yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2012 Cumartesi

François Truffaut


 Sinema her geçen yıl biraz daha evriliyor. Görüntünün elde edilmesiyle başlayan macera bugünlerde salt görüntünün yetmediği bir sanat dalı haline gelmiştir. Bu dönüşüm ve gelişim hikayelerinde sinema üzerine edilecek her kelamın bağlandığı noktalardan biri de Fransız Yeni Dalga akımı olacaktır. Günümüz sinemasında hatrı sayılır bir yere sahip olan Fransız Sinemasının kurtuluş hikayesini başlatan bu akımın öncülerinden François Truffaut da muhakkak bu hikayelerin baş kahramanını oynayacaktır.

Esasında her şey Truffaut’un sinema izleyicisi olarak kendini ifade edebileceği bir dönemde Andre Bazin ile tanışması ile başlar. Andre Bazin’in yardımlarıyla film eleştirmenliğine başlayan Truffaut sinemaya o kadar gönül vermiştir ki bir röportajında Orson Welles’in ünlü yapımı Citizen Kane için sarf ettiği cümle ünlü yönetmenin sinema sevgisine ışık tutar;

“Yurttaş Kane’i ilk izlediğimde, hayatımda hiç kimseyi bu filmi sevdiğim gibi sevmediğimden emindim.”

Sinema eleştirmenliği ile yapımların daha yakınında olan Truffaut finansal desteği de sağladıktan sonra zaman zaman kendi hikayelerini zaman zaman da roman uyarlamalarını sinemaya aktarmaya çalışmıştır. 1959 yılında çekmiş olduğu ilk uzun metrajlı filmi Les Quatre Cents Coups  da Fransız Yeni Dalga Akımının ilk ve en önemli yapımı özelliğini taşır.

400 Darbe filmiyle başladığı Antoine Doniel karakteri Truffaut’un alter egosunu oluşturur. Doniel’in filmlerde yaşadığı sıkıntılar Truffaut’un  geçmişinden kesitler sunar. Aile içi geçimsizlik zorlu geçen çocukluğu ve sonrasında düzensiz ilişkilerin yarattığı etkiler hepsi kişiliğinin evrilmesini sağlar. İlişkilerinde sıkıntılar yaşayan Doniel, Truffaut’un uzak durduğu sosyal çevresine atıflar içerir.  Öyle ki Fransızca dışında bir dil konuşamayan Truffaut Fahrenheit 451’in çekimleri için bulunduğu Londra’da otelden sadece sete gitmek için ayrılmıştır.

Hayatın dramının da bir zevk verdiğine inan Truffaut bu nedenle gerilim filmlerine çok önem verir. Amerikalı yönetmen Hitchcock’u sevmesinin bir nedeni olarak da bunu gösterir. Kendisini ve filmlerindeki karakterleri imkansız durumlara sokma, korkunç acıların eşiğine getirme eğilimine sahip olduğunu belirtir. Sinemanın gerilimine tutulan Truffaut’un en çok anlatmayı sevdiği konu ise aşk hikayeleridir. Jules et Jim ile başlayan aşk odaklı filmler diğer yapımlarında da farklı boyutlarda kendini gösterir. Truffaut için aşk tüm insanlığın ortak paydası ve insancıl bir özelliktir. Beyazperdede erotizmden her zaman kaçınan Truffaut için seksi olan çıplaklık değil, kıyafetlerdir. Aşk filmlerinde genel olarak bir birliktelikten ziyade aşkın hissiyatına göndermeler yapmaktadır ve Truffaut sinemasında aşk konusunu oluşturan öğeler; o adam, o kadın ve ötekidir. Usta yönetmen kendisine yöneltilen aşk filmlerine ağırlık verdiği iddialarına da şu şekilde cevap verir.


“Şöyle bir fikrim var;iki ayrı yönetmenden Kwai Köprüsü’nü  yapmasını isterseniz, aynı filmi çekeceklerdir. Ama Bried Encounter’ın konusunu önerdiğinizde, ikisi de kesinlikle farklı filmler çekecektir. Aşktan bahsetmek daha büyük yetenek ister ve insanı sırf bir hikaye anlatma çerçevesinin ötesine geçmeye zorlar.”

Öteki insanları anlatmayı seven Truffaut L’enfant Sauvage filminde ormanda yetişmiş olan bir çocuğun sosyal topluma uyumunu beyazperdeye aktarmaya çalışmıştır. Aynı şekilde Adele H. filmiyle de Victor Hugo’nun kızı Adele’nin bir aşkın peşinden koşuşunu anlatarak toplum normlarının dışındaki karakterlere yoğunlaşmıştır. Zira 400 Darbe filminde anlattığı yarı biyografik hikayelerde bilindiği üzere kendisi de bir öteki insandır. Yalnızlığı da en çok öteki insanlara yakıştırır. Karakterlerin sorunlarının üzerine tek başına gitmeleri onların seyirci ile arasına bir şey girmesini engeller. Seyirci karakterlerle bağdaşlık kurmaktadır. Erkek karakterlerini de korunmaya muhtaç birer anti kahraman edasıyla yapımlarına taşır. 400 Darbe filminde Doniel sonrasında da Fahrenheit  451 yapımında Oskar Werner, Jules et Jim filmi ve L’enfant Sauvage. Zira özellikle aşk mevzusunda erkeklerin hiçbirşey bilmediklerini dile getirirken kadın karakterleri bu nedenle daha güçlü gösterdiğini belirtmiştir.

Truffaut filmlerinin başarısını seyircinin tepkisiyle ölçmeyi doğru bulmaktadır zira filmleri halk için yapmıştır. Eğer bir komedi filmi gerektiği kadar ilgi çekmiyorsa ve en basit haliyle halk sinemadan keyifli ayrılmıyor ise onun için film başarısız olmuş demektir. Filmlerin konu ve içerik itibariyle belirli görevleri vardır ve bu nedenle de içerik ve anlatım karakterlerden daha önemlidir.Gerçek hayattan alıntılar ile film yapmanın doğru olduğuna inanan Truffaut için Hitchcock gibi usta yönetmenlerin sonunu getiren olay James Bond gibi hayali kahramanların yapımların önüne geçen aksiyonlu anlatımlarıdır. Seyircinin ilgisinin bu yöne kayması ile gerçek dünyadan hikayeler anlatmaya özen gösteren gerilim ve aşk ustası yönetmenler daha geri plana itilmiştir.
Yönetmenlik kariyeri boyunca 21 tane uzun metrajlı film çekmiş olan Truffaut için sinema varolduğu dünyadan  soyutlanmak anlamına gelmiştir. Zira Truffaut için film çekmek gerçekleri beyazperdeye aktararak gerçeklikten kaçışı temsil eder.

Son olarak Truffaut’un kişisel beğenilerini göz önüne alırsak;
En çok sevdiği film; Citizen Kane (Orson Welles)
En çok sevdiği filmi;  Les Quatre Cents Coups
Çektiğine pişman olduğu film; La Mariee etait en Noir
En çok sevdiği yönetmenler;  Jean Renoir ve Alfred Hitchcock

30 Mart 2011 Çarşamba

Yönetmen Koltuğu #2


"İnsanlar filmlere yönetmen olduğunda başka,eleştirmen olduğunda başka bir gözle bakıyor.Mesela Yurttaş Kane'i her zaman sevmiş olmama rağmen,onu kariyerimin farklı aşamalarında farklı biçimlerde sevdim.Bir eleştirmen olarak izlediğimde,özellikle hikayenin anlatılma biçimine hayran kaldım...Yönetmen olarak teknikle daha fazla ilgiliydim...Sıradan bir izleyici gibi davranılınc film bir ilaçmış gibi kullanılır:İzleyici hareketle büyülenir ve seyrettiğini analiz etmeye çalışmaz.Öte yandan,bir eleştirmen onbeş satırda film özeti çıkarmak zorundadır.Bu da insanı filmin yapısını kavrayıp beğenisini mantıklı cümlelerle ifade etmeye zorlar."

Ünlü fransız yönetmen François Truffaut yapımlara farklı gözlerden baktığıyla ilgili bir eleştiriye cevap verirken.

*Agora kitaplığından çıkmış olan François Truffaut adlı eserden alıntılanmıştır.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Woody Allen Misyonu




"If my film makes one more person miserable, I'll feel I've done my job."
Woody Allen

12 Aralık 2009 Cumartesi

Biraz Yürek, Biraz Samimiyet, Biraz da Ahmet Uluçay

Üç aydır beni sinemasal anlamda hiçbir şey heyecanlandırmıyor ya da ilgimi çekmiyordu. Ufak miktarda bir yıldır merakla vizyonunu beklediğim James Cameron’ın Avatar filmi belki de. Ama 30 kasım günü öğrendiğim bu haber beni tekrar “sinema nedir?” sorusunun cevabını aramaya itti : Ahmet Uluçay gözlerini hayata yumdu !

Ahmet Uluçay, gözlerini 30 kasımda yummamıştı aslında. Sinema merakının kendisinde oluştuğu o çocuk yaşlarda ailesinin “sinema zengin işidir” sözünü duyduğunda yummuştu. Kısa metrajdan oluşan filmler yapmaya başladığında kendisine “deli” dendiğinde dış dünyaya önce kulağını tıkamış sonra da gözlerini yummuştu. Bir gün uzun metraja da yönelmek istediğinde “kısa film gibi değildir uzun metraj” dediklerinde gözlerini yummuştu. Kendi çocukluğunu anlattığı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini çekmeye başladığında “bu bütçeyle, bu ekiple, bu kamerayla film çekemezsin” dediklerinde de gözlerini yummuştu.

 "Karpuz kabuğundan gemi değil, Titanic bile yaparsın. Para değil, yürek meselesi" sözünün ne denli arkasında olduğunu, gerek kısalarıyla gerek uzunuyla hepimize gösterdi. Gerçekten onun için önemli olan “yürek ve samimiyet”ti.

Çekilecek olan filmlere göre usta yönetmen ve oyuncu tercihleri yapılır. Mesela yukarda ismi geçen James Cameron tarzı film için iyi bir görsel efekt uzmanına ve yönetmene ihtiyaç vardır. Wood Allen, filmlerinde iyi bir senaryo, diyalog ve oyuncu üçlemesi kurarak iyi bir yönetmene ihtiyaç olmadığını göstermiştir. Ahmet Uluçay ise bu ikisinden de farklıydı. Her şeyin iyisinden, profesyonelliğinden kaçındı. Mekan için köyünü, oyuncu için köydeki çocukları ve halkı, kamera için ise dijital bir makineyi seçti. Profesyonellik anlamında kattığı tek şey, az önce de dediğim gibi, “yürek ve samimiyet”ti.

Ahmet Uluçay’ın
da bu yazdıklarımı okuduğunu düşünmek istiyorum. Seninle aynı hayali paylaştık. Aynı anda aynı şeyi diledik. Aynı kişilere bağlandık aynı kişilerden medet umduk. Aynı heyecana büründük, aynı korkuları yaşadık. Kalp atışımızı aynı doğrultuda hızlandırdık, aynı şeyi umursadık. Evet, tüm bunları yaparken yan yana değildik belki de; ama bunları ikimiz de yaptık ve buna böyle inandık. Hem ne fark ederdi ki tüm bunları yaparken farklı yerlerde oluşumuz, bir gün aynı yerde kavuşacağımızı da biliyoruz ya, bu avuntu yeter. Tüm bunların ardından o yine gözlerini yumdu. Tek bir farkla, bu sefer açmayacaktı.

Huzur içinde yat hocam...


 (uzunca aradan sonra bu yazımı çok melankolik bulanlarınız olacaktır, ama onu ve beni tanıyanlar bana hak vereceklerdir. Bu da bir dipnottur.)

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Jean-Pierre Melville

" Fransız sineması" tamlamasını duyan herkesin aklına gelen ilk iki şey, Yeni Dalga ve Jean-Luc Godard olur. Ama Godard'a hocalık yapan, bir nevi onun pişmesini sağlayan Jean-Pierre Melville es geçilir. Godard'ın kullandıgı teknikler bazen, eski oluşlarından ötürü, göze batmaca dursa da Melville'de bu yoktur. Bu da Melville'in zamane olmaktan ziyade zamanüstü oluşunu gösterir bize. Okuduğu kitaplara olan bağlılığından olsa gerek filmlerinde polisiyeye bir hayli yer verdi. Ve yine sevdiği yazara olan bağlılığından olsa gerek Grumbach olan asıl soyadını , Moby Dick kitabının yazarı Herman Melville in soyadını alarak değiştirdi.

Polisiyedeki ısrarının yanında sevdiği oyunculara da sık sık yer vermiştir. Bu isimlerin üst sırasında ise tüm asaleti ile Alain Delon gelir. ikinci sırada ise , Godard'ın ilk filminde ( À bout de souffle ) oynatması için ona tavsiyede bulunduğu Jean-Paul Belmondo.
He bir de, her filmin girişinde film için esinlendiği kitap yahut sözden alıntılar ile başlayarak filmin ufak bir fikirsel tanıtımını yapması vardır bu alışkanlıkları arasında. Ama tüm yaptıkları onu klasiklerden yaparken klişelikten ise uzak tutmuştur.

En bilinen filmi Le samourai gibi dursa da favorim Alain Delon'un karizmasının tavanlara vurduğu Le Cercle Rouge filmidir. Le Doulos da Belmonde-Melville ikilisinin eserine örnektir.

Her filmi de buradan tavsiye olunur, Dvd'cinizden ısrarla isteyiniz.

( bu yazıya anca bu bitiriş giderdi )

29 Aralık 2008 Pazartesi

Alfred Hitchcock

Bu ismi duymayanınız olmadığına eminim. Sinemayı tarihsel dönemlere ayırdığımızda geçmişin mihenk taşlarındandır Alfred Hitchcock. Romantizme korku katabilmiştir.Burnu havadadır ama çektiği filmler en beğenilenler listesini doldurmuş, bir kaçı ödüllere layık görülmüştür. Fakat ne yazık ki yönetmenlik dalında bir oscarı yoktur. Aldığı en büyük ödül İngiliz Kraliyetinden aldığı "Sir" unvanıdır.
Evet, Hitchcock' un oscarı yoktur. Hayat ne garip değil mi?

Filmleri:
The Lady Vanishes (1938)
Rebecca (1940)
Strangers on a Train (1951)
Rear Window (1954)
Vertigo (1958)
North by Northwest (1959)
Psycho (1960)
The Birds (1963)
ve diğerleri...