Brad Pitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brad Pitt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güzel ve yalnız ülkemizin son güzel filmlerinden Gölgesizler gereken ilgisizliği görmüştür. Filmin gişesi toplam 41bin. Gelin görün ki Brad Pitt bizimkilerden farklı olarak ilgileniyor bu filmle. Daha önce Çin'den Köstebek-Departed filminin haklarını satın alan Brad Pitt'in şirketi, Gölgesizler filmi ile ciddi şekilde ilgileniyormuş. Filmin çekim haklarını satın alma vb. işlerle filmi bir de Hollywood'vari çekecekler anlaşılan.



Gişeden bahsetmişken dikkatimi çeken bi durumdan bahsetmek istiyorum. Sinemaya çıkan filmlerin eskisi gibi gösterimde uzun süre kalmadığı gerçeği. En basit örnekle Cem Yılmaz'ın G.O.R.A. filmi 29 hafta gösterimde kaldı. Devam filmi A.R.O.G. ise topu topu 17 hafta gösterimde kaldı. Bu 17 haftanın rahat 7- 8 haftası da zorlama haftalar(gişede rekor kırmaya yönelik sayıyorum bu haftaları). Bu zorlama haftalarda haftalık ortalama seyirci sayısı 5bini geçmiyor desem yeridir. Babam Ve Oğlum ulaşılması zor bir süre gösterimde kalmıştı: Tam 75 hafta. (1yıl 52 hafta idi di mi:) Son örnek Recep İvedik 31 hafta; Recep İvedik-2 12 hafta...
Anlaşılan o ki Eşkiya ile başlayan sinemadan ciddi miktarda para kazanma süreci yapımcıların iştahını ciddi şekilde kabartıyor. Her daim yeni bir film çıkıyor. Her an çıkabilen filmler ile sinemalarda yer bulmak zorlaşıyor. Öyle ki kimi yönetmenler filmini gösterime sokabilecek salon bulamıyor.

Kapitalizm toplumunun gereklerinden 'hızlı ve aşırı tüketim' olayını sinemamızda ciddi şekilde yerine getiriyoruz. Bu süreç, ister istemez bazı filmlerin yalan olmasını beraberinde getiriyor.

Blogdaki Gölgesizler yazısı için tıklayınız lütfen.


Öncelikle;
Nuri Bilge, sinemanın Mimar Sinan'ıdır.
Sinemanın şaheser yaratabilen ustalarından biridir.
Sinemaya sadece bir şeyleri anlatmak olarak bakmaz.
Bu anlatıklarının durumuna göre konunun dış yüzeyine güzel bir şekil verir.
Ve bunu ustalıkla yapar, Mimar Sinan ustalığı ile...
Sonra beyaz bir perde ile sunarlar Bilge'nin filmini. Sen de izlersin, büyülü bir şekilde.

Nuri Usta düştü yine Cannes'ın yollarına..
Jurideki yerini kaptı.
Cannes'ta yalnız ve güzel ülkesinin gözüyle başkalarını değerlendirecek.

Cannes demişken bu sene 'Altın Palmiye'ye aday olan ve bizim gözümüzde bi şekilde yer etmiş yönetmenlere bakalım:


-Tabi ilk olarak Tarantino. Tarantino 7 yıl verdiği emek ile Inglorious Basterds'ı tamamlamış, Cannes'a yetiştirmiş. Filmde başrolü Brad Pitt'e vermiş. Bu muhteşem ikiliden Fight Club gibi kült olmuş bir film çıkar mı? Bekleşip göreceğiz. (Brad Pitt'e en iyi erkek oyuncu yolu da gözüktü)


-Brokeback Mounatin ile 2006 oskarlarında en iyi yönetmen ödülünü kapan Ang Lee, 'Taking Woodstock' filmi ile Altin Palmiye'ye aday yönetmenlerden bir diğeri.


-Funny Games filmi ile gerilimin babası olmayı hakeden Michael Haneke, 'Das weiße Band' isimli filmi ile adaylar arasında ben de varım diyor. Filmde, faşizmin ortaya çıkışında eğitim sisteminin rolüne dikkat çekicekmiş. Film siyah beyaz çekilmiş. 2009 Eylül ayında vizyona girmesi bekleniyor.

-Bu ödülü 2004'te Dogville ile Nuri Bilge'nin elinden alan Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier de 'Antichrist' isimli bir korku filmiyle Nuri Bilge'den oy bekleyecek.


- İspanyol 'Pedro Almadovar' 'Broken Embraces' ile tekrar izleyici karşısında. Penelope Cruz her zamanki gibi başrolde.


- Oldboyla herkesi piskopata bağlayan Park Chan-wook yeni filmi 'Thirst' ile festivalde boy gösterecek.


-Reha Erdem'in en sevdiğim yönetmen diye sık sık bahsettiği Tsai Ming Liang da 'Face' ile Altın Palmiye için yarışacak.

-Galiba ilk kez Filistinden bir yönetmen görüyoruz. Üstüne bir de Altın Palmiye için yarışıyor: Elia Süleyman - The Time That Remains.

Bu listeye muhakkak eklenecek isimler vardır ama ilk olarak aklıma gelenler böyle. Tam Altın Palmiye listesi:



Inglourious Basterds, Quentin Tarantino (ABD)

A Prophet, Jacques Audiard (France)

Bright Star, Jane Campion (Yeni Zelanda)

To Conquer, Marco Bellocchio (İtalya)

Broken Embraces, Pedro Almodovar (İspanya)

Map of the Sounds of Tokyo, Isabel Coixet (İspanya)

In the Beginning, Xavier Giannoli (Fransa)

Enter the Void, Gaspar Noe (Fransa)

Wild Grasses, Alain Resnais (Fransa)

Taking Woodstock, Ang Lee (Tayvan)

Looking for Eric, Ken Loach (Britanya)

Fish Tank, Andrea Arnold (Britanya)

Antichrist, Lars von Trier (Danimarka)

Das weiße Band, Michael Haneke (Avusturya)

Kinatay, Brillante Mendoza (Filipinler)

Thirst, Park Chan-wook (Güney Kore)

The Time That Remains, Elia Süleyman (Filistin)

Spring Fever, Lou Ye (Çin)

Vengeance, Johnnie To (Hong Kong)

Face, Tsai Ming-Liang (Malezya)

“Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksınız. Dövüş Kulübü’nün ikinci kuralı; Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSINIZ…”

Hakkında konuşulması yasak olan bir kulüp, Dövüş Kulübü. Tyler Durden’in girişimleriyle bir yer altı faaliyeti olarak başlayan, ismi fısıltılar eşliğinde zamanla ölümsüzleşen bir kulüp. Peki bu kulübün amacı ne ve hakkında konuşmak neden yasak? Dövüş Kulübü aslında, insanları kendi hayvansal doğalarıyla tanıştıran ve onları dış dünyalarından, iş streslerinden, kredi kartı borçlarından ve hayal kırıklıklarından bir an olsun uzaklaştırmak için, onların deyimiyle 'kendin olabilmek için' kurulmuş bir kulüp. Sekiz kuralı var. Her seferinde tek dövüş olur ve sadece iki kişi dövüşür. Biri dur derse veya sakatlanırsa dövüş biter. Katı kuralları varmış gibi gözükse de aslında kendi içinde gizli bir şefkati var Dövüş Kulübü’nün ve de verdiği derin bir mesaj…

1999 yılında gösterime giren filmin yönetmen koltuğunda David Fincher oturuyor. Se7en filmi ile sinema dünyasında adını duyuran Fincher, daha sonra The Game, Panic Room, Zodiac gibi gerilim türünde başarılı olmuş filmlere de imzasını attı. Ama kuşkusuz yönettiği filmler arasında en çok ses getireni Fight Club. IMDB Top 250 listesinde 22. numarada olan film hakkında ufak bir araştırma yaptığınız zaman olumsuz eleştirilere rastlamanız çok da mümkün değil aslında. Eleştirmenler tarafından çok beğenilen, izleyiciler tarafından da “kült” olarak nitelendirilen film, psikolojik öğelere bu kadar sarsıcı bir şekilde değinen belki de en önemli filmlerden biri.

Vurucu ve sürprizli bir sona sahip olan Dövüş Kulübü, sadece oyuncuların yüksek performansını ve yönetmenin etkileyici tarzını taşımıyor. Film aynı zamanda, senaryosunda akıllara kazınan birçok diyalog da barındırıyor. Dövüş Kulübü aslında aynı adı taşıyan bir kitaptan uyarlama. Chuck Palahniuk’un ilk kitabı olan Fight Club aslında Project Mayhem ( Kargaşa Projesi ) adını almış ve 1996 yılında yazılmış bir kısa hikaye. Üç ay gibi kısa bir sürede Fight Club halini alan kitap, 1999 yılında da beyaz perdeye aktarıldı. Palahniuk bu başarısının ardından Türkçe çevirileri de bulunan birçok kitaba daha imzasını attı. Şu sıra isminin en çok anıldığı, en son beyaz perdeye uyarlanan kitabı ise Choke ( Tıkanma ). Geçtiğimiz aylarda Filmekimi’nde gösterilen Choke, izleyenler tarafından da olumlu tepkiler aldı. Sex bağımlısı olan ve her türlü işte çalışan Victor Mancini’nin, Alzheimer hastası olan annesinin hastane faturasını ödemek için çeşitli dümenler çevirmesini anlatan film, komedi dram türünde.

“... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.” diyor Tyler Durden. Sabun yapıp satan, aile filmlerine pornografik kareler yerleştiren, yemeklerin tadını bozan bir adam Durden. İçten içe hepimizin yapmak isteyip de yapamadıklarını yapan bir adam aslında. Belki de bu yüzden Jack, ona bu kadar bağlanıp, onu bir o kadar da tanıyamıyor. Verdiği mesaj da açık aslında: “ Hayatta dibe vurma. ” İşte bu yüzden hayatımızın en derinlerine iniyor film, galiba bu yüzden de filmin sonunda dibe vurma hissini yaşıyoruz. Belki de Tyler Durden haklıdır, gerçekten de özgürlük demek, bütün umutlarımızı kaybetmektir, kim bilir. Bilinen bir gerçek var ki, o da Dövüş Kulübü, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici filmlerinden biridir ve film, sonunda bizi etkileyici diyaloglarıyla, düzeni sorgulayışıyla baş başa bırakır.

“ Hangisi daha kötüdür? Cehennem mi? Hiçlik mi? ”

Zaman kavramı içinde dolambaçlamalarlı bir film de Brad Pitt de bir deli rolünde olunca tadından yenmeyecek bir film çıkmış ortaya:) belki de bu filmdeki rolü sayesinde Se7en ve Fight Club filmleri için teklif almıştır, kim bilir. izleyiniz, izletiniz, kararı sizler veriniz..


Başrollerinde Brad Pitt ver muhteşem 2. adamımız Morgan Freeman 'ın oynadığı yine güzel bir film. hatta ötesi. Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günahı konu edinen bu filmde katil rolünde Usual Suspect filminden sevdiğimiz ve daha sonra American Beauty 'de de kendisine hayran olacağımız Kevin Spacey oynuyor.
---------------------
John Doe: It seems that envy is my sin.


Mickey: Good dags. D'ya like dags?
Tommy: Dags?
Mickey: What?

Mrs. O'Neil: Yeah, dags.
Tommy: Oh, dogs. Sure, I like dags. I like caravans more.