Amerikan kültür ve gündelik hayatına çok girmeyeceğim ama yine de Amerikalı bir "oturan boğa" yahut ilk yerleşen İngiliz Fransız gruplarından bir kişi bile yok burada birebir muhabbet ettiğim aşağı yukarı bin tane insandan. Dünyanın her yerinden bir sürü insanı toplayıp yeni bir millet oluşturmuşlar advanced toplum mühendisliği dersi verir gibi. Burada yetmişiki milletten yetmişiki farklı hayat tarzı o belirlenmiş sınırların içerisinde yaşanılıyor velhasılı kelam. Konuştuğum insanların en eskisi buraya 70 sene önce dedesi yerleşmiş olan bir yaşlı adamdı. Diğerleri Amerika var dediler geldik kabilinden toplanmış insancıklar işte. Metroda her durakta civarların kime ait olduğunu zamanla çıkarabiliyorsunuz misal. Bir yer var, insanların esmerlik ortalaması Fedon ve üzeriyken belli bir muhite Little Italy, bir başka yere Chinatown denmiş. Yahudiler ise o kadar her yerdeler ki iehre gayriresmi Jew York diyenler var oldukça.
Geçtiğimiz günlerde kültür turizmi adı altında blog yazarlarından kard ve hacitokankoli ile Orta Avrupa'dan başlayıp İstanbul'da son bulan interrail yolculuğu yaptık.Gezdiğimiz şehirlerde kendimize yakın bulduğumuz,yaşanılacağına kanaat getirdiğimiz şehirler oldu.O şehirler arasından Berlin ve Viyana'ya biraz değinmek istiyorum.
Ülkemizde mesleğini icra eden Alman futbolcu ve Teknik Direktörlerden dolayı Alman toplumunun disipline bağlılığına aşinayızdır.Bir nevi kendilerinden önce 'Alman disiplini' ülkemize uğrar.Son 100 yıl içinde iki dünya savaşından yenilgiyle ayrılmış olan bir milletin şuanda dünya düzeninde etkin bir rol oynamasından çıkaracağımız sonuçla çalışkanlıklarına da atıfta bulunabiliriz.Yazının esas konusu Berlin ve Viyana'ya aynı başlık altında sebebim ise aynı dili konuşan,tarih içindeki yakınlıkları bilinen bu iki gelişmiş Avrupa şehrinin birbirlerine benzemesidir.
Her iki şehirde de birçok tarihi mekanı gezdik.Lakin hangisi ne zaman yapıldı,yapılma amaçları ve binaların,köprülerin isimleri nelerdir? sorularına verebiliceğim pek bir yanıt yok.Gezdik,gördük ve her mekanda gittiğimize delil standart fotoğraflardan çekildik.Zaten başlangıçta kültür turizmi desem de bu gezideki şahsi amacım Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde bulunmak ve orada bir nebze halka karışmaktı.Bundan ötürü Berlin ve Viyana'da en çok hoşuma giden şey Tuna nehrinin üzerine kurulan ada da düzenlenen Donauinsel müzik festivalinde bulunmuş olmaktı.
Berlin ve Viyana'ya gelişmiş Avrupa şehirleri dedik.Zaten şehre ilk adım attığımız andan itibaren burada yaşayan halktan bunu anlayabiliyoruz.Bir düzene,sisteme bağlı olarak yaşayan şehirde halk bu düzenin en önemli çarkı.Yaşam sınırları içinde hem kendisi için hemde ülkesi adına yaşayan,çalışan insanlar.Bu sistemin çarklarını döndüren esas etken ise ortasınıfın başını çektiği toplum olma bilincidir.Topluluk bilinci tanımını biraz açacak olursak;vergisini veren,oyunu kullanan,sisteme inanan,sisteme uyum sağlayan,sorunları birlikte çözmeye çalışan,kendilerinden öte toplumun geleceğini düşünmektir.Tabi topluluk bir grup olarak algılanmamalı.Burjuvasından üst sınıfına,işçi sınıfından orta sınıfa kadar herkesin dahil olduğu bir bütün ve doğası gereği de görünmez bir kavramdır.Dışardan turistik amaçlı,özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen ziyarteçiler için garip bir durum.Bu garipsediğimiz durumlarda şaşırmakla yetindik ve gelişmişliğe bağladık.Örneğin;toplu taşıma araçları için bilet alınacağı zaman bileti bir makinadan alıp bir başka makinadan onaylatarak ulaşım araçlarını kullanabiliyorduk.Bileti alıp yolculuğu gerçekleştirdiğimiz süre zarfında da kimseyle muhattap olmuyorduk.Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bilet denetleyicileri zaman zaman biletleri kontrol ediyormuş ve bileti olmayan veya onaylatmayan kişilere yüklü miktarda ceza kesiliyormuş.-miş eki kullanıyorum çünkü defalarca toplum taşıma araçlarını kullanmamıza rağmen denetleyicilerle karşılaşmadık.Toplum olma bilinci işte burada devreye girer.Halk küçük hesaplar peşinde koşmadan yükümlülüklerini yerine getirerek cebinden çıkan paranın toplum adına çıktığını ve ona birşekilde döneceğini düşünerek davranmaktadır.
Biz İstanbul'da kurala uymamanın marifet olarak anlatıldığı hikayeler içinde "işini bileceksin" diyen abilere kanmış adamlarız.Bencillik toplum olma bilincimizden önce gelir.Sistemin birer dişlisi olmak yerine sistemin çarkına çomak sokmak bizim toplumumuzda övünme sebebidir.Bu nedenle de mantığımızda "no kontrol,no bilet" durumu,iki gün yaşadığımız şehirde topluma karışmaktan daha önemliydi.Çünkü kontrol edilmeyen bilet mantığmızda boşa alınan bilet idi.Bu nedenle aldığımız her bilette denetleyicilere karşılaşmayı umduk.En azından böylece içimizdeki 'boşa giden para' hissinden kurtulmuş olacaktık.Denetlenmeye olan tutkumuz hayatın her alanında buna tabi kalmamızdan öte gelir.Kurallara denetleme olduğu için uyan bir toplum ile toplumun yararı için kurallara uyan toplum arasındaki farkı en basit şekilde gelişmişlikle açıklayabiliriz.Sonuçta çalışma amacıyla gelişmiş ülkelere göç eden insanlar da zaman içinde adaptasyon sorununu aşıp,topluma entegre olmaktadır.Sanırım bu örnekle toplum olma bilincini biraz olsun açıklayabilmişimdir.

Sistem,toplum olma bilinci,modernize edilmiş yaşamlar vs.Bir yandan düşündüğümüzde bunlar bizi refaha sürükleyeceğine inandığımız kavramlar olabilir lakin bizi refah toplum seviyesinde mutlu edemiyecek olgulardır.Rutin yaşamın sıkıntıları bu noktadan itibaren devreye girer.'Modern yaşam' diye tabir ettiğimiz olgu günden güne anlamını yitirmektedir.Lars Von Trier'in Idioterne filminde Stoffer karakteri "toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?" sorusunu sormaktadır.Bu sorunun cevabını da film kendi içinde aptallığa övgü ile vermektedir.Mutlu olmak için aptal olmayı eleştiri olarak Trier bizlere sunmaktadır.Bu film gelişmiş Avrupa toplumuna ve onların rutinliğine,sistemin insanları soktuğu düzene bir tepkidir.Aynı şekilde bir başka Avrupalı yönetmen Michael Haneke Der Siebente Kontinent adlı yapımında da Viyana'da yaşayan bir ailenin adım adım kendilerini sona götürmelerini beyazperdeye taşımıştır.Yapımda anlatılan ailenin gün geçtikçe zenginlikle birlikte modernize olması ve rasyonalizmin aklı bedene karşı,duygulara karşı hissizleştirmesi esas sorunları olarak görülmektedir.İşte bu noktada zenginleşen fakat mutsuzlaşan ailenin rutin geleceğin bir anlam ifade etmediğini düşünmesi ve intiharı seçenek olarak görmesi de modern topluma bir eleştiridir.Refah yaşam insana varoluş amacını sorgulatır,çıkışı bulamayan insan bunalımın ve sistemin kölesi olmaya doğru gider.Avrupa üzerinden yapabileceğimiz bu yabancılaşma insanı sistemin dişlileri arasına sıkıştırmaktadır.Toplum olma bilinci topluma iş gücü olarak yarar sağlasada aynı zamanda bu refah düzen insanı bireyselliğe iter.Kendini geliştirmek adına verilen çaba ve teknolojinin esiri olmuş insanın kendi dünyasında yaşamaya çekilmesi ise Nietzsche'nin "kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur" söylemini haklı çıkarır.Modernize olmuş toplumun sorunlarının gelişmiş ülkelerde açığa çıkması ile ilgili de Micahel Haneke ''az gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların üzerinden gelecekleri daha önemli sorunları olduğuna'' dikkat çeker.Buradan Idioterne filmindeki Stoffer karakterini haklı çıkarıcak olursak herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen toplumun mantığı nedir?
Viyana’da bizi bekleyen, orayı burayı gezdirecek bir arkadaşımız vardı, diğer şehirlerin aksine. Yine diğer şehirlerden farklı olarak, bu şehrin gezi yazısını turdayken değil de, ülkemin sınırları içerisindeyken yazıyorum. Arkadaşımız, oranın Türki bir vakfında hatrı sayılır mevkide, genç bir sıcakkanlı. Türkçesi de fasih, Almancası da. Oraları biliyor, olaya hakim yani.
İlk günümüzde Viyana’nın birinci diye başlayıp yirmibilmem kaça kadar giden viyanalardan oluştuğunu öğrendik. Bir dakika yahu, bu yazı çok sıkıcı bir yazı olacak gibi duruyor buraya kadar tekrar okuduğuma göre. Biraz hayalgücü katıyorum izninizle:
Viyana’nın g.tvereni şeklinde anladığım, heykelin fotoğrafı: (Almancam biraz kötüdür de)

Arkadaşın havuzunda utanç fotoğrafımız:
Heh, şimdi biraz daha iyi oldu sanki. Bakiym, vallaha daha iyi olmuş.Viyana’da illa Avusturya burjuvazisinden olmanıza gerek yok operaya gidebilmeniz için. Arka kapıya gidiyorsunuz, normalde 1000 € civarında olan biletin koltuksuz olanı sadece 3€. Hem istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz ve etrafta sizin gibi fakirler var dünyanın dört bir yanından. Tek dezavantajı ise ayakta uyuyamamak. Operada nasıl uyursun diyen sanat dostları ve bilimum sanat tarihi araştırmacılarından özür dileyerek devam ediyorum; çok sıkıcıydı.
Çakmacı Avusturyalılar Versay sarayını çok beğenince bir kopyasını da biz yapalım, kimsenin haberi olmaz zaten demişler. Öngörememişler ileride teknoloji ve seyahat araçlarının çok gelişeceğini. Paris’de görebileceğiniz Versailles denilen sarayın aynını dikmişler oraya. Koy Naples of Leon (Napolyon diye de bilinir) adlı imparatoru içine, o bile çarşıya inene kadar farketmez başka yerde olduğunu. Ahan da fotoğrafı:

Tuna nehri ile ilgili hafızalarımıza kazınmış bir yalanı da izhar etmeyi görev bilirim, akmam makmam demiyor. Bildiğin nehir üç dört koldan akıyor şehrin içinde. Almanya’dan doğup bir sürü yer gezip Bulgaristan’dan Karadeniz’e ulaşması ile gezmeyi ne kadar sevdiğini paragraf aleme gösteriyor zaten.
Roma’nın dondurması ünlü ya İstanbul’un orasında burasında, Avusturya’da da Mado ünlü galiba. Kapısında sıra beklenilecek kadar popüler, kazancı onlarca metro istasyonuna metrekarelerce reklam verebilecek kadar büyük olan Tichy adlı dondurmacı bile Mado rekabete girerse biz mahvoluruz demiş. Galiba yakına giriyor da. Siz yine de Tichy’e uğrayın giderseniz. Değişik, kremimsi kıvamlı ve çok lezzetli bir dondurması var. Roma’da da hiçbir yerde Roma dondurması yazmıyordu. İnanmayacaksınız, bir yerde Gelatino Turco (Türk dondurması) yazılı bir tabela gördüğüme yemin edebilirim.
Kaameti çok uzattık. Viyana bitti, oradan Avusturya Alplerine gittik, ama Alplerdeki su zaten Viyana’nın musluklarından akıyordu.
Bir daha kuşatalım derim. Allah’ın hakkı üçtür.
Lizbon’a saatleri sayılı miktarda alıcı gözüyle bakabilmiş olsam da, gözlemlerim beni hep bir sonuca götürdü: Avrupa’nın öteki ucunda, âşık olduğum şehrin ufak bir kardeşi var!
İtalya ve Fransa’da dünyanın en süper milleti olduklarına emin insanlarla muhatap olduktan sonra İspanyollar daha az İngilizce ve daha çok ilgi ile gurbet gönüllerimize bir sıcaklık vermişlerdi. Asıl sıcaklığı arkalara sakladıklarını Atlas Okyanusu’na değdiğimizde anladım.
Portekizliler Türkiye’nin ufak bir kentinde İngilizce bilen bir insana rastlama ihtimaliniz kadar aynı ihtimali sunuyorlardı bize. Yürüyerek geçirdiğimiz saatler sonunda acıkıp bir kafeye kendimizi attığımızda diğer müşterileri resmen boşverip bizim derdimizi anlayabilmek için kendini paralayan teyze ise” İngilizce öğrenilir, insanlık daha önemli” dersini almamı sağladı. Sosisli olanı yemediğim hariç dört çeşit de güzel çörek servis etti, seksen yıl hatırı olacak kadar kahveyi espresso tarzında pişirip yanında sunarak.
Portekiz’de Boğaz Köprüsü var. Neredeyse aynısı. Fotoğraflarına bakıp bakıp şaşırıyorum. Sanki Plaça de Mercado değil de Üsküdar Meydan’dan bakıyorum Marmara adlı denizimizin yerine koydukları Atlas Okyanusu’nun Haliç gibi kıvrıldığı yere. İkinci köprü de var, hoş, üçüncüyü nereye yapalım tartışması da.
Hayatımda ilk kez evimin olduğu yerden iki saat geriden takip ediyorum güneşi ve son üç gündür bir yatakta yatmışlığım yok, yine de özlediğim İstanbul’a en benzer yerdeyim gittiğim yerler arasında. Şu soldaki Pantheoa değil de Ayasofya, tüm turistlerin akın ettiği ise Rumelihisarı olmalı. Arnavut kaldırımları da aynı Eminönü’nün arka sokakları, Balat’tan aşağı akan yollar ve hatta Güngören gibi. Yokuşları aynı biz, yokuşlarda ellerini arkaya bağlamış, vakur vaziyette tırmanan bizim dedelerimiz. Bir kabartma resim, alacalı etekli bir kadın, başında bir bez, o beze hasretler sevgiler işlenmiş, belli, halı yıkıyor. Bu da mı tanıdık değil, o zaman sarısı onlarda daha makbul olan, kırmızısı da olan, Taksim tramvaycıkları sokak aralarında cirit atıyor, benzer zilleriyle ve arkasına takılmış insanlarıyla.
Evler o kadar değişken ki, renkler öyle geçişken ki, şehrin ruhu öylesine sarıyor ki vücudu, resmen yapışkan. Çarpık yapıların arasında öyle bir ev celbediyor ki dikkatinizi, rengine mi hayran olsanız, kapısındaki çiçeğe mi, yoksa pencereden bakan, eski kıyafetli sabiye mi, bilemiyorsunuz. Nutku tutulur ya bazen insanın, öyle oluyor, deklanşöre bile basamıyorsunuz.
Gülüyor insanlar tüm fakirliklerine rağmen. Yardım ediyorlar onların daha çok işi olmasına rağmen. Bir adres sormayagörün, etrafa tellal çıkartacaklar resmen İngilizce bilen varsa Allah’ını seviyorsa gelsin diye. Bize tebessümleri eşliğinde teşekkür etmenin kendi dillerindeki karşılığını öğretiyorlar, biz eziklikle, sanki farklı diller konuşuyor olmamız bir suçmuş da, faili de onlarmış gibi.
Portekiz; Avrupa’da tanımadığımız insanlardan oluşan Türkiye kopyası. “Obrigaldo” Portekizliler. Yalnız ve güzel ülkenize hayran oldum.
Prag'da doğmadım elbet. Görünce o afet kızları, sanayi bölgesi araba fabrikası kapısı gibi açılmazdı gözlerim orada doğmuş olaydım. Gidince çimdik çimdik gezmezdi elim kollarımda bacaklarımda. Alkolsüz sarhoş olmazdım gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece.
Masalların şehri burası. Sanki her tarafta var bir düğün, bütün şehirlerin kulelerinin estetikleri seçilip konulmuş etrafımıza bağımsız değişken dağıtıcıyla. Gözler prenses kıyafetli inanılmaz güzellikteki ile beyaz atlıyı arıyor turistlerin atmosferi kapışması arasında. Fotoğraf çekinirken suratınıza sahte gülümseme vermenize gerek kalmıyor. Prag harika, Prag harika kelimesini yeniden tanımlatıyor, Prag harikadan sonrasını düşündürüyor. Prag az kullanılmış bir cennet gibi.
Newton büyük bir fizikçidir, kanunlarına elimden geldiğinde karşı çıkmaya çalışsam da, eğitim sistemi ve eylemsizliklerimiz bizi ona her türlü uyar hale getirdi. Burada en büyük isyanımı yaptım Newton'a. Uçmak bu şehre ne çok yakışırdı. Uçan halı icat edilir edilmez 12 metrekarelik bir tanesiyle buraya geliyorum.
Charles Köprüsü en ünlü doğrultusunu oluşturuyor bu şehrin. Kale de çok şaşaalı olmasına karşın ve hatta köprünün başında sonunda düzenleme olduğu için iskeleler kurulmuş olması da eksi olarak görüntüye işlense dahi Charles Köprüsü heykel ve insan mozaiği, sokak sanatçıları, dünyaya cam misketten bakan çocuğa insanı döndürme kapasitesiyle bir değişik hissettiriyor insana. Diğer köprülerde iken gözler hemen onu arıyor, neredesin sen diyor ağız. Burun rengi aşırı esmer olan nehirden kötü kokular gelecek diye tedirgin olmakla meşgul iken.
Kafka'nın ayak izlerini takip ede ede yürürken, baharın geldim diye bağrındığı bir yokuştan çıkıyorum Heidi misali. Sağımda solumda sevişen, öpüşen, koklaşan evsizler ve dışarıda fantezicileri var. Sonra rüyanın en güzel yerinde uyan diyen bir ses gibi karşıma çıkıyor şehrin arkalarından yükselen gökdelenler. Yapanların ve yapılmasına izin veren estetik kaygısızlarının bir tarafına girsin diye bad dua ediyorum. Uyanmamak için başka tarafa dönüyorum.
Kuklaları oynatan bir dilber yolumu kesiyor, bana anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor, İngilizce halbuki konuştuğu. Benim alık alık baktığımı görünce İngilizce bilmediğimi sanıyor, halbuki estetik anlayışımı birkaç seviye atlattıran güzelliğine takılı kaldım ben o sırada onun. Bundan bir tane bulmalıyım diye not defterime döşeniyorum.
Ben İstanbul'a aşığım. Prag ile sadece flört ediyordum, kabul. Tüm Avrupa'da metresim olarak kabul edebileceğim iki üç şehirden birisi olur Prag. Dondurma Roma'da değil, Prag'ta yenir. Kron adlı gereksiz para birimlerinden en yakın zamanda kurtulmaları dileğiyle çaput bağlıyorum hıdırellez hıdırellez.
Kafka'nın yattığı mezarlığa giderken kafanıza karmakarışık fikirlerden örülü bir örümcek ağı gerip sert şutlarla ağın esnekliği ile oynarken, bir de bakıvermişsiniz unutmuşsunuz neyi düşünüyordunuz. Hitler şehri görmüş de bombalamayın demiş. Büyü İsmet İnönü'yü nasıl etkilerdi acaba, konuşmasında halka, "haelk" demekten alıkoyarmıydı kendisini merak ettim açıkçası.
Bir sevgilim olsaydı lan yanımda diyip, hayatımda geçici olacak Çek kızlarına baktığım yer oldu. Milan Kundera ile bitiriyorum hiç filme falan bağlamadan: "Gülüşün ve unutuşun şehri."
Facebook kanalıyla paylaştığım bir albümü de burada görücüye çıkartıyorum.
Paris’te İlk Tango
Şehirlere gitmeden azıcık ucundan bilgi sahibi olmadan gitmem, ama insanların dedikleri, orada burada okuduklarımın bende bir önyargı oluşturmasına izin vermem elimden geldiğince. Bordeaux’tan Paris’e giden trene yarı kaçak bindiğimde içimde değişik bir his vardı, sanki mutluluğun daha önce hiç girmediğim bir kapısından girecek, hayata daha önce hiç bakmadığım bir yönden bakacak, olayları değerlendiren merkezine beynimin, bir katman daha yardımcı bilgi dağarcığı eklenecekti. Geç saatte vardık menzilimize, o geceyi 4 gün sonra yatak bulmanın sevindirikliğiyle uyuyarak geçirdik. Sabah erkenden kalkmak için biyolojik saatlerimizi kurmuş vaziyette.
Sabah ilk işimiz akşamdan gördüğümde dumurlarda yatıya kaldığım metro sistemine kafadan dalmak oldu. Ufak tefek tüyolar ve daha önce şehri gezmiş arkadaşımın hafızasındakilerle başladık şehir turumuza. İlk menzilimiz Zafer Anıtı idi. Ben açıkçası bir numarasını göremedim, Fransızlara hissettirdiklerini hissettirdiğini söyleyemeyeceğim.
Şanzelize adlı piyasa caddesine geçtik sonra (yazım yanlışı kastidir, öyle 4965926 harf yazıp 4 harfi okumak olmaz) . Cadde pahalı dükkânlar, sandalyeleri dışarıda yürüyenleri izlemek için dükkânlarına sırtını dönmüş hoşbeş mekanları, Fransa’nın insanlara göstermek istediği bir sürü halt ile ağzına kadar doluydu. Fazla reklam yüklemesi yapmışlar ki, hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece Paris’in adına şan katan kısmın ne kadarının çimentoyla olduğunu ilk defa orada düşündüğümü hatırlıyorum.
Yürüyerek Louvre Müzesine kadar gittik oradan. Arkadaşım daha önce gördüğü her yerde olduğu gibi yine buraya girmemize gerek yok edebiyatına geçti, ben de en az 3 gün içeride geçirmeden gezdim diyemeyeceğim için girmedim. Yine de içeride olanlardan bazılarını görmek için tekrar oraya gideceğim, ölmezsem.
Upuzun ve insanlarla dopdolu yollar boyunca beyaz bir toz arkadaşımın koyu renk pantolonunu kirletti, bense bunun tadını her tarafıma yayılan tozları şekiller oluşturacak şekilde silkeleyerek çıkarttım. Oraya buraya yaptıkları yapak göllerin etrafına koydukları sandalye ve şezlonglarla takdirimi kazandı Paris Büyükşehir Belediyesi. Metro ile tüm trafiği çözmeleri ise bize otobüsü metrobüs adı altında çılgın bir icatmış gibi sunan milyar dolarlık trafik çözümleriyle eğlenceler çıkartıp ömürler tüketen İstanbul sorumlularını hatırlattı. Tamam, bizim şehrin altı tamamen tarihi eser belki, bu mazereti bir kenara yazıyorum, ama muhtemelen magmaya kadar öyle değildir. Metroların bakımsızlığını ve tehlikeliliğini söylemezsem en büyük kısmı atlamış olurum.
Portekiz’de bir tane bile güzel kıza rastlamamış iki erkek olarak Paris’in kızlarının bizi böyle derinden etkileyeceğini Bordeaux istasyonunda anlamıştık. Oradan “kaldırdığım” arkadaşla, Mustafa’yı çantaların başına bırakıp bir şehir turu yaptık. Barcelona’dan sonra en güzel kızlar Paris’teydi. Herkes de öpüşüyordu zaten. Hatta Fransa’nın nesi ünlü diye sorsalar, hiç düşünmeden öpücüğü derim, o derece.
Gustave Eiffel’in tasarladığı opera binası ve tabii ki Eiffel Kulesi de gezimizden nasibini aldı. Fotoğrafçı arkadaşım geceleyin güvenliğim altında yaptığı çekimlerdeki fotoğrafların güzel paralara satılabileceğini söyledi. İçinde ben olduğum için para etmeyecek olan birisini burada paylaşıyorum.
Son olarak Amelie filminin iki hastası olarak Moulin Rouge yakınlarında olduğunu bildiğimiz cafeye gittik. Dizaynını biraz değiştirmişler cafenin, ama sanki zaman ilerlemiş de değişmiş gibi düşündüm ben. Garson kızlardan birisini Amelie’nin yerine koydum, ama ne yazık bizim ülkemizde fotoğraf otomatı yok ve bu yüzden ben koleksiyonunu yapamıyorum o resimlerin. Tuvaletine de gidin yolunuz düşerse(cafeye yolunuz düşerse), filmi hatırlayanların yüzünde bir tebessüm bırakacaktır.
Paris’te Son Tango ve Angel-A adlı filmlerin akılda kalan mekanlarına da rotamız çarptı, özellikle Angel-A filminin ünlü köprüsünde en az film yapımcıları kadar zaman harcadık:P
Paris’in kozmopolitliği beni çok şaşırttı. Ben şehirde Fransızlar da olur zannetmiştim. Hello diyene Aleykümselam der gibi Boğujouğuv (bonjur) diyen bu götü kalkık, milliyetçi piçleri hiç sevmedim açıkçası. Birisine İngilizce bilip bilmediğini sorduğum bir esnada aldığım yaklaşık otuz saniyelik ve Fransızca öğrenmemi tembihleyen, başka dil kullanmamın yanlışlığından bahseden, en sonunda da “no english” diye biten performanstan sonra ettiğim İngilizce küfürleri çok iyi anladığı suratından belli olan teyzeden biliyorum, İngilizceyi hiç anlamayan birisine rastlamanız çok zor. Götlüklerinden konuşmuyorlar. Metronun yarısı zenci insanlarla dolu, sanki Afrika’ya çektirdiklerinin acısını her gün birkaç Fransız’ın metroda dayak yemesiyle ödüyorlar. Türk polisi orada olsa şehrin yarısına kimlik sorar, dörtte birini de nezarete atar.
Paris; en ünlü yapıtı Fe kodlu, halk arasında demir olarak bilinen metalden bir kule olmasından da anlaşılacağı üzere demir ve betonun buluşmasından elde edilmiş çılgın bir diyar. Bu kadar betonu oncacık nehrin kaldıramayacağını haritaya da baksam anlardım, ama gördüm ve eminim, Paris de İstanbul’un eline su dökebilecek bir şehir değil. Paris’e insanlarının, devletlerinin ve coğrafyalarının toplamı olarak bakıp dünyanın götü diyebilirim. Zaman zaman onlar da kral olur, bilirsiniz.
İnci sözlükçüler için özet: Gidin, kızları güzel. Dikkat edin kendinize.
Barcelona'da bir hostel lobisindeyim. Az önce yenildi Barcelona İnter deplasmanında. Artık Barcelona'dan gına geldiği için Real Madrid'i tutmaya başlayan bünyeye ilaç gibi geldi. Şu anda içerisinde bulunduğum hostelde bir sürü Barcelonalı arkadaşla, İnter gollerine hayvan gibi sevinmekten kendimi almadan izledim maçı. Barcelona izlenimlerim şimdi:
Barcelona'nın tren garına geldiğimizde hem beni hem arkadaşımı bir "noluyor lan" bakışı aldı. Tren istasyonu bizim Sabiha Gökçen havaalanımızdan konforlu ve aşağı yukarı aynı standartlardaydı. Bir hostelin aşağı yukarı adresi vardı elimizde, gittik çantalarımızla, bulamadık, döndük gara geri. Orada uyuduk. Uyumadan önce tekrar ettim Gaudi adlı mimar azmanının neler yaptığını ve neler göreceğimizi.
İşini iyi yapan üç beş adamla dünya değiştirilir derim ben. Gaudi'ye bağlamayacağım direk, önce futbol takımı. Katalonyalılar'ın aşık olduğu bu takımın stadını görmeye gittik bugün. Stadlarını öyle bir pazarlama harikası sistemle donatmışlar ki, bizim ülkemizde sadece maç günü kazanılan parayı standart günde, ayda kazanılan parayı da tek bir maç gününde kazanıyorlar maliyet muhasebesi bilgimin elverdiği bilgilere göre.
Roma'dan Floransa'ya giderken nerelisin dediğim Amerikan çocuk "Bastınn" şeklinde cevap verdikten sonra bana aynı soruyu yönelttiğinde, "Ordu" şeklinde cevap vermiştim, çocuğun cevabını yadırgadığım için. Katalonyalılar bence rahatlıkla Barcelonalıyım diyebilirler. Katalonya ne lan!
Olimpiyat köyü, "vay anam vay kamil neler olmuş yaa" dedirten limanları ve inanılmaz abartılmış sahilleri ile Barcelona bu sene ilk defa denize girdiğimiz, üstsüz ablalarla altı üstü muhabbet ettiğimiz ilk yer oldu. Güneşlenin ama denize çok zorda kalmadıysanız Malaga'ya kadar kendinizi tutup girmeyin.
Antony Gaudi inanılmaz bir adammış. Şöyle anlatayım, Dolmabahçe sarayında altın kaplama odalar, kaç milyon dolar eder lan bu dediğimiz ufacık alanlar gördüm, rehberimiz "büyük salonu görünce şaşıracaksınız" demişti. Sonra eklemişti; "Şaşıracaksınız dememle beklentilerinizi yükseltmenize rağmen şaşıracaksınız" Gaudi bu rehberin demek istediği şeyi yapan bir adam olmuş. Yaptığı eserleri mimarlar ve fizikçiler beraber inceleyip bize neler döndüğünü anlatmalı. Fotoğraflarına bile bakmaya kıyamayıp üstünü örttüğümü gözönüne alırsanız bu adamın eserleriyle karşılaştığımda neler hissettiğimi anlayabilirsiniz. Sevdiğim kız gelmiş, beni bir kere öper misin demiş gibi oldu, durup dururken.
Mimar Sinan'ın birkaç yüzyıl sonra gelmiş versiyonu gibi olan bu adama hayranlığım şehri santim santim nakış gibi işlemiş olmasını gözlerimle gördüğümde daha bir arttı. Adam sanatçı sıfatıyla muttasıf kılınırsa diğerlerine sanatçıkcı falan demek gerekiyor kanımca. La Sagrada Familia yazıp aratırsanız bir arama motorundan, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Bugün, Ankara'nın en çok nesini seversiniz sorusuna verdiği, İstanbul'a dönüşünü veren çevirmen, yazar ve şair (ismi lazım değil artık) insanın; eski dönem Türk yazarlarda sıklıkla görülen bir hastalığa, yabancı ülkelerdeki konuları, teşbihleri ve örnekleri bize getirerek prim yapma hastalığına bulaştığını birinci kulakla duydum. O aslen Madrid'in nesini ve Barcelona'ya dönüşünü şeklinde olan bir kalıpmış. Kalıbına tüküreyim ben o adamın.
Velhasılı kelam, yarın akşam ayrılacağım bu şehirdeki ilk izlenimlerim bunlar. Ne yazıktır ki hala olayın sarhoşluğunda olduğumdan piyango kazanmış adamın ilk dakikalardaki işlemcisinin hızında çalışıyor kafam. O yüzden sıradaki yazıma kadar Vicky Cristina Barcelona! (sonuçta burası hala sinema blogu sayılır, filme bağlamak lazım)
Not: Fotoğrafları en yakın zamanda hem Roma hem Barcelona için olan yazılarda ayrı ayrı ekleyeceğim.
Kezban Roma'da.
Şimdi hiç gitmemiş birisine Roma'yı çok güzel anlattım diyebileceğim şekilde anlatıyorum.
Bizim Aspendos'u alıp şehrin göbeğine yerleştiriyorsunuz. Bunu Roma Olimiyat Stadı olarak her türlü de kitlerdim de, iyi günümdeyim. Sonra Haydarpaşa Garı ve Karaköy Ziraat bankası gibi Alman mimarisi kokan, ince uzun (Türk Mimarisi daha yayvandır) bir sürü binadan kopyala yapıştır metodu ile oraya buraya koyun. Arka sokak falan diye bir şey yok, her taraf böyle Haydarpaşa Garı gibi olmalı. Sonra Fener Rum Patrikhanesi modelinde ama on katı büyüklüğünde, girişinde garip giyinimli adamların olduğu bir kilise yapın, adı Vatikan olsun.
Bizim Topkapı Sarayı'nın uzaklardan görünebilen kulesini alın, seri üretimle 300 tane kadar yapın şehre su dağıtır gibi dağıtın.
Şehrin ortasından nehir geçirin, bunu hayal edemeyenler Boğaz'ın otuzda biri kadar kaldığını düşünsünler, 50-60 metre gibi yani.
Dolmabahçe Sarayı ve Bodrum taraflarındaki antik kalıntıları çeşitli oranlarda karıştırıp 5-6 tane kocaman yapı halinde yakın yerlere koyun. Önlerine Taksim'deki özgürlük anıtının 20 30 katı büyük ve güzel heykeller koyun, o heykellerin 5-6 insan boyunda olanlarından basit kiliselere bile yerleştirin, Sümela Manastırının beyaz mermerden olan halini de koyun birkaç kiliseye.
Ayasofya'nın minareleri hariç olan kısmındaki büyüklüğü hayal edin, içini güneş alabilir şekilde tasarlayın ve orasında burasına freskler falan koyun yine. Kafasında iyilik yuvarlağı olan adamlardan bir milyon tane üretip bu kiliselerin duvarlarına JPEG halde yapıştırın.
Bizim arkeoloji müzemizde ve ülkenin her tarafındaki tarihi 2000 yıl kadar olmuş korunan eserleri getirip 5-10 futbol sahası kadar bir bölgeye yığın. Başka bir yere de sadece bir futbol sahası kadar yapın.
Arabaları %20 küçültün, mobiletlileri % 500 artırın, lise mezunu ortalamalı ve rastgele seçilen 2-3 milyon İstanbullu'yu şehre İtalyanca dil seçeneği yüklü vaziyette doldurun.
BM'ye kayıtlı 192 ülkeden nüfüslarına göre turist isteyin, sokaklara serpiştirin. Her köşe başına garip garip meziyetleri olan sokak sanatçılarından koyun. Onları izleyen insanları da izleyip izleyip kaçan tiplerden yapmayın. Sonracığıma, kocaman kocaman parklar yapın. O kadar kocaman ki, ortasında kocaman bir göl olabilsin ve o gölde yarım saat boyunca kayıkla her dakika yeni bir şey keşfederek gezebilin.
72 milletin üzerinde yayım yayım yayıldığı merdivenler koyun her yeri göbek olan bu şehre. Merdivenlerin üzerinde çiçekler falan da olsun. Fazla uzaklara gitmeden kocaman bir de aşk çeşmesi yaptırın. İnsanların attığı bozuk paraları toplayan "körolası çöpçüler" tandanslı aşk hırsızlarını da unutmayın.
Esmer esmer adamlar bulun, bizim çingeneleri solaryuma sokarsanız süper yakalarsınız rengi, bunların eline kah bir demet gül, kah birkaç kilo incik boncuk verip insanların üstüne salın. Belediye otobüslerinin hepsini 2005+ model yapın ve şöförlere istediğiniz yerden istediğiniz yere gidin diyin. Kornaları alın tüm araçlardan.
Çağlayan Meydanı'nı beş sene boyunca düzenleyin, bitti bu dediğinizde 3-5 kat büyütüp şehrin 8-10 yerine koyun. Bizim Sultanahmette duran dikilitaşlardan sokak lambası yapacak kadar laubalileşin.
25 derece güneşli İstanbul havası da koyun.
Roma'nız hazır.
















