2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

Kiss Kiss Bang Bang

Bazı filmler bir hikaye anlatmaz. Kendi anlatılma biçimiyle de seyirciyle oyun oynar. Kiss Kiss Bang Bang tam da bu noktada devreye giriyor: Bir yandan klasik dedektif hikayelerinin tüm klişelerini kullanırken, diğer yandan bu klişeleri alaya alarak onları yeniden kuruyor. Film daha ilk anlarından itibaren seyirciye şunu hissettiriyor: Bu, ciddiye alınmak isteyen bir hikaye değil. Aksine, hikaye anlatmanın kendisiyle eğlenen bir yapı. 


Film, küçük çaplı bir hırsız olan Harry Lockhart’ın (Robert Downey Jr.) tesadüfen bir oyunculuk seçmesine girmesiyle başlıyor. Bir anda kendini Los Angeles’ta bulan Harry, bir rol için hazırlanırken gerçek bir özel dedektif olan Gay Perry (Val Kilmer) ile tanışıyor.

Bu tuhaf ikili, Harry’nin çocukluk aşkı Harmony (Michelle Monaghan) ile yollarının kesişmesiyle birlikte, giderek karmaşıklaşan bir cinayet gizeminin içine sürükleniyor. Olaylar ilerledikçe film, klasik bir 'katil kim?' hikayesinden çok, bu tür hikayelerin nasıl anlatıldığına dair bir oyuna dönüşüyor.


Kiss Kiss Bang Bang, yüzeyde bir neo-noir polisiye gibi görünse de aslında sinemanın doğasına dair ironik bir yorum sunuyor. Filmin temel temalarından biri hikaye anlatımının yapaylığı. Harry’nin anlatıcı olarak sürekli seyirciyle konuşması, olayları kesmesi, hatta bazı sahneleri 'yanlış anlattığını' kabul etmesi; gerçeğin değil, anlatının ön planda olduğunu gösteriyor.

Bunun yanında film, Hollywood’un illüzyon dünyasını da eleştiriyor. Los Angeles, hayallerin gerçekleştiği bir yer olmaktan çok, insanların kimliklerini kaybettikleri bir mekan olarak sunuluyor. Harmony’nin geçmiş travmaları ve “oyuncu olma” arzusu, bu sistemin bireyleri nasıl öğüttüğünü ortaya koyuyor. Ancak film güçlü bir fikre sahip olmasına rağmen bu fikri derinleştiremiyor. Türle dalga geçerken, bazen kendi anlattığı hikayeyi ikinci plana itiyor. 

Shane Black’in yönetmenlik tarzı, filmin en belirgin ve tartışmalı yönü. Senarist kökenli bir yönetmen olarak Black, diyaloglara ve anlatı oyunlarına büyük önem veriyor. Film boyunca karşılaştığımız hızlı, alaycı ve zaman zaman kendini beğenmiş diyaloglar bunun en açık göstergesi.

Black’in en dikkat çekici tercihi, anlatıyı parçalı ve metinler arası bir yapıya dönüştürmesi. Bölüm başlıkları, film noir referansları ve sürekli kırılan dördüncü duvar, filmi klasik bir hikaye olmaktan çıkarıp bir anlatı deneyine dönüştürüyor. Ancak bu stilistik yoğunluk, zaman zaman hikayenin önüne geçiyor. Film, zekice olmak isterken bazen gereğinden fazla zeka gösterisine dönüşüyor.

Öte yandan oyuncu performansları bu karmaşayı dengeleyen bir diğer önemli unsur. Özellikle Robert Downey Jr.’ın karizmatik ve dağınık performansı ile Val Kilmer’ın soğukkanlı ama alaycı dedektifi arasındaki kimya, filmi sürükleyici kılıyor. 


Kiss Kiss Bang Bang, kusurlarıyla birlikte sevilerek izlenecek bir film. Ne tam anlamıyla başarılı bir polisiye, ne de tamamen işlevsel bir parodi. Ama tam da bu arada kalmışlık, onu ilginç kılan şey oluyor. Yine de sinemanın klişelerini tersyüz etme çabası, güçlü oyunculukları ve kendine has anlatım diliyle, özellikle tür sinemasına ilgi duyanlar için ilginç bir deneyim.

Sonuç olarak, Kiss Kiss Bang Bang izleyicisine net cevaplar vermiyor. Ama doğru soruları sormayı başarıyor: Bir filmi ilginç yapan şey hikayesi midir, yoksa onu anlatma biçimi mi?

13 Ekim 2009 Salı

Lord of War:Silahın Grisi,Doların Yeşili


Yuri Orlov:Dünya çapında 550 milyondan fazla ateşli silah var. Bu gezegenimizde her on iki kişiden birinde ateşli silah bulunması demektir. Geriye kalan soru: Diğer on birini nasıl silahlandırabiliriz.

2005 yapımı Lord of War filminde silah ticareti yapan Yuri Orlov(Nicholas Cage)'un çarpıcı sözleri.

Konusu itibariyle zor bir yapım olmasına karşın(silah ticareti ve savaş) kimseye yaranmaya çalışmaması ile olağanüstü bir film.Ayrıca bana göre Nicholas Cage'in en iyi performansı.

2 Ekim 2009 Cuma

Refah Yaşam Kazanır.

"-İyi olmaktansa şanslı olmayı yeğlerim- diyen adam hayatı anlamış adamdır." Teniste fileyi çoğu atışta sorunsuz geçen fakat kimi zaman filenin üst kısmına takılan ve şans faktörüne bağlı olarak hangi tarafa düşeceği belirsiz olan bir top.Düşeceği alan kazanmanız veya kaybetmeniz anlamına gelir ve şans faktörüne bağlı bir duruma insan müdahalesinin olamayışı çok acı.

Yönetmenliğini Woody Allen'ın yaptığı 2005 yapımı Match Point'in başrollerinde Jonathan Rhys Meyers (Chris Wilton) ve Scarlett Johansson (Nola Rice) var.Klasik bir hikaye olan zengin kız,fakir adam ve başka bir kadın.Fakat yönetmen koltuğunda Woody Allen olunca ve hikayede onun elinde son halini alınca ortaya uzun yıllar hatırlanacak bir eser çıkıyor.Yapım Woody Allen'ın farklı bir ülkede anlattığı ilk hikaye.Tamamı Londra'da geçen yapımda müzik tercihleri opera müziklerinden yana kullanılmış.Kasvetli Londra havasında;gergin,çıkmazda olan bir karakterin üzerinden ilerleyen yapımda kulağa oldukça hoş gelen bir tercih.



Tenis hocası olmak için Londraya gelen Chris,zengin bir aileye damat olup refah seviyesinin artması ve daha saygın bir işte çalışmaya başlamasıyla eski hayatından adeta kopar.Fakat fakir bir aileden gelmiş olmanın kendisinde yarattığı ezikliği her an hissetirir Chris.Restorantta arkadaşları ve sevgilisi havyar siparişleri verirken tavuk kızartması yemeyi uygun görüyor çünkü her insanın lüks anlayışı maddi durumla paralel ilerler.Aynı Chris ilk kez tattığı bir şarabı artık hayatının olmazsa olmazları arasına da getirebiliyor.Duruma her geçen gün alışan Chris sadece rahat bir yaşam konusunda sıkıntı çekmez zira aşık değildir Chloe'a ( Emily Mortimer).Kendisi gibi fakir olan ve oyuncu olmak isteyen Nola'ya gönlünü kaptırmıştır.Nola erkekler üzerindeki etkisini bilen kendine bu konuda güvenen fakat oyunculuk denemelerinde sahip olduğu tüm güveni kaybeden biridir.Ama Chris için Nola ile birlikte olmak zordur,çeşitli sorunlar vardır.Öncelikle alışmış olduğu bir yaşam standardı vardır.Aşk ve tutku için herşeyi elinin tersiyle itmek sadece fantastik aşk filmlerinde rahatlıkla olur.Zaman içinde aşk yerini sadece birlikte yaşıyor olma durumuna bırakınca elde kalan birşey olmayacaktır.Ayrıca onu seven ve adamı çileden çıkartıcak kadar iyi olan bir eşe sahiptir.Kısacası sahip olduğu yaşam standartı artık Chris'e sahip olmuştur.


Evinde iyice durgunlaşan,Nola ile birlikteyken de sadece ilişkiye giren,kimseyle birşey paylaşmayan Chris gün geçtikce durumunu daha çok sorgulamaya başlar.Elde etme tutkusuyla peşinden koştuğu Nola için karısını bırakmayı düşünen Chris,elde ettikten sonra zamanla karşısındaki insandan soğumaya başlar.Nola'nın hamile kalması da onu yarı yolda bırakma düşüncesinde süreci hızlandıran etki yapar fakat yaşanan bazı şeyler vardır ve bitti denince bitmeyecek olanlardır bunlar.

Filmin henüz başlarında Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza' adlı romanını okuyan Chris hikaye ilerledikçe romanın başkahramanı Raskolnikov ile benzerlikler taşımaya başlıyor.İki karakterde öncelikle fakirdir ve ikisi de cinayet işlemek zorunda kalmış kişilerdir.Ayrıca cinayetlerde fazladan birer kişiyi öldürmek zorunda kalmışlardır.Bunlar yanlış zamanda yanlış yerde olan amaç uğruna harcanabilicek kişilerdir.Sisteme karşı duran ve bu yüzden cinayet işleyen Raskolnikov zaman içinde vicdanına yenik düşmüştür ve suçunu itiraf etmiştir fakat Chris sahip olduğu sistemin devam etmesi için cinayet işler ve vicdanıyla muhasebesinde "Yakalanıp cezalandırılmam yerinde olurdu.En azından adaletin varlığına dair ufak da olsa işaret olurdu.Ufak da olsa herşeyin bir anlam taşıdığı ihtimaline dair bir ölçü olurdu." demekle yetiniyor.Belki bu muhasebeden galip ayrılıp hayatını yaşamaya devam ediyor ama filmin son karesinde uzaklara bakarken takındığı yüz ifadesi ömrü boyunca peşini bırakmıycak olan bir pişmanlığın izlerini taşımaktadır.Sonuç olarak refah yaşam,aşkı yenmiştir.


"Hiç doğmamış olmak, belki de en büyük ihsandır" Sophocles


22 Ağustos 2009 Cumartesi

Capote

1959 yılında, “The New Yorker” dergisi için muhabirlik yapan yazar Truman Capote'nin dikkatini gazetesindeki bir makale çeker. Yazıda, Kansas eyaletinde işlenen bir cinayet ve aynı aile mensubu dört kişinin öldürülmesi anlatılmaktadır. Capote, daha önce buna benzer çok haber okumuştur ama bu olayda onu çeken bir şey vardır. Derginin yazı işlerini de ikna ederek, olayı araştırmak üzere kendisi gibi dergiye yazan çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee ile beraber olayın geçtiği yere doğru yola çıkarlar. Bu olayın, geçtiği kasaba üzerindeki etkilerinden, görgü tanıklarına ve polis raporlarına dayanarak yazılan öykü, katil zanlıların yakalanması ve ölüm cezasına çarptırılması ile Capote’nin sanıklarla yaptığı görüşmeler ve nihayetinde onlara destek olmak istemesi ile uzadıkça, Amerikan edebiyatının önemli eserlerinden “In Cold Blood” (Soğukkanlılıkla) adlı romanın da temeli oluşur.


Truman Capote rolünde Philip Seymour Hoffman'u, çocukluk arkadaşı Nell Harper Lee rolünde de Catherine Keener'i gördüğümüz bu film için, sadece gerçek bir hikayeden uyarlama ya da biyografi dememiz yetersiz kalır. Philip Seymour Hoffman'a üstün performansından ötürü 2005 yılında En İyi Erkek Oyuncu oscarını getiren, aynı zamanda da 4 oscar adaylığı da bulunan film için, sinemaya "yansıtılmış" en başarılı hikayelerden biri dersek yanlış olmaz.

Truman Capote (30 Kasım 1924 - 25 Ağustos 1984), ABD'nin en ünlü yazarlarından biridir. Yazarlığa ve alkole çok erken yaşlarda başlayan, cinsel tercihleri ve bu tercihlerini yaşama biçimiyle de çok sayıda skandala imza atmış biridir aynı zamanda. Buna rağmen ABD sosyetesi içinde özel bir yer de edinmiştir. Henüz ilk romanlarının basıldığı yıllarda kazandığı ün, sadece ABD ile sınırlı kalmamış, Avrupa’da da sevilerek okunmuştur. 50’lerden sonra “Çimen Türküsü” (1954), “Gece Ağacı” (1954), “Tiffany'de Kahvaltı” (1966), “Soğukkanlılıkla” (1966), “Para Dolu Damacana” (1976) gibi kitapları Türkçe'ye çevrildi. Kendi hayatından ya da hikâye ve romanlarından senaryolaşmış çok sayıda film vardır. Bunlardan en önemlisi baş rollerini Audrey Hepburn ve George Peppard’ın oynadığı, Blake Edwards’ın yönettiği Tiffany'de Kahvaltı filmidir.


Philip Seymour Hoffman'ın tavırları ile adeta Truman Capote'u yaşattığı Capote filminde, başlangıç olarak etkilendiği bir olaydan kendine hikaye çıkartmak isteyen adamı görüyoruz. Zamanla cinayet zanlıları bulunup tutuklandıklarında ve Truman Capote Perry Smith ile karşılaştığında, olayların akışının farklı bir yöne gittiğini görüyoruz. Yabancı olarak gördüğü, ama tanıdıkça sanki yıllardır aynı hayatı yaşıyormuşcasına farklı bir bağ ile bağlandığı Smith için: "İkimiz onla aynı evde büyümüş gibiyiz. O arka kapıdan kaçmış, ben ise ön kapıdan." diyor Truman Capote. Buna rağmen üzülüp kendi yerine koyduğu ve bir tek onun "insan" olarak gördüğü Perry'e karşı o kadar da dürüst olmuyor. Ve filmin sonunda, vicdanıyla hırsı arasında sıkışmış bir adamın çırpınışlarını görüyoruz.

"Kabul edilen dualara, kabul edilmeyenlerden daha çok gözyaşı dökülür."
Truman Capote

9 Temmuz 2009 Perşembe

Me And You And Everyone We Know


Harikulade bir 91 dakika içinde ben, sen ve tanıdığımız herkes var. Ayakkabı satıcısı Richard da var, görsel sanatçı aynı zamanda yaşlı servisinde çalışan Christine de. 7 yaşındaki Robby de var, onun 14 yaşındaki abisi Peter de. Ben de varım sen de. Evet evet, sana diyorum başta da söylediğim gibi sen de varsın. Belki yürüyorsun belki de uzanmışsın. Belki bu filmi izledin belki de izlemedin. Eğer izlemediysen 2005 yapımı bu Miranda July filmini hemen izle derim ben “En azından hepimiz bu işin içindeyiz” diye.

Film, Christine’nin müthiş hayal dünyasıyla tanışmamızla başlar ve bu, film boyunca yaptığı projelerle kendini gösterir. Yalnız yaşayan Christine’in sanatsal çalışmalarını destekleyen tek kişi ise yaşlı servisinden Michael’dır. Ve şimdiden söyleyeyim bu desteği boşa çıkmayacaktır. Richard boşanmasının ardından oğullarıyla birlikte yeni bir daireye taşınır. Bu taşınma, her birinin hayatını değiştirirken asıl değişiklik Richard’ın Christine’le tanışmasıyla olur. Bu ikilinin etrafında şekillenen hikaye aşkın farklı hallerini samimiyetle anlatıyor aslında. Bazen bunu Michael ve Ellen üzerinden yapıyor bazen de evlilik hayali içinde çeyiz toplayan küçük komşu kızın Peter’e olan hayranlığı üzerinden. Karakterlerin iç dünyasına girdikçe keşfedilmemiş duygulara, cinsel dürtülere, mutluluğa, hayal kırıklıklarına, utanca, acıya, ölüme tanıklık ediyoruz. Bütün bunları da yer yer absürd ama filmin genelinde yalın bir anlatımla izliyoruz beraberinde getirdiği doğal mizah anlayışıyla. Filmin uzun olan konusu buydu. Kısa olanı ise ben, sen ve diğerleri.

Miranda July’nin bu ilk uzun metrajlı filmi oldukça düşük bir bütçeyle dijital bir Sony HDW-F900’la çekilmiş. Buna rağmen aldığı bu ödüllerle ne kadar başarılı olduğunu ispatlamıştır: 2005 Cannes film festivalinde altın kamera, eleştirmenler haftası ödülü, prix regards jeune - en iyi uzun metraj, genç eleştirmenler ödülü - en iyi uzun metraj; Chicago film eleştirmenleri derneği ödüllerinde en iyi gelecek vaat eden oyuncu(Miranda July); Gotham ödülleri en iyi film, en yenilikçi yönetmen(Miranda July); Newport uluslararası film festivali en iyi uzun metraj seyirci özel ödülü, en iyi yönetmen(Miranda July) jüri özel ödülü; Philadelphia film festivali en iyi ilk film yönetmeni(Miranda July); San Francisco uluslararası film festivali izleyici özel ödülü, SKYY ödülü(Miranda July); Stockholm film festivali en iyi 'ilk film' (Miranda July); Sundance film festivali jüri özel ödülü.

Oyuncu kadrosu ünlü değil ama gayet başarılı oyuncularla dolu.John Hawkes, Miranda July, Miles Thompson, Brandon Ratcliff, Carlie Westerman, Hector Elias, Brad William Henke, Natasha Slayton, Najarra Townsend, Tracy Wright, JoNell Kennedy, Ellen Geer, Colette Kilroy, James Kayten, Amy French. Bunun yanı sıra soundtrack albümü Donnie Darko’nun da müziklerini yapan Michael Andrews’e ait. Eminim filmi izledikten sonra sahip olmak isteyeceksin bu soundtrack albümüne.


Miranda July’nin başarısını bu filmle sınırlı tutmak ona haksızlık olacağından diğer çalışmalarına değinmek yerinde olur diye düşündüm.

Are you the favorite person of anyone? (2005, 3’ 45 ’’)

Haysha Royko (2003, 4’)

Getting stronger every day (2001, 7’)

Nest of tens (2000, 27’)

The Amateurist (1998, 14’)

Atlanta (1996, 10’)

Sonsuza kadar sıkılmadan izleyeceğiniz bir film.

KONUK YAZAR: gonca çolak
http://olduozaman-lan.blogspot.com/

# Diğer Konuk Yazarlar #

8 Haziran 2009 Pazartesi

24 Mayıs 2009 Pazar

Yay (Hwal / The Bow), 2005

“Her seven, sevilenin boy aynasıdır.
Sevmek, sevilenin o aynaya bakmasıdır.” (Özdemir Asaf)

Şimdi dizeleri ilk okuyanlar Yay filmiyle bu dizelerin ne alakası var demiş olabilir. Bazı sanat eserleri vardır asla içe kapanmaz, üzerine yaptığınız yorum da asla son yorum değildir. Bir başlangıçtır sadece, metin karşısındaki çaresizliktir. Ama bu güzeldir de, zira bu durumda sanatçının kafasını okumak zorunda kalmazsınız, metinle baş başasınızdır.

Aşk herhalde filmlerde en çok kullanılan temadır. Ama genelde esas oğlanla esas kız genç ve güzel olurlar. Bazen biri karşılıksız bir aşk besler ve biz film boyunca karşı tarafın da onu sevmesini bekleriz. Ama kimi durumla vardır ki, karşı tarafın sevmeye hakkı olmadığını, haddini bilmesi gerektiğini düşünürüz. Bu filmdeki yaşlı adam da “toplumun kanununa” aykırı gelmektedir kendinden onlarca yaş küçük bir kıza tutkuyla bağlanmakla. Ama kız başka birinin aynasına bakmayı tercih eder, adamın aynası çok derindir; derin, bulanık ve korkutucu… Yaşlı adama da aynayı parçalamaya girişmekten başka çare kalmaz.


Kim ki Duk’un 12. filmi “Yay” da yönetmenin sinemasına yaraşır biçimde oluşturulan dingin anlatımı, sınırlı diyalog ve tek mekân öğeleriyle çizgisini devam ettiriyor, belirginleştiriyor. Tek bir mekânda, açık denizdeki bir balıkçı teknesinde geçen film sözler yerine bakışlar, hareketler ve beden diliyle belirlenen minimalist anlatımıyla diğer filmlerinde olduğu gibi sözcüklere dökülemeyecek tuhaf ama yeni fark edişlere götürüyor seyirciyi. Yine filmin başında sessiz ve garip karakterlerinden ürküyor ama tam da onlarla uzlaşmanız size imkânsız gelmeye başlarken genel ahlak anlayışının ve bütün akıl yasalarının ötesinde bir yerde buluşuveriyorsunuz onlarla.


Filmde 60 yaşlarında bir adam 7 yaşından beri bulup baktığı kızın reşit olmasını beklemektedir. Kız 17 yaşında girdiğinde onunla evlenecektir. Denizin açıklarında karaya hiç çıkmadan yaşayan ikili geçimlerini açıkta balık tutmak isteyen misafirlerden sağlamaktadırlar. Yaşlı adam ve genç kız bu misafirlere kendi yöntemleriyle fal da bakarlar. Yaşlı adam geleceği tahmin etmek için kullandığı yayı aynı zamanda kıza kur yapmaktan vazgeçmeyen balıkçıları kızdan uzak tutmak için de kullanır. Yaşlı adamın yıllardır düşlediği düğüne birkaç ay kala balık tutmak için gelen genç bir misafirle kızın arasında yaşanan yakınlaşmayı yaşlı adam bir tehdit olarak algılarken, genç kız hayatında ilk kez sınırlı dünyasını sorgular ve dış dünyayı merak eder. Yaşlı adam iki genç arasındaki yakınlaşmaya engel olmaya çalışsa da başarılı olamaz. Genç kız, bütün hayatını geçirdiği gemi ve yaşlı adamla hiç bilmediği dünya ve genç adam arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.


Filmde yaşamla ölüm arasındaki sınırı temsil eden yay yönetmen için daha derin anlamlar ifade diyor aslında. Metaforu bol sinema dilinin insan zaaflarını betimlemede kullandığı bir sembol belki de, aynı yönetmenin belirttiği gibi: “Filmde kullandığım yay, aslında bir sembol. Yayı elinize aldığınızda ipini şöyle bir gerseniz, bunun ne kadar zor olduğunu; ne kadar çok çaba harcamak gerektiğini hemen anlarsınız. Benim asıl anlatmak istediğim bu yayı tutan yaşlı adamın hikâyesi. Yaşlanmanın, giderek güçten düşmenin nasıl bir duygu olduğunu aktarmak istedim. Bir teknede yaşayan yaşlı adamla genç kızın hikâyesinin “sonsuza dek mutlu yaşadılar” şeklinde sona ermesini istemedim. Öte yandan aşkın ve mutluluğun sadece fiziksel olmadığını, ruhani bir yanının da bulunduğunu anlatmak istedim. Filmde bu yüzden mistik bir yan var.”


Filmde yaşlılığın insanları nasıl çaresizleştirdiğini anlatmaya çalıştığını söyleyen yönetmen bizi yine insan doğasının ve insan ilişkilerinin zamanla geçirdiği dönüşümlere tanık ediyor. Bu garip adamın kıza ne tür bir aşkla bağlandığını sorgularken genç çocukla yaşadığı yakınlaşma sonucu adamın kızın üzerinde kurduğu baskıyı görüp insanların yaşlandıkça tutkularının ne kadar arttığını anlıyoruz. Yönetmen aslında bize “Boş Ev” de olduğu gibi ama bu sefer tutkulu ama bir o kadar da tehlikeli bir aşk öyküsü anlatıyor. Bizi aşkın kökenlerine götürürken, onun beraberinde getirdiği kıskançlık, sahiplenme ve giderek yok etme içgüdüsünü de gözler önüne seriyor.


Filmin başında adamın kıza gösterdiği ilgi ve sevgisi, aşırı korumacılığı, içinde bulundukları garip ilişkilerine mesafeli ama uzlaşabilir bir şekilde yaklaşmamıza neden oluyor. Ama kızın seçim aşamasında adamın kızın üzerindeki baskısını artırarak iktidarını korumaya çalışması, takvimden günler çalarak evlenmedeki acele ve ısrarını somutlaştırması yani kısacası bu hırçın ve uzlaşmaz tavrı bizi çok rahatsız ediyor. Adamla kızın arasındaki gerilim arttıkça seyirci ile adam arasındaki gerilim de artıyor. Ama filmin sonuna doğru bu tuhaf, antipatik tavrının kökeninde yatan tutkulu aşkını hissediyoruz. Hissediyoruz ama kelimelere dökemiyoruz… Adam farklı bir boyut kazanıyor gözümüzde. Kızın gittiği motorun ipini boynuna bağlaması seyirciye adamın tutkularının sınırlarını sorgulatırken çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Bu sefer de acımayla bezenmiş tuhaf bir yakınlık duyuyoruz bu yaşlı adama. Onu tam olarak anlayamasak da eskisi gibi kızamıyoruz. Filmin sonu ise aşkı fiziksel sınırlarından çıkarıp ona mistik bir boyut kazandırıyor. Esrarengiz sonun kafamızda yarattığı onlarca soru işareti ruhumuzun salondan dingin ayrılmasını engelliyor. Kim Ki Duk’un aklımızın almadığı karakterleriyle insan ruhunun ve mistik aşkın derinliklerinde buluşuyoruz. Aşkın farklı bir boyutuyla tanışıyoruz. Hikâye genç kızın yaşlı adama sürpriz bir şekilde âşık olmasıyla bitmiyor tabi ki. Zaten filmin derdi de toplumdaki hâkim, herkesin hayalini kurduğu aşkın peşinde gezinmek değil, kanımca aşkı yapı bozuma uğratmak.


Her filminde diyalogların giderek azaldığı Kim Ki Duk aldığı resim eğitiminin etkisiyle sanki filmleriyle resim çiziyor, resim sanatının alamet-i farikaları sinemasının duru ama çarpıcı anlatımında hayat buluyor. Beden dilinin ve resimsel sinematografinin imkânlarını kullanarak sinemanın gerçek gücüne hayran kalmamıza neden oluyor. Öyküsünü planlarla aktararak seyirciyi diyalogların altında bırakmıyor, aksine onları planları hazmedip yorumlamada özgür bırakarak sanat yapıtının biraz da sanatçı ile yapıtı algılayan arasında bir paylaşım, bir ortak üretim olduğunu bir kere daha kanıtlıyor.

19 Mayıs 2009 Salı

The Proposition

" Birini öldürmek zorundaysanız, hepsini öldürdüğünüzden emin olun."



Beni filmle tanıştıran özelliği, senaryosunun Nick Cave tarafından yazılmış oluşuydu. Tek nedenim buydu filmi izlemek için. Ve bir de son dönemlerde zaten az bulunan western tarzı filmlere nedense daha fazla bir sıcaklıkla yaklaşıyor olmam. ( Aynı yakınlığı Appaloosa 'ya da duymuştum).

Hazır Nick Cave gibi asi bir insanın şiddetinin dozunu arttırabileceği bir fırsatı olmuş, o zaman kesin fazla mikarda kan-şiddet görecez diye tahminlerde bulundum ki yanıltmadı da. Bu konuda piştikçe daha fazla kan görebileceğimizi düşünüyorum ama yönetmenliğinin de daha iyi ellerde olmasının gerekliliğini de es geçmiyorum. Çünkü filme bakıldığından ,az önce de dediğim gibi, zaten az sayıda olan western filmlerinin içinden sıyrılabilecek kalitede bir yapıya sahip. İyi çekilmemiş mi? Güzel, ama kanımca daha iyi olabilirdi. Yönetmenin çekmiş olduğu 6 filmin 3 ünün senaryosunun Nick Cave tarafından çıkması ve tüm filmlerinin müzikleri de Nick Cave tarafından hazırlanması sanırım aralarının zor yıkılacağı anlamına geliyor ve benim bu dileğimin gerçekleşmeyeceğini kabullendiriyor bana ne yazık ki.

Fazla spoiler içermeden filmin sinopsisini sunayım azıcıktan. Asayişten sorumlu bir yüzbaşının geçmişte bir suç örgütü olan 3 kardeşten, en büyüğünü yakalamak için ortancayla yaptığı anlaşmadır. Bu anlaşma gereği ortanca kardeş büyüğü ölü getirecek ve bu sayede idam ile yargılanan küçük kardeşini de kurtarmış olacak. Başta para-çokomel eğrisi gibi basit duran, ver onu -al bunu takası son derece işlevsel gözükse de kişilerin kendi penceresinden baktıgımızda hiç de öyle olmadığını farkedebiliyoruz. Aynı olaya farklı kişilerce bakıp ahlak yargısının kişilerce değişebileceğini, iyi-kötü ayırımını yapmanın her zaman kolay olmadığını görüyoruz.

Sonuçta The Proposition filmi doğu çekimli bir western filmi. Bu yüzden kendine has eklentiler de bulundurmakta. Avusturalya’nın yerlisi aborijinlere uygulanan politikaya, bu toprakları medeniyetleştirecez diyerek kendilerince medeni olmayan kişilerin sırf bu yüzden öldürüldüğüne de ufaktan da olsa sahit oluyoruz filmde. "Medeni insanlar kavga etmezler" tembihleri ile büyümüş bizlere göre (bizlerle kastımın kim olduğunu ben de bilmiyorum) medenileştirmek için savaş açmak, demokrasileştirmek için savaş açmaktan da absürd kaçan bir neden. İngilizlerin anlayışıyla medeni olmak aborijinler için sanırım fazlaca zor ve kabul edilemez. Bunu bir yerlinin yüzbaşının yanından ayrılırken ayakkabısını da bırakmasında görebiliyoruz.
Filmdeki fısıldamalar, ara ara Nick Cave müzikleri ve sinek vızıldamaları.. Bunlar da hoş:)


İzleme nedenim kısmında da dediğim gibi filmin senaristi Nick Cave, yönetmeni ise John Hillcoat. Başrolünde ise çoğumuzun Memento filminden bildiği Guy Pearce , Nil by Mouth filminin küfürbazı Ray Winstone ve Danny Huston var.

2 Ocak 2009 Cuma

Ademin Elmaları

25. istanbul film festivalinde izlemiştim bu filmi. Kanımca festivalin en iyi filmi olmayı bırak, izlediğim filmler arasında en iyi filmler arasındadır. Danimarka'dan ne çıksa yerim mantığı oluşturdu bende ki yiyorum da zaten.

Neo-nazi olan Adem'in (Ulrich Thomsen) cezası, topluma hizmet etmeye çevrilir ve küçük bir kasabadaki kiliseye bu amaçla yollanır. Kilisede rahibin yanında, eskiden kalma 2 suçlu daha var. Cezaları bitmiş fakat onlar kilisede kalmayı tercih etmişler.
Rahip (Mads Mikkelsen), Adem'den kilisede geçireceği günler için kendisine bir amaç bulmasını söyler. Kilise önündeki elma ağıcının elmalarıyla turta yapmaya karar verir. Ve olaylar bundan sonra başlar.

Karakterlerin yapıları oldukça ilginçtir. Hz.İsa'nın "sana bir tokat atana öbür yanağını uzat" felsefesini benimsemiş, hatta bazen Tanrı'dan yediği tokatlar için bile diğer yanağını uzatmış, her şeye rağmen hala pozitif bakmayı bilen bir rahip, sosyal eşitliği hırsızlıkla sağlamak isteyen bir Paki ve geçmiş günahlarının kendiyse uğraştığını düşünen ana karakterimiz Adem.
Elma ağacı, elmaların yetiştiği basit bir ağaç değildir. Filmde inancı simgeleyen bir semboldür de. Ne zamanki Adem'in inancında körelme oluyor, o zaman ağaçta bir takım gariplikler meydana geliyor. Bir nevi sınandığını düşünüyor. Rahip, onunla uğraşanın şeytan olduğunu söylese de Adem bunun Tanrı olduğunu düşünmektedir. Tanrı'nın sadece kendisiyle uğraştığını da düşünmüyor hatta. Rahiple uğraşanın da Tanrı olduğunu düşünüyor. Bunu rahibe farkettirmesiyle de onun inancındaki bozulma, hayata tutunmasını sağlayan iyimserliğini elinden alıyor. Tıpkı elma ağacı gibi. Bu konuda da devreye İncil giriyor. Oluşan bu durum karşısında kendisinin ders çıkarabileceği bir kıssayı buna göstermek istercesine. Job'un ( Eyüp'ün) hikayesini..

Danimarka sinemasının tanıdık simaları var filmde. Adam (ben Adem diyorum) rolünde Ulrich Thomsen, rahip rolünde Mads Mikkelsen, sevdiğim Danimarka filmlerinde sıkça gördüğüm Nicolas Bro ve Reconstruction filminin başrol oyuncusu Nikolaj Lie Kaas. Yönetmen koltuğunda ise Anders Thomas Jensen.
-------------------------
Ivan: So, what do you want to do?
Adam Pedersen:I wanna bake an apple pie.
Ivan: Okay, you'll bake an apple pie! That's your task.
-------------------------
Adam Pedersen: What the hell are you doing?
Khalid: I got stressed! You saw him, yourself! He came at me with his knee! His sociopathic knee!
Jørgen: You shot me!
Khalid: Yeah, there's alot of witnesses! It's not the first time he does it!
Jørgen: You shot me!
Khalid: I said I'm sorry, you fat bastard! Now, shut the fuck up! What do you wanna do? Argue about it?

29 Aralık 2008 Pazartesi

The Weather Man : Hava Durumcu

Hayatta sürekli kaybeden ancak işinde oldukça başarılı olan bir hava durumu sunucusunu konu alan film ... Türkçe çeviri olarak filmin adı "Fırtınalı Hayatlar".Zaten filmlerin bu şekilde Türkçe'ye çevrilmesini hiç anlayamadım neyse .Bu filmi izlerken aklıma gelen şey şu oldu ; artık ben de yolda Erman Toroğlu gibi geyik yaparak para kazanan şovmenlerin üstüne hazır yemek atıcam...Yapım yılı 2005 olan "Weather Man" filminin yönetmen koltuğunda daha önceden "Pirates of Caribbean" (Karayip Korsanları) üçlemesinin yanında "The Ring" ve "The Mexican" filmlerinin yönetmeni Gore Verbinski . . . Başrollerde ise Nicolas Cage ve Michael Caine oynuyor.

------------------
Robert Spritzel : I read your book.
Dave Spritz : Fuck. I was gonna do, some more work on it, then I chucked it.
Robert Spritzel : You chucked it?
Dave Spritz : Garbage.
Robert Spritzel : I-it's just what I do, David, I've practiced and I've gotten good. Like you and the weather business.
Dave Spritz : But I don't predict it. Nobody does, 'cause i-it's just wind. It's wind. It blows all over the place! What the fuck!
-------------------
Dave Spritz : People don't throw things at me any more. Maybe because I carry a bow around.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Sin city

Bruce Willis, Benicio Del Toro, Josh Hartnett, Michael Madsen,Clive Owen ve niceleri.. bu kadroyu al, kamera karşısına 90 dakika oturt, yine de ortaya güzel bir şeyler çıkacağını sanıyorum.. ki filmde hareket de mevcut:)
filmin çizgi romansı görüntüsü ayrı bi güzellik vermiş.. filmdeki tüm karakterleri ayrı ayrı inceleyebilirim..ha dur bak filmi tekrar izleyesim geldi..
bu arada hayran kitlesi fazla olan Jessica Alba'nın da cast'te oldugunu eklemeden geçmeyeyim..dayak yeriz alimallah..
-------------------------------
Gail: We'll fight the cops, the mob, and anybody else who tries to move in on us. We'll go to war. Dwight: Don't be stupid, Gail. Get me a car.
Gail: Who do you think you are? You got what you wanted out of us. [Gail puts the gun to his face]
Gail: You got what you wanted out of me.
Dwight: If I don't make it back, you can have your war. [Dwight and Gail kiss]
Dwight: [to Miho] Get me a hardtop with a decent engine and make sure it's got a big trunk. [to Gail]
Dwight: I'll always love ya, baby.
Gail: Always and never.
--------------------------
Marv: Wait a second. Why'd she call you Wendy?
Wendy: Because that's my name, you ape. Goldie was my sister. My twin sister.
Marv: I guess she was the nice one.
--------------------------
Bob: It's a lotta miles into town, Hartigan. You care for a ride?
John Hartigan: Long as you stay in front of me.
Bob: Prison's made you paranoid. Talk about water under the bridge. Christ. [he takes a drag on his cigarette]
Bob: Eight years.
John Hartigan: Yeah. Eight years.
Bob: Well, if it's any consolation to ya... [he takes another drag]
Bob: ... you made me hate myself.

4 Aralık 2008 Perşembe

V for Vendetta : Remember, the fifth of november...

Matrix'in senaristleri Wachowski kardeşlerin senaryosunu yazdığı bir diğer başyapıt. "Remember the fifth of november" repliğiyle akıllara kazınmış, anarşik bir film.
Maskenin arkasında kimin olduğu gözükmese de V 'yi canlandıran Hugo Weaving ve esas kızı oynayan Natalie Portman filmin akışına ve hızına uygun seçimler olmuş.. Natalie Portman'ı başka gözle görmek için bile izlenebilir:)
--------------------
Delia Surridge: You've come to kill me, haven't you?
V: Yes.
Delia Surridge: Thank God.
--------------------
V: It is to Madame Justice that I dedicate this concerto, in honor of the holiday that is sadly no longer remembered, and in recognition of the impostor that stands in her stead. Tell me Evey, do you know what day it is?
Evey Hammond: Um, November the 4th.
V: [midnight church bells ring] Not anymore. Remember, remember the 5th of November. The gunpowder, treason, and plot. I know of no reason why the gunpowder treason should ever be forgot.