmasının yanında bazı sorular da soruyor.'Hayat bir oyun ise, kim kazanıyor?' sorusunu iki kardeş olan Max ve Brooks üzerinden izleyicisine soruyor. Annie ile olan evlilik dinamiği, çocuk sahibi olamama gibi bastırılmış bir hayal kırıklığını da açığa çıkarıyor. 

Yönetmenler, filmin tonu ve temposu konusunda oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Film, absürtlüğün sınırına kadar ilerliyor ama hiçbir zaman karikatürleşmiyor. Bunun başlıca etkeni Jason Bateman ile Rachel McAdams'ın uyumu filmin merkezini sağlam tutmasından kaynaklanıyor. Jesse Plemons'ın canlandırdığı donuk ve tekinsiz komşu karakteri Gary, filmin en unutulmaz mizahi unsurlarından biri olmuş.Sahne çalmıyor, başrollerin önüne geçmeye çalışmıyor ama buna rağmen filmin tonunda oldukça etkili şekilde yer ediniyor.


Komediyi, absürt olduğunda seven biri olarak Game Night filmini sevdiğimi söyleyebilirim. Güçlü oyuncu kadrosuyla sadece eğlendiren değil, aynı zamanda karakterler aracılığıyla izleyiciye ayna tutan bir film. Ciddiye alınmayan türlerden biri olan komediye türüne ait olan Game Night, komedinin de söyleyeceği şeylerin var olduğunu, en azından istese bunu da yapabileceğini gösteriyor. 

8 Kasım 2015 Pazar

Everest: Son Sözü Dağ Söyler

10-11 Mayıs 1996 tarihlerinde dünyanın en yüksek dağına düzenlenen tırmanışlar sırasında yaşanan ve sekiz kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gerçek bir felaketten uyarlanan Everest filmi, insanın sınırlarını aşma arzusu, bazen onu daha önce hiç ulaşamadığı yerlere taşıyor, bazen de kendi sınırlarını neden zorladığını sorgulayamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Bir yanda hayallerinin peşinden giden insanlar, diğer yanda onların bütün hesaplarını birkaç saat içinde altüst edebilecek kadar kayıtsız bir doğa var. Film boyunca asıl merak edilen şey, bu insanların zirveye ulaşıp ulaşamayacaklarından çok, oraya ulaşmak uğruna neleri göze aldıkları.


Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak, yalnızca fiziksel dayanıklılığın değil, iradenin, cesaretin ve insanın kendi gücüne duyduğu inancın da sınandığı bir deneyim olarak görülüyor. Fakat bütün hazırlıklara, yılların deneyimine ve en gelişmiş ekipmanlara rağmen Everest'in zirvesine ulaşmak, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ortadan kaldırmıyor. O dönemde Everest'e tırmanmak, yalnızca profesyonel dağcıların ve deneyimli kaşiflerin uğraşı olmaktan çıkıyor, yüksek ücretler karşılığında amatör dağcıları zirveye ulaştırmayı vadeden ticari bir maceraya dönüşüyordu. Bu değişim, dağa tırmanmanın doğasını da dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca doğanın zorluklarıyla baş etmek değil, farklı deneyim seviyelerindeki insanları, belirli bir takvim doğrultusunda ve giderek kalabalıklaşan rotalarda zirveye ulaştırmak oluyor. Günümüzde olan da bu.

Felaketle sonuçlanan 1996 tırmanışlarında öne çıkan isimlerden biri, Adventure Consultants adlı şirketin kurucusu ve deneyimli dağcı Rob Hall (Jason Clarke). Hall, müşterilerini güvenli biçimde zirveye ulaştırmaya çalışan profesyonel bir rehber olarak hareket ediyor. Ekibinde, hayalini gerçekleştirmek isteyen posta çalışanı Doug Hansen (John Hawkes), dünyanın en yüksek dağlarına tırmanma hedefinin peşinden giden Japon dağcı Yasuko Namba ve Amerikalı iş insanı Beck Weathers gibi birbirinden farklı kişiler bulunuyor. Aynı dönemde Scott Fischer'ın liderliğindeki Mountain Madness ekibi de zirveye ulaşmaya çalışıyor. İki ekip arasındaki rekabet, kalabalıklaşan tırmanış rotaları ve zamanlama sorunları, zaten son derece tehlikeli olan koşulları daha karmaşık hale getiriyor.

Ancak felaketin belirleyici unsuru, yalnızca insanların aldığı kararlar olmuyor. Şiddetli bir fırtına, düşen sıcaklıklar, oksijen yetersizliği ve yüksek irtifanın insan bedeni üzerindeki yıkıcı etkileri, tırmanışın bütün dengelerini değiştiriyor. Zirveye ulaşmak için verilen mücadele, kısa süre içinde hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Gerçek olaylar, gazeteci ve dağcı Jon Krakauer'in Into Thin Air adlı kitabı başta olmak üzere çeşitli tanıklıklar ve anılar aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Everest de bu anlatılardan beslenerek yaşanan felaketi beyaz perdeye taşıyor.


Baltasar Kormakur'un filmi, gerçek hikayenin merkezine Rob Hall'u (Jason Clarke) ve onun liderliğindeki tırmanış ekibini yerleştiriyor. Bununla birlikte anlatı, tek bir kahramanın gözünden ilerlemiyor; farklı karakterlerin hikayeleri arasında dolaşarak felaketin kolektif boyutunu göstermeye çalışıyor. Bu tercih, olayların çok yönlülüğünü korumasına yardımcı olsa da karakterlerle kurulan bağı zaman zaman zayıflatıyor. Kimin hikayesinin merkezde bulunduğu, hangi kararın felakette ne ölçüde etkili olduğu ve yaşananların hangi noktada geri döndürülemez hale geldiği konusunda daha belirgin bir dramatik çerçeve sunulmasını engelliyor bu da.

Filmin en ilgi çekici taraflarından biri, Everest tırmanışının ticarileşmesine ilişkin arka planı. Dağ, burada yalnızca doğanın görkemini temsil eden bir mekan olarak kalmıyor; aynı zamanda satın alınabilen bir deneyimin, kişisel hedeflerin ve toplumsal prestijin kesiştiği bir alana dönüşüyor. Yüklü miktarda para ödeyen müşteriler, profesyonel rehberlerin yardımıyla dünyanın zirvesine ulaşabileceklerine inanıyor. Fakat ticari bir hizmet olarak sunulan şey, gerçekte kontrol edilmesi mümkün olmayan risklerle dolu bir mücadele. Dağın kendisi, müşterinin ne kadar para ödediğiyle ya da rehberin ne kadar deneyimli olduğuyla ilgilenmiyor.

Bu noktada filmde beni düşündüren temel mesele, insanın doğayı fethetme arzusundan çok, doğayı kendi beklentilerine uygun hale getirebileceğine duyduğu inanç oluyor. Zirveye ulaşmak, karakterler açısından yalnızca fiziksel bir hedef değil; yıllarca taşıdıkları hayallerin, kişisel mücadelelerin ve kendilerini kanıtlama çabalarının da karşılığı. Bu nedenle geri dönmek, bazıları için başarısızlığı kabul etmek anlamına gelebiliyor. Ne var ki dağcılıkta kararların bedeli, yalnızca hedefe ulaşılıp ulaşılmamasıyla ölçülmüyor. Yanlış zamanda verilen bir karar ya da birkaç dakikalık gecikme, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor.

Yine de filmin bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemesini bekliyorum. Tırmanışın bir turizm faaliyetine dönüşmesi önemli bir tartışma alanı açarken anlatı, bu konuyu çoğunlukla felaketin arka planında tutuyor. Dağcılık sektörünün işleyişi, müşteri beklentileri ve zirveye ulaşma baskısı arasındaki ilişki daha güçlü işlenseydi, yaşananları yalnızca doğanın acımasızlığıyla açıklamanın ötesine geçebilirdik.


Oyuncu kadrosu oldukça zengin bir film olduğunu söylemeliyim. Jason Clarke'ın canlandırdığı Rob Hall, filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Hall'u yalnızca deneyimli bir dağcı ya da müşterilerinden sorumlu bir rehber olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleki sorumluluklarıyla kişisel duyguları arasında sıkışan bir insanla karşılaşıyorum. Ekibini korumak, müşterilerini zirveye ulaştırmak ve verdiği sözleri yerine getirmek istiyor. Fakat bütün bu beklentiler, koşullar değiştiğinde doğru kararı vermesini zorlaştırıyor. Clarke, karakterin sakinliğini ve sorumluluk duygusunu öne çıkarırken onu kusursuz bir kahramana dönüştürmüyor. Rob Hall'un trajedisi de biraz burada yatıyor: Deneyim, iyi niyet ve sorumluluk bilinci, her zaman doğru sonucu garanti etmiyor.

John Hawkes'ın canlandırdığı Doug Hansen ise hikayenin duygusal açıdan en önemli karakterlerinden biri. Maddi imkanları ve mesleki konumu bakımından diğer bazı dağcılardan ayrılan Doug, Everest'e ulaşmayı kişisel bir hayalin gerçekleşmesi olarak görüyor. Onun için zirve, yalnızca bir coğrafi nokta değil; kendisine koyduğu hedefi tamamlamanın ve yapabileceklerini kanıtlamanın bir yolu. Hawkes, karakterin kırılganlığını ve kararlılığını abartılı duygusal çıkışlara başvurmadan yansıtıyor. Rob ile Doug arasındaki ilişki, profesyonel sorumlulukla insani yakınlığın çatıştığı anlarda önem kazanıyor. Ancak filmin bu ilişkiyi daha fazla derinleştirmesini, kararlarının ardındaki duygusal gerilimi daha açık biçimde göstermesini isterdim.

Josh Brolin'in canlandırdığı Beck Weathers, grubun daha gösterişli ve kendine güvenen üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. Beck'in hikayesi, insan bedeninin sınırlarını ve hayatta kalma içgüdüsünün gücünü görünür kılan en çarpıcı anlatılardan birini oluşturuyor. Brolin, karakterin kendinden emin tavrının arkasındaki kırılganlığı da hissettiriyor. Buna rağmen filmin çok sayıda karakter arasında bölünen anlatısı, Beck'in yaşadıklarının bütün ağırlığıyla ortaya çıkmasını engelliyor. Onun hikayesine daha fazla alan ayrılsaydı, Everest hayatta kalma mücadelesinin psikolojik boyutuna çok daha güçlü biçimde odaklanabilirdi.

Naoko Mori'nin canlandırdığı Yasuko Namba da Everest'e ulaşmayı kişisel bir hedef haline getirmiş deneyimli bir dağcı olarak anlatıda yer alıyor. Ancak karakterin iç dünyası ve bu tırmanışa yüklediği anlam, filmin sınırlı süresi içinde yeterince açılmıyor. Benzer biçimde, Jake Gyllenhaal'ın canlandırdığı Scott Fischer'ın varlığı da ilk bakışta beklenenden daha sınırlı kalıyor. Rob Hall ile Scott Fischer arasındaki mesleki rekabetin ve farklı liderlik anlayışlarının anlatının temel çatışmalarından birine dönüşeceğini düşünüyorum. Fakat film, bu ilişkiyi bir süre sonra arka plana itiyor. Böylece karakterler arasındaki gerilimden doğabilecek dramatik olanaklar tam olarak değerlendirilemiyor.

Emily Watson'ın canlandırdığı Helen, ana kamptaki iletişimi ve organizasyonu yönetirken dağın uzağında bulunmasına rağmen felaketin doğrudan bir parçası haline geliyor. Watson'ın ölçülü oyunculuğu, karakterin endişesini kontrol altında tutmaya çalışırken yaşadığı çaresizliği görünür kılıyor. Onun sahnelerinde, uzaktaki bir insanın yaklaşan felaketi haberleşme araçları üzerinden izlemek zorunda kalmasının yarattığı gerilimi hissediyorum. Buna karşılık Keira Knightley ve Robin Wright'ın canlandırdığı eş karakterleri, çoğunlukla geride bekleyen ve haber almaya çalışan kadınlar olarak konumlandırılıyor. İki oyuncunun varlığına rağmen bu karakterlerin anlatıdaki işlevleri oldukça sınırlı kalıyor. Felaketin aileler üzerindeki etkisi önemli olsa da kadınların kendi duygusal deneyimleri daha derinlikli işlenebilirdi.


Everest'in en güçlü tarafı, dağın insan iradesini nasıl sınırlandırdığını göstermesinde yatıyor. Yönetmen Baltasar Kormakur, felaketi yalnızca karakterlerin yaptığı hatalar üzerinden anlatmıyor; doğanın kendi koşullarını dayattığı ve insanların bu koşullar karşısında giderek daha az seçenekle baş başa kaldığı bir atmosfer kuruyor. Başlangıçta planlı ve kontrollü ilerleyen tırmanış, hava koşullarının değişmesiyle birlikte bütün hesapların geçerliliğini yitirdiği bir mücadeleye dönüşüyor. Deneyim, hazırlık ve ekipman önemini koruyor, ancak bunların hiçbiri mutlak bir güvenlik sağlamıyor.

Bu açıdan film, insanın her şeyi kontrol edebileceğine ilişkin inancını sorguluyor. Felaketin ardından yaşananları geriye dönüp değerlendirmek, hangi kararın yanlış olduğunu belirlemek ve başka türlü davranılsaydı kimin kurtulabileceğini düşünmek kolaylaşıyor. Ancak olayların içindeyken verilen kararlar, aynı açıklıkla görülemiyor. Üstelik bir noktadan sonra seçenekler arasındaki fark giderek azalıyor; doğru karar bile insanı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Benim filmden çıkardığım en önemli düşünce de burada beliriyor: İnsan, doğaya karşı verdiği mücadelede her zaman kazanabileceği bir oyunun içinde bulunmuyor.

Bununla birlikte Everest, bu düşünceyi zaman zaman felaket sinemasının alışıldık kalıplarıyla aktarıyor. Geride hamile bir eş bırakan karakterin hikayesi, yaklaşan trajediye ilişkin duygusal beklentiyi daha baştan belirginleştiriyor. Uzak mesafelerden kurulan telefon bağlantıları, endişeyle bekleyen aileler ve son anda verilen haberler de benzer bir işlev üstleniyor. Gerçek olaylardan alınmış olmaları bu sahnelerin duygusal karşılığını ortadan kaldırmıyor; ancak anlatının kimi bölümlerinde karakterlerin yaşadığı trajediyi daha derinlemesine anlamamı sağlamak yerine, beklenen duygusal tepkiyi üretmeye yöneldiklerini hissediyorum.

Ayrıca film, felaketin nedenlerini açıklarken insan kararlarıyla doğanın kontrol edilemez koşulları arasındaki dengeyi her zaman netleştiremiyor. Rob Hall ve Doug Hansen'ın zirveden iniş zamanlamasına ilişkin kararları önemli bir dramatik gerilim yaratıyor. Fakat bu kararların sonuçlarıyla fırtınanın kaçınılmaz etkileri arasındaki ilişki yeterince ayrıştırılmadığında, yaşanan felaketin hangi ölçüde önlenebilir olduğu belirsizleşiyor. Bunu filmin bütünüyle başarısız olduğu bir nokta olarak görmüyorum; gerçek olayların karmaşıklığını basitleştirmemek önemli. Yine de anlatının, belirsizliği daha güçlü bir dramatik yapıya dönüştürmesini bekliyorum.


Everest, gerçek bir felaketin yeniden canlandırılmasından daha fazlasını anlatma potansiyeli taşıyor. İnsanların neden tehlikeli hedeflerin peşinden gittiğini, başarı arzusunun ne zaman inada dönüştüğünü ve sorumluluk sahibi kişilerin bile nasıl çıkmazlarla karşılaşabildiğini sorgulayabileceğimiz bir hikaye sunuyor. Ancak film, bu soruların bazılarını ortaya atmasına rağmen hepsinin peşinden aynı kararlılıkla gitmiyor. Kalabalık karakter kadrosu, dağcılığın ticarileşmesine ilişkin sınırlı tartışma ve felaket sinemasının tanıdık duygusal kalıpları, anlatının etkisini yer yer azaltıyor.

Yine de Kormakur'un filmini yalnızca beklentilerini karşılayamayan bir felaket filmi olarak değerlendiremiyorum. Çünkü Everest, en azından bazı anlarında, insanın başarıya ulaşma arzusuyla doğanın kayıtsızlığı arasındaki uçurumu etkileyici biçimde görünür kılıyor. Dağın zirvesi, karakterlerin gözünde ulaşılması gereken bir hedef olarak belirirken benim için giderek başka bir anlam kazanıyor: İnsanların kendi sınırlarını aşabileceklerine ilişkin inançlarının sınandığı bir noktaya dönüşüyor.

Filmin sonunda aklımda kalan, yalnızca fırtınanın şiddeti ya da hayatta kalmak için verilen mücadele olmuyor. Asıl düşündüğüm, insanların neden bütün riskleri bilmelerine rağmen kendilerini böyle bir sınavın içine soktukları ve bu sınavı kazanmanın onlar için ne ifade ettiği oluyor. Everest, bu sorulara kesin cevaplar vermiyor; hatta zaman zaman onları yeterince derinleştiremiyor. Buna rağmen dağın görkemiyle insanın kırılganlığını yan yana getirdiği anlarda güçlü bir etki yaratıyor.

24 Şubat 2012 Cuma

Hugo uzerinden Sinema

“Eğer rüyaların nerden geldiğini merak ediyorsan, etrafına bir bak. Burası onları inşa ettiğimiz yer!”

Martin Scorsese, Hugo filmini eski bir yapimci/oyuncu/yonetmen olan Georges Melies'in hayatindan uyarlama olan bir kitabin uyarlamasidir. Yani gercegin iki defa uyarlanmis halidir. Peki bu uyarlamalara ragmen filmde gorduklerimiz ne derece dogru? Buyuk bir oranda dogru. En azindan Georges Melies uzerine anlatilan kisimlari ile. Kendi yaptigi makine ile film cekmeye baslayan Melies sinema tarihinin, filmlerinde konuyu isleyen ilk yonetmenidir. Ondan once filmde de birkac ornek gosterdigi gibi kisiler icin sinema birkac fitigrafin hareket etmesi idi. Bu fotografin ne oldugunun onemi yoktu. Kisiler sadece hareketli fotoya gelmislerdi tipki koye ilk defa gelen bir Sari Mercedes'i izlemeleri gibi. Bu yuzden bu sinema denen seyin simdilik bir merak oldugunu ve yakin zamanda ilgisini yitirecegini dusunen fazlaydi. Ama Melies bunlardan biri degildi.

Eski meslegi sihirbazlik olan Melies bu sanatini daha genis produksiyonlarla icra edip, gosterisinin daha genis kitlelerce izlenmesini ve hayalinde canlandirdigi fakat tiyatro sahnesinde bunu gerceklestirmenin olanaksiz oldugu fikirleri, gercege dokebilecegi bir alan bulmustur artik; Sinema.


“Sinemada sözün hiçbir değeri yoktur, ama hareket her şey demektir.”


Brian Selznick'in romanindan sinemaya tasinan Hugo filminde Martin Scorsese bu soze sadik kalarak fazla diyaloga girmektense hareket unsurunu on planda tutuyor. Scorsese'den hic beklenmedik kamera akislari, renk tonlamalari ve manzara sunumlari. Beni bu filmde en cok sasirtan ve heyecanlandiran da bu olmustu. Izlerken defalarca yonetmeni cidden Scorsese di mi diye dusunmeme neden oldu. 3D kullanarak adeta yeni bir yonetmen kimligine burunmuse benziyor. Eski gercekciliginden, sikilmis o da filmdeki Isabelle karakteri gibi macera arayaslarina girmis olabilir bilmiyorum. Ama her ne olmussa Martin Scorsese, iyi olmus.

Film ile Martin Scorsese uyusmazliginin, daha dogrusu eski filmlerine nazaran bizi sasirtmacasinin, bir nedeni olmali diye dusunuyorum. Benim bildigim Scorsese kadrajda unutulmus set malzemelerini bile kaldirmayi gerek gormeyen, ' aman yaa 3-5 bardak da cekmissek nolmus ki' diyen bir yonetmeni dusunuyorum, bir de filmde kullanilan eski filmlerden goruntuleri orijinalinden almayip kendisi tekrar ceken Scorsese'i.

Bunu 2 seye bagliyorum:

Birincisi; Georges Melies'in sinemada buldugu o buyulu atmosferi, Martin Scorsese'nin 3D'de bulmasi
Ikincisi; Martin Scorsese'nin Georges Melies'e olan hayranligi.

Temennim bu Pazar aksami gerceklestirilecek Oscar Odul Toreninden eli bos donmemesi yonunde.

Filmde az da olsa yuzunu gosteriyor Scorsese

3 Eylül 2010 Cuma

The Life Aquatic with Steve Zissou


Wes Anderson, bu dördüncü uzun metraj filminde kara mizahın doruklarında yaşayan enteresan karakterlerle tanıştırıyor bizi. Kendi tarzını yine gösteren (ki bu çoğu tanım estetik tarzının üzerinde duruyor – tek renk, metodik sinemacılığı ve planlanmışlığı.) bu şahane yapım fantastik, macera ve drama türüne giriyor ve anında 50 milyon dolarlık bir bütçeye varıyor. Suda Yaşam çevirisi ile de ülkemizde bazı televiyon kanallarının da yayınladığı film, 2004 Amerika yapımı. Çekimlerinin çoğunluğunu Napoli, Ponza ve İtalya’daki Rivyera’da gerçekleştirilmiş. Ayrıca yazımında hem Anderson hem de Noah Baumbach parmağı görüyoruz ki, çaktırmadan bu ikilinin gerçek kardeş çıkmasından korkuyorum.

Bu şahane teknik detaylardan sonra filmin içinde işlenen konulardan ziyade en çok ekranın içine çeken etmenden bahsetmek istiyorum. Bill Murray: Anderson’ın biricik yıldızı. Elimden gelse bütün ödülleri ona vereceğim. Filmdeki “Steve Zissou” kısmını dolduran Murray’in karakteri başlı başına filmin konusu olduğu için bu kadar şişiriyorum, bakmayın. Denizbilimci Zissou karakteri -Jacques-Yves Cousteau’nun saygı çerçevesinde yapılan bir parodisidir- dünyaca tanınan belgesellere imza atmış, ekibi ve filmleri ile sevilen bir adammış vakti zamanında. Gel gelelim zamanla azalan şöhretinin üzerine bir de en iyi arkadaşı Esteban çekimler sırasında Jaguar Köpekbalığı tarafından yenmesi ile çöküş onun başlamıştır. Zaten egoist Zissou kendinden ödün vermeden kara draması içine girer ve filmin güzel tarafı burada başlar. Zengin karısı, henüz bilmediğimiz oğlu, röpotajcısı, kıskanç Alman’ı ve tüm ekibi ile bizi de belgeseline alarak “film içinde film”ine dahil eder.


Burada hikayenin geri kalanını anlatmamak için çok acılar çeksem de, izleyip görmeniz gerektiğini düşünüyorum. Garip bir masal tadında ilerleyen hikaye oradan oraya alakasızca sürerken bir saniye bile sıkılma payı bırakmaması göze, kulağa (ki Anderson müzikleri başlı başına bir fenomendir. Folk ve Brit pop karışımını çoğu filminde kullanır) hitap etmesi pek de şahanedir. Karakterlerinden birinin de film içinde her fırsatta David Bowie çalması ise kanıtlar sanki durumu.

Bunun dışında o kadar nefes kesmeyen performansı ile yine Owen Wilson’ı Ned karakterinde canlı olarak görüyoruz. Yardımcı pilot olan Ned, annesinin ölümünden sonra tası tarağı toplayıp olası babası Zissou’nun yanına gelerek hayatının macerasına atılır. Yönetmenin torpili ile oynadığını düşündüğüm Wilson’ın oyunculuğunu “muhteşem” bulmasam da, düşününce bir yap-bozun parçası gibi geliyor. Yerine koyamadığım bu adam oldukça sinir bozucu. Burnu da kırılmış bence (meşhur Royal Tennenbaums’tan ve diğer tüm Anderson filmlerinde oynamışlığı vardır).



Cast’ta bir Cate Blanchett ismi görüyoruz, hatta sanırım film posterinde de kanguru gibi görünüyor. Jane Winslett-Richardson isminde bir gazeteciyi canlandıran Blanchett ağzında sakızı ile ve hamilelik hormonlarıyla kimi zaman sudaki yaşamları gerse de, kahkahalarla gülmemizi sağlayan şahane bir karakter. Zaten yeteneği ile son dönemlerde iyi yapımlarla da anılması çok da şaşırılacak bir şey değil.

Aslında pek çok orijinal karakteri bünyesinde bulunduran film, hepsi bir yana aslında çoğu karede esinlenme, parodisini de ironikçe çıkarıyor. Sessizlik sonrası gelen dolu cümlelerden kolayca çıkabiliyor ki, Jules and Jim’den, Fellini’nin 8½’una atıfta bulunurken, açık açık Emanuele Crialese’den esinlenmeler görüyoruz. Hatta yakalayamadığım pek çok sahne’yi -sağolsunlar- Wikipedia’da açık açık vermişler. Filmi ikinci defa izlerden alakasız gelen sahnelere “kime atıftı acaba” paranoyasına da dahil olduğum açıktır. Bunun için atıflama tarzını kimi zaman yorucu bulsam da, mizaha mizah kattığı doğrudur şimdi!

Proust, Jane ve 12 yıl sonra 11.5 yaşında olacak çocuk



Bir sahnede, sesli olarak kitap okuyan Jane bebeğine 6 ciltlik bir takım okumaktadır. Aslında elindeki ile 7 eder, bunu ifade etmese de. Kişisel merakım üzere ufak bir araştırmaya tabi etse de, mükemmel arama motorları doğru bilgiye elini hop diyerek attı.

İşte o kitaplar:

1. Swann'ların Tarafı
2. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
3. Guermantes Tarafı
4. Sodom ve Gomorra
5. Mahpus
6. Albertine Kayıp
7. Yakalanan Zaman

Proust’un bu yedi citlik dev serisi, modern dünya edebiyatının önemli eserlerini oluşturuyor. Filmde de önemli bir şeyler çağrıştırıyor olmalı ki, önem verilmiş. İlk kitaplı sahnede ise Jane elinde “Swann’ların Tarafı”nı tutuyor. Ama ne kitabın konusu ile, ne de sahne ile bir şey bağdaştırabildim. Anderson muhakkak, “zamanında ben de okudum” mentalitesinden yola çıkmıştır, yoksa yüksek sosyetede geçen bir aşk romanının Suda Yaşam ilene ilgisi olurdu? Ya da şu an en sığ sularda yüzen biziz. Bunu açıklığa kavuşturalım bir ara.

-

Eğer kara mizah seviyorsanız bana hatırlatın da kırmızı bir bere ve speedo yollayayım size.


21 Mart 2010 Pazar

The Imaginarium of Doctor Parnassus‏

The Imaginarium of Doctor Parnassus, ölümsüz olan Dr Parnassus'un hikâyesini ve onun kumpanyasını anlatıyor. Şehir şehir dolaşıp, halkın içinden gönüllüler seçiyor ve bu kişileri bir ayna yardımıyla kendi hayal dünyalarına sokuyor. Bu sırada o kişi kendi hayal dünyasını yaşıyor. Ama bizim doktorun ufak ve karanlık bir sırrı var. Yıllar önce olan (filmden öğrenin) bir olayda çok ciddi bir iddiaya giriyor ve karşılığında ölümsüzlük alıyor. Kısacası aldığı bu ölümsüzlüğe karşılık; kızı 16 yaşına geldiği zaman, daha önce iddiaya girdiği Mr Nick the Devil kızının sahibi olacaktır. Yıllar geçtikten sonra kızının 16 yaşına gelmesine çok az bir zaman kalmıştır ama DR kızını vermemek için Mr Nick the Devil ile başka bir anlaşma yapmak zorunda kalır ve film işte tam burada başlar.


Kısaca bahsetmek gereği duyuyorum. Heath Ledger bu filmin neresine denk geliyor? Enter Tony; esrarengiz bir adam, bu kumpanyada çalışanlar tarafından köprüde asılı olarak bulunur. Daha sonraları kendisi de bu gruba dahil olur ve DR'a kızını tekrar kazanmasında yardımcı olmak ister. Ama bizim Tony'nin geçmişi biraz karışıktır. Zamanla mücadele başlar.

Terry Gilliam gayet güzel bir film ortaya çıkarmış. Farklı renklerin ahenginden yararlanarak, ortaya mantık çerçevesinde, hatırı sayılır bir hikâye koyarak ve bunu isimli oyuncularla birleştirerek gayet güzel bir eser yaratmış. Hazır filmden bahsetmişken devam etmek istiyorum. Filmdeki diyaloglar dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi. İnanılmaz akıcı diyaloglar halinde gidiyor film. Çok uzun konuşma sahneleri olmaması gereken bir film ve bu konuya gayet güzel çözüm bulmuşlar.

Film ufak oyunlarla anlatılmış. Direk anlatılmak isteneni yansıtmamaya çalışmışlar. İlk başlarda önce neyin ne olduğuna biraz açıklık getirmek istemişler. Tam burada şunu da eklemek istiyorum ki, filmi izlerken öyle bir havaya kapıldım ki; acaba Ledger ne zaman çıkacak diye beklerken filmin başlarında bazı yerleri kaçırdığımı fark ettim. Bu hava genel olarak bütün filme hakim zaten, ileride biraz daha geniş olarak değinmek istiyorum buna ama her Ledger gözüktüğünde alkış tutma isteği vardı sanki içimde. Filmden devam edecek olursak, gerçekte yaşanan bir film ama aynı zamanda fantastik bir dünya da yaratmışlar. Tamamı fantastik olmadığından dolayı film hiç sıkmıyor.120 dakikalık bir runtime içinde bir an olsun boşlukta kalmış havasını tatmıyorsunuz, sürekli filmin sonunu bekler bir havada ilerliyorsunuz. Yazarlar Terry Gilliam ve Charlers McKeown bu konuda takdiri fazlasıyla hak etmişler.


Filmde göze batan ya da insanı rahatsız eden birkaç unsur var. Ne yazık ki Ledger'ın bu filmi tamamlayamamış olması büyük bir eksik. Şuradan başlamak gerek, sakın posterde Depp,Law,Farrell gibi isimleri görüp, ah ne güzel bu isimlerde var mantalitesiyle yaklaşmayın.Görünme süreleri toplamda 20 dakikayı bile bulmuyor ne yazık ki.Burada yazmamda bir sakınca yok sanırsam, Ledger'ın sihirli ayna davasına girdiği anlar çekilememiş ve tabi ki filmin finali.Ayna içi sahneler sanal sahneler, ama gerçek sahnelere tekrar döndüğümüzde Ledger devam ediyor.Bir nevi aynaya girdiğinde Ledger'ın da farklı bir hayal dünyası var, ya da onun üstünde birkaç değişim olur mantığıyla farklı aktörlere yer vermişler ve mecburi bir kopukluk olmuş.Filmin yarısından sonra bu sahneler başlıyor ve her seferinde farklı bir oyuncuyu görmek ilginç geliyor insana.Çok belli olmuş Ledger'ın olmadığı.Hani, değişim hissiyatı oluşmadı bende, Ledger'ın olmadığı ve yokluğundan dolayı bu sahneleri başka oyuncuların çektiği biraz fazla belli olmuş, ama elde olan bir şey değil, çünkü normalde böyle sahnelerin çekilmesi akla-mantığa sığmayacağından bunu görmezden gelmek zorunda kalıyoruz.Bazı sahneleri Ledger'ın bitirmesi gerekiyormuş ve olmamış.Heralde en dramatik olan kısmıda sonu olurdu.Sonda film gerçekten kopuyor.

Genel havadan devam etmek gerekiyor. Film gerçekten Ledger'ın etkisi altında biraz fazla kalmış. Tarafsız olarak izlemeye gerçekten çok çalıştım. Çok farklı bir duyguydu benim adıma. Ama sürekli bir kıyaslama ve inceleme doğdu içimde. Önce mimiklerine dikkat ettim ve Joker rolüyle acaba neler farklıydı diye. Daha sonra Joker rolündeki meşhur dil hareketini zaman zaman (istemsiz) yaptığını fark ettim. Daha sonra mimiklerine, konuşma stiline dikkat etmek isterken filmin biraz kaçtığı havasına kapıldım, çok farklı bir duyguydu. Joker karakterinden sonra burada acaba neler yapacak diye bekliyor insan. Ledger konusu açılmışken filmde kendisinden çok fazla bir şey göremedim. Tabiî ki zaman ilerledikçe oyunculuğunun biraz daha geliştiğine şahit oluyorsunuz ama Joker karakteri öyle bir noktaya çıkardı ki beklentileri oynadığı her filmde oscar performansı bekler olduk yok öyle birşey.Brokeback Mountain ve Dark Knight filmlerinde farklı roller üstlenmişti.Birinde gay kovboy diğerinde joker karakterlerini canlandırmak için özel bir şeyler yapması gerekiyordu ama burada gayet yalın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ekstra bir şey yok ortada yani. Kısacası, bundan 2-3 önceki oynadığı karakterler bizde öyle bir hava bıraktı ki, acaba bu sefer neler yapacak merakıyla daldık filme ve bu hava ne yazık ki burada çok sıradan kalmış olmasına yol açtı, her ne kadar vasat bir performans olmasa bile.

Christopher Plummer’dan bahsetmek gerekiyor. Başlarda çok yorgun ve bitkin, sürekli alkolik bir karakteri canlandıracağını anladığımız Plummer gerçekten iyi iş çıkartmış. Bunların yanında birkaç tane flashback olarak izlediğimiz sahne de var filmde. DR'un gençliğini de gösteren sahneleri izleyerek Parnassus'un gençliğini de göstermiş oldular.

Verilmek istenen mesaj tarzında şeyler var. Aslında filmden sizin çıkarmanız beklenen noktalar da yok değil. Ben olsam şu şekilde özetlemek isterdim, bir baba var ve kızı üstüne geçmişte bir kumar oynamış ama hata yaptığının farkında. Kızını korumak istiyor. İyi ve kötü arasında sürekli gidip geliyor. İnsanlar seçimler yaparlar ve bu seçimleri doğrultusunda yaşarlar demeye geliyor. Filmin bazı kısımlarını gerçekten 2. kere izlenmeyi gerektiriyor %100 anlamını anlamak ve filmin devamını izleyebilmek için, biraz karışık sırada gidiyor. Eğer anlayabilirseniz ki bu benim adıma filmi bitirdikten sonra oldu, o zaman bu filmi seveceksiniz.

Söylenmesi gerekenler bu kadar. Depp,Law ve Farrell, Ledger'ın yarıda bırakmak zorunda kaldığı karakteri kendilerince yorumlayarak iyi bir işe imza atmışlar ve aldıkları parayı Ledger'ın geride kalanlarına vermeleri ise daha anlamlı bir hareket olmuş bence.Bunun dışında söylenmesi gereken her şeyi söyledik sanırım.Ledger'ı, Jokerden sonra yarım yamalak bile olsa bir kez daha izlemek güzeldi.Biraz hüzün, biraz buruk bir hava taşıyor film. Ledger öldükten sonra Gilliam'ın bu filmi asla toparlayamayacağını ve hatta elinde kalacağını söyleyen topluluk şunu izledikten sonra neler düşünür bilemiyorum ama ben beğendim. Not vermek istemiyorum, sinemada izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum; içinde birçok görsel efekt barındırıyor.

KONUK YAZAR: UnJusT/LuCiFeR
http://dvdmovieworld.blogspot.com/